13 Mayıs 2017 Cumartesi

Ege'nin Adı Kadar Güzel Şehri: İzmir

Muhtelif zamanlarda bizi kendisine çağıran şehirler vardır. Baavulumuzun bir köşesinde her daim yeri olan, not defterimizde hakkında birkaç satır illa ki bulunan, denizle olan romansı bitmeyen, tarih boyunca kahramanlıkları okunan şehirler. Hep aklımızda olup, gitmesek de görmesek de varlığının yaydığı enerjiyle içimizi ısıtan şehirler. Ege'nin kalbinde, dağlarında çiçekler açan İzmir tadında, kokusunda şehirler...
Son yıllarda sayısız kere keşfe çıktım İzmir'de...Bazen merkezinden başladım, bazen kuzeyden güneye dolaştım. Muhteşem insanlarla tanıştım, dergilere, gazetelere cümle cümle anlattım. İzmir'i de içine alan bir seyahatten döndüğüm şu zamanlarda, blog'uma güzel İzmir'i layığınca yazmadığımı fark ettim. İşte böyle ayağımın tozuyla İzmir merkezden başlayayım. Gelecek günlerde Seferihisarlar, Alaçatılar, Bergamalar, Selçuklar da gelir, gelecektir, gelmelidir.

 



Herkesin bildiği sırlar gibi bir şey söyleyeceğim şimdi, İzmir'de ilk Kordon'a gidilir. O biraz sitem içeren eski şarkıda dediği gibi "bir münasip zamanda" buluşulan Kordon var ya işte burası tam orasıdır. Tek ve biricik filminde Barış Manço'nun Meral Zeren'le faytona bindiği, "hamişine mamay pi pi kayan" güzel yankesicinin üstü açık külüstür Mercedes'ten bakıp "ne güzel şehir burası ya" diye Tarık Akan'a gülücükler saçtığı, Taçsız Kral'da Metin Oktay'ın ilk kazandığı parayla ilk aşkına yüzük aldığı ve sonra Ajda'yı görüp çarpıldığı yerdir Kordon.El ele aşıklar, tırıs tırıs yol alan faytonlar, bisikletli gençler, fıstık gibi kızlar Kordon'u siyah beyaz film karelerinden bir solukta günümüze taşır.  Biraz yürüyüp tarihi saat kulesine gelirsiniz. İzmir'in daimi toplanma noktası olan ve kuleden ziyade bir bibloyu andıran saat kulesinin etrafı kıpır kıpırdır. 



Körfezin muhteşem görüntüsüne, yosun kokusu eşlik ederken kulaklara zamanın tozuna bulanmış bir melodi dolar : "Sevgili İzmir'im/ Canımı veririm/ Ben esirinim". Dünyada müziğin peşine düşmekten daha isabetli bir tavır olmaz. İşte o zaman trajik hayatına kafa tutup milletlerarası şöhreti yakalayan Dairo Moreno'nun adını taşıyan sokağa gelmişsiniz demektir. Sokağın girişinde kahverengi ve üzerinde "asansör" yazan bir tabela görülür. Zaten bütün Karataş sakinleri de buraya "asansör sokağı" der. Sokağa girerken renkli iskemlelerle süslü mini kahveciler sizi karşılar. Kahvenin aşırı aromatik rahiyası dokularınıza işlediğinde hafif rampanın en ucunda, kırmızı tuğladan yapılmış tek başına yükselen dev bir asansör görürsünüz. Bu esnada sokağın eski İzmir dokusunu ısrarla yaşatan evleri bir bir önünüze dizilir. Kocaman ağaçlardan hiçbir mevsimde asansörün fotoğrafı sokak yönünden çekilemez. Elbette her zaman ağaçların canı sağolsundur! 
Ağaçlardan evlere geri dönüş yaparsanız "Her akşam votka, rakı ve şarap şarkısını" bize söyleyen Dario Moreno ve ailesinin unutulmuş bir zamanda yaşadığı evi görüp kocaman bir iç geçirirsiniz. 
Asansöre uzun uzun bakarsınız. 1907 tarihinde Musevi kökenli iş adamı Nesim Levi tarafından İzmir'e armağan edilmiştir bu asansör. Dario Moreno Sokağı'nın açıldığı Mithat Paşa Caddesi'yle tam 58 metre yüksekte kalan Şehit Nihat Bey Caddesi'ni merdivenler birleştirmekteyken, burada gerçekleşen düşmeli, yuvarlanmalı kazalar sonucu sokağın varlıklı sakinlerinden Nesim Levi bu işe bir dur demiş. Avrupa seyahatlerinden birinde gördüğü caddeleri birleştiren asansörlerden bir tane de kendi sokağına yaptırıvermiş. Üşenmemiş yapının tuğlaları tıpkı Balat'taki Fener Rum Erkek Lisesi örneğinde olduğu gibi (bakınız) taa Marsilyalar'dan getirtmiş. İlk zamanlar küçük bir meblağ karşılığında İzmirliler asansörü kullanıyormuş. Hatta 1965 yapımı Taçsız Kral'ı dikkatle izleyenler Metin Oktay'ın güzelliğiyle baş döndüren Mine'yle (Ayten Gökçer) asansöre binerken bilet aldığına şahit olmuşlardır. Böylece aklımda siyah beyaz filmler, zihnimde "Taçsız Kral Metin Oktay/ Tek aşkıydı Galatasaray" tezahüratıyla asansörün önüne gelmişsem, asansöre binince de o şen sesiyle Dario Moreno şarkıları beni karşılamışsa İzmir'de en sevdiğim yeri buldum demektir. Asansörle yukarı çıktığınızda Metin ve Mine'nin aşkla baktığı İzmir'in çok uzaklarda kaldığına emin olsam da İzmir yine zarif, yine görülesi. Günümüzde asansörün varış noktasında bir restoran-cafe tarzı bir işletme bulunuyor. Asansörden ayrılamayanlar için oldukça davetkar. Genellikle de kalabalık özellikle gün batımına doğru iğne atsanız, atamazsınız o derece...




 
Tarihi Asansör






Tarihi Asansör'le nostaljik İzmir'e dokunduktan sonra tarihin muammalarla dolu çağlarına uzanmak için Symrna Agorası'nın çekim alanına girmek şart oluyor. İyon agoralarının en büyüklerinden birinde, İsa'dan önce 3000'lere uzanan geçmişinde agora bilinen son imarını bilge imparator Marcus Aurelius devrinde ve onun girişimleriyle yaşadı. İzmir Agorası devlet binalarıyla kamu binalarıyla donatılmış bir devlet agorasıdır. Şehre bu kadar yakın olup, bu kadar yalnız olan çok az antik yapı görebilirsiniz. Buranın kendi halindeliği insanın yüreğini burksa da çapraz tonozlardan, kemerlerden, sütunlardan örülmüş doğası kısa sürede gezegeninizi şaşırtır. 


Smyrna Agorası






İzmir'in mazisi insanı bir içine çekmeye görsün asansör, agora derken şehrin Kadifekale'sine bir solukta çıkmış bulursunuz kendinizi.  Büyük İskender'in arkadaşı, generali ve valisi olan Lysimakhos tarafından yaptırıldığı sanılan kale, İzmir'e hakim olan her güçten bir iz taşır. 
Konak'tan Karşıyaka'ya baş döndüren bir manzaraya sahip kale ve semti zamanla kendi mitlerini yaratmış biraz gizemlere karışmış bir yerdir aynı zamanda. Bir zamanlar Homeros da geçmiş bu yollardan dağ taş efsane zaten bu memlekette. 



Kadifekale




Mavileri bulutlardan süzüp yeniden yeryüzüne inme zamanı gelmişse büyüyü bozmadan Arkeoloji Müzesi'ne koşturmak gerek. Arkeoloji Müzesi İzmir ve çevresinde bulunan, ki buna Efes, Bergama, Teos, Milet, Eritrai,..gibi dünya çapında yerleşimler de dahil, eserlerin izleyiciyle buluştuğu bir mekan olması nedeniyle önemli. Böylece yolunuz bu antik kentlere düştüğünde bütün heykeller, sikkeler, kabartmalar bir bulmaca gibi tıkır tıkır yerine oturacaktır. Arkeoloji Müzesi'ne kadar gelmişken komşu Etnografya Müzesi'ne girmeden duramayacaksınız.  Zira yapı Neoklasik formların kusursuz birlikteliğini yansıtan, 19. yüzyıl İzmir'inden fırlamış gelmiş haliyle zaten sizi kendine çağıracak. 
Binanın mimarı ne yazık ki zamanın soyut gölgelerinde kaybolmuş, adı sanı bilinmiyor. Müze binasının bulunduğu yer yüzyıllarca Musevi mezarlığı olarak kullanılmış. 1831'de de anonim mimarımız  bu mezarlığın kaldırılmasının akabinde, çağının korkunç hastalığı vebalılar için bir hastane ve manastır inşa etmiş. İnşaat sırasında üşenmeyip Efes'ten mermer bloklar ve çeşitli parçalar getirilmiş. İhtiyaç çok, imkan kısıtlı olunca zamanla hastane genişletilmiş. Doğumhane ve zührevi hastalıklar için olan bölümler eklenince binanın tabiri caizse adı çıkmış. Burada doğum yapacak kadınların namusu sorgulanır olmuş ve ahali de buraya "piçhane" demeye başlamış. Yapı işgal yıllarında üniversite olmuş, sonra tekrar sağlık kurumu olmuş. Otuz yılı aşkın süredir de müze olarak hizmet veriyor. Fakat "piçhane" tabiri hiç unutulmaz mı? Unutulmamış! Etnografya Müzesi'ne gideceğimi söylediğimde, yedi göbek İzmirli olan şoför bey "aa biliyorum tabi piçhane" dedi. Yüz ifadem görülmeye değer olmalı ki sonra makul bir açıklama yapmak için elinden geleni yaptı.

 
Arkeoloji Müzes
i
Etnografya Müzesi


İzmir Arkeoloji Müzesi'ne geldiniz, Etnografya'yı da gezdiniz fakat bir tamamlanmamışlık hissi gelip tam böğrünüze kurulacak. O his sizi acımazsızca ele geçirirken Kültürpark'a doğru sakince ilerlemekte fayda var. Kültürpark'ın palmiyeleri, doğal ortamı falan derken İzmir Tarih ve Sanat Müzesi tabelasını görünce o his sizi tamamen terk edecek. Bu müze Arkeoloji Müzesi'nin kapasitesini aşması sebebiyle açılmış, nispeten yeni bir müze. Farklı zamanlarda uzun uzun dolaşmaktan keyif aldığım yerlerden biri. Fakat Kültürpark'ın kentsel dönüşüm projelendirmesi sırasında bir ara kapatıldı. Şu sıralar yine açık, bu müzenin akıbetini Kültürpark'ın yani eski fuar alanının yazgısı belirleyecek gibi görünüyor. 


İzmir Tarih ve Sanat Müzesi




Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi

Fuar dolaylarına kadar inmişken, küçük bir mola vermek için boyoz-çay ikilisi yapmaktan güzeli olamaz. Herhangi bir fırında, dumanı üstünde bir boyoz hangi damağı mesut etmez ki? Fakat daha uzun uzadıya bir yemek hayali kuruyorsak İzmir'in klasiklerinden Topçu'nun Yeri, Kordon'a nazır Deniz Restoran, Levent Marina'nın son dönemde dillere destan tatlarıyla adından söz ettiren Sipari Restoran'ını tercih edebilirsiniz. Küçücük dükkanıyla Ciğerci Zarif ki kendisi yarım asrı geride bırakmış bir İzmirli ve Çorbacı İsmet Usta müdavimleri olan mekanlardan.
Tatlıseverler için tabi ki yine bir İzmir klişesi olan ve vazgeçilemeyen Reyhan Pastanesi'nin vitrinine mutlaka göz atmalısınız.  


Boyoz

Sipari Restoran Bademli Dil Menüer


Deniz Restoran 


Ciğerci Zarif


Çorbacı İsmet Usta


Reyhan Pasranesi Vişneli Sükse

 İzmir'de, İzmir atmosferini yaşamanın yolu hiç şüphesiz, tarihi Kızlarağası Hanı dolaşmak. Buradaki sahaflara, dükkanlara bakmak, belki bir kahve içip ortama ayak uydurmaktan da geçer. Benim bu çarşıdaki favorim Toprak Çocukları isimli seramik atölyesi. Buradaki rengarenk el yapımı seramikler benim en sevdiğim seyahat anıları olarak duvarlarımı süslüyor. Yalnız alacağınız objeyi sorun dışarıdan aldıkları seri üretim ürünleri de satıyorlar; kendi ürettikleri seramiklerin arkasında logoları yer alıyor. Çarşı pazar dolaşmaktan keyif alıyorsanız tarihi Kemeraltı Çarşısını'da şöyle bir turlamak lazım. Buranın olmazsa olmazları Yudumla Şerbetçisi'nden karadut şerbeti, Turşucu Tahsin'den çeşit çeşit turşu, Halis Dibek Kahvesi'nden kumda kahve. 


Kızlarağası Hanı


Toprak Çocukları Seramik




Halis dibek kahve


Alsancak Sevgi Yolu

  İlk yapıldığı dönemde deniz kenarında olan ancak zamanla kıyıdan uzak düşen tarihi hanın ardından yeniden adamı ters yüz eden imbat eşliğinde Pasaport'a doğru tam yol alıyorum. Deniz şehrinde, yüzen müzelerden Zübeyde Hanım Eğitim ve Müze Gemisi'nde denizciliğin esaslarını denizcilerin anlattığı bir ortamdayım. Aslında bu gemi İstanbullular'a yıllarca Boğaz'da yarenlik etmiş bir emektar. Boğaz'daki görevi bitince vapur hurdaya çıkacakken İzmir gemiye talip oluyor. "Zübeyde Hanım" adını taşıyan gemi hurdaya çıkmasın diye. Böylece gemi kendi gücüyle İstanbul'dan Karşıyaka sahiline dek geliyor. Uzunca bir zamandır da Pasaport'a demirlemiş durumda. Tarihi bir vapur, uzun yıllar denizde kullanılmış objeler, hatta Atatürk'ü taşımış bir geminin seyir defteri bile sergileniyor burada. 


Zübeyde Hanım Eğitim ve Müze Gemisi

Konu müze gemilerden açılmışken İzmir'de Balçova sahilinde, İnciraltı İskelesi'nde Ege ve Piri Reis gemileri de askeri müze olarak hizmet veriyor. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde uzun yıllar çalışan bu gemiler orijinal yapıları korunarak müzeye haline getirilmişler. Gerçek bir askeri geminin içinde olmak farklı bir heyecan ama fotoğraf çekilememesi gezginler adına büyük bir hüsran. 
Bu arada Balçova İzmir seyahatinde ayrı bir parantez açılıp anlatılması gereken bir bölge. Şehrin önemli merkezlerinden  olan Balçova, Türkiye'nin jeotermal enerjiyle ısıtılan semtlerinden biri. Dolayısıyla burada birçok termal tesis yer alıyor. Yani hem şifalı sulardan yararlanalım, hem de şehirden uzak kalmayalım diyenler için doğru adres Balçova. Balçova'da İzmir'i top yekun gören bir de teleferik sistemiyle yükseklere yolculuk yapabiliyorsunuz. Bir dönem restorasyon nedeniyle kapalı olan teleferik yeniden İzmir'in emrine amade. Teleferikle ulaşılan zirve manzara izlemek ve mangal yapmak için İzmir'in akın ettiği rotalardan. 


İnciraltı Sahili





Balçova Kaya Termal Otel

Hazır piknik mevsimi geliyorken İzmir'de Buca Gölet'i de unutmamak lazım. Buca Gölet çocuk oyun parkları, restoran ve piknik alanı gibi bölümlerden oluşan geniş bir alan. Güneşin göz kırptığı günlerde şehirden kaçanların buluşma noktası. Buca Gölet'in kalabalığından muzdarip olursanız civara şöyle bir göz atmakta fayda var. Zira çevrede doğayla baş başa, huzur vaat eden mekanlar bulmak olası. Buca Bahçe Cafe günün her saati piknik tadında organik kahvaltı fırsatı sunmasıyla beni mest etmişti mesela. 
Ah işte İzmir'deyiz,  deniz derya şehirde durup durup balık kokusu burnumuza burnumuza geliyorsa Güzelbahçe sahilinde Ferhat Büfe'yi bulup, sıraya giriyoruz. Minicik büfe, önü kalabalık, çok bekleyeceğiz, o kesin, ama finalde sardalye-ekmeği ilk ısırışınızda her şeye değecek. Beni sevgiyle anacaksınız. Güzelbahçe Balıkçı Barınağı'nda çok birçok balık restoranı da yer alıyor. İstediğiniz balığı tezgahlardan alıp burada pişirtebilir sofranın geri kalanını da gönlünüze göre donatabilirsiniz. Ferah feza, iç açıcı bir mekan arayanlar için Narlıdere'de Dut Restoran Cafe'nin kapısını çalmalı. Zeytin, mandalina ve nar ağaçlarıyla donanmış bahçe mi dersiniz, Ege'ye bakan manzaralı balkon mu işte Dut'ta hepsi mevcut. Bir de üstüne acı badem likörlü incir tatlısı denerseniz ortama lezzet katmış olursunuz. 

  
Buca Gölet 


Buca Bahçe Cafe


Güzelbahçe Balıkçı Barınağı/ Ümit Restoran


Dut Cafe

Cumhuriyet ve Atatürk'le özdeşleşmiş bir kent olarak İzmir'in önemli meydanları, kurtuluş mücadelesini, kahramanlığı görselleştiren anıtlara ev sahipliği yapıyor. Bunun yanında Kordon'da Atatürk'ün İzmir seyahatlerinde kullandığı ev müze olarak ziyarete açık. Bir vapur kaçamağı yapıp Karşıyaka'ya geçerseniz Zübeyde Hanım'ın hayatının son günlerini geçirdiği Latife Hanım Köşkü ve Anı Evi'ni ve Zübey'de Hanım'ın anıt mezarını ziyaret edebilirsiniz. 


Cumhuriyet Meydanı.

Latife Hanım Köşkü ve Anı Evi 



Zübeyde Hanım'ın Anıt Mezarı


Son fotoğraf Pasaport'ta, çiselemeye hazır bulutlarla süslü bir gün batımından.

Veda Busesi
Dilimde "İzmir'in dağlarında çiçekler açar" marşıyla dolaştığım şehir İzmir. Görülecek çok mavilik, anlatılacak çok tadı, kokusu olan, bir devrin Smyrna'sı. Sokaklarında gevrekçilerin gezdiği, Kordon'un da çiğdemlerin çitlendiği, sabah kahvaltılarının boyozla yapıldığı, deniz kuşlarının bile başka türlü uçtuğu bir Egeli. Sesi ta uzaklardan kulağımıza çalınan bir şarkı gibi daha çok mırıldanacağım seni...  

Not: İzmir yazılarımdan daha önce blog'lanmış olanı için: 
 Atatürk'ün Treni ve Çamlık Buharlı Lokomotif Müzesi başlığına tıklayabilirsiniz.


30 Nisan 2017 Pazar

Şöhreti Kilometresinden Büyük: Çınarcık

 Denizler aşıp yeni yerler görme hevesimiz bitmiyor, bitemez. Birçok İstanbullu için nesilden nesile geçmiş bir tutkuya doğru yol alıyoruz. Rotamız Marmara’nın kadirşinas kasabası Çınarcık. Turist olarak gidilip, müdavimi olarak dönülen yerler listesinin en popülerindeyiz. Çay bahçelerinde kağıt helvaların yendiği, çınarların gölgesinde denize girildiği, gün batımına İstanbul’un uzak ışıklarının karıştığı bir keyfin içindeyiz.


Çınarcık, büyük şehir insanının ruhunu serinleten bir kaçış noktası. Okullu çocukların yaz hayali, çalışma temposundan yorulan yetişkinlerin serin gölgesi burası. Özellikle İstanbullu için tatilin klasik adreslerinden biri. Günübirlik de gelseniz, günleri haftalara da bağlasanız yine de tadına doyulamayan yerlerden. Aklımda bu düşüncelerle, gökyüzünün bulutlarla işgal edildiği bir İstanbul sabahında Yenikapı Terminali’nden kalkan gemimle ben de Çınarcık’ın yoluna düşüyorum. Yenikapı’dan Çınarcık’a deniz üzerinde yaptığım yolculuk bir saat sürüyor. Bu kadarcık zamanda başka bir şehirde, başka bir coğrafyada olmanın yarattığı his muhteşem. Çınarcık güneşli bir merhabayla bütün yolcularını karşılıyor. Günün her saati şenlikli olan İskele Meydanı’nda biraz etrafı izliyorum. Baloncular, helvacılar, güvercinler, bisiklete binenler, paten kayanlar derken az sonra sahneye enerjik melodiler yayan bir tren giriyor. Oyuncak bir trenin büyükler için olanı gibi bir şey bu tren. Meydandan binip Çınarcık’ı neredeyse bir baştan bir başa bu eğlenceli vagonlarda turlayabiliyorsunuz. Büyük-küçük herkes trene binmeye can atıyor. Öğlende başlayan trenli gezmeler, gece yarısına kadar devam ediyor.  



Kio’dan Çınarcık’a…

İskele Meydanı’nın sağında ve solunda göz alabildiğine bir koy olarak uzanıyor Çınarcık. Bu masmavi dekor içinde sıra sıra çınar ağaçları selam duruyor. Yılları devirmiş çınarlar bölgeyle özdeşleşmiş. Kasabanın şimdiki adının da bu çınarlardan geldiği düşünülüyor. Çınar bölgenin o denli ayrılmaz bir parçası ki 1994 yılından beri her yaz Altın Çınar Festivali düzenleniyor. Yaz coşkusuna  uygun olarak müziği, dansı ve sanatın farklı dallarını bir araya getiren festival bölgenin sosyal yaşamına bambaşka bir soluk katıyor.
 Anadolu’nun dört bucağı gibi erken devirlerde kurulmuş merkezlerden biri Çınarcık. Frigler’den Bizans’a kimler gelmiş geçmiş bu topraklardan. Korunaklı limanı sayesinde Bizans ve Osmanlı döneminde yıldızı parlamaya başlamış bölgenin. Rumlar Kio adını vermiş bu topraklara “Temiz havası olan şehir” anlamında. Gerçekten de bugün bile mis gibi havası var Çınarcık’ın. Yapılan araştırmalar ülkemizin en temiz havası olan ikinci yeri olduğunu gösteriyor bu bölgenin. Üstelik uzun yıllardır astımlı hastalara bile şifa bulsunlar diye Çınarcık seyahati reçete ediliyor.
Tertemiz havayı içime çekerek kasabanın eskilerinden Beyaz Bahçe’ye yöneliyorum. Beyaz Bahçe, palmiye ağaçlarıyla süslü duvarları, sahile ve iskeleye hakim konumuyla Çınarcık’ın ünlü çay bahçelerinden biri. Özellikle gün batımına karşı içilen okkalı kahveleri ve yaz sıcağına karşı bire bir olan ev yapımı limonataları Beyaz Bahçe’nin geleneksel lezzetlerinden sadece ikisi. Beyaz Bahçe’nin sakin atmosferinde biraz soluklandıktan sonra, eşyalarımı bırakmak üzere Çınarcık’ta kaldığım her günü daha bir güzel kılan Çınarcık Hotel’e doğru ilerliyorum. Kısa bir yürüyüşün ardından ulaştığım Çınarcık Hotel’de muazzam bir manzaraya açılan, ferah bir odaya sahip oluyorum. Gözlerimi masmavi sular ve yemyeşil çınarlarla donanmış odamın manzarasından zorla alarak kendimi tekrar Çınarcık’ın caddelerine atıyorum. Sahil boyu allı morlu çiçekler gibi açılmış şemsiyeleri takip ederek yeniden İskele Meydanı’na süzülüyorum. Burası aynı zamanda dolmuş ve taksi gibi ulaşım araçlarının da kalkış noktası.  Çınarcık’ın mavi bayraklı sahili Kum Plajı yakından görmek için bir dolmuşa atlıyorum. Kısacık bir yolculukla Teşvikiye mevkiinde bulunan Kum Plaja iniyorum. Teşvikiye bölgesi muhteşem kumsalı sayesinde bir Çınarcık seyahatinde mutlaka uğranılması gereken yerlerin başında geliyor. Sahil boyunca birbirinden keyifli beach’ler sıralanıyor.  Bölgenin en gözde mekanıysa Cemos Beach. Konuklarına su sporlarından, beach partilere kadar sezon boyunca sürprizler hazırlayan Cemos Beach’te harika bir geç kahvaltı ediyorum. Cemos Beach’te tatilciler güne böyle lezzetli bir kahvaltıyla başlayıp, güne mavi sularda devam ediyorlar. Bazı geceler tanınmış seslerin performansları bu kumsalı inletiyor. Bu arada Çınarcık’ta ritmi hiç düşmeyen bir gece hayatı var. Gece kulüpleri, beach partiler, konserler Çınarcık gecelerinin vazgeçilmezleri arasında. Yaz mevsimi festivaller, konserler, beach partilerle neşe içinde  geçiyor buralarda.


Çınarcık Hotel'in ufku


Cemos Beach


Cemos'un plaj kahvaltısı



Beyaz Bahçe

Liman Restoran, Çınarcık'ın klasiklerinden.

  Çınarcık'ta dondurmalarıyla ünlü sıra sıra birçok dükkan var. Her birinin önü kuyruk. Benim favorim Özer Usta'nın işlettiği Özkaymak oldu. 


Erikli Yaylasına Doğru...

Çınarcık’la Teşvikiye arası keyifli bir yürüyüş ve bisiklet parkuru. Ama sporla iç içe bir seyahat planlıyorsanız Teşvikiye’nin hemen yanı başındaki Erikli Yaylası’nın yolunu tutmak gerek. Teşvikiye’den Erikli’ye tırmanış yeşilin sizi sarıp sarmalamasıyla sürüp gidiyor. Küçücük köy evleri, koyun sürüleri, zaman zaman görüş açımıza giren bir akarsuyla yaşadığımız coğrafyanın güzelliğine şapka çıkarıyoruz. Aracımız kıvrıla kıvrıla yükselen bir yol hattında ilerliyor. Zümrüt yeşili tabiat Erikli Yaylası’nın doğal güzelliklerinin habercisi gibi görüntüler sunuyor. Etrafta azimli bisikletçiler pedallara yüklenmiş durumda; parkur zorlu fakat herkes halinden memnun görünüyor. Erikli Yaylası artık dokunacak kadar yakın. Şimdi doğanın sesi başlı başına bir orkestraya dönüşüyor. Ağaçlar arasından adeta kutsal haleler saçarak süzülen gün ışığı ve sonsuz bir döngü içinde akan şelalenin sesiyle kusursuz bir tablonun içinde buluyorum kendimi. Yolculuğun bütün yorgunluğu akan suyla yok oluyor sanki. Asma köprülerden geçip, ağaç dallarından gök yüzü görünmüyor zaman zaman. Tabiatın sonsuz hakimiyetine, toprak kokusuna esir oluyorsunuz. Buraya bir kere gelince bütün bir günü burada geçirmemek için hiçbir sebep yok. Bisikletle buralara kadar pedal çevirenler yolculuklarını piknikle tamamlıyor. Kesin olan şu ki gündelik telaşlar Erikli’de çok gerilerde kalıyor ve hiç umursanmıyor…



Çifte Şelale

Toprak yollardan, doğanın ahengini bozmadan kurulmuş çay bahçelerinden geçiyorum. Küçük dereler üzerine atılmış ahşap masalara gün ışığı bir ressamın paletinden çıkmış gibi düşüyor. Değil masalarda oturmak, bu sahneyi izlemek bile başlı başına güzel. İlerleyişim Çifte Şelale’nin bütün haşmetiyle önümde belirmesiyle son buluyor. Doğanın mucizelerinden biriyle karşı karşıyayım. Şelale kendisine kavuşanları güzel manzarasıyla ödüllendiriyor.
Çifte Şelale’den ayrılmadan tabiatın yarattığı resimde kendime de bir yer açarak Hanımeli Gözleme’de kısa bir mola veriyorum. Sobada fokurdayan çaylar, taptaze yeni açılmış gözlemeler suya kondurulmuş ahşap masalara servis ediliyor. Gün batmadan Erikli’nin diğer mücevherlerini görmek için Dipsiz Göller’e doğru yola çıkıyorum. 530 metre rakımda bulunan Dipsiz Göller biri büyük, diğeri biraz daha küçük olmak üzere iki gölden oluşuyor. Sazlıklar, ağaçlar, bulutların gölde titreşen yansımalarıyla söze dökülemeyecek enfes bir manzara önüme seriliyor. Güneş Çınarcık semalarını kızıla boyayıp yerini yıldızlı geceye bırakınca ben de Çınarcık Hotel’deki huzurlu odama dönüyorum. Sabaha dalga sesleriyle uyanıyorum. Zira Çınarcık Hotel’de yeni güne odanızı dolduran dalga sesleri ve deniz kokusuyla başlıyorsunuz.





Garip bana poz verirken.


Çınarcık Hatırası

Günlerden Çınarcık pazarı olunca ister istemez kalabalık sizi alıp pazara götürüyor. Pazarın çoğunluğu çevre köylerden gelen köylüler ve onların bahçelerinde yetişen ürünlerle dolu. Bölgenin alameti farikası zeytin ve zeytin yağı tezgahların baş tacı. Çınarcık ve civarının diğer dillere destan ürünü Kızılcık. Şenköy’ün kızılcığı ve kızılcıktan yapılan reçelleri, şerbetleri pazarın arananları arasında. Antik çağlardan beri şifa kaynağı olarak kullanılan kızılcığın kıymetini biliyor Şenköylüler ve her yıl kızılcık adına festival düzenliyorlar. Sıcak kanlı, güler yüzlü köylüleri pazarda bırakarak denize girenlerin çevresinden dolaşıp Çınarcık Limanı’nın yolunu tutuyorum. Limanın girişinde türlü türlü numaralarla peşimi bırakmayan Garip’le tanışıyoruz. Garip limanın oyuncu ve sevgi arsızı köpeği. Limanda sağa sola konan karabataklar ve martılarla pek iyi anlaşamasa da insanlara karşı son derece sevgi dolu. Çınarcık Liman’ı keyifli bir gezi alanı. Duvarları resimlerle donatılmış, tam uçta “Çınarcık Hatırası” olarak anılarda yer edecek deniz feneriyle, fotoğraf severlerin kaçırmaması gereken yerlerden biri.
Liman ve çevresi kafeleri, restoranları, plajlarıyla Çınarcık’ta hareketli bir bölge. Burada güneşe ve denize doyduktan sonra dilerseniz Hasan Baba Mesire Yeri’ne ulaşabilirsiniz. Çınarcık’ı tepeden gören bir konumda bulunan Hasan Baba envai çeşit ağaçları ve şehre olan yakınlığıyla piknik yapmak isteyenler için biçilmiş kaftan. 


Bu pazar çok güler yüzlü pazarcılarla dolu. 


Kızılcık ve zeytin


Hasan Baba Mesire Alanı


Gittiğim yerde illa ki bir yağmur, bir fırtına, bir sel olur. Çınarcık'ta da gelenek bozulmadı.

Veda Busesi

Çınarcık, İDO'nun dergisi Sealife için yaptığım yolculuklardan biriydi. Çınarcık'tan Esenköy'e kadar uzun bir yazının şimdilik Çınarcık bölümünü aktardım. İlerleyen günlerde yazının Esenköy bölümüyle karşınızda olacağım.


Not:Açılış fotoğrafının yayın hakları  Çınarcık Belediyesi'nde olup, izin alınarak kullanılmıştır.