23 Mayıs 2015 Cumartesi

Bulutlara dokunmak, Zeus'la konuşmak: Olympos Teleferik

Deniz derya bir şehrin kollarındayım. Bu gerçek bir keşif yolculuğu. Attalos'un yurdunda tarihin izini sürmek, yeni tatların peşinden gitmek, Akdeniz'in ışıltılı mavilerini daha yakından solumak yeni görevim. Yaz yaklaşıyor malum, eli kulağında, cümle alem deniz aşırı tatil planı yapma telaşesinde. İşte bütün bunları göz önünde bulundurarak, pek de uzaklaşmadan, Küçük Asya'da Büyük İskender'in bile gözlerini kamaştıran Antalya'ya yolu düşeceklere yazıldı bu yazı...



Tarifsiz güzellikte bir şehirdeyim. O antik kent senin bu kumsal benim geze geze bitiremiyorum. Sıcak bir Mayıs sabahı Kaleiçi'ne ve az ötedeki sonsuz Akdeniz'e bakarak uyanıyorum. 
Rotam belli Kemer ve çevresi dört gözle benim gelişimi bekliyor. Gün içinde Olympos'tan Phaselis'e bir dolu yeri ziyaret etme peşindeyim. Günün ilk durağı biraz gizemli. Türkiye'nin denize en yakın dağının zirvesine teleferikle bir "uçuş" gerçekleştireceğim.
Aracımızla Tekirova ile Çamyuva arasında bir yoldan kıvrıla kıvrıla yokuş yukarı çıkıyoruz. Bol viraj,bol ağaç, bol manzara, yukarılara doğru kendini iyiden iyiye hissettiren temiz havayla alt istasyona ulaşıyoruz. 


İstasyonda turist otobüsleri dolup dolup boşalıyor. Etraftaki herkes Doğu Avrupa dolaylarından ve ellerindeki battaniyeler, montlar dehşetle dikkatimi çekiyor zira gayet yazlık bir havadayım. Koşarak araca dönüyorum, otelden çıkmadan yanıma aldığım diğer battaniyelerin, montların yanında pek hafif kalan yağmurluğu sırtıma geçiriyorum. Onu da sabah haberlerinde "Antalya'da hortum tehlikesi" alt yazısını görünce çantama attığım aklıma gelince saçma sapan gülümsüyorum. Hava olayları şu an çok önemli, ne de olsa biraz sonra iki çubuğa asılı bir araçla 2365 metreye uzanan bir yolculuğa çıkacağım. Aklımda bu düşüncelerle hiç bilmediğim kelimeleri havada savuran insanların arasına karışıyorum. Turistlerin tamamı tur şirketi aracılığıyla geldiğinden gişede hiç sıra beklemiyorum. Zaten etraftaki tek Türk yolcu da benim. 



Ruslarla teleferiğe doluşup yavaş yavaş havalanıyoruz. Beydağları Milli Parkı'nın güzel manzarasına odaklanıp tıngır mıngır ilerlerken arada ani yükselişler olunca (bağlantı noktalarında falan olduğunu sanıyorum) kabinciğimizin içinden ciddi bir heyecan dalgası geçiyor. Hatta çığlık çığlığa bağıranlar bile oluyor. Teleferik yeniden normal seyrine döndüğünde çığlıkların yerini keyifli kıkırdamalar alıyor. Yaklaşık 10 dakikayı devirdikten sonra zirveye ulaşıyoruz. İner inmez geride bıraktığımız yolun fotoğrafını çekmek istiyorum. Parmaklıklara yaklaşırken iki güvenlik görevlisi bana Rusça bir söylev çekiyor. Konuşmama hiç fırsat vermediklerinden ortak dilde buluşamıyoruz. Hareketlerinden beni içeri yönlendirmeye çalıştıkları sonucuna varıyorum. Görevlilere laf anlatmak yerine Rus yol arkadaşlarımı takip etmeyi tercih ediyorum. Kapalı bir alana geçiyoruz mis gibi kahve kokusu içimize doluyor. Hediyelik eşya dükkanları ve ünlü bir kahve zincirinin şubesinin önünden saniyeler içinde geçiyorum. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen zamanda bir kapıdan açık havayla buluşuyorum. İklim değişikliği bir anda bütün vücudumu sarıyor. Fakat bununla ilgilenemeyecek kadar büyülenmiş durumdayım. 



Karlı dorukların bulutlarla öpüştüğü bir yerdeyim. "Bulutları devşiren" bir yerlerden bu halimi görüp keyifle gülüyor olmalı. Tanrılar tanrısı Zeus'un neden böyle bir sıfatla anıldığını tam olarak anlamış durumdayım. 
Anadolu'da ve dünyanın dört bir köşesinde "gerçek Olympos benim" diyen dağlar bulunsa da beni şu anda hiçbir şey efsaneler diyarının zirvesinde olmadığıma inandıramıyor. 
Zihnim gerçek dışı aleme son sürat sürüklenirken dilimin ucundan şu dizeler dökülüyor:


Olympos'ta oturan ölümsüzler yarattı 
ölümlü insanların ilk soyunu altından.
O zamanlar Kronos'un gökleri tuttuğu 
                            zamanlardı, 
tanrılar gibi yaşıyordu insanlar,
kaygısız, rahat,acısız, dertsiz.
Belalı ihtiyarlık çökmüyordu üstlerine,
kolları, bacakları her zaman dipdiri
sevinip coşuyorlardı gamsız şölenlerde,
tatlı uykulara dalar gibi ölüyorlardı.
Dünyanın varı, yoğu onlarındı,
 toprak kendiliğinden bereket saçıyordu, 
Sayısız nimetler ortasında, rahat, memnun, 
yaşayıp gidiyordu insanoğulları 
                             tarlalarında.
Bu ilk insanlar ölüp toprağa karışınca,
birer cin oldular Zeus'un dileğiyle,
  iyi birer cin, toprağı ve insanları koruyan                                  cinler, 
Yaman bir şerefe konmuş oldular böylece. *


2365 metre yükseklikteyim, destansı bir dağın tepesindeyim ve gerçek şu ki dünya benim diye hissetmekteyim. Zirvelerden zirve beğeniyorum. Sanki buraya uçarak gelmişim. Tarih çizgim ciddi biçimde şaşmış durumda. Bu arada aşağıya doğru inen bir teleferik gözüme ilişiyor. Kendime geliyorum. Teleferik aşağıya indiğine göre ben buraya geleli en az yarım saat olmuş.


Fotoğraf makineme sarılırken parmaklarımın kaskatı kesildiğini hissediyorum. Olympos soylulara beni bu kadar üşüttükleri için gönül koyarak kendimi içeri atıyorum. İç mekan müthiş sıcak. İlk geldiğim zaman yeteri kadar incelemediğim bir sürü şey dikkatimi çekiyor. Buraya kayak takımlarıyla ulaşmış ve teleferikle inmeye çalışan dağcılara kahraman gözüyle bakıyorum. Sonra üst kata çıkan insanları takip ediyorum. Zirve manzaralı ve oldukça keyifli görünen bir restoranı geçiyorum. Geçmek zorundayım zaman aleyhime işliyor. Yüksekçe bir seyir terasına çıkıyorum. Az önce dolaştığım noktayı tepeden görmüş oluyorum. Yürüyerek zirvenin etrafında dolaştığımı hayal ediyorum. Bu şu anda gayet yapılabilir bir şey gibi geliyor. Bir taraftan aklımdan geçen her şeyi yapmadığım için kendimi kutluyorum. 









Manzarayı, karlı dorukları, bulutlarıyla 2365 metrede hayat gözüme son derece gerçek dışı görünüyor. Kazayla bir filmin içine düşmüş ne yapacağını bilmeyen bir karakter gibiyim. 
Beni gerçek dünyaya duyduğum Rusça sözcükler döndürüyor. Fotoğraflarını çekmem için ricada bulunuyorlar. Sonra benim fotoğraflarımı çekiyorlar. Çok eğlenceli insanlar olduklarını fark ediyorum. Objektife bakarken sopa gibi durmadıkları gibi siz poz verirken sizin de sopa gibi durmanıza şiddetle ve hatta fiziksel müdahaleyle karşı çıkıyorlar. Fotoğraf konusunda her dediklerine uymam onları mutlu ediyor. 




  


Bulutlar ülkesinden ayrılma vaktim geldiğinde kendimi pek acıklı buluyorum. Oysa az sonra Likya'nın liman kenti Phaselis'te olacağım. Antik tiyatronun tepesine kurulup bu karlı dorukları tarihin içinden seyredeceğim. Zeus beni anlayacak yağmur bile serpiştirecek...




Tabi ben Phaselis'te bunları yaşayacağımdan habersiz atmosfere asılı gibi duran araca biniyorum. Arada bir boşlukta sallanarak yine heyecanlı bir uçuş gerçekleştiriyoruz. 
Avrupa'nın en uzun teleferik yolculuğu benim için şimdilik sona eriyor. Kalbim bulutlarda kalarak Zeus'a veda ediyorum...

Veda Busesi

Bu yazıda baharın yaza yelken açtığı bir Mayıs sabahı başımdan geçenleri ve hatta içimden geçenleri anlattım. İstedim ki bulutlarla daha çok gezgin buluşsun. Avrupa'nın en uzun teleferiğiyle sımsıcak günlerde farklı iklimlere seyahat edilsin. Attalos'un güzel ülkesinin kıymeti daha çok bilinsin...

*Hesiodos /İşler ve Günler-Tanrıların Doğuşu /Say Yayınları/ İstanbul, 2000
**Olympos Teleferik'e dair ziyaret ve her türlü bilgi için buraya tıklayınız.




4 yorum:

  1. Zeus'a fazla yüz vermeseydin. Malum çapkın bir tanrı. Alır seni de kaçırıp mit oluverirsin. :))

    YanıtlaSil
  2. Ne güzel bri seyahat olmuş.Yıllar evvel Phaselis'i gezmiştim.Pırıl prırıl denizi, yeşille kucaklaşan yamacı ve tabi ki üzerinde barındırdığı antik kent ile muhteşem bir yerdi.Phaselis yazınızı merakla bekliyorum...

    YanıtlaSil
  3. Şahane bir yolculuk olmuş,

    YanıtlaSil
  4. Sâyenizde biz de oralara yolculuk yapmış olduk. Gerçek hayatta da gitmek isterim.

    YanıtlaSil