1 Eylül 2015 Salı

Vazgeçilemeyen Akdenizli : Antalya

Yaz tutkulu bir aşık gibi bütün hücrelerimize işledi. Şu sıralar güneşin gaddarlığıyla ilişki durumumuz oldukça "karışık". Açıkça itiraf etmesek de gönlümüz hep sıcak denizlere inme telaşında. Güneşin altında kavrulan rengarenk şemsiyeli kumsalları, kuytularda sürprizli koyları, Romalı bir generalin agorasında yürüdüğü antik şehirleri, doğanın kendiliğinden yarattığı mucizeleri bir arada bulmak peşindeyiz. Bu durumda rotamız ille de Akdeniz yönümüz kesinlikle o yakışıklı Bergama Kralı'nın kurduğu benzersiz şehir. 
İşte ben bu yazıda yine Antalya'dayım...Karlı doruklardan inerek şehri keşfetmeye devam ediyorum...


Borajet Magazine için ikinci defa Antalya'yı yazma görevini üstlenmiş durumdayım. Keyifli bir Mayıs sabahı Borajet'le Antalya yolculuğum başlıyor. Uçağımız bulutların içinden geçerek Antalya'ya ulaşıyor. Bulutlara bayılırım o nedenle uçuşumuzu çok fantastik buluyorum. Bu bir bakıma hayra yorulası bir alamet, gökyüzü diyor ki "bu daha başlangıç daha neler göreceksin ". Böyle bir havada ve böyle bir kafada mis gibi bir Antalya'ya iniyorum...  
























Merkezi noktalara yürüme mesafesinde bulunan Best Western Plus Khan Hotel'e yerleşiyorum. Dakikalar içinde Kaleiçi'ne ve Akdeniz'e tepeden bakan bir odaya sahip oluyorum. Perdeleri ve balkon kapısını sonuna kadar açıyorum oda benim manzara zaten benim. Gözüm bu şehre doymayınca manzaranın içine karışmak şart oluyor. Kendimi surlarla çevrili antik limana, tarihin derinliklerinden fırlayıp gelen sokaklara bırakmak üzere harekete geçiyorum.



Kaleiçi ve Akdeniz

 Cumbalar, kafesli pencereler, geniş avlular, taş duvarlar arasında daracık sokaklarla çevrili bir dünyadayım. İlk uğrak yerim firuze renkli çinileri, kırmızı tuğlalarıyla Antalya'nın simgesi haline gelen Yivli Minare Camii oluyor. Yivli Minare 38 m yüksekliğiyle Kaleiçi silüetinde 13. yüzyıldan bu yana varlığını sürdürüyor. Tam yerine gelmişken Yivli Minare Külliyesi'nin bir parçası olan medreseye de uğruyorum. Gıyaseddin Keyhüsrev adına yapılan ve taç kapısından plan özelliklerine kadar tipik bir Selçuklu yapısı olan medrese  günümüzde hediyelik eşya dükkanlarına ev sahipliği yapıyor.


Yivli Minare'li Kaleiçi manzarası

Gıyaseddin Keyhüsrev Medresesi'nden porselen biblo ordusu

Kendi kendime mır mır mırıldandığım envai çeşit şarkıyla sokaklarda yürüyorum. Zamanı geçirmeyen giysiler giymişim gibi saatle göz temasımı kesiyorum. Taş yapılarda, ahşap kirişlerde, sokak köşelerinde bakışlarımdan kocaman parçalar kalıyor. Bir vakitler kalabalık ailelerin yaşadığı bu açık avlulu konaklar şimdilerde  restoran, otel, kafe gibi işletmelere dönüşmüş durumda. Bu iyi bir şey mi yoksa uzun vadede sorunlu bir şey mi bu ayrı bir yazı konusu...



Kaleiçi'nden sokaklar

Kaleiçi

Kaleiçi'nden rengarenk yemeniler...


İlerleyişime Karaalioğlu Parkı'nda devam ediyorum. Parkta Bülent Ecevit'in yazdığı bir şiirin yazılı olduğu bir alan var ve bu nedenle halk arasında buraya Karaoğlan Parkı da deniyor. Karaoğlan isminin bu parka ne kadar da yakıştığını düşünmeden edemiyorum.
Bu arada Hıdırlık Kulesi'nin eteklerinde buluyorum kendimi. Eski şehir surlarının bir parçası olan bu kule günümüzde ziyarete kapalı. 2. yüzyılda inşa edilen kulenin etrafında gelinler, damatlar, aşıklar pervane oluyor. Bir masal şatosunun küçük modeli gibi görünen kule, romantik fotoğrafların vazgeçilmez fonu olmuş gibi.


Hıdırlık Kulesi

Karaalioğlu Parkı 70 bin metrekare alan üzerine II. Dünya Savaşı'nın yarattığı ekonomik kriz ortamında dönemin valisi Haşim İşcan tarafından tarafından yaptırılmış. Parkta onlarca bitki ve ağaç türünün yanı sıra değişik dönemlerde peyzaja katılmış ünlü heykeltraşların heykelleri de karşınıza çıkıyor. 



İşte parkın aşıklar için olan noktalarından biri daha...
Manzaraya sırtını dönmüş bu güzel adam Don Kişot. 
Cahvar Göktaş imzalı bu heykel 1999 yılında gerçekleştirilen 3. Taş Heykel Sempozyumu sırasında yapılmış. 
Tam yerini bulmuş bir Don Kişot, tam hayalimdeki Don Kişot olarak kalbimi zapt etti kendileri...


Mehmet Aksoy'un elinden çıkma İşçi ve Oğlu isimli heykel.
1975 yılında yapılan heykelin, yapım aşamasında başına türlü türlü iş geldiğinden Mehmet Aksoy çareyi heykeli demir tozundan yapmakta bulmuş.
Amaç tabi ki işçi ve oğlunu saldırılara karşı sağlam hale getirmek.



























 Kesik Minare'nin uzaktan eşlik ettiği sokaklar... 

Günlerden Cuma, ortam mütemadiyen kalabalık. Parkın bağrından yavaş yavaş uzaklaşıyorum.  Etrafa dalmışken bu güzel şehrin simgelerinden Kesik Minare namıyla maruf Korkut Camii'yle rastlaşıyoruz. Binleri devirmiş yıllar önce Akdenizli tanrılardan biri adına yapılmış bir tapınağın kalıntılarıyla başlamış Kesik Minare'nin hikayesi. Hıristiyanlıkla beraber 5. yüzyılda üzerine bir bazilika kondurulmuş. Gel zaman git zaman Selçuklular tarih sahnesine çıkınca burası da camiye çevrilmiş. 1502'de II. Bayezid'in şehzadesi Korkut merkezi Antalya olan Teke Sancakbeylği'ne sürgün edilince yapı baştan sona elden geçirilmiş ve bir de minare eklenmiş. Caminin adının Korkut olmasının nedeni de Şehzade Korkut. 19. yüzyılda Kaleiçi'nde çıkan bir yangınla caminin bütün ahşap aksamı gibi minarenin ahşap bölümleri de tutuşmuş. İşte gün bugündür de Korkut'un Camii olmuş Kesik Minare.  


Kesik Minare Camii

Kesik Minare Camii bugün harap durumda, kapısında kilit var. Restore edileceği rivayetleri son üç yıldır ayyukta olsa da şimdilik sadece duvarlarına dokunmak mümkün oluyor.
Bütün bu zaman içinde yorulduğumu fark edip daha önceden listeme aldığım Çay Tea's Lunchroom & Deco Home'u bulmak için harekete geçiyorum. Biraz soruşturmayla çok yakınlarda olduğumu fark ediyorum.



Çay Tea's Lunchroom & Deco Home

Çay Tea's Lunchroom & Deco Home rengarenk harika bir mekan. Daha görür görmez içinizi ısıtan bir yer. Hele sahibesi Nancy Hanım ve çalışanlarla tanışınca gezginlerin burayı neden bu kadar çok sevdiklerini kesinlikle anlamış bulunuyorum. Nancy Hanım 10 yılı aşkın süredir Antalya'da yaşayan bir Hollandalı. Müthiş tatlı, esprili ve güzel bir kadın. Beni önüne katıp bir hayali nasıl gerçekleştirdiğini keyifle anlatıyor.



Çay Tea's Lunchroom & Deco Home

Binanın hikayesi çok tanıdık. Ev, Kaleiçi'nin yıllarca harap kalmış sayısız yapısından biriyken Nancy Hanım ve ortağı buraya el atıyor. Bin bir emek sonunda, her odası ayrı konseptte tasarlanmış, Kaleiçi'ne bence en çok yakışan mekan ortaya çıkıyor. 

Çay Tea's Lunchroom & Deco Home


Çay Tea's Lunchroom & Deco Home

Çay Tea's Lunchroom & Deco Home

Çay Tea's Lunchroom & Deco Home


Çay Tea's Lunchroom & Deco Home

Klasik bir beş çayı deneyimi yaşamak, mis gibi kahvaltılarla güne başlamak, sevgiliyle romantik akşam yemekleri, kızlarla kalabalık toplantılar kısacası burada günün her öğününün tadını çıkarmak mümkün. Çay Tea's'de her şey hem de her şey düşünülmüş. Ben de bu sıcak günde serin bir seçenek olarak meyve salatası rica ediyorum. Meyve içinde sunulan meyvelerin sadece renkleri bile beni mutlu etmeye yetiyor. Sonra gördüğüm en güzel çay ikramlarından biriyle Çay Tea's 'ten kocaman bir gülümseyişle ayrılıyorum. 



Çay-Tea's 'ten meyve içinde meyve salatası ve şirin mi şirin sunumuyla çay...
Özenli ve lezzetli...

Gün ışığı bulutlar sayesinde bana pek kendini göstermediğinden akşamın alacası bu güzel şehri çabucak teslim alıyor. Yine de Konyaaltı'na şöyle uzaktan da olsa bakmak için Varyant'a doğru süzülüyorum. Maviye boyanmış dağlar ve upuzun sahil bana dünyanın en harikulade resmini sunuyor.


Varyant'tan Konyaaltı...

Ertesi sabah güne Lara taraflarından başlıyorum. Hava biraz çisildeyerek kalbimi kırıyor. Ne olur sanki birazcık da güneş olsa diye kendi kendime söyleniyorum. Düden Park'a doğru yoldayız ama yol üzerinde durmadığımız bahçe-park kalmıyor. 


Lara civarındaki parklardan biri...
Baharın taptaze yeşilleri, mavileri her yerde...

Düden Park, şehir merkezinden çok uzak değil. Falezlerin üzerinden, yaklaşık 40 metreden Düden Şelalesi'nin çılgınca akan sularının Akdeniz'le kavuştuğu noktaya Düden Park deniyor. Burayı Kaleiçi'nden kalkan tekne turlarıyla deniz üzerinden de izlemek mümkün. Ben kara harekatına giriştiğimden turistlerin pek yanaşmak istemediği ahşap köprüye doğru ilerliyorum. Köprünün altında köpük köpük sular ve kulakları dolduran bir ses. Doğa müthiş bir güç ve heyecanlanmamak imkansız. Ahşap köprünün üzerinde kavruk bir Hintli yakalayarak günün ilk pozu için ricada bulunuyorum. Hintli havanın yağmurlu olmasından dolayı endişelerini belirtiyor ve acele acele fotoğrafımı çekiyor. Su seviyesi artarsa köprüyle aşağıya uçabileceğimize inanmış durumda. Kendisine Türk olduğumu köprü hakkında daha fazla atıp tutmaması gerektiğini uygun bir dille izah ediyorum. Ama hiç Türk'e benzemiyorsunuz diyerek arkadaki Slav ırkı insanlarını işaret ediyor. Sonra kibarca vedalaşıyoruz. Daha doğrusu kendisi son hızla köprüyü terk ediyor.



Üst kısımda şelalenin suyu, arkada Akdeniz...Tam suların döküldüğü yerdeyiz...

Hintli bir turistin gözünden Düden Park'ın ahşap köprüsünde...

 Ahşap platformun üzerinde dururken tam olarak nasıl bir yerde olduğunuzu anlayamıyorsunuz. Biraz parkın sağında solunda dolaşıyorum. Sonunda o ana tanıklık etmek için hazırlanan ve turistlerin izdiham yarattığı bölüme yöneliyorum. Tabiat nelere muktedir olduğunu bir kez daha bana hatırlatıveriyor. Makineme sarılıyorum, biraz daha güneş olmadığı için hayıflanırken yağmur inadına tepeme tepeme yağıyor. Umutsuzluğa kapılmıyorum. Gökyüzüyle inatlaşmanın bir yararı yok. Bu durumda yağmuru hayra yorup, yıllarca TRT ekranına sabitlenen şelalenin yollarına düşmeyi tercih ediyorum.





Ve işte o harika an...
Düden Akdeniz'le kavuşuyor...

Düden Park'ı geride bırakıp yaklaşık 10 km daha yol alıyoruz. Düden Şelalesi'nin önünde pek kuyruk yok. Küçük bir ücret karşılığında içeri girebiliyorum. İçerisi de beklediğim kadar kalabalık değil bunu gri gökyüzüne borçluyum muhtemelen...
Önce küçük küçük köprülerden geçiyorum, her tarafta akan sular, ördekler, ağaçlar...
Sonra yol bir yerden kıvrılıyor işte o zaman nutkum tutuluyor. Bir grup Japon turistle aynı şelaleye aşık olmuş durumdayız. Çok platonik ve çok karşılıksız duygular içindeyiz... 


 Düden'i ilk görüş ilk vuruluş....

Bu atmosfer karşısında feci bir sarhoşluk yaşıyorum. Artık yağmur yağmış, güneş açmış kimin umurunda...
Oysa burası biraz müdahale edilmiş bir şelale. 1969-1972 yılları arasında Devlet Su İşleri buraya el atmış ve doğal kaynak sularının biraz tepelerden akmasını sağlamış. Üşenmeyip bir de çevre düzenlemesi yapmışlar ortaya böyle bir yer çıkmış. Bir nevi estetikli bir güzel Düden Şelalesi. Yine de insan aşık olunca böyle şeylere takılmıyormuş burada bunu çok daha iyi anlıyorum... 


Düden'den manzaralar...

Bir vakitler Büyük İskender Anadolu'yu fethetmeye girişmişken Pamfilya yollarında atlarıyla burada mola vermiş. Artık Düden'de kaç zaman kaldıysa bu doğa harikası bir zaman İskender'in adıyla da anılmış...İskender'in Akdeniz'in deli sıcağında bu serin vahada nasıl keyif aldığını hayal edebiliyorum. Ve kendisinin gözünün neden hep Antalya'da kaldığını şu anda çözmüş durumdayım. 





Yeşiller mavilere karışmış beni de kendine karıştırmış bulunuyor. Suyun suyla temasında havaya saçılan parçacıkların yarattığı sisli puslu hava, burayı dünya dışı bir yer gibi algılamama sebep oluyor. Suya kapılıp gitmek en azından akan suyun yüzünüze çarpmasını hissetmek istiyorum. Yine de çok ileri gitmiyorum zaten yeteri kadar ıslanmış bir haldeyim. 



Şelalenin kalbine doğru akıyorum. Mağaraları görmek, Düden'in iç dünyasını ele geçirmek istiyorum. Her anın tadını çıkarmaya çalışıyorum. Hayat burada bu suyun, bu köpüklerin, bu zümrüt yeşili sarmaşıkların hücrelerinde saklıymış gibi...Kim bilir yüzümde nasıl bir tuhaf ifadeyle dolaşıyorum... 


Şelalenin arkasından Düden'e bakış...

 Düden'in arka tarafındaki koridorlardan geçiyorum. Suyun şiddeti insanın nefesini kesiyor. Fakat her güzel şey gibi sona geliyorum. Mağaranın arkasındaki merdivenleri tırmanıp çıkışa varıyorum. Düden'e gönlümde kocaman bir yer ayırarak veda ediyorum. 

Araya yakışıklı Attalos'u koymasam olmazdı. 
Kendisine bayıldığım önceki yazılarımdan hatırlanacaktır. 
Okumak için buraya dokunabilirsiniz.
Keşke bu meydan birazcık daha açık olsa. Attalos Antalya'nın kurucusu nihayetinde....

Ben turkuazlara hipnoz olmuşken yağmur hükümdarlığına ara vermeye karar vermiş olacak ki güneşli bir gökyüzüne serpilmiş bulutlara gülümsüyorum. Şimdi Antik dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan Perge'ye gitme zamanı. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki Perge, Antalya şehir merkezine en yakın Antik kent. Şehir içi toplu taşıma araçlarıyla bile kısa sürede ulaşabilirsiniz. 


Perge'ye ilk gidişim 2014 yılıydı...
Bu o zamandan bir fotoğraf...Yine bahar yine hava bulutlu...
Perge Stadyumu'nun önünde ayaklarım yerden kesilmiş...


Perge Antik Kenti
Perge,  tiyatrosu, agorası, hamamı, stadyumu, bazilikası, akropolü, çeşmeleri, zafer takları ve daha birçok yapısıyla Antik Çağ'ın refah seviyesi oldukça yüksek kentlerinden biri. Çalışmalar ilk yerleşimlerin Erken Tunç Çağı'na kadar uzandığını gösterse de kent asıl gelişimini Roma döneminde gösteriyor. Bergama'dan başlayıp güzeller güzeli Side'de son bulan antik yolun geçtiği güzergahta yer alan Perge'ye can veren en önemli unsur Kestros Nehri'nin (Aksu) varlığı olmuştur. 


Perge kazıları 1946'dan bu yana devam ediyor...



Perge'yi adımlarken zihnimdeki gölgeler yavaş yavaş kendini ortaya atıyor. Bir zamanlar bu sütunlu caddelerden şehrin koruyucusu ve baş tanrıçası Artemis'e adanmış tapınağa gidenlerin geçtiğini düşünüyorum. Pergeli büyük matematikçi Apollonius'la aynı gölgeye sığındığım fikri hoşuma gidiyor. Filozof Varus'un agorada öğrencileriyle buluşup tiyatroya gittiğini varsayıyorum. Havari Pavlus'un öğretilerini bu kaldırımlar üzerinde yaydığına kesin gözüyle bakıyorum. 
Mimarinin eşsiz dokusu beni de kaydediyor. Bu gökyüzü altında bende geçmişin gölgesi olarak Perge'de olacağım. Adım bilinmese de bir soluk, bir ses, bir koku gibi kaydedildim işte...





 Kafamın içinde olaylar gelişirken kazı devam ettiğinden bazı yerlerdeki "Girilmez"  minvalindeki yazılara pek aldırmıyorum. Yine de tedirgin olduğumu hisseden kazı çalışanları İngilizce olarak "devam edin, sorun değil" diyorlar. Ben de aynı dilde minnettarlığımı dile getiriyorum. Bu anlarda "Aslında meslektaşız kan çekti herhalde" gibi fikirlere de gark olmuyor değilim.


Mimarlık ve şehir planlaması açısından ele alındığında Perge Anadolu'daki en düzenli Roma dönemi kentlerinden biri...

Perge Stadyumu ve sağ kolda tiyatrosu...
Stadyum oldukça büyük bir alanda ancak bakıma ihtiyacı var... 

Perge stadyumu kendi haline bırakılmış bir yapı için oldukça iyi durumda, içine girip gezmek mümkün. 12000 kişi kapasiteli tiyatro uzaklardan bile görülse de şimdilik ziyarete kapalı. Bugün Antalya Müzesi'nde sergilenen sayısız Roma Dönemi heykelinin kaynağı da Perge Antik Kenti. Antalya Müzesi Perge sayesinde dünyanın en zengin Roma Çağı heykel koleksiyonuna sahip. İşte bu sebepten her sefer gözlerimi kamaştıran Antalya Müzesi'ne gitmek yine şart oluyor. Bence Antalya seyahatiniz sırasında yolunuz Perge'ye düşerse mutlaka Antalya Müzesi'ni de ziyaret listenize alın ya da müzeyi gezdiyseniz mutlaka Perge'ye uğrayın! Bütün taşlar (ki gerçek taşlar da) ahenkle yerli yerine oturacak ve pişman olmayacaksınız... 


Antalya Müzesi'nden Perge'den çıkan heykeller...
En önde Dansçı Kız 2. yüzyıl Perge üretimi...
Arkada Roma İmparatorları ...

Antalya Likya, Pamfilya ve Pisidia gibi üç önemli antik kültür bölgesini içine aldığından Antalya Müzesi cezbedici bir koleksiyona sahip. Özellikle Perge de bulunan anıtsal heykeller ve halen güncel kazılardan çıkan ünik eserlerle müzenin kültür hazinesi sürekli genişlemekte. 


Yıllar sonra yurduna dönen Yorgun Herakles de Perge buluntusu...


Antalya Müzesi'nden kabartma...

Antalya Müzesi tanrıları , imparatorları, lahitleri, mezarları, mozaikleriyle gerçek dışı bir dünyaya açılan gizemli bir kapı gibi. Burada öylece duvarda asılı duran bir kabartmanın önünden bile kolay kolay ayrılamıyorsunuz. Benimki gibi alışkın gözler için bile yepyeni bir deneyim. Dokunmanın imkansızlığına direnmek çok zor.  


Müze'nin Perge salonlarından biri...
Sol köşede turistler önlerindeki ekrana tıklayıp, büyük ekranda etraftaki heykellerin Perge Tiyatrosu'nun hangi bölümünde olduğuna bakıyor...
Tam ortada gördüğüm en büyük Marsyas heykeli...


Perge 3. yüzyıl

3. yüzyıl lahdinin detayı...

Konyaaltı'ndaki bu sihirli yerden çıkmak zorundayım...Buraya ikinci defa geliyorum ama üçüncü için şimdiden hazırım...
Müzeden çıktığımda gün dönmek üzere, ciddi yorgunum, sürekli girişini karıştırdığım otelime vardığımda hava çoktan kararmış vaziyette. 


Asansörün seyir terasından Kaleiçi

Ertesi gün havanın ışıltısı beni tekrar Kaleiçi'ne çağırıyor. Limanın olduğu bölümle üst caddeyi birbirine bağlayan bir asansör yapıldı. Oyuncak Müzesi'nin sırasından asansöre binip bir seyir terasına çıkıyorsunuz. Buradan da üst caddeye geçiyorsunuz. Ben de limanı bu güzel havada seyretmek için küçük bir yürüyüş yapıyorum.



Antalya'ya bu gidişimde Kaleiçi'nin hemen bitişiğinde bir plaj keşfettim. Yıllar yılı orada duran Mermerli Plajı'nı görmemek benim kabahatim. Birkaç günlük tatillerde Akdeniz'le kavuşma düşü kuranlara pek uygun gibi geldi bana.


Mermerli Plajı

Anlat anlat doyamadığım bir Antalya yazısını daha bitirmek mecburiyetindeyim. Son fotoğrafı Işıklar Caddesi'nde çektim...Sevdiğim şehrin sevdiğim insanlarıyla şimdilik gidiyorum ama aynı şehirle geri döneceğim. 


Işıklar Caddesi'nde Hadrian Kapısı'na neredeyse paralel bir nokta.
"Acaba rahatsız olurlar mı?" diye düşünürken amcanın tebessümüyle deklanşöre basıverdim.

 Veda Busesi:

Antalya sehayatinin ikinci yazısı olmasına rağmen Phaselis, Aspendos, Olympos ve Kurşunlu Şelalesi'ni bu post içine de sığdıramadım. Artık devamını yazmak şart oldu...
Gitmeden Antalya içerikli önceki yazılarımı da eklemek boynumun borcudur. Ah bu şehre güzellemelerim bitmedi bitemez...

Bir tık ötedeki diğer Antalya yazıları:
Attalos'un çiçek ve deniz kokan diyarı: Antalya
Işık Ülkesi'nin kutsal kenti: Demre
Bir efsane, bir liman, bir film: Side
Bulutlara dokunmak, Zeus'la Konuşmak: Olympos Teleferik














 

3 yorum:

  1. Keyifli ve emek verilmiş bir yazı. Teşekkürler.

    YanıtlaSil
  2. Kapsamlı, özenli,,güzel biryazı

    YanıtlaSil
  3. Tatile henüz çıkamamış biri adına ;
    Okurken yaşanası bir yazı ,teşekkürler ...
    Antalya' ya gidip İstanbul 'a geri döndüm sanki ...

    YanıtlaSil