1 Temmuz 2012 Pazar

Antik Çağ’dan Günümüze: Beyaz ten…Bronz ten…Derken…

Dalgalı denize atar atmaz onları
Gittiler engine doğru uzun zaman.
Ak köpükler çıkıyordu tanrısal uzuvdan:
Bir kız türeyiverdi, bu ak köpükten.
Önce kutsal Kythera'ya uğradı bu kız,
Oradan da denizle çevrili Kıbrıs'a gitti
Orada karaya çıktı güzeller güzeli tanrıça,
Yürüdükçe yeşil çimenler fışkırıyordu
Narin ayaklarının bastığı yerden.
Aphrodite dediler ona tanrılar ve insanlar,
Bir köpükten doğmuş olduğu için.” Hesiodos / Theogonia

Resim: http://www.wga.hu/support/viewer/z.html
Filippo PARODI / Aphrodite (Venüs)/ 1680
Böyle anlatıyor ünlü ozan Hesiodos, aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite’in doğuşunu. Herkes böyle doğuştan Aphrodite gibi  ‘mükemmel’ olamadığından çareler aramış insanlar, en çok da kadınlar daha güzel olmak için.

Altın renkli ve yanmamış tenleriyle Mısır’ın soyluları…

 İlk olarak  ‘şeytan alameti’ olarak görülmüşse de güzellik sanatı, Antik Mısır’da ilk olarak din adamlarıyla meşrulaştırılır. Önceleri rahipler sınıfı sır gibi saklar yüzlerine ve bedenlerine uyguladıkları formülleri. Sonra soylular sınıfı bu formüllerin peşine düşmüş 'Para bizde, asalet bizde, güzellik de bizim olmalı' diyerek herhalde.:) 
Rahiplerin derdi en kutsala beğendirmek olsa da kendilerini; nihayetinde sır falan kalmaz, öğrenilir güzelliğin formülleri. Rahipler ve onların çevresindeki bu varsıl kesim bir anlamda dinin bir göstergesi olarak geniş kitlelerden daha görkemli olmaya başlar. 
Ve M.Ö. 2500 civarında cilt renginin beyaza çalması önemli bir farkın göstergesi haline gelir. Bu önemli ayrımda güneşten yanan ten, sokakta çalışan adamın alametiyken; akça pakça güneş görmeyen ten evde oturan, bir anlamda çalışmaya ihtiyacı olmayan insanın, özellikle kadının alameti olur.  M. Ö. 2500’lerde başlayan bu sınıflandırma neredeyse hiçbir taviz vermeden 20. yüzyıla kadar anlamını yitirmez. 

Resim: http://perso.wanadoo.es/historiaweb/egipto/transcendencia_egipto/la_gran_transformacion.htm
III. Tutmosis Kabartması / Mısır Sanat Müzesi Luksor
Mısırlılar bu dönemde uzun ve meşakkatli bir temizlenme sürecinden sonra vücutlarını sarı bir aşıboyasıyla renklendirirler. Adeta altın birer heykele dönüşen bedenlerde, yüz ve gövdede ki damarlar mavi renk ile belirgin hale getirilir.  
Cildin dış etkilerle renklenmesi, kendini sorgusuz sualsiz ele veren bir sosyal konum ifadesi olarak kısa sürede kanıksanır. Altın sarısı ve yanmamış ten Antik Mısır’da en geçerli kartvizit olarak kendini gösterir. (Tabii kast edilen bir Mısır  insanının  olabileceği kadar beyazlıktır.)

Yunan kadının beyazlama çabaları…

Bir erkek demokrasisi olarak Antik Yunan’da da güzel olma çabası en başta dehşetle kınanır. Bunda güzeller güzeli Aphrodite’in ‘Pandemos’ * sıfatının ve güzelliği de tekelinde bulunduran tehlikelerin tehlikelisi Pandora’nın da etkisi olması muhtemeldir. 
Kısacası Yunan kadını kocasıyla baş başa kalmadığı her an, dönemin heykellerinden bile solgundur. Her türlü süslenme girişimi Helenistik döneme kadar fahişelik ile bir tutulur. 
Helenistik dönem ise Yunan kadını bembeyaz olmayı kafaya koyar; böylece kadınlar arasında üstübeç (psimuthion)** ya da alçı, tebeşir benzeri maddeleri kullanma modası başlar. Bu beyazlığı destekleyen maddelerin sürekli kullanımı sonucunda ortaya çıkan cilt kusurları, dişlerin kararması ve hatta dökülmesi, sinir sistemini bozması gibi etkiler de Pandora’nın sinsiliğine ve Aphrodite’in hafif meşrep doğasına bağlanmış olmalıdır. :)  
Resim: http://www.theoi.com/Gallery/S21.1.html

Üç Güzeller / M.Ö. 2. yüzyıl / Roma Kopyası Yunan Heykeli / Louvre  M. 
Bu arada erkeklerde de mermervari beyazlıkta tenler at başı gider. 
Hele bir de bahsettiğimiz erkek, bir kadına aşıksa, bembeyaz, solmuş bir tene sahip olması kesinlikle tavsiye edilir.
 Aşık bir erkek solgun beyaz teniyle göz dolduracağından bu bir moda değil, neredeyse bir gerekliliktir. :)

 Ortaçağ'ın yasağı...Rönesans'ın vazgeçilmezi...

Yeni dinle birlikte güzellikle ilgili birçok şey direk şeytan işareti olarak algılanır. Ortaçağ’a gelindiğinde değil üstübeç, banyo bile yasaklanır! Yasak olmasına yasaktır ama gizliden gizliye bazı alışkanlıklar az da olsa devam eder. Bu dönemde beyazlamak uğruna üstübeçle sağlıksızlaşan, cildi günden güne katranla kaplanan kadın ise olsa olsa şeytanın biçimlenmiş halidir!
Rönesans’ta beden bir sanat eseri gibi algılanır. Güzellik kesin, matematiksel formüllere bağlanır. Mükemmel bir beden, yedi, dokuz ve üç kanonuna aykırı olmamalıdır. İşte burada kadına ait üç beyaz devreye girer.:):) Bu üç beyazdan en önemlisi güneş görmemiş tendir. 
Resim: http://www.wga.hu/support/viewer/z.html

S. BOTTICELLI/ Athena ve Kentaur /1482 / Galleria Degli Uffizi
Beyaz ten Rönesans’ta en olmazsa olmaz güzellik ölçüsü olarak yerini sağlamlaştırır. Gerekirse vücudun görünen her yeri üstübeç gibi beyazlatıcı maddelerle kaplanır. Cildin beyazlatılması umuduyla envai çeşit bitki ve kimyasal karışımla ovulur. Erkekler de bu dönemde cildi beyazlatan ürünler kullanmaya başlar. Ancak erkek kullanımında, sınıfsal ayrıma vurgu yapmak ön plandadır. Geniş kenarlı şapkalar bu dönemde ciddi bir atılım yapar. Şapkanın aksesuar olması yanında güneşe karşı verdiği mücadele de keşfedilmiş olmalıdır.   

Maskeyle korunan beyaz ten...

Barok dönemde güneşten korunmak esastır. Beyazlık halen asaletin vazgeçilmezidir. Şapkalar ve hatta gündüz gezilerinde takılan maskelerle güneş ışıklarına geçit verilmez. 
18. yüzyılın sonuna doğru kozmetik ve diğer beyazlatıcı uygulamalardan uzaklaşılır ama beyazlık tamamen terk edilmez. Yalnızca doğal beyazlık daha geçerli kılınır.  :)

Resim: http://www.wga.hu/support/viewer/z.html
J.H.FUSELI / Genç kadın portresi / 1781 
 Romantizmin etkisiyle yüzyılın ortalarından itibaren ‘hastalıklı solgunluk’ dönemi başlar. İnsanlar veremliler gibi sağlıksız görünmeyi yeni güzellik anlayışı olarak benimser. Ressamlar bu hastalıklı görünen kadınları zevkle betimlerken, şairler güzelliklerini yüceltir.
19. yüzyıla gelindiğinde dönemin yenilikçi etkileriyle idealize güzellik ölçütlerinden neredeyse tümüyle vazgeçilir. Fakat halen aristokrat kesim güneşten korunmak ve çeşitli karışımları cilde uygulamak suretiyle beyaz kalmakta ısrarcıdır! :) 
Resim:  http://www.wga.hu/support/viewer/z.html
P.P. PRUD'HON/ İmpratoriçe Josephine /1805 / Louvre M. 

Hatta Napoléon’un gözdesi Josèphine’in solgunluğundan dehşete kapılıp ona Allık sürün Madam. Cesede benziyorsunuz!’demişliği bile vardır.:)        
Beyazlığın terk edilişi  ve bronzluğun zaferi...

2o. yüzyılın ilk çeyreğinde üstübeç yasaklanır. İş hayatında ve toplum içinde konumu değişmeye başlayan kadın, değişen dünya ile denize girmeye, açık havada spor yapmaya başlar. Böylece güneşten kaçmamayı da öğrenir.

Resim: http://sportsgirlsplay.com/vintage-sports-1919-australian-women-swim/
Avusturalya kadın yüzme takımı/ 1919
Hep anlatılan bir hikayeye göre:  Coco Chanel bir arkadaşının sayfiye evinde havuz başında uyuyakalmış ve uyandığında güneşten yandığı için de bronz ten Paris’te moda olmuştur. 
Coco’nun işini şansa bırakmayacak bir mizacı olduğunu düşündüğümden, bunun bir tesadüfi hareket olmadığına eminim . Her şeyden önce Coco dünyanın değiştiğini ve kadının da bu dünyada yerini alması gerektiğinin bilincindeydi.
Ayrıca bronzlaşmayı desteklemesinde büyük olasılıkla Fransız Rivierası’nda açtığı ikinci mağazasının gelirleri ile ilgili ciddi planlarının da etkisi vardı. Planı kaçınılmaz biçimde başarılı oldu. Bir anlamda  Paris’teki müşterilerini yazlık alana çekmenin cezbedici yolu güneş banyosundan geçiyordu da diyebiliriz. :)  

Resim : http://www.strangecosmos.com/content/item/171829.html

Bir film yıldızı /Brigitte Bardot, Kirk Douglas / 1953 / Cannes 
Böylece güneşte yanmak kısa sürede popüler hal aldı. 
Tarihin en uzun süre moda olan akımı beyaz ten, güneşin kavuruculuğuna teslim edildi.  Ortaya çıkan karamelize renkler başta kadınlar olmak üzere herkesi cezbetmeye yetiyordu.
 Özellikle varsıl kesim arasında güneşin altında başka bir şey yapmadan uzanmak yine bir sınıf göstergesi olarak öne çıktı. 
Artık beyaz ten terk edilmiş ancak kösnüllüğün başka bir ifadesi olarak kapitalizm bronz teni keşfetmişti. :) Porselen beyazlık, bronz tene dönüşmüş, renk değişse de içerik aynı bırakılmıştı.
 Bu keşifte malum ayrım o kadar belirgindi ki çalışan kişinin güneş yanığı hor görülmeye devam etti. Aslında ülkemizde 'amele yanığı' olarak nitelediğimiz durum da bu hor görmenin bir parçası olarak kabul edilebilir.

Resim:  http://www.stylebible.ph/gallery/popup/beauty/971#16_1244639023061009

Cannes Film Festivali için hazırlanmış Ambre Solaire spotu / 1950
Bronzlaşmanın bir moda halini almasının akabinde güneşin zararlı etkileri de keşfedilir. Güneşin, cildin kendi doğasından kaynaklanan yaşlanmayı hızlandıran ve süreci kısaltan bir düşman olarak belirlenmesi bronzlaşma modasını tıpkı üstübeç de olduğu gibi durduramaz. Ancak gelişen teknoloji devreye girer. 1936’da Ambre Solaire, güneş altında bol vakit geçirme fırsatı olan refah düzeyi yüksek Fransızlar’ın imdadına yetişir. Yine de güneşlenme konusunda tam bir aydınlanma yaşanamaz. Bu arada tek parça mayolar bikiniye dönüşür. Zaman içinde çıplaklar kampı fikriyle bütün beden güneşe sunulur.
Güneşin zararlı etkileri büyük kitlelerce asla tam anlaşılamaz. 
Elbette güneşin altında geçirilen zamanın insanın pozitif duygularıyla da ilgisi vardır. Bu mutluluğun, bedenin güneş altında kaldığı süre boyunca endorfin salgılamasıyla ilişkisi olduğu sanılmaktadır. 
Ayrıca sanılanın aksine güneş vücutta D vitamini üretmez. Ancak güneşin morötesi B (UVB) ışınları vücuttaki D vitaminini aktif hale getirir. Yine de bu morötesi ışınlara çok güvenmemek lazım.:)
Yaşadığımız güneş yanıklarını , deri yaşlanmasının artmasını, kırışıkların derinleşmesini, güneş çarpmasını, cilt kanserini,…morötesi ışınlara borçluyuz. :(
Morötesi A (UVA) ışınların ise 20 yıl öncesine kadar daha masum olduğu düşünülüyormuş ama o kadar da masum değilmiş. Bütün enlemlerin aldığı Morötesi A ışınları alt deriye kadar yıl boyu etki edebilmesiyle, cildin bağışıklık sistemine çomak sokan, güneş alerjilerinin nedeni ve yine cilt kanserinin nedenlerinden biri olarak görülmekte.
Bu arada dünya üzerindeki birçok insanın aksine insan derisinin hafızası mükemmel çalışıyor. Deri, yaşadığı iyi ve kötü hiçbir şeyi unutmuyor. Güneş yanığı da bunlardan biri. Ve sıklıkla buna maruz kaldığında kendini savunamaz hale gelebiliyor. 
Uzmanlar sadece güneşli yaz günlerinde değil, yılın her günü, havanın her durumunda cildi korumanın esas olduğunda hemfikir. Cildi hem korumak hem de dirençli hale getirmek için birçok yöntem var ama bunlar içinde yaşadığımız mevsimde her gün başka bir gazetenin malzemesi olduğundan ben aktarmayacağım.   
Ülkemizde güneşten korunmak çok yaygın bir durum değildir. 
Öyle ki ören yerlerinde eldivenli, şemsiyeli, şapkalı, yüzleri, boyunları kapalı Uzak Doğulu gezginleri gördüğümüzde çoğumuz garipseriz.
 Biz şort, askılı bluz ve dört tarafı açık sandaletimizle püfür püfür gezerken bu birbirinden ayırt edemediğimiz milletlerin insanları kendilerine eziyet ederler bizim gözümüzde. :) 
Güneş lekelerini ciddi problemler olarak gören ve cilt sağlığına öncelik tanıyan Japon, Çin ya da diğer herhangi bir Uzak Doğulu’nın gözünden bakıldığında ise biz toplu intihar grubuyuz herhalde.:)) Ayrıca Uzak Doğu'da birçok insan için halen beyaz tenin bir soyluluk ifadesi olduğunu da belirtmekte fayda var. Bir taşla iki kuş vuruyorlar yani. :)


Son söz ve okuma önerisi: Konuyla ilgili olarak önerebileceğim ve kısmen faydalandığım ya da bu konuyla ilgili geçmişte okuduğum yayınlar var. D. Paquet’nin ‘Bir Güzellik Öyküsü’ , adından da anlaşılacağı üzere tarihsel süreçte güzelliği bütün boyutlarıyla ele alıyor. Modadan makyaja, temizliğe kadar her şey belirli bir kronoloji ile incelenmiş.  Bir diğeri C. Boullion’nun ‘Deri: Bedenin Örtüsü’  bu da belirli bir kronolojik düzenlemeyle hareket eden bir kitap. Daha çok insanın derisini yakından tanıması üzerine kurulu. Temizlikten başlayıp estetik cerrahiye kadar birçok konuya değinilmiş.  Mitoloji ile ilgilenenlere ise eğlenceli bir sunumu olan NTV yayınlarının ‘Mitoloji’sini öneriyorum.  Güzelliğe daha felsefi bir bakış arayanlara da Umberto Eco’dan ‘Güzelliğin Tarihi’; yalnız sanat ve felsefe sevmeyenler için biraz yorucu olabilir. Coco Chanel için piyasada birçok kitap bulmak mümkün. Ama ben  NTV'de 'Olağanüstü Kadınlar' adıyla yayınlanan BBC belgesel dizisinin Coco Chanel bölümü tavsiye edeceğim. 


*Aphrodite Pandemos: Baştançıkarıcı tanrıça, orta malı, Aphrodite’in hafif meşrep yönüne vurgu yapan niteliği.

**Üstübeç: Kurşun karbonat içeriği olan ve zehirli olması nedeniyle harici kullanılan pigment. 




















12 yorum:

  1. Wooow, i absolutly love your blog!

    Greetings from Germany :*
    Selma

    http://diamonds-x3.blogspot.de/

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. thank you very much! your blog is also very cute :)

      Sil
  2. Aslı ne güzeldir mitoloji denen şey :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gerçekten öyle:)Okuldayken eğitimini aldım, şimdi de dersini veriyorum. Şanslıyım yani:) Mitoloji, Samanyolu gibi uçsuz bucaksız, öğrettikleri hiç bitmiyor.

      Sil
  3. Beyaz ten ve bronz ten tarihteki ifadesi.ne güzel bir yazı paylaşmışsın bloğun çok renkli ve güzel

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim:) Hoşunuza gittiyse çok memnun oldum:)

      Sil
  4. Daha sık aralıklarla postlar bekliyorum :)

    YanıtlaSil
  5. Şahsen benim için inanılmaz bilgilendirici bir yazı oldu. Çok tesekkürler :)Bende beklerim :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok memnun oldum:) Zevkle geliyorum incelemeye:)

      Sil
  6. Yazınız çok başarılı. Eğlenceli ve öğrendiklerim yanıma kar kaldı.

    YanıtlaSil
  7. Harika bir yazı olmuş...
    2 yıl öne bu sayfaya rastlayıp yazınızı okumuşum
    tekrar karşılaştım...
    ben de cilt beyazlatıcılar hakkında bir tez yazıyorum
    çok faydalı oldu benim için
    klavyenize sağlık :D

    YanıtlaSil
  8. Çok güzel bir yazi. Ben bronz sevenlerdenim antik cagda yasayamazmisim :)

    YanıtlaSil