Pınar Bora etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pınar Bora etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2026 Pazartesi

Esnek Alanda Futbol

 Kitleleri peşinden sürükleyen, siyah beyaz ekranların hayatımızdan çıkmasıyla masumiyetini kaybetmesi aynı zamana denk gelen, renklere duyulan sevginin kazanma hırsıyla yer değiştirdiği futbol bu defa sanatın çekim alanına girdi. Güncel sanatın her şeyi kapsamakla övündüğü hafızası için bile futbol hala tabuyken ve kendini okur yazar kabul eden birçok "entelektüel" gizli gizli tezahurat yaparken Esnek Alanda Futbol yepyeni bir bakış açısıyla hayatımıza eklemlendi. Dahası beklenmedik bir biçimde bir kadın sanatçının, Pınar Bora'nın üretimi olmasıyla da eser miktarda şaşkınlığa da sebep oldu. 







Sanatçı Pınar Bora, plastik metal üzerine elde boyayıp ısıyla şekil verdiği yüzeyleri bu defa futbolun ikonik anları ile buluşturdu. "Dört Büyükler" olarak anılan Trabzonspor, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray'ın tarihi isimler, basında yankı bulan görüntüler, taraftarda iz bırakmış cümleler Gümüşsuyu'nda BrieflyArt Gallery'de sanat izleyicisi ile bir araya geldi. 

Mazisinde tarih yatanlar, tarihi de yazanlar, hissedtiğini hissettirenler, inadıyla şampiyon olanlar serginin öznesi olarak karşımıza çıkıyor. Sergiyle birlikte Lefter'den Metin Oktay'a, Hagi'den Sergen'e, Süleyman Seba'dan Hami'ye, Ali Sami Bey'den Şenol Güneş'e uzanan figürler sanatın steril dünyasına ıslıklar ve alkışlar içinde sızmış da oluyor. 




Sergi metnini kaleme alan sanat yazarı, küratör  Emre Zeytinoğlu, futbolu yalnızca bir spor olarak değil, yüzyıllar boyunca farklı toplumları birbirine bağlayan güçlü bir kültürel fenomen olarak düşünmeye çağırıyor. Kökeni Çin’e kadar uzanan bu oyun, tarih boyunca çeşitli coğrafyalarda yeni kurallar ve yeni anlamlar kazanarak yayılmış, her dönemde geniş kitleleri etrafında toplayan nadir ortak deneyimlerden biri hâline gelmiştir. Futbolun asıl gücü, insanları gündelik kimliklerinden geçici de olsa uzaklaştırarak güçlü bir aidiyet biçimine davet edebilmesinde yatar. Farklı toplumsal konumlar, ideolojiler ve kültürel arka planlar, tribünde ya da sahada aynı renklerin etrafında pekala birleşebilir.

Zeytinoğlu, uzun süre boyunca entelektüel çevrelerin bu güçlü olguya mesafeli durduğunu da altını çizer: Futbol çoğu zaman “lümpen kültür” ile ilişkilendirilmiş ve düşünsel alanın dışında tutulmuştur. Oysa özellikle 1980’lerden itibaren sosyoloji, siyaset ve kültür kuramı gibi disiplinler futbolun toplumsal etkisini yeniden değerlendirmeye başlar. Böylece futbol, kitle psikolojisi, medya, ekonomi ve milliyetçilik gibi başlıklarla birlikte tartışılan çoklu okuma gerektiren bir alan hâline gelir. Buna rağmen sanat dünyası, sinema dışında, bu konuyla doğrudan ilişki kurmakta uzun süre çekingen kalmıştır.

Pınar Bora’nın sergisi tam da bu noktada devreye giriyor. Bora’nın işleri futbolun estetik hareketlerini yeniden üretmekten çok, bu oyunun etrafında oluşan kolektif duygulara odaklanır. Sanatçı, fotoğrafik imgeleri ısıyla bükülmüş ve farklı yönlere doğru esnetilmiş metal yüzeyler üzerine yerleştirir. Bu yüzeyler sabit değildir; kırılmış, eğrilmiş ve yeniden kurulmuş bir düzlem oluşturur. Görüntüler de bu nedenle durağan bir kompozisyon yerine hareket hâlindeymiş gibi algılanır. Zeytinoğlu’na göre bu biçimsel tercih, futbolun yarattığı aidiyetlerin doğasına karşılık gelir, güçlü görünen birliktelikler aslında sürekli değişen, yeniden kurulan ilişkilerden oluşur.

Metnin merkezinde futbolda kurulan “biz” ile “öteki” arasındaki sınırın ne kadar geçirgen olduğu düşüncesi yer alır. Tribünlerde aynı renkler altında toplanan kalabalıklar güçlü bir birlik görüntüsü üretir. Ancak transferler, ekonomik ilişkiler ve başarı beklentileri bu birlikteliği hızla değiştirebilir. Dün rakip olan bir figür kısa süre sonra aynı takımın parçası hâline gelebilir. Böylece kolektif kimlikler sabit bir yapıdan çok, sürekli yer değiştiren ilişkiler ağı gibi davranır.

Benzer bir durum ulusal ve etnik kimliklerde de görülür. Tribünlerde bayraklar, marşlar ve semboller güçlü bir aidiyet duygusu yaratırken, sahadaki başarı çoğu zaman farklı ülkelerden gelen oyuncuların katkısıyla mümkün olur. Futbol, bu çelişkili birliktelikleri aynı anda barındırabilen nadir alanlardan biridir.

Zeytinoğlu’na göre Bora’nın sergisi tam da bu gerilimli yapıyı görünür kılar. Esnetilmiş yüzeyler üzerinde yer alan futbol imgeleri, sahadaki hareketlerden çok o hareketlerin çevresinde oluşan kitleleri düşündürür. Tanıdık sahneler, alışılmış bağlamlarından koparak başka bir düzlemde yeniden belirir.

Metin sonunda serginin açtığı daha geniş bir soruya yönelir: Futbol milyonları kolayca bir araya getirebilen bir “biz” duygusu yaratırken, sanatın ve diğer entelektüel alanların kurduğu topluluklar neden daha sınırlı kalır? Bora’nın sergisi bu soruya kesin bir yanıt vermekten ziyade, futbolun ürettiği kolektif heyecanın düşünsel alan için nasıl yeni bir tartışma zemini açabileceğini gösterir.







Veda Busesi 

Eduardo Galeano'nun bir söyleşinde dediği gibi “Futbolun büyüsü, insanların bir anlığına aynı rüyayı görmesidir.” Unutmamak gerekir ki o rüya çoğu zaman birkaç saniye sürer, gel gelelim o birkaç saniye, milyonları aynı anda ayağa kaldırmaya yeter. Pınar Bora’nın sergisi de tam olarak bu kısa ama yoğun ortaklık anlarına odaklanıyor. Sahada, tribünde ya da gazete sayfalarında kalmış bir fotoğrafın içinde donmuş o kolektif titreşim serginin odak noktasını teşkil ediyor. 

Bütün bunların sonunda izleyicide kalan şey, yalnızca futbolun görsel hafızasından daha fazlası. Kalabalıkların nasıl oluştuğunu, nasıl dağıldığını ve yeniden nasıl bir araya geldiğini düşündüren bir duygu hâlinin dökümü. Sanki sahadaki oyun başka bir düzleme taşınır, plastik metal yüzeylerin kıvrımlarında yeniden inşa edilir.

İşte bu yüzden “Esnek Alanda Futbol”, yalnızca futbol üzerine bir sergi değil; kalabalıkların, aidiyetlerin ve anlık birlikteliklerin görsel bir düşüncesi gibi belirir. Bu düşüncenin izini sürmek isteyenler için sergi, 3 Mart – 19 Nisan tarihleri arasında BrieflyArt Gallery’de izleyiciyle buluşuyor. Beyoğlu’nun sokaklarından içeri giren herkesin, bir tribün uğultusunun ya da eski bir gol sevincinin hafızada bıraktığı o tanıdık titreşimi yeniden duyabileceği bir alan gibi… Belki de tam bu yüzden, sergiden çıkarken insanın aklında şu soru belirir: utbol gerçekten sahada mı oynanır, yoksa onu izleyen kalabalıkların içinde mi?





16 Aralık 2025 Salı

Gölgeler ki Güneşe Bağlı

 Beyoğlu apayrı gezegenleri buluşturan, bir galaksi İstanbul'da. Doğduğum, büyüdüğüm, sokaklarında kaybolduğum, sesimin yankılandığı, sesleriyle uyandığım yer. Benim için tebeşiri ve tahtası olmadan, beni hizaya getiren, zapturapt altına alan, oluşumu biçimlendiren bir semt, bir şehir, bir ülke, bir kozmos. Amma abarttın makamındaysanız lütfen bu satırlara veda edin, zira bu açıdan kritik edilmek tarafımdan kabul edilmemekte. 

Semtimi mütemadiyen allayıp, pullarım da bu defa İstiklal Sanat Galerisi'nde yaptığım sergiyi anlatmak için böyle bir giriş yaptım. Bir Beyoğlu sakini olarak, bir Beyoğlu sergisini, Beyoğlu'nda yapmaya ikinci kez muktedir oldum. Oğuz Atay, kült eseri Tutunamayanlar'ı Beyoğlu'nda Yeni Çarşı Caddesi'ndeki evinde, caddeye bakan bir pencere kenarında kaleme alır. Aynı dönemde babam 12 -13 yaşlarında ilk ergenliğini yaşamakta ve Cezayir Sokağı'nda olan evinden çıkıp, Oğuz Atay'ın penceresinin önünden mütemadiyen geçmektedir. Heyhat bu ikili hiç konuştu mu bilinmez. Lakin ben Oğuz Atay'ın bu kitabı yazdığı evin önünden geçerken sürekli bu konuyu düşünür dururum. Şunu da ekleyeyim burası benim hemen her gün bir vesileyle geçtiğim, iç geçirerek baktığım, evime giden yolun üzerinde durur. 

İşte Gölgeler ki Güneşe Bağlı benim sürekli Oğuz Atay'ı bir pencere kenarında daktilosu, kalemi, defteri, uzaklara bakan halini hayal etmemle başladı. Bir sanat tarihçi olarak bu konuyu dimağında yeniden biçimlendirmeye hazır, Beyoğlu'na meftun, Oğuz Atay'ı da tekrar tekrar okumaya hevesli sanatçılarla bir yola çıktım.  Her sanatçının kitabı yeniden okumasını rica ettim. Amacım kitabın her bir sanatçının özgün duyarlığının işlerine yansımasıydı. 15 sanatçı malzeme, teknik ve ölçüde serbest olarak, Tutunamayanlar'dan ilham aldılar ve Oğuz Atay'ın izini sürdüler. Resim, heykel, yerleştirme gibi farklı mefhumlarda tam 23 çalışma ortaya çıktı. 

Serginin ismini Bülent Ortaçgil'in Mavi Kuş şarkı sözlerinden aldım. Hem sergi için, hem Tutunamayanlar için kafamda dönüp duran tek isimdi. Ayrıca Bülent Ortaçgil beni sıklıkla esinler. Vaktiyle bir sınav kağıdını onun sözleriyle bitirmiş biriyim. Nitekim ilk değil, son da olmaz. "Ortaçgil'i sever misiniz? Öyleyse devam..." şeklinde ilerleyen şarkısında olduğu gibi. 




Gölgeler ki Güneşe Bağlı'da benimle yol alan , yanımda olan, kulağıma hep harikulade kelimeler fısıldayan, her adımı kolaylaştıran herkese bu vesileyle teşekkür ederim.  Gölgeler ki Güneşe Bağlı'yı var eden değerli sanatçı dostlarıma da kalpten sevgiler:  Elvan Akçan, Güliz Baydemir, Eren Bayezit, Pınar Bora, Maya Kırçiçek Boz, Funda Dükmeler, Çağdaş Erçelik, Fadik Erin, Naz Işıksoy, Fırat Koç, Esra Meral, Ilgın Özer, Metin Özgör, Melek Merve Tokuyan, Kahraman Turan . 

Son olarak kamuya açık mektup tadında ilerleyen bu satırları, küratör metnimle tamamlayayım. Bu meyanda seergimiz için son tarihin  21 Aralık 2025 olduğunu, İstiklal Sanat Galerisi'nin İstiklal Caddesi'nin üzerinde Tünel'e doğru giderken solda olduğunu belirteyim. 

 









Gölgeler ki Güneşe Bağlı (Küratör Metni)

Mekânı, salt fiziksel varlığıyla incelemek, ona içkin belleği dışarıda bırakmak anlamına gelir. Daha somut biçimde ifade edersek, bir kentin sokakları, yalnızca kuşaklar boyu sürekli yaşayanları değil, onu terk edenleri de taşır. Varlığın ve yokluğun sınırları, burada iç içe geçer. Beyoğlu, tam da bu geçişliliğin mekânsal karşılığıdır: Beyoğlu öyle bir yerdir ki hiçbir şey mutlak değildir; her şey hızlıca değişir, silinir ve kusursuzca yeniden yazılır. Beyoğlu’nda yürümek, geride bıraktıklarınızla birlikte ilerlemektir. Gidenler, burada kaldırım taşlarına saklanmış silüetlere dönüşürler. Kimlikler burada devinim halindedir, silinir, başkalaşır. Varoluş, bir duvar yazısında, bir paslı tabelada, bir vitrinde unutulmuş bir eşya gibi iz bırakır ve hiç fark etmeden yok olur.

Simone de Beauvoir, varoluşu tamamlanmış bir durumdan ziyade, kesintisiz bir oluş süreci olarak tanımlar. Beyoğlu’nda da kimlikler sabit değildir; burada özne, kendi benliğiyle karşılaşırken aynı zamanda onu yitirme riskiyle yüzleşir. Geçmiş, kendisini mimaride, tabela kalıntılarında ya da yıpranmış yüzeylerde görünür kılar; fakat bu izler, anımsamaya olduğu kadar unutmaya da meyillidir.

Bir kenti var eden şey, onun maddi varlığının yanında ona dair üretilen anlatılar, imgeler ve kayıplardır. Kimlik, mekânda tutunan bir fenomen değildir. Aksine, her yeni iz, bir öncekinin silinmesine zemin hazırlayan bir oluşa sahiptir. Tıpkı Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ındaki Selim Işık’ın bireysel varoluşunun kayboluş üzerinden okunması gibi, Beyoğlu da varlığını eksilme, terk ediliş ve sürekli yeniden inşa edilme biçiminde sürdürür. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlarında, Selim Işık sadece bireysel bir hikâyenin değil, aynı zamanda bir kayboluş anlatısının karakteridir. Yazar Yeni Çarşı Caddesi’ndeki evinde kaleme aldığı bu metinde Beyoğlu’ndan hiç söz etmez. Fakat Selim Işık’ın entelektüel yabancılaşması için Beyoğlu’ndan daha uygun bir arka plan düşünülemez. Beyoğlu bütün zamanlar boyunca özneye kendine özgü bir kimlik ve aidiyet duygusunu empoze eder.

Bu sergi, Oğuz Atay’ın Beyoğlu’nda yazdığı Tutunamayanlar’ın gölgesinde, sabitlenmiş bir mekân algısına sorgulama alanı yaratıyor. Burada mesele, kayboluşun ve silinmenin izini sürmek. Beyoğlu’nda yürüyen her beden, farkında olmadan bu anlatıya eklemlenir. Zira bir kent, yalnızca içinde yaşayanları değil, ayrılanları ve kendisiyle bir şekilde bağ kuranları da hafızasına nakşeder.

12 Eylül 2024 Perşembe

Duydun mu? Brieflyart'ta

Kuşe kağıda basılmış, yaldızlı hayatlar artık hayal değil. Dijital dünyamızda hepimiz pullu payetli ve tüketmeye çok hevesliyiz. Yaza resmi olarak veda ederken, Gümüşsuyu'nda küratörlüğünü üstlendiğim yepyeni sergim Duydun mu? ile teselli bulmaya hazır mısınız? Hani meşhur replikte "Bilin bakalım ben bu yaz neredeydim?" diyor ya Badi Ekrem, işte ben bu yaz hep harikulade galerilerdeydim. O zaman rotayı Beyoğlu'na çevirip önce "Duydun mu?" ile başlayan bir rota çizelim.

 Taksim'den Gümüşsuyu'na inerken sağda Brieflyart'ı elinizle koymuş gibi bulacaksınız. Buket Ada Kılıç, Burcu Filiz, Esra Meral, Halil Eren, Mihriban Mihrap, Özge Günaydın ve Pınar Bora gibi sanatçıların eserlerinden oluşan seçki tüketim ve sanat ilişkisine odaklanıyor. 
 İlk durağın ardından hali hazırdaki diğer sergilerimizi de yazının sonundaki linklerle programınıza dahil edebilirsiniz. Hayat bu Eylül'de size bolca sanat getirmiş olabilir? O halde bana kulak verebilirsiniz. 




Küratör Metni: Duydun mu?
Dünyada üretim biçimlerinin değişmesi ve makineleşmeyle birlikte, ihtiyacın ötesinde bir alan olan tüketim hızla gelişir. Medyanın tüketim alanının en önemli argümanı olması manipülatif
etkilerle tüketim sosyolojisini olağan hale getirir. Yeni bir arz talep dengesi yahut dengesizliği ortaya çıkaran bu pratikte sanat da tekrar edilebilir, çoğaltılabilir ve hatta nesneye indirgenebilir bir dizgede ele alınmaya başlar. 
Sıradan hayatın içinde basılı ve renkli medya ile rekabet edebilen sanat 20. yüzyılın ikinci yarısında sıradan hayatın, bildik bir uzantısıdır. Sanat idealize edildiği, bir kült gibi incelendiği sistemden çıkarılır. Artık her şey sanat nesnesi olabilecektir. Walter Benjamin bu durumu “aurasızlaşma” olarak niteler. Benjamin “aurasızlaşmayı” izleyiciyi sanatla yakınlaşma açısından olumlu bir perspektifle değerlendirir. Pop Art sanatın aurası’nı söküp alırken, cüretini tüketimden aldığını da ifade etmekten kaçınmaz.
Duydun mu? öznenin tüketim ile olan kaotik ve bir o kadar abartılı ilişkisini alelade fakat tanıdık bir diyaloğa dönüştürüyor. Prestijden modaya, kimlikten nostaljiye her şeyin tüketimle
ilişkilendirildiği bir örüntünün içinde kulaktan kulağa yayılan bir diyaloğun yabancılaştıran
etkisinden hareket eden Duydun mu? herkesin aklından geçen düşünceleri görsel bir
sözlükle, güncel yorumuyla dikte ediyor.
Globalleşme ve dijital devrim hafızanın kalıcılığını an ile takasa sokulurken bildik ve geçici gündem Duydun mu? ile belleğe alınıyor. Böylece tüketimin her an demode olma tehlikesi
de sanat yapıtına dönüşerek yeni bir fenomen oluşturuyor. Duydun mu? geçicilik ve kalıcılık arsındaki dualitenin arasındaki sonsuz çekişmeye popüler kültür üzerinden kolektif bir parantez açıyor.











Duydun mu? ekibiyle araya bir de doğum günümü sıkıştırmış olabiliriz. Serginin devamı için kendinizi Taksim'e ışınlamanızı tavsiye ederim. 20 Eylül 2024 son gün! Duymayan kalmasın o halde! 


Dikkat:  Girişte bahsettiğim rotaya devam etmek isteyenler #ŞimdiBeyoğlu ve Zamanın Ardında: İstanbul-Roma bir tıkla bu düşünceyi hayata geçirebilirler. 

24 Ağustos 2024 Cumartesi

#şimdibeyoğlu 'nda Buluşalım!

"İstiklal Caddesi No: 217" bu adresi kaydedin, çünkü  30 Eylül'e kadar küratörüğünü yaptığım #şimdibeyoğlu İstiklal Sanat Galerisi'nde. 

Beyoğlu yüzyıllardır içinde çok fazla farklılığı barındıran kozmopolit bir yer. Yaşayan, yaşatan, üreten, hızla değişen, tüketen ve tüketilen canlı bir organizma. Türkiye'nin ilk özel sanat galerisinin açıldığı, mimarisiyle Batılı akranlarıyla boy ölçüşebilen, eğlencenin hiç eksik olmadığı, sinemanın kalbinin attığı Beyoğlu'nda şimdi'ye bakmak sınırları kaldırmak demek. Zira mekanın ruhu, hafızası olduğu gibi kendi mitleri de vardır ve Beyoğlu Türkiye'nin nostaljik belleğinde ilk akla gelen imajdır. Eski Beyoğlu ve eski İstanbul birçok küf tutmuş anıda neredeyse aynı minvalde anılır. Oysa değişim kaçınılmaz, şimdi ise değerlidir. Bulunduğumuz zaman diliminden geçmişe hayıflanmayı ya da geleceğe ilişkin hülyalara dalmayı tercih edebiliriz. Fakat Agamben'in de dediği gibi bizi bütünleyen en önemli unsur "şimdi" dir. İster geçmişi , ister geleceği derğerlendirelim bunu bugünün kriterleriyle yaparız. 
İşte Şimdi Beyoğlu da tam böyle bir bakış açısıyla doğdu. Beyoğlu tarihsel kodlarıyla, kendisiyle karşılaşan herkesi biraz olsun esinleyen bir yer. Şimdi Beyoğlu, Beyoğlu'na yaşam, üretim yahut eğitim sebebiyle bağlanan sanatçıların işlerinden oluşan bir seçki. 
Sergi doğrudan Beyoğlu'nun mekansal hafızasına odaklanıyor. 
Attila Dur, Cemal Yiğit Sütçü, Cüneyt Işık, Işıl Çelik, Joel Menemşe, Merve Yenigeldi, Mesut İkinci, M. Tahir Akkurt,  Orçun Beslen, Pınar Bora gibi sanatçıların yer aldığı seçkide seramikten resme, fotoğraftan video'ya kadar uzanan çeşitli ifade biçimleri yer alıyor. 
Kültür ve sanatla özdeşleşmiş bir semtin belleğine Şimdi Beyoğlu ile böylece biz de (ben ve sanatçı arkadaşlarım) katılmış oluyoruz. 






Küratör Metni: 

Birçok düşünce biçiminde tarih ile bugünün birlikte yürüdüğü vurgulanır. İnsanı geçmişle gelecek arasında kritik bir noktada değerlendirmeye eğilimli olsak da mekanlar da benzer nitelik taşır.  Beyoğlu nostaljik mitlerin gölgesinde kalmakla suçlanan bir merkez. Oysa “şimdi” önemlidir. Hangi zaman dilimini incelersek inceleyelim bunu kendi zamanımızı baz alarak yaparız.

 

“Şimdi Beyoğlu”, Beyoğlu’na yaşama yahut üretme itkisi ile bağlı genç sanatçıların çalışmaları aracılığıyla, semtin düşünsel ve tarihsel söylemi açısından mütemadiyen kendini güncelleyen kültürel doğası ile ilişkisine odaklanıyor. 

İstanbul’un kültürel belleğinde inşa edici ve saklayıcı bir rol üstlenen Beyoğlu’nun bir mekân olarak hareketli, organik ve değişebilir niteliğini Henri Lefebvre’nin “Mekânın Üretimi” sorunsalı altında inceliyor. Bilindiği gibi Lefebvre mekanı soyut, boş bir metafor olarak algılamadığı gibi onu görünen bir fenomen olarak da tanımlamaz.  Konuyu algılanan, tasarlanan ve yaşayan mekân diyalektiği ile kavramsallaştırır. Böylece mekânı hem sürekli işleyen hem de somut maddi bir bağlama yerleştirir. Mekân algısına yüklenen bu devingen mizaç onu birey açısından da topluluk açısından da düzenleyici bir konuma getirir.

“Şimdi Beyoğlu”, bireysel ve toplumsal açıdan aktif bir organizma olan Beyoğlu’nu mekânsal açıdan ele alıyor. Sergi aynı zamanda izleyiciyle buluştuğu noktadan başlayarak İstiklal Caddesi’ni seçkinin bir parçası olarak seçkiyle bütünlüyor. 



             Açılıştan kareler: Beyoğlu Belediye Başkanı Sayın İnan Güney ve genç sanatçılar. 






                                                               Güzel dostlar iyi ki varlar , sevgili Hacer Pala ile. 


#şimdibeyoğlu

Geçtiğimiz yüzyılda kahveleriyle, ilk özel sanat galerisiyle, gece hayatıyla entelektüellerin buluştuğu, sanatla özdeşleşmiş bir semt Beyoğlu. İstiklal Sanat Galerisi'nin az ötesinde Kallavi Sokak 20 numarada Eyüboğlu kardeşler ve Adelet Cimcoz'un kurduğu Maya Sanat Galerisi, Sait Faik'le Orhan Veli'nin buluştuğu Nisuaz, Alyon'da (Bugün Erol Dernek Sokak) Fatma Girik'le Giovanni Scognamillo'nun kol kola yürüdüğü, sokağın sesinin tramvay sesiyle koro oluşturduğu bir anlatıcı. Benim bütün hayatımın geçtiği, yaşama azmine, hiç uyumayan akışına bayıldığım, gönülden bağlı olduğum bir yer. Esasen kelimenin tam manasıyla ait olduğum yer. Bu nedenle de #şimdibeyoğlu sergisinin küratörü olmak tarifsiz anlamlar taşıyor nazarımda. 
İstiklal Caddesi gündelik hayatımın uzantısı en dolu kahkahaları orada attım, en çok orada ağladım. En güzel karnemi alıp eve o caddeden koştum, en güzel iltifatlara o caddede mazhar oldum.  #şimdibeyoğlu ile o caddede sesim çınladı. Hayatımın en heyecanlı açılış konuşmasını yaptım. Şimdinin Beyoğlu'suna bizim gözümüzden bakmanız için de bu yazıyı kaleme aldım. 
Hadi siz de heyecanımıza ortak olun!

O halde #şimdibeyoğlu ! 




Yazarın Beyoğlu sevgisi için : 








28 Ekim 2021 Perşembe

Mamut Art Project 2021 İçin Son Günler!

 2013 yılından bu yana sanat piyasasına giren genç yetenekleri destekleyen Mamut Art Project'in 2021 edisyonu Yapı Kredi Bomontiada'da başladı. Bu yıl  seçici kurul tarafından 43 sanatçı ve yaklaşık 300 eser belirlendi. 2021 edisyonunun genç yetenekleri arasında kız kardeşim Pınar Bora'nın bulunması organizasyonu benim için daha heyecanlı ve özel hale getirdi. Gözümün önünde yeşeren, her aşamasına şahit olduğum işin izleyiciyle buluştuğunu görmek müthiş bir duygu. İnsan herkes görsün istiyor!



Bomontiada'nın üç ayrı birimine yayılan sergi Ekim ayı sonuna kadar ziyarete açık. Dilerseniz çevrimiçi platformda da sergiyi izleyebilirsiniz. Sanatsal üretimi  yeni isimler bağlamında teşvik eden ve sanatçıyla izleyici arasında doğrudan bir ilişki yaratan organizasyonun seçici jürisi her yıl farklı isimlerden oluşuyor. 2021 edisyonunda Pilot Galeri direktörü Azra Tüzünoğlu, İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Endüstri Ürünleri Tasarımı ve İç Mimarlık Bölüm Başkanı Can Altay, küratör, sanat tarihçisi Necmi Sönmez; sanatçı Hale Tenger ve sanat danışmanı Melis Terzioğlu jüri olarak görev aldı. 

Sergide en dikkat çeken durum gençlerin malzeme ve teknik kullanımında son derece cesur olması. Bu da piyasa koşullarının dayatmalarının dışında bir sergide olduğunuzu hemen hissettiriyor. Öte yandan malzeme ve teknikteki zenginlik ifade biçimini de aynı ölçüde etkiliyor. Kanıksadığımız temsillerin bile kabuğunu kıran çalışmalarla yüz yüze geliyorsunuz. Estetik bakış açımızın pandemiyle evlere kapanan dünyasının derin bir nefes aldığı projenin sürprizlerinden biri "Dreamscapes" başlığı altında sergilenen illüstürasyon sanatçılarının hayali konser afişleri. Yaratıcı fikirleri buluşturan HOOD Base imzası taşıyan Dreamscapes müziğin birleştirici gücünü ve enerjisini yansıtan harika bir seçki. 

43 sanatçının işlerinden ve Dreamscapes'in müzikal ruhundan küçük seçki yaptım. Unutmayın sergi 31 Ekim 2021'e kadar Yapı Kredi Bomontiada'da!



Pınar Bora'nın 20. yüzyılın ikonik olaylarına ve karakterlerine ilişkin çalışması "Bir Hayalim Var" adını taşıyor. Tanıdık yüzler ve olayların fotoğrafları plastik ve metal alaşım yüzeyler üzerine sanatçı tarafından aktarılmış ve ısıyla şekillendirilmiş. Toplumsal bellekte belli imajlar temsil eden ve yerleşik kalıplara oturtulan karakterler çalışmanın ana öğesini oluşturuyor. İki kez Pakistan başbakanı olarak görev yapan ve hayatını bir suikast sonucu kaybeden Benazir Butto, kendi hayat hikayesini kurgulayarak sanat dünyasında iz bırakan Joseph Beuys, yaşamı da ölümü kadar trajik olan Lady Diana, ilk Türk kadın arkeolog Halet Çambel, sosyalist öpücüğün en görkemli hali Leonid Brejnev ve Erich Honecker , ayrımcılığa karşı hayatını ortaya koyan ve "Bir Hayalim Var" adına ilham veren Martin Luther King çalışmada karşımıza çıkan isimlerden yalnızca birkaçı. 20. yüzyıla damgasını vuran önemli kimliklerin eriyen ve değişime açık malzemeyle dönüşmesi, kimliğin gerçek dünyadaki dönüşümü bağlamında sorgulamaya açıyor. 



Bakışları üzerinizde hissediyor musunuz? Deniz Satır Hartikainen, farklı boyutlarda ve yün-akrilik karışımı bir dokuma ile sunduğu işini "Ommetabhobia" olarak isimlendirmiş. Göze temas korkusu yahut göz korkusu olarak açıklanabilecek Ommetabhobia'da sanatçı kendi fobisiyle yüzleşirken, izleyiciyi de sürekli izlenme rahatsızlığıyla yüz yüze getiriyor. 



"Canavar Çağıran Bayraklar" Ahmet Özcan imzasını taşıyor. Mehmet Siyah Kalem ve Hieronymus Bosch gibi hayatı hakkında sınırlı bilgiye sahip olduğumuz isimlerinin karanlık sahnelerinden esinlenen Özcan kendi özgün canavarlarını yaratmış. Canavar, söylenişi ve yüklenişi itibariyle bizi dehşete düşürse de genç sanatçının işindekiler pek bildiğimiz kalıplara uymuyor. Hacim kazandırılmış kağıtlar, kumaş ve elyaf gibi malzemenin kullanıldığı çalışmada canavarlar hiç de korkunç değil. Dört parmaklarıyla hayatımıza karışmaya ve alışılagelmiş bir takım unsurlara karşı gelmeye hazırlar. 













43 sanatçı ve 300'e yakın eser, söylemesi kolay ama tek tek anlatması kolay değil! Hazır sergi devam ediyorken Bomontiada'nın İstanbul'un içinde olup, İstanbul'dan izole hissettiren atmosferine karışmalı, genç sanatçıların ufkuna yelken açıp, evlerde hapsolan ruhlarımızı havalandırmalı...

11 Eylül 2012 Salı

Christo ile Jeanne-Claude köprüyü paketler de biz yapamaz mıyız?

20. yüzyılın kaotik ortamı, zaten kanıksanan yapısını çoktan terk etmeye başlamış sanatı daha da enerjik bir hale getirdi. Genel olarak akım ve karşı akım şeklinde ortaya çıkan eserler, bir süre sonra kalıplarını tamamen yıktı. Tuvalden taştı, fırçayı ve boyayı bir kenara bıraktı, geleneksel olan her şeyi göz ardı etti! Sanatçılar her şeyi sanat nesnesi haline getirdi. Ve elbette dünya yüzeyindeki her yer bir sanatçının çalışma alanı olabilirdi.


                            Paketlenmiş Pont Neuf'/ Paris / 1885 / Fotoğraf : Wolfgang Volz 

Christo ile Jeanne-Claude...

İşte Christo Javacheff de 20. yüzyılın kabına sığamayan isimlerinden biri. Bulgar asıllı sanatçı dünyada, muhtemelen soyadı telaffuz problemi yarattığından kısaca ‘Christo’ olarak tanınıyor. Tekstilci bir ailenin oğlu olarak doğduğu Bulgaristan’daki sosyalist rejimden kaçıp Avrupa’ya geliyor. Jeanne-Claude ise Christo’nun sağ kolu, iş ortağı ve kaderin bir cilvesi sonucunda kendisiyle aynı tarihte (13 Haziran 1935) dünyaya gelmiş biricik eşi. Bu ikilinin yolları 1950’lerin ikinci yarısında, savaş sonrasının yorgun Paris’inde kesişiyor. Çift, 1958’de evleniyor ve sonra dönemin yükselen sanat merkezi New York’a taşınıyor.* 


                                Resim:http://www.christojeanneclaude.net/life-and-work
                     Christo ve Jeanne Claude / Birleşik Arap Emirlikleri / 2007 
                     Christo ve Jeanne Claude / New York / 1976 Fotoğraflar: Wolfgang Volz

Christo’nun ilk olay yaratan projesi Rideau de Fer yani ‘Demir Perde’. Demir Perde, 13 Ağustos 1961 tarihinde Berlin’i Doğu ve Batı olarak ikiye bölmek üzere inşasına başlanan 46 kilometrelik duvara yönelik eleştiri içeren bir çalışma olarak büyük bir sansasyon yarattı. Berlin Duvarı’nın yapılışının birinci yıl dönümünden kısa süre önce 27 Haziran 1962 gecesi Paris’te Rue Visconti’de hummalı bir çalışma vardı. Rue Visconti sakinleri şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. Rengarenk 240** tane benzin variliyle 4.30 m yükseklikte bir bariyer oluşturulmuştu.  Sokak bölünmüş, sokaktan geçiş tümüyle engellenmişti. ‘Demir Perde’ istediği etkiyi yaratmayı başarmıştı.  Benzin varillerinden oluşturulan enstalasyon, sanat ve siyaset gündemini ele geçirmişti. Üstelik böylesi bir çalışmadan beklenmeyecek ölçüde görsellik barındırıyordu.


                                    Rideau de Fer - Demir Perde / Rue Visconti - Paris / 1962

Rue Visconti'deki başarısı bir tarafa, Christo'nun sanat kariyerinde asıl özdeşleştiği çalışmalar 'paketler'dir. Akla hayale sığmayacak her şeyi paketleyen adamdır Christo.  Paket çalışmalarının ilk örneklerini daktilo, şişe, koltuk gibi küçük boyutlu eşyaları içerir. Ne var ki bu sarıp sarmalanan eşyalarla beklenen çarpıcı etki yaratılamaz. İstediği  olay yaratacak sonuç için sıradan eşyalardan daha büyük nesneleri paketlemesi gerektiğini kısa sürede fark eder. 


                              Paketlenmiş Sahil / Sidney / 1969 / Fotoğraf: Harry Shunk

Ünlü birkaç yapı seçer ve bunları sarıp sarmaladığını gösteren taslaklar hazırlar. Yetkililerden izin çıkarsa istediğinden fazla dikkat çekmiş olacaktır. Ancak bir de mali problemler vardır. Kalıcı olmayacak bir işe, hatta birçokları için sanat olup olmadığı bile anlaşılamayan bir işe kaynak bulmak meseledir. Para sorununu Christo’nun geçmişte yaptığı işlerin fotoğrafları, taş baskıları ve çizimlerin satılması suretiyle aşılır. Mali problemleri kendi imkanlarıyla çözmeyi başarsalar da resmi makamlar o kadar kolay dize getirilemez. Paris’te Seine Nehri üzerindeki tarihi köprü Pont Neuf, 1985 yılında Christo ve Jeanne-Claude tarafından paketlendiğinde, bunun izin görüşmelerinin 9 yıl sürdüğünü büyük ihtimalle çok az kişi biliyordu. Almanya’da Reichstag’ı paketleme fikrini yetkililere ilk sunuşu ise 1971 yılıydı. 23 yıl inatla bekleyen çift amaçlarına 11,5 milyon mark harcayarak ancak 1995 yılında ulaşabilmişti.

  
                                                 Paketlenmiş Reichstag / Berlin / 1995
                                   
İkili ‘paketleme’ yöntemiyle başka birçok çalışma gerçekleştirdi. Bunlar arasında Miami’de adalar, Avusturalya’da bir sahil şeridi, İtalya’dan çeşitli anıtlar, yürüme yolları, değişik ülkelerden müze binaları sayılabilir.  Çiftin paketleme dışındaki değişik enstalasyonlarından bir diğeri Japonya’da gerçekleşmiştir. Bu çalışma 1991 yılında boş bir araziye diktikleri 1760 sarı şemsiyeyle oluşturulmuştur ve görsel zenginlik açısından da öne çıkmaktadır.   



                       Sarmalanmış Adalar / Miami - Florida / 1983 / Fotoğraf: Wolfgang Volz

Christo, kendi anlatımıyla, kalıcılığı insanların belleklerinde yakalamak istiyor. Yani sarıp-sarmalama dolayısıyla gizlenme sürecinin izleyici tarafından deneyimlenebilmesi, alışılagelmiş bir sanat eserinin yarattığı zihinsel süreçten daha çarpıcıdır. Dolayısıyla aynı mekana yeniden gelindiğinde bütün deneyim yeniden uyanacaktır. 


                              Şemsiyeler / Japonya / 1991 / Fotoğraf : Wolfgang Volz


Ayrıca sanat çevrelerindeki bütün anlamlandırma girişimlerine karşın çift, çalışmalarının tamamının belirli bir olguyu işaret etmediğinde ısrarcıdır. Reischtag’ın paketlenme sürecinde Christo’nun yaptığı açıklamalar da bu doğrultudadır : “Bizim yaptığımız sanatı kimse satın alamaz. Kimse sahip olamaz. Bu sanat sadece biz istediğimiz için gerçekleşiyor. Hiçbir devlet başkanı hiçbir kültür bakanlığı ısmarlamadı bu yapıtı. Herhangi bir amaca da hizmet etmiyor. Mutlak anlamda özgür bir sanat.”***

Bize gelince…


Biz dediğim, Pınar Bora ve ben. Pınar sanatçı kişilik…Bir proje yapması gerekiyor. Paketleme projesi. Fakat yapacağı paket projesinin kesinlikle bir anlamı olmalı. Amaçsız ve sınırsız özgürlüklerle dolu değil yani... Konunun uzağında olmadığımdan beni de işin içine katıyor. Beyin curcunası yapıyoruz.  Bir sürü fikir içinden en kamuya açık olanını seçiyoruz. Gece mi yapsak, gündüz mü diye saniyelik düşünceler aklımızdan geçse de yiğitlik bizde kalıyor ve gündüzü seçiyoruz.

Konumuz tüketim olarak belirliyoruz. Daha doğrusu reklam. İnsanları tüketime yönlendiren argümanlardan ışıklı reklam panoları ise hedefimiz; paketlenecek nesne. Cihangir’in işlek sokaklarından birinde, güzel güneşli bir günde paketleyeceğimiz bilbordun önündeyiz.  Bir deterjan reklamını yarı saydam kağıt ve fosforlu iple paketliyoruz. 



                Pınar Bora - Aslı bora / Reklam Arası / 2011 / Beyoğlu- İstanbul 
               
 Kimse yaptığımız şeye anlam veremiyor. Paketleme bitince elimizde fotoğraf makinesi bir kenara oturuyoruz. Önce pencereden her mahallede bulunabilecek bir meraklı teyze bizi sorguya çekiyor. Sanata falan pek bulaşmadan anlayabileceği bir şeyler söylüyoruz. ‘Ama sonra üstünü açın’ diye bizi tembihliyor.
Yoldan gelip geçenler pek bir meraklanıyor. Daha yakına gelip kağıdın altını görmeye çabalıyor. Hemen makinaya sarılıyoruz. İnsanların tepkilerini incelemek bizim için paketleme sürecinden daha önemli.  Bazısı hiç oralı olmuyor. Kimse ipi çözüp paketi açmak telaşında değil; ellemek istememeleri dikkat çekiyor. Yarı saydam kağıdı seçmemizin iyi tarafı bu. Paketi açıp içine bakayım durumu olmaması yani. Yaklaşanlardan söylenenler oluyor: ‘Niye sarmalanmış ki bu?’ Bir araba durup içindekiler merakla bakınca, arkasındaki araç da ilgileniveriyor. Merak son derece bulaşıcı, bir kişi bilbordun önünde azıcık duraklasa arkasından gelenler muhakkak daha uzun gözlemlerde bulunuyor. Epeyce bir vakit sonra sanatsal faaliyetimiz son buluyor. Paketi açıyoruz. Arada bir kınayan gözlerle penceresinden bizi süzen teyze, bilbordunun açılmasıyla rahat bir nefes alıyor. Biz de çöpümüzü toplayıp, projeyi tamamlamak üzere evin yolunu tutuyoruz. 




Meraklısına Notlar: Christo ve Jeanne-Claude'u daha yakından tanımak isteyenlere ikilinin resmi sitesini öneriyorum: http://www.christojeanneclaude.net/ . Ayrıca buradan  da Christo ve Jeanne-Claude'un çalışmalarına ilişkin incelemelere ulaşılabilir.  Pınar Bora'yı da bir görsek, çalışmalarına bir göz atsak diyenler de http://borapinar.blogspot.com/  bu adrese uğrayabilir.



*Jeanne-Claude 19/Kasım/2009 tarihinde beyin anevrizması nedeniyle hayata veda etmiştir.

* *Christo varil sayısının 240 olduğunu belirtmesine karşın araştırmacılar sayının 50 ile 80 civarı olduğu konusunda ısrarcıdır. Genel kanı Christo'nun sayıyı bilerek abarttığı yönündedir.  

*** Bu ifade, 12/ 06 / 1995 tarihli Milliyet'ten "Senato'yu Paketlemek" başlıklı haberden alınmıştır.