20 Kasım 2013 Çarşamba

Hedy Lamarr: Hollywood güzeli bir mucit!

O Hollywood’da tüm zamanların en güzel kadınları listesinde hep üst sıralarda yer aldı. Birçok filmde oynadıysa da herkesin aklında 1949 yapımı Samson ve Delilah’daki fettan kadın olarak hatırlandı. Mutluluk peşinde koşarken 6 defa evlendi. Zamanın izlerini silmek uğruna defalarca estetik operasyon geçirdi. Ve güzel kadın imajına hiç uymayan bir şey yaptı: GSM,Wi-Fi ve GPS teknolojisini icat etti! O Hedy Lamarr…
Hedy Lamarr
Hedy 9 Kasım 1914 tarihinde Viyana’da doğmuştu. Annesi piyanist babası ise bankerdi. Kültürlü ve varlıklı bir ailenin kızıydı. Yahudi bir aileden geliyordu ve bu bütün hayatını önemli ölçüde etkileyecek önemli bir ayrıntıydı. Sinema ve ünlü olma fikri erken yaşlarda içine işlemişti. 15 yaşına geldiğinde Viyana’daki kısıtlı film sektöründe figüranlık yapmaya başlamıştı. Ancak öylesine güzeldi ki bu minicik roller kısa sürede tanınmasına engel olamadı. 16 yaşına geldiğinde Viyana ona dar gelmeye başladı ve Avrupa film endüstrisinin kalbi olan Berlin’e geldi. Ama Almanya kaynıyordu. Ekonomik buhranın sorumlusu olarak Yahudiler görülüyor; Nazi partisi giderek güçleniyordu. Her şeye rağmen sinemacılar çalışmalarına devam ediyordu. Hedy 1932’de Ecstasy adlı filmde Eva rolünü canlandırdı. Bu sıradan bir rol değildi. Sinema perdesi ilk kez bir çıplak görüyordu. Bu yetmezmiş gibi bir de orgazm sahnesi bulunuyordu. Film bir anda skandala dönüştü. Almanya ve Amerika’da gösterimi yasaklandı. Basın için bulunmaz bir malzemeydi; Ecstasy ve Hedy gündemin ilk sırasına yerleşmişti. Tüm bunlar olurken bir haber de Vatikan’dan geldi. Papa filmi aforoz etmişti! 
Hedy bir anda popüler oldu…Artık beklediği atılımı yapmaya hazırdı. Aşk tam bu sırada kapısını çaldı. Friedrich Mandl, Ecstasy’de gördüğü genç kızın izini sürmüş ve kalbine girmeyi başarmıştı. Hedy’den 13 yaş büyük olan Mandl, Yahudi bir babanın Katolik oğluydu. Zengin bir silah tüccarıydı. Müthiş bir zenginlik içinde Avusturya’da yaşamaya başladılar. Artık Hedy için sinema yoktu. Eşiyle katıldığı davetler ve eşinin fabrikası dışında evden çıkması kesinlikle yasaktı. Verdikleri davetlere dönemin neredeyse bütün bildik simaları katılıyordu. Freud, Mussolini ve hatta Hitler’le aynı sofralarda yemek yiyorlardı. Hedy bu duruma katlanamıyordu. Kocası faşist rejimlere silah satan bir katildi. En azından artık Hedy için kesinlikle öyleydi. Birkaç kez evden kaçmayı denedi. Her seferinde daha sert güvenlik tedbirleri alındı. Malikane bir kaleye döndü derken hizmetçi kılığına girip, yanına bir bavul dolusu mücevheri de alarak Mandl’den kaçmayı başardı. Londra’da Metro Goldwyn Mayer’in ortaklarından biriyle tanışma fırsatı buldu. MGM Hollywood demekti. 1938 yazında ilk Hollywood filminde oynamış bulunuyordu: Cezayir. Film oldukça beğenildi. Hollywood, Hedy Lamarr’ı sevmişti. 

Cezayir filminin afişi  / 1938
Sonunda hayalleri gerçek olmuştu fakat Hedy berbat bir haldeydi. Avrupa yanıyordu. Naziler Avusturya ile kanlı bir ortaklığa girmişti. Ailesi diğer bütün Yahudiler gibi vatan haini kabul ediliyordu. 9 Kasım 1938* olaylarıyla beraber Hedy yıkıldı. Böylesi bir zalimliğe bütün dünyanın sessiz kalmasına içerliyordu. Bu karmaşık ruh haliyle çapkın bir senaristle evlendi. Çift bir erkek çocuk evlat edindi ama evlilik yürümedi. 
Alman orduları Avrupa’yı birbirine katarak ilerleyişini sürdürürken Amerikan başkanı F.D.Roosevelt de kara kara düşünüyordu. Ancak Japonların Pearl Harbor hamlesiyle Roosevelt’te düşünmeyi bırakıp savaşa girivermişti. Büyük Buhran’dan itibaren bir türlü toparlanamayan ekonomi için savaşın giderlerini karşılamanın çeşitli yolları bulunuyordu. Bunlardan biri hükümetin savaş tahvillerini satışa çıkarmasıydı. Birçok Hollywood yıldızı gibi Hedy de tahvil satmak için gönüllü oldu. Ülkeyi neredeyse baştan başa dolaştı. Görevini tamamladığında muhtemelen ulaştığı rakam bir rekordu. Hedy kendi başına 25 milyon dolarlık savaş tahvili satmayı başarmıştı.

 1940'lar savaş gönüllüsü Hedy Lamarr

Bu arada Avrupalı müttefiklere yardım ulaştırmak Amerika için en büyük problem olmaya devam ediyordu. Çünkü Alman denizaltıları Amerika ile Britanya arasındaki suları tekelinde tutuyordu. Yardım götüren binlerce gemi yaşlı kıtayı ufukta bile göremeden yok ediliyordu. Churchill bile Alman denizaltı saldırılarının dehşetinden yakınıyordu. Savaş boyunca bu saldırılarda 80 bine yakın insan ve 15 bin tona yakın malzemenin bu şekilde telef edildiği düşünülürse Churchill dehşete kapılmakta son derece haklıydı. Sorun yeni bir teknolojiydi Almanlar tarafından hedefi değiştirilemeyecek torpidolar üretilmesi gerekiyordu. Dönemin teknolojisiyle tek bir radyo frekansıyla yönlendirilen torpidolar hedefe ulaşamadan düşman tarafından frekansı tespit edilerek imha ediliyordu.  Hedy setlerden arta kalan zamanını bunu düşünerek geçiriyordu.
Silah fabrikasında mühendislerle geçirdiği sıkıcı günlerde öğrendiği teknik bilgiler ve el altından silah almaya gelen kötü adamlarla yenilen sinir bozucu yemekler işe yaramıştı. Ayrıntılara önem vermesi ve mükemmel hafızası da devreye girince çözümü buldu. Ancak bunu belli bir sistem haline getirmek için yardıma ihtiyacı vardı. Aradığı yardımcıyı bir piyano dinletisinde keşfetti. Çağdaşları arasında yenilikçi tarzıyla dikkat çeken besteci ve piyanist George Antheil aradığı adamdı. Otomatik piyanoların işleyişinden yola çıkan Hedy ve George ‘frekans atlamalı yayılı spektrum’ tekniğini yaratmayı başardı. Teknik torpidoyu kontrol eden telsize ait frekansların devamlı olarak değişmesine imkan vermekteydi. Sistem aynı zamanda düşmanın telefonları dinlemesini de önleyecekti. Bu Almanya’nın en azından denizlerdeki hakimiyetini sona erdirmek demekti.

Hedy Lamarr
Amerikalı besteci, piyanist ve mucit George Antheil
1941
İkili heyecanla yetkililere başvurdu Savaşın seyrine etki edecek büyük bir keşif yapmışlardı. Ne var ki bir piyanist ve bir aktrisin böyle hayati bir buluş yaptığına kimse ihtimal vermiyordu. Neredeyse alaya alınarak reddedildiler. Bu buluştan geriye US2292387 numaralı patent kaldı.
Amerika’nın bu sistemi kullanması için 1962 sonbaharındaki Küba Füze Krizi’nin ortaya çıkması gerekecekti. Bu tarihte çoktan şöhretini yitirmiş Hedy’nin şiddetle paraya gereksinimi vardı. Resmi kayırlara göre patentin süresi 1957’de dolmuştu. Hükümet Hedy’e tek kuruş dahi ödemedi. George Antheil ise buluşunun kullanıldığına bile şahit olamayacaktı. Zira 1959’da kalp krizi neticesinde hayatını kaybetmişti. 

Hedy Lamarr / Samson ve Delilah / 1949
İlerleyen yıllarda Hedy ile Antheil’ın buluşlarının savaş sanayi dışında kullanılması da söz konusu olur. Yapılan çalışmalar sonunda cep telefonu, Wi-Fi ve GPS gibi çağımıza yön veren teknolojiler Hedy ve Antheil’ın icadı sayesinde geliştirilir. Hedy II. Dünya Savaşı’nda Yahudilerin kaderini değiştiremese de dünya tarihine iletişimde devrim yaratan icatların mucidi olarak adını yazdırır.  
Hollywood’da gözden düştükten sonra zor günler geçiren Hedy hayatı boyunca altı defa evlenir. Biri evlatlık olmak üzere toplam üç çocuğuyla çalkantılı bir ilişkisi olur. Güzelliğini korumak uğruna yattığı ameliyat masalarından hep hayal kırıklığıyla kalkar. Öyle parasız zamanlar geçirir ki hırsızlık nedeniyle mahkemeye bile düşer. Doksanlı yılların sonunda nasıl olduysa Kanada kökenli bir Wi-Fi şirketi kendisiyle bağlantıya geçer ve patent hakkı için kendisine hatırı sayılır bir ücret ödenir. Bu sayede hayatının son birkaç yılını zengin bir kadın olarak sürecektir. Ne çare ki dehasından kazandığı servet çok geç gelmiştir. Hedy çocuklarına bıraktığı hatırı sayılır mirasla 2000 yılında yaşama veda eder. Ölümünün ardından atılan manşetler Hedy’nin hayat boyu görmediği türdendir. Dehası anlaşılmış lakin Hedy görememiştir… 


* Kırık Camların Gecesi ya da Kristal Gece adıyla bilinen olaylar: 9 Kasım 1938 gecesi Berlin’de Yahudilere ait evler ve sinagoglar yakıldı. 7 binden fazla iş yeri yağmalandı. 30 bin erkek toplama kamplarına gönderildi. 

Not: Hedy Lamarr’ın hayatı ile ilgili birçok kitap mevcut. Richard Rhodes’un “Hedy’s Folly: The Life and Breaktrough” ile Ruth Barton’ın “ Hedy Lamarr: The Most Beautiful Woman in Film” gibi kitapları daha yakın tarihli ve ulaşılabilir durumda. Özellikle Ruth Barton’ın kitabını bulursanız almamazlık etmeyin:) Kitap okumak istemeyenlere de BBC’nin hazırladığı “Extraordinary Woman” serisinin Hedy Lamarr bölümünü öneriyorum. 

10 Kasım 2013 Pazar

"Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, güle güle..."

'Bütün arzusu Ankara’ya gitmek, Cumhuriyet’in on beşinci yıldönümü töreninde bulunmak, ordusu ve milleti ile son defa karşılaşmaktı. Hatta stadyum merdivenlerini çıkmaktan kurtulması için acele olarak bir asansör de yaptırılmıştı.
O durumda iken bile dil çalışmalarını yakından takip ediyor, yılbaşı nutkunun hazırlanması işine yardım ediyordu: “Büyük kamutaya, şimdiye kadar olduğu gibi, bütün işlerinde başarılar dilerim” cümlesi Meclis’e devlet reisi sıfatı ile son sözü olmuştur.

Resim: http://www.koc.com.tr/tr-tr/koc-gundem/haberler/Sayfalar/fikirler-olmez.aspx
Ankara’ya gitmekten ümidi kesince, dudaklarını bükerek:
̶ Bu zayıf halimle Ankara’ya gitmekte bir fayda görmüyorum. Gidersem hiç kimsenin yardımı olmadan hiç olmazsa otomobile kadar yürüyebilmeli, arkadaşlarımla selamlaşabilmeliyim, bunları yapamayacağımı anlıyorum, demişti.
Cumhuriyet Bayramı gecesi, Boğaziçi vapurlarından birini tutan gençler, Dolmabahçe Sarayı’nın rıhtımına yaklaşmışlar, haykırışıyorlardı. Atatürk kesik kesik konuşarak pencereye gitmek istediğini anlattı. Kollarına girdiler. Pencere kenarındaki koltuğa oturdu. Vapurda bir kıyamettir koptu. Gençler hep bir ağızdan “Dağ başını duman almış – Gümüş dere durmaz akar” ,türküsünü söylüyorlardı. Atatürk mırıldandı:
̶  Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, güle güle…dedi ve gözyaşları ile ölüm yatağına döndü.
Atatürk bu defa üç gün süren bir komaya girdi. Kendine geldiği vakit, uyumuş olduğunu söylediler. Pek inanmamış, fakat ne olduğunu da anlamamıştı. Atatürk’ün bu komadan kurtuluşu bir mucize idi. Pek yakın hekimlerinden biri demişti ki:
̶  Size edebî bir şey söylemiyorum, yirminci asır tıbbın kudretini bilen bir insan olarak söylüyorum, ölüm ondan korktu.
Fakat ikinci ve son komadan uyanamadı. Kıvranmalar, çırpınmalara içinde yanıyordu. Kendini kaybetmeden son sözü:
̶  Saat kaç? Olmuştu.
Belki de bir önceki komadan sonra uyumuş olduğunu söyleyenleri kontrol etmek istiyordu. 10 Kasım sabahı yüzü gittikçe renk değiştiriyor, hançere hırıltısı artıyordu. Saat dokuzu beş geçe sert bir asker bakışı ile başucundaki hekime doğru döndü, gözlerini açtı, son nefesi idi.
Yakınları son hasretlerinden birinin, iyi olursa bir yaylaya çıkmak, orada artık yalnız serin kaynak suları ve süt içmek olduğunu söylemişlerdi. Rumeli yaylalarındaki koyun sürülerinin çan sesleri kulağında, bu vatan ve millet kurtarıcısı, gurbet ve sıla acısı içinde idi.
O günler yandık. Günlerce, haftalarca, üstümüze memleket yıkılmış gibi, bir can bunaltısı içinde kıvrandık.' *

Bu yazı satırı satırına Atatürk’ün dostluğuna erişmiş gazeteci Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” isimli kitabından daha fazla okuyucuya ulaşması umuduyla alınmıştır.

* Falih Rıfkı Atay/ Çankaya/ Pozitif  Yayınları / s. 568-569 / (yayın yılı belirtilmemiş) 

6 Kasım 2013 Çarşamba

Ve Mona Lisa çalındı!


Bazı şeyler hiç olamayacakmış gibi gelir bazen. Oysa bu gerçek bir hırsızlık vakası. Dünya tarihinin gelmiş geçmiş en ünlü sanat eserinin sırra kadem basması.
21 Ağustos 1911’de Louvre’da olağan günlerden biriydi. Üstelik Pazartesi’ydi müze kapalıydı. Ufak tefek tadilat işleri yapılıyordu. Leonardo’nun Mona Lisa’sının vitrini de yeniden düzenlenen yerler arasındaydı. Aslında birkaç gündür bir çift kem göz Mona Lisa’yı tehdit ediyordu. Bu sıcak Paris sabahı beklenen fırsatı yaratıvermişti. Marangoz Vincenzo Peruggia tamiratını gerçekleştirdiği vitrinin içinden sanılanın aksine pek de büyük boyutlarda olmayan Mona Lisa’yı çıkartıverdi. İnce yapılı, beyaz işçi gömleği giymiş bu adam saniyeler içinde Louvre’dan ayrılmış ve Rivioli Caddesi’ndeki onlarca insandan biri olmuştu. Gömleğinin içine sakladığı tabloyla yürüyüşü ağırlaşsa da hedefine ulaşmıştı işte. Hôpital Saint Louis Caddesi’ndeki tek göz odasına vardığında gömleğinin içinden çıkardığı 400 yıllık tablo yıkık dökük eşyalarıyla eşsiz bir uyum yakalamış olmalıydı. Ama Peruggia acele etmek zorundaydı tabloyu odadaki odun yığının arkasına acemice gizledi. Bir iki gün içerisinde bu eşsiz başyapıta uygun gizli bölmeleri bulunan bir sandık yapacaktı. Bu düşünceyle hızla Louvre Müzesi’ne geri döndü. İşinin başında olmalıydı; ne de olsa o çalışkan bir marangozdu!
Resim:http://torturedartists.files.wordpress.com/2012/08/monalisatrunk.jpg
Tatil günü Louvre için sakince geçti. Aslında bir duvarcı ustası sabah geçtiği Salon Carré’de asılı duran resmin yokluğunu fark etmişti. Gel gelelim günlerden Pazartesi’ydi. Tatil günlerinde bazı eserler fotoğraflanmak üzere yerlerinden alınabiliyordu. Tamiratın ortasında bir zarara uğramasın endişesiyle kim bilir hangi çok bilmiş müze yetkilisi Mona Lisa’yı kaldırtmıştı. Olamaz mıydı? Olabilirdi...
22 Ağustos’ta müze karıştı Mona Lisa’nın yerinde yeller estiği 24 saat sonunda fark edilmişti. Bu bir skandaldı! Yıllık izindeki müze çalışanları da dahil herkes, bütün Louvre personeli çağrıldı. Sayıları 60’ı geçen dedektif ve polis olay mahallini didik didik etti. Bir anda bütün Fransa ve Avrupa’nın tek gündemi Mona Lisa olmuştu. Basın olağanüstü bir ilgi gösteriyordu. Mona Lisa bütün manşetleri süslüyor; posterleri, kartpostalları kapış kapış satılıyordu. Sigara, çikolata gibi ürünlerin kutularında artık o eşsiz gülüşüyle Mona Lisa vardı. Sinemada film aralarında bile Mona Lisa izleyiciye sunuluyordu. Sonunda dünyanın en popüler kadını haline gelmişti!
İşin garibi Mona Lisa yoktu ama asılı olduğu boşluk izleyici rekorları kırıyordu. Artan ilgi baş döndürücüydü. Louvre yetkilileri inanamasa da boşluğu görmek için uzun kuyruklar oluşuyordu. Ve muhtemelen büyük çoğunluğu Mona Lisa orada asılı dururken bir kez bile Louvre’a uğramamıştı!
Vincenzo Peruggia arkasında bıraktığı kaosa karşılık iki yıl boyunca minik odasında Mona Lisa’yla baş başa kaldı. Nihayetinde resmi yanına alıp Floransa’nın yolunu tuttu. Uffizi Galeri’nin müdürüyle Mona Lisa için pazarlık ederken de yakayı ele vermiş oluyordu. Mahkemeye çıkartıldı kendini iyi bir İtalyan yurtseveri olarak tanıttı. Ne de olsa ‘alçak’  Napoléon Louvre koleksiyonunu başka ülkelerin kültür mirasını çalarak oluşturmuştu! Peruggia sadece çalıntı tabloyu anayurduna geri getirmek misyonunu üzerine almıştı. Bu bir suç muydu?  Savunma sağlam olmasa da kalbi duygulara hitap etmeyi başarmıştı ancak bir hata içeriyordu. Mona Lisa’yı Louvre getiren Napoléon değildi! Bizzat Leonardo da Vinci tarafından vakti zamanında hem arkadaşı hem de hamisi olan Kral I. François’ya satılmıştı. Napoléon faktörüne rağmen savunma tutmuş, Peruggia bu işten 1 yıllık bir ceza ile kurtulmayı başarmıştı.
Resim: Kayıp Eserler Müzesi / YKY/ 2007
Vincenzo Peruggia'nın polis kayıtlarındaki fotoğrafı. 
İlerleyen yıllarda Peruggia’nın vatanperverliğine gölge düşüren gelişmeler de yaşanmadı değil. Bazı araştırmacılar, Peruggia’nın dönemin ünlü üç kağıtçılarından Eduardo de Valferno tarafından tutulduğunu iddia etti. İddiaya göre Valferno, Mona Lisa’nın çalındığını duyan uyanık koleksiyonere sahtelerini satıp müthiş bir kar elde edecekti. Peruggia ise Valferno’nun tasarısının tamamını bilmiyordu; üstelik soygundan sonra da Valferno ile bağlantısı nasıl olduysa kopmuştu. Peruggia da kendi başının çaresine bakarken yakalanmıştı işte!  

Mona Lisa Louvre teslim edildiğinde hiçbir hasara rastlanmadı ve geçen iki yılda gerçek bir kült haline gelmişti. Oysa bu çalıntıya adı karışmadan önce sanat camiasının göz bebeği Raffaello’nun La Fornarina’sı ile Sistina Madonnası’ydı. Elbette Mona Lisa da kabul görürdü ancak sarsılmaz yükselişi ve rakiplerini geride bırakıp bir ikona dönüşmesi çalınmasının mucizevi sonucuydu…

Meraklısına Not: Mona Lisa’nın çalınması sanat kitaplarında sıklıkla olmasa da karşınıza çıkabilir. Darian Leader tarafından yazılmış olan “Mona Lisa Kaçırıldı: Sanatın Bizden Gizledikleri” isimli kitap başlığından da anlaşılacağı üzere tam da bunun için yazılmış. Yazar Mona Lisa’dan hareketle görsel sanatları incelemenin bir kritiğini yapıyor. Leader kitap boyunca Duchamp’dan Prenses Diana’ya kadar birçok kişiye atıfta bulunarak psikanalitik saptamalara girişiyor. Okuru oldukça farklı mecralara sürükleyen ve yormayan kitap Ayrıntı Yayınları tarafından basılmış. Bu tip konulara ilgi duyanların kitaplığında olmazsa olmaz bir kitap.
İçinde birçok çalıntı eser hikayesi barındıran bir kitap olan “Kayıp Eserler Müzesi”. “Ne zaman bir sanat eseri kaybolsa ortak mirasımızdan bir parça yitirmiş oluruz” cümlesi kitabın arka kapağından. Her kaybolan eser Mona Lisa kadar şanslı olamıyor ne yazık ki. Kaybolan mirasımızın izlerini takip etmek isteyenlere YKY’dan çıkmış olan Simon Houpt imzalı kitaba yer açmalarını tavsiye ederim. Yine bu kitaba atıfta bulunduğum ve çalıntı eserlerden söz ettiğim “Kayıp Eserleri Gün Işığına Çıkaran Adam: Charles Hill”  başlıklı bir yazım da bulunmaktadır. Başlığa dokunarak yazıya ulaşmak mümkündür :)