Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Şubat 2025 Çarşamba

Kar Dünyanın Sesini Kısabilir Mi?

Gotik penceremden bakınca, bu defa kar dünyanın sesini kısmaya hazırlanıyor diye düşündüm. Uzun zaman önce bilimsel olarak karın ortamdaki sesi yutabildiğine ilişkin bir makale okumuştum. Zihnimde bu konuyla alakalı kalan birkaç bilgi kırıntısıyla ahkam kesecek değilim. Fakat ofisimin baktığı caddede kar, Nişantaşı ahalisine öyle güç anlar yaşatıyor ki duruma kayıtsız da kalamıyorum. Böylece bildiğim bir konudan konuya dahil olmaya karar verdim. Hadi gelin sanat tarihinden minik bir kar seçkisi yapalım. Resim çözümlemeden, ressamların karla olan ilişkisine bir pencere açalım. Ara ara kendimizi kaybedip, biraz bilgi örüntüsü içinde kaybolabiliriz yani ona garanti vermiyorum. Onu baştan söyleyeyim. 


İlk olarak Pieter Brueghel 'in 1565'te yaptığı "Karda Avcılar" tablosuna bakıyoruz.  Ön planda başarısız bir av günü geçiren yorgun avcılar görülüyor. Fakat malum Brueghel ayrıntıda gizlidir.  Arka planda günlük işler yapan köylüler ve buz pateni yapan çocuklar var. Buz pateni Flaman'da bir yerden bir yere gitmek üzere sıkça yapılıyor. Hollanda Altın Çağı sayısız buz pateni resmiyle dolu. İnsanın inanası gelmiyor fakat mecburiyet size buz pateni öğretebilir mi? Pekala öğretir.
Muhteşem peyzajın içinde insanların yaşamından bir kesiti seyrediyoruz. 


Sırada Alman Romantikleri deyince aklınıza gelmesi gereken ilk isim olan  David Friedrich yer alıyor. Lutherci tavır bizi detaylara davet ediyor. Karın şiirselliğinin içinde yaralı bir adam var. Yaralı figür doğaya karşılık neredeyse bir hiç olarak resmedilmiş. Koltuk değnekleri kara saplanmış ve yazgısına hazır. Önünde yer aldığı köknar ağacı kışa dayanıklı ve çarmıha gerilmiş İsa'ya siper olur. Fonda  Gotik bir katedral inanca boyun eğen bu adamın kaderini işaret eder. 
Kar her şeyi kaplamış ve gücünü göstermiştir. Yücelik doğanın kendisidir. Alman idealizmi de bir yerden gelmeliydi değil mi? 


Kar Altında Kömür Çuvalları Taşıyan Kadınlar, Vincent van Gogh 'un imzasını taşıyor. Sanatçının Drenthe 'de geçirdiği zamanın izlerini taşıyor çalışma. İşçi sınıfının zorlu koşullarını gerçekçi bir bakışla ele almış. Depresyonunun arttığı , paletinin karamsarlaştığı bir dönem.  Sanatçının trajik bakış açısının yanında çıplak gerçeğin trajedisi de resimden sızan bir duygu.



Edvard  Munch'ın resimleri her zaman duyguları terörize etmiyor gördüğünüz gibi. İki figür Karda yürüyüşe çıkmış. Ortamda rahatsız edici bir gerginlik seziliyor. Biraz tekinsiz bir kış günü ne dersiniz?  Parlak renkler melankolik havayı azaltmıyor. Aksine karın beyazlığı ile kontrast oluşturup yalnızlığı pekiştiriyor. Çelişkilerle yüklü bir resim. Bu arada siz Much'ın mental sıkıntılarını inatla genetik faktörlere bağlayanlara kulak asmayın. Kendisinin psikolojik sorunları alkol bağımlılığının bir sonucuydu. 


Ruslar olmadan kar seçkisi yapan taş olur. Ivan Shiskin Rusların gurur duyduğu bir sanatçı. Aslen Tatar, Rusya uzaya hakim olmaya çalışırken 1978 yılında  keşfedilen küçük bir gezegene onun adını verir. Bunları niye söylüyorum, şairin dediği gibi "Körler görmese de yıldızlar vardır." Karlı Rus ormanının ihtişamı Shiskin'i yıldız yapmıyor mu sizce de? Sonuçta çılgın kalabalık bilmese de Shiskin sanat tarihinde bir galaksidir. 



Not: Bahsi geçen şair Nazım Hikmet




19 Kasım 2022 Cumartesi

Dünya Felsefe Gününde Schiller'in Önünde Buluşalım mı?

 #dünyafelsefegünü 'ne Gendarmenmarkt'ı Stendhal sendromu yüzünden kendimden geçerek gezdiğim bir anı getirdim. Berlin'de sanat zehirlenmesi yaşadığım ve kafam bi dünya olduğu için #Berlin ' e yine, yeni, yeniden gitmeliyim düşündürüyor beni bu kareler. Şimdilik eldeki fotoğraflarla günün anlam ve önemine Schiller, Berlin ve Naziler sarmalında bir yolculuk için beni takip edin. 


Schiller Anıtı , Almanya'nın medar-ı iftiharı filozof, şair ve yazar Friedrich Schiller'in 100. doğum günü onuruna yapılmış. Schiller aynı zamanda çok önemli bir oyun yazarı olduğu için Jandarma Pazarı Meydanı'nda eski Kraliyet Tiyatrosu’nun önüne kondurmuşlar anıtı. Aydınlanma Çağı'na damgasını vuran isimlerden biri olan Schiller. Berlin'in bu güzide meydanına tepeden bakması düşüncesi, kendisinin doğumunun 100. yılı münasebetiyle gerçekleşiyor.  Konunun gündeme gelmesi her şeye göz diken, bütün Akdeniz antik sitelerini sistemli bir şekilde tabiri caizse iç eden Kaiser Wilhelm sayesinde oluyor. Malumunuz kendisi sanata, felsefeye ve tarihe pek meraklı. İşte Friedrich Schiller'in doğum günü kutlamalarını da bizzat Kaiser Wilhelm finanse ediyor. Anıt için Friedrich Schiller'in 100. doğun günü olan 10 Kasım 1859 tarihinde meydana bir temel atılıyor. Daha sonra da anıt için bir proje yarışması açılıyor. Yarışmaya katılan projeler arasından ünlü heykeltıraş Reinhold Begas'ın tasarımı seçiliyor. İki yıl içinde heykel grubunun meydanı süslemesi öngörülmüşken Fransa-Prusya Savaşı patlak verince süre uzuyor. Hatta o kadar uzuyor ki açılış Schiller'in 112. yaşına nasip oluyor. Begas'ın imzasını taşıyan heykel grubu büyük bir beğeniyle karşılanıyor ve meydan Schillerplatz olarak isimlendiriliyor. 







Anıtın tasarımını yakından incelersek ilk anda çeşme olacakken direkten dönmüş gibi. Küp formlu kaidenin dört yüzünde yer alan aslan başlarından su akmıyor. Ancak her aslanın önüne yarım daire bir kurna yerleştirilmiş.  Sanatçının bir bildiği olsa da onu şimdilik biz bilemiyoruz. 

Kaidenin dört köşesi dört alegorik figürle desteklenmiş.  Elinde arp olan bir kadın figürüyle temsil edilen " lirik şiir"; kızgın ifadeli olan "trajedi" ; elinde tablet olan "tarih" ; elindeki parşömeniyle düşüncelere dalan "felsefe"nin kişileştirilmiş hali. Felsefe 'nin elindeki parşömende Yunanca "Kendini bil" yazıyor . 

Buradan Schiller'in meziyetlerini öğreniyoruz. Antik çağ düşünürleri ve yazarlarıyla kıyaslanıyor. Apollon'un liri, Sokrates'in “Kendini bil”i asla tesadüf değil. Dikkatinizi çekerim tarihi temsil eden figürün elinde aydınlanma düşüncesinde yine Alman ekolünün belirleyici isimleri Lessing, Kant ve Göethe’nin adları okunmakta. Schiller kaidenin zirvesinde, ayakta, başına yerleştirilen defne çelengiyle meydana "en çok beni görmelisiniz" tavrıyla bakıyor. Filozof ve alegorilerinin bu mağrur tavrı 1930’lu yıllara kadar meydanı süslüyor. 

1930'larda anıt Naziler tarafından kültürel ve ahlaki değerlere uygun bulunmadığından  sökülüp depoya atılıyor. Böylece Begas’ın Schiller’i “ideolojiye ters” mottosuyla Nasyonal Sosyalistler’in gazabıyla sürgüne giden veya yok olanlar listesine kaydedilen binlerce eser arasına yazılıyor. Bu tarihten sonra meydana bir daha Schillerplatz da denmiyor. SS’ler buraya Gendarmenmarkt diyor ve bu ad halen kullanımda.

Aradan yıllar, yıllar geçiyor. Berlin ikiye bölünüyor. Schiller ve Alegoriler’in süslediği anıt hatıralarda bir fotoğrafa dönüşmüşken. Berlinler’in aşkla yeniden buluşması söz konusu oluyor. Tam bu zamana doğru 1988’de anıtın eski yerine konması da her iki Berlin’in yaptığı kültürel bir proje kapsamında gerçekleşiyor. Nihayetinde anıt meydana kesin dönüş yapıyor.

Küçük bir ekleme anıtın bronz bir kopyası da Berlin 'deki Schiller Parkı'nda yer alıyor. Nazi 'ler onu depoya atmayı unutunca , heykel de savaş gazisi oluyor. Onun restorasyonu da 80'lerin sonuna havale ediliyor. 


Veda Busesi 

Reinhold Begas, Schillerplatz’daki heykel grubundaki ustalığını ispat edince Berlin ve çevresinde birçok meydan heykelini işi kendisine verilmiştir. Bugün Berlin’de elinin değmediği meydan ve müze bulamazsınız neredeyse. Berlin'e gidince bu bilgi lazım olur ve beni hatırlarsınız. Son olarak herkes kadehini felsefe için kaldırsın ya da bugünün anısına Schiller'in Insanin Estetik Terbiyesi Üzerine'sini okuyabilirsiniz. Ikinciyi yaparsanız bana biraz sitem edersiniz ama bugün de unutulmaz olur. Ne dersiniz? O zaman #worldphilosophyday 'imiz kutlu olsun. 



    10 Mart 2022 Perşembe

    Açlık Sefalettir, Ama Dolu Mide Problemdir *

    Hiç bir tabak dolusu çiğ sarımsak yemek için yanıp tutuştunuz mu?  Yazmak uğruna yemeğinizi tuvalet kağıdıyla takas etmeyi düşünmez misiniz? Size yaşlanmayı yavaşlatıp libidoyu arttırdığı söylenen moringa bitkili bir tarif versem ne dersiniz? Doğruyu söylemek gerekirse mutfak sanatları konusunda çok iddialı sayılmam. Ama yerel lezzetleri tatma ve yazma konusunda hiç fena değilim. "Flavor" dosyalarının vazgeçilmez yazarı olmamı buna bağlıyorum. Görünüşe bakılırsa bu yazı da kendi konseptinde bir flavor dosyası olmaya aday.

    Dede Kim (Kim Il-Sung) ve Stalin 

    Bugünlerde sanal alemde Kuzey Kore'ye ait bir propaganda videosu dolaşıp duruyor. Videodan anladığımız dürüm döner 2011 yılında Kim Jong-İl tarafından icat edilmiş. Bizim bildiğimiz dürümden en önemli farkları garnitürde kabak bulunması ve yanında soda yahut çay önerilmesi. Sanırım kola Turka ve ayranla henüz müşerref olmamışlar. Malum Coca Cola racona ters. Yunanistan'ın baklavadan yaprak sarmasına her lezzete sahip çıkıp, ortalığı karıştırmasına alışmıştık ama bu sefer hançer uzak diyarlardan geldi. Hiç bir mecrada komşuya meramımızı anlatamazken, Kim'e neyi anlatacağımız da ayrı bir merak konusu...Acaba baba Kim'in en sevdiği yiyecek dürüm döner olabilir mi diye düşünürken buldum kendimi. Bir süre önce okuduğum "Diktatörlerin Akşam Yemeği" isimli kitabı andım ister istemez. Zira kitabın bir bölümü döner seven baba Kim'e ayrılmış durumda. Baba Kim'in yemek kitaplarıyla dolu bir kütüphanesi ve dünyanın bütün tatlarını denemeye hazır bir damağı var. Tabi kendisi ben gibi o dağ senin, bu yayla benim dolaşmaktan imtina ettiği için bu işi yapmak üzere büyükelçilerini görevlendirdiği biliniyor. Kim'lerin Türkiye büyükelçisi yok onu da belirteyim. Biraz haksızlık etmişim baba Kim'e, gastronomi ilgi alanı besbelli. Fakat her koltuk sahibi için aynı durum söz konusu değil. İşte siz konunun başrollerinden birkaç örnek...


    Bir insanın en sevdiği yemek kocaman doğranmış kırmızı soğanlı salata olabilir mi? Üzerinde Akdeniz'in hediyesi zeytinyağı ve limon. Mordan sarıya renklerin harmonisi. Akdenizli kimyamız bu kolayca reddedemezdi. En azından anlayışla karşılardı. Ama tabi yarın çok önemli bir randevunuz varsa bu güzelim renkler kocaman bir kriz yaratabilir. Ne de olsa siz Benito Mussolini değilsiniz. Diktatörlüğün pratik avantajlarından birinin çevrenizdekilerin soğan kokusuna katlanması olabileceği kimin aklına gelir? Ve tabi ki sarımsak, kaseler dolusu sarımsak yemekten nasıl keyif alınır? Midem yandı bunu yazarken bile!

    Öncelikle Duce'nin hakkı Duce'ye, Mussolini'yi her konuda suçlamak mümkün olsa da görgü tanıklarının aktardığına göre boğazına düşkün biri olmadığına eminiz. Kalp sağlığına önem veren, o muazzam İtalyan şaraplarına yüz vermeyen, hatta şairin Dante'yi andığı yaşta alkolü tamamen bırakan Mussolini sağlıklı yaşam için gerekli bütün koşulları sağlamış görünüyordu. Koltuk koruma ve faşizmden kaynaklanan stresi bu meyanda görmezden geliyorum. Hiç şüphesiz koltuğu kapmasını takip eden birkaç yıl içinde onikiparmak bağırsağı ülserine yakalanmasının da sofra stratejilerinde belirleyici rolü vardı. Buğday üretimini arttırmayı siyasi bir başarı olarak gördüğü için makarnanın gönlünde yeri ayrıydı. Hadi bakalım o spagettileri şimdi Mussolini'yi düşünmeden yiyebilecek misiniz? 



    Diktatör deyince herkesin zihninde ilk beliren isimi anmadan geçmek olmaz. Viyana Akademisi'ndeki bazı öngörüsüz akademisyenler tarafından ressam olma hevesi kursağında bırakılan Hitler, şansını politikada deneyince, dan diye Almanya'nın Führer'i ve 20. yüzyılın talihsizliği sıfatıyla taltif edilir. Fıstıkla ve ciğerle doldurulmuş güvercin yavrularını yemeğe bayılan Führer nasıl oluyorsa tarihe adını vejetaryen olarak yazdırmayı başarmıştır. Bu başarının mimarlarından birisi en sevdiği bestekar Wagner'di. Öte yandan Hitler müzmin hale gelmiş gaz ve kabızlık çekiyordu. Mümkün olduğunca etsiz beslenme gayretinin temel gerekçesi buydu. Bütün kötü/ ya da erk sahibi adamlar gibi yerken zehirleneceği fikrine kapılmıştı. Savaş bittiğinde 15 kişilik çeşnicilerden yalnızca biri hayatta kaldığına göre şüphelerinde haklıydı. 


    Hitler boğazındaki hassasiyet yüzünden sigara içmez, içilen ortamı da şiddetle kınardı. Führer'in tarih sahnesine gömülmesinden birkaç ay sonra Çin'de iktidarın sahibi Mao tütün mamullerine olan tutkusuyla tarihe geçecekti. Mao'nun tütünle olan münasebeti, sigaradan sorumlu uşak tutmasını gerekli kılacak ölçüdeydi. Etli yemekler konusunda son derece sevecendi. Öyle ki aynı öğünde 1 kilo et yahnisi ve koca bir tavuğunu mideye indirecek seviyede bir sevecenlikti bu. Mao'nun en hoşlanmadığı yiyecek donmuş balıktı. Moskova'ya yaptığı ziyaretlerden birinde kendisine donmuş balık ikram edilince Stalin'le bozuşuyorlar. Hazım problemleri hayatı boyunca yakasını bırakmıyor dahası diş temizliğinden de hoşlanmadığından yaşlılığında ağzında diş kalmıyor.


    Komünizm demişken Gana'nın çelişkiler yüklü başkanı Kwame Nkrumah'tan bahsetmemek haksızlık olur. Lenin'in öğretisine gönülden bağlı olan Nkrumah, iktidara gelişinden bir süre yükseklik korkusu yaşayanlardan. Kendini sonsuza dek başkan ilan edip, grevi ve protestoyu yasaklıyor. Nkrumah resmi olarak evli olması haricinde dünyevi zevklerden arınmış gibiydi. Politika hayatının tek gerçeğiydi ve günde 20 saat çalışıyordu. Yaşamak için yemeği tercih eden kişiliklerden biri. Mahpusluk yıllarında, hapishane menüsü boşaltım sisteminde arızalara yol açınca haftanın en az üç günü yemek almamaya başladı. Yemek yerine tuvalet kağıdı alıyordu. Bu durumun pratik faydaları da yok değildi. Tuvalet kağıdı, kağıt sokulamayan hapishaneden yazabileceği tek materyaldi ve sadece yemekle değiş tokuş edilebiliyordu. 


    Baş döndürücü gücü olan her erk sahibi yeme içme konusunda Nkrumah gibi çelik iradeli değildi elbette. Yakın tarihin sansasyonel karakteri Türkmenbaşı Saparmurat Niyazov da be bunlardan biri.  Niyazov, ailesini çocuk yaşta kaybedince hayatını ideolojisine adayıp, bir süre sonra kendi ideolojisini yaratan bir figür. Gece gündüz brendi içen, bütün seyahatlerine şişe şişe brendi taşıyan Niyazov'un haç farizası esnasında bile bu alışkanlığına devam ettiği söylenir. Saray yavrusu evinde görünmeyen düşmanlara ateş açtığı gecelerin faili ise kesinlikle brendiden daha tehlikeli bir alışkanlıktır. Haşhaşın her bahçeye ekildiği ülkesinde, Niyazov da sıradan bir eroin müptelasıdır. Gel gelelim gün gelir kalp tekler, by-pass kapıyı çalar. Can tatlı, beden fanidir. Hal böyle olunca sağlıklı yaşam ve sportif faaliyetler dönemi başlar. Üstelik bu faaliyetler yalnızca Niyazov'un bedenini değil, cümle Türkmenleri kapsamaktadır. Fakat sağlıklı yaşam reçetesinden ekmek kalkmaz. Ekmeği o kadar sever ki bir süre sonra ekmeğe,  ekmek denmesini yasaklar. Ekmek oluverir Gurbansoltan. Türkmenler bu ismi benimsedi mi bilinmez ama isim Türkmenbaşı'nın annesinin ismidir.


    Sofra kültürüne büyük anlamlar yükleyen Stalin'in Holodomor'dan sorumlu olması kendi için büyük talihsizlik. Gürcüler için sofra adabı kesin ilkelerle belirlenmiştir. Bunu bugün Gürcistan'a gittiğinizde özellikle geniş ailelerin verdiği davet sofralarında bile görebilirsiniz. Hatta davet ederlerse gitmenizi öneririm, katılmamayı büyük kabalık sayıyorlar. Yoldaş Stalin tam böyle katı bir adapla yetiştiğinden sofraları çok meşhurdu. Akşamüstü başlayan ziyafetler sabahın ilk ışıklarına dek sürerdi. En kaliteli Gürcü şarapları eşliğinde Gürcü yemekleri yendiğini, izinsiz kalkılamadığını ve bunun misafirler için utandırıcı boşaltım sorunları yarattığını söylememe gerek yok sanırım. Bu sofraların en önemli özelliği Stalin'in eğlenirken memleket meselelerini de hallettiği bir mecra olması. İddia odur ki Çek Komünist Partisi lideri Klement Gottwald böyle yenilip içilen bir gecelerden birinde Stalin'e ülkesini SSCB'ye alması için yalvarmıştı. Gottwald'ın Stalin'in ölümünden 10 gün sonra üzüntüden kalp krizi geçirdiğini bilgisini buraya eklemek bu noktada boynumun borcudur. 

    Veda Busesi*

     Yazının spotunda bahsettiğim libido yükselten moringa bitkili tarif, sosyalleşmekten pek hazzetmeyen Ferdinand Marcos'a ait. Ama tabi ki moringa yaprağı bulursanız bir tarife katmaya gerek yok, kaynatıp içiniz. Moringa gerçekten doğanın mucizesi, gençlik vaadi bile var. Daha ne olsun?

    Fazla yetkili oldukları için zehirlenen adamların hayatına küçük bir pencere açtım. İnsan etini tuzlu bulanlara, ölüm korkusuyla gittiği her yere laboratuvar  götürenlere, dişlerinin beyazlığını deve sütüne bağlayanlara ve daha nicelerine değinmedim. 

    *Başlık Haitili diktatör Papa Doc'a ait. Halk yoksulluk içinde kıvranırken, sözlerle felaketi normalleştirmek, ancak bir tirana yakışır değil mi? 


    .


    27 Aralık 2020 Pazar

    Beethoven Yılı'nda Beethoven'ın Evinde

    Ahmed Arif Beethoven için “Açlıktan ölen müzik peygamberi” ifadesini kullanır. Mucize isteyenlere işitmeden duymayı göstermiştir işte. Notalarının ilahi ışıktan süzüldüğü fikriyle birçok takipçisinin hüzünlere kapılması da bundandır belki. Ve 2020’de 250 yaşına girdi Beethoven. Eğer dünya virüslenmeseydi ilahi nağmeleriyle hepimizi kutsayacaktı. Aslında 2020, UNESCO tarafından Beethoven Yılı ilan edilmişti...

     

    Buz gibi bir kış günü, Köln’den Bonn’a doğru yola çıkıyorum. Aniden gelişen, bana ait olmayan bir plan. Bonn Almanya’nın yazlık başkenti olarak biliniyor. Aslına bakarsanız 30 yıl evveline kadar Almanya’nın başkenti olan bir şehirdeyiz. Yazlık denmesinin sebebi, küçük ve sakin bir şehir olmasından kaynaklanıyor. Bu bakımdan oldukça şaşırtıcı olan, 20. yüzyılın büyük bölümünü başkent unvanıyla geçiren şehrin öyle ciddi bir hava estirmemesi.


    Bonn hakkında bildiklerim daha çok Beethoven’la kesişiyor. Beethoven’ın doğduğu ve çocukluğunun geçtiği ev burada. Bunu biliyorum. Fakat şehri adımlarken Beethoven’sız bir adım atamadığımı fark ediyorum. Graffitiler’den, sokak tabelalarına kadar her yerde müziğin peygamberi karşınıza çıkıyor. Bonn bunu o kadar doğal bir biçimde yapıyor ki, şehrin Beethoven’la ilişkisinin gezginleri cezbetme düşüncesiyle değil, sahici bir tavır olduğunu sezinliyorsunuz. Beethoven’dan ve başka büyük bestecilerden adını alan caddelerden geçip, 5. Senfoni’nin sesini takip ederek, büyük bir kiliseye giriyorum. Sivri kemerler müzikle birlikte daha sivri, mumlar daha kasvetli görünüyor derken. Bonngasse 20 numaraya varıyorum. Bu adres 16 Aralık 1770’te, Bonn, Köln Elektörlüğü’nün başkentinde doğan Beethoven’ın evine ait.



    Sokaktaki diğer evlerle bitişik nizam bulunan yapı, yağmurun da etkisiyle bana biraz hüzünlü geliyor. Giriş bölümünden bilet alıyorum. Müzeyle ilgili broşürlere bakarken, İngilizce olanı alıyorum. Bir taraftan yanımdaki arkadaşımla konuşuyorum. Bu esnada gişe görevlisi olan ama emekli öğretmen görüntüsü çizen hanımefendi, hafifçe gülümseyip Almanca bir şeyler söylüyor. Yanımdaki arkadaşıma dönüp bakıyorum. Muhtemelen yasakları sıralıyor diye düşünürken, gişedeki kadın bana Türkçe yazılmış bir müze rehberi uzatıyor. İngilizce ve Almanca olan kadar çok nitelikli olmasa da bu duruma bayılıyorum. İlk defa Avrupa’da böyle bir uygulama görmenin şaşkınlığıyla “fotoğraf çekmek yasaktır” cümlesinin Almancasını bilmiyor olmanın hafifliği birbirine karışıyor.

    Beethoven Evi arka tarafta bir avluya açılıyor. Aslında müze daha önce birbirinden ayrı olan iki müstakil binanın birlikteliğinden oluşturulmuş. Sarı renkli bina Ludwig van Beethoven doğduğu sırada, Beethoven ailesinin yaşadığı ev. Bugün müze olan ve Beethoven’e ait dünyadaki en geniş koleksiyonu saklayan yer aynı zamanda bu sarı bina. Arkada bulunan Beyaz Ev, “Dijital Beethoven Evi” olarak 2004 yılında hayata geçirilmiş. Dijital Koleksiyonlar Stüdyosunda, Beethoven’in yaşamına ve eserlerini teknoloji aracılığıyla mercek altına alıyorsunuz. Müzenin son bölümü Müzik Vizualisyon Salonu adı verilen, Beethoven müziğini audiovizüel olarak yeniden yorumlandığı bir alan. Burada günün belli saatlerinde performanslar gerçekleşiyor. Katılmak istediğinizi bilet alırken belirtirseniz, size saat veriliyor. 

    Beethoven müzisyen bir aileden geliyor.  Köln Prensi’nin hizmetinde, saray orkestrası şefliğine getirilen büyükbaba Ludwig’in yağlı boya tablosu müzede izleyiciye sunulan eserlerden biri. Müzede sergilenen tablolardan biri Bonn Sarayı’ndaki bir balo sahnesini betimliyor. Bu balo sahnesi Beethoven’ı himaye eden, ilk parasını kazanmasına vesile olan prensleri ve saray orkestrasını yansıtıyor. Aydınlanma Çağı fikirlerinin hüküm sürdüğü bir devrin ortasında, henüz 12 yaşında olan Beethoven, bu tabloda gösterilen orkestranın önce organisti, ardından viyolacısı olacaktı.

    Beethoven’ın evi, kış mevsiminin güneşsizliği ve fonda durmaksızın çalan Beethoven eserleriyle, 18. yüzyıl atmosferini kendiliğinden sağlayan bir mekan. Kısa sürede Beethoven’ın Bonn yıllarında kullandığı J. Stainer tarzı viyolası, gençlik arkadaşlarıyla yazışmaları, güzel anları daha da güzelleştirmek için gönderilmiş kutlama kartları, piyano sonatlarının erken tarihli baskıları gibi nesneleri görmenin normal olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Evin çağdışı havası an be içime nüfuz ederken, Beethoven’a sunulan hatıra defteri bilmediğim bir zamanın kıyısına uzandığımı bana yeniden hatırlatıyor. Beethoven 1792’de Haydn’dan ders almak üzere doğduğu şehirden ayrılıyor. Bu Bonn’dan ilk ayrılığı değil ama son ayrılığı oluyor. Siyasi karışıklıklar nedeniyle Beethoven bir daha çok istese de Bonn’a dönemiyor. İşte bu defter tam o zamana ait. İzleyiciye sunulan sayfada, arkadaşı Ferdinand von Waldstein’in şu cümleleri okunuyor: […] bitmeyen çalışkanlığınızla Mozart’ın ruhunu Haydn’ın ellerinden kazanacaksınız. Günümüzde, “Waldstein Sonatı” adıyla anılan op.53, Beethoven tarafından bu satırların sahibine ithaf edilmiştir.

    Müze Beethoven’ın bütün hayatına açılan bir kapı adeta. Doğduğu odadan başlayarak, Bonn yıllarını, ailesini geçindirmek için küçük yaşta hayata atılmasını her şeyi  kare kare izliyorsunuz. Öte yandan Beethoven Evi, sanatçının  Viyana yıllarından eşyalar da içeriyor. Yazı masası, kalbini kaptırdığı büyük aşkının büstü, kendisinin kaleme aldığı vasiyetnamesi, ölümünden sonra alınan ölüm maskesi. Yoksulluk, sağırlık, hatta evsizlik, Beethoven’ın hayatı kocaman bir direniş aslında.  Tarihin dehlizlerinde Beethoven gibi adamlar olmasaydı, dünya bu kadar yaşanılası bir yer olmazdı.  



    Veda Busesi

    Müzeden ayrılmadan,  müzenin mağazasına uğramayı ihmal etmiyorum. Beethoven imzalı kalemler ve daha çok kullanabileceğim eşyalar seçiyorum. Daha sonra paketi açtığımda içinden Beethoven’ın soyağacını gösteren tablonun baskısı da çıkıyor. Duygusal anlarda olmadık şeyler alabiliyorum demek ki diye düşünüyorum. Bonn benim için Beethoven’la özdeşleşiyor. Müzeden ayrılıp 200 yılı devirmiş bir pastanede mola veriyorum. Beethoven’ın adı verilmiş pastalar vitrini süslüyor. Hayat Bonn’da Beethoven’la devam ediyor. 

    İyi ki doğdun Beethoven! 

    500. Yaşında dünyanın daha mutlu olması dileğiyle…

    2 Haziran 2019 Pazar

    Daima Genç: Berlin



    Her yıkımdan daha güçlü çıkan bir şehir Berlin. Hazzı ve gerçeği, geçmişi ve geleceği aynı anda içinde barındıran gücünü yaratıcı ruhundan alan bir şehir.   




    Dünyada yağmur çiselerken en keyifle yürünecek şehirlerden biri Berlin.  Bulutlarla kaplı gökyüzü bu şehre tarif edilemez bir gizem katıyor.  İçinde büyük savaşlar görüp, derin yıkımlar geçirmenin izleri bulunsa da mizacına işlenmiş yeniden doğuş enerjisine bir anda kapılıyorsunuz.  Berlin’in tarihi ortasından geçen Spree Nehri’nin iki yakasında yer alan küçük balıkçı köyleriyle başlıyor.  Ben de kendini kolay ele vermeyen, yavaş yavaş kendini sevdiren kentin tarih boyunca canlı kalmasına vesile olan  Spree Nehri’nde keyifli bir tekne turunu kesinlikle ilk tanışma için uygun buluyorum.  Nehir gezisi sırasında Berlin’de bütün zamanların birlikte ve kusursuz bir uyum içinde yükselişi önümden akıp gidiyor.  Yüzyılları deviren kiliselerle, yeni nesil yapıların özgür çizgileri eşlik ettiği şaşırtıcı birlikteliğine kırmızı tuğlaları ve kuleleriyle Oberbaum Köprüsü’nün zarafeti ekleniyor, derken Jonathan Borofsky imzası taşıyan 30 m uzunluğundaki Molecule Man karşımda beliriyor. 
     Berlin’i bir zamanlar trajik biçimde ikiye ayıran o ünlü duvar yolculuğumun ikinci durağını oluşturuyor.  Soğuk Savaş’ı görünür kılan duvar  1961’de inşa edildiğinde 46 km boyunca uzanıyordu. 1989’da yıkılan duvarın, Spree Nehri’nin kuzey yakasında yaklaşık 1,5 kilometrelik bölümü halen korunuyor.  Dünyanın dört bir köşesinden gelen sokak sanatçılarının garaffitileriyle bir açık hava müzesi haline gelen duvardan, günümüze kalan bölüm East Side Gallery olarak anılıyor. 
     






    Tarihi Berlin’e sokulmak üzere parlamento binası Reichtag’tan başlayan bir yürüyüş yapmaya karar veriyorum.  Reichtag , üstündeki cam kubbesiyle tam bir cazibe merkezi.  Burası ziyarete açık ve eğer cam kubbeye çıkarsanız size mimari detayların yanı sıra bütün şehrin manzarasını sunmasıyla da ayrıcalıklı bir yer. Bir zamanlar saraya giden yola açılan Brandenburg Kapısı yürüyüş güzergahımın en popüler parçası. Zafer tanrıçasının heykeliyle süslü kapının önünden itibaren Unter den Linden’e  uzanıyorum. Burası ıhlamur ağaçlarıyla süslü bir cadde, modern mimarinin göz kamaştırıcı örnekleriyle şehrin bütün yıkımların karşısındaki dirilişini temsil eder gibi bir tavırla şık ve zarif. Elçilik binaları, butikler, kafeler derken adını Opera Binası ve 18. yüzyıldan bu yana şehrin portresini güzelleştiren Berlin Katedrali çağlar arasında geziniyormuşum hissi uyandırıyor.  Değişik zamanlarda onarım gören kilise eklektik bir mimari anlayışı yansıtıyor. Yıl boyunca zengin bir konser programı olan bu büyüleyici mekan, Mayıs ayı boyunca beş klasik müzik konseriyle ziyaretçilerine farklı bir deneyim  sunuyor.



    Berlin’in ritmi hiç düşmeyen caddelerinden bir diğeri de Kurfürstendam yapımı. 16. yüzyıla kadar uzanan cadde Otto von Bismarck’ın isteği üzerine görkemli bir caddeye dönüşür.  Uzun yıllar eğlence , iş ve kültürel aktivitelerin merkezi olan cadde II. Dünya Savaşı’nda büyük hasar görür. Bugüne geldiğimizde burası alışveriş yapmak, tasarım kafelerde dinlenmek, güncel bir sergiye katılmak için ideal bir bölge.  II. Dünya Savaşı’nın izleriyse bu bölgede yer alan Kaiser Wilhelm Anıt Kilisesi’nde hala yaşıyor.  Savaş yaralısı olarak bombalamanın ardından restore edilmemiş kilise,  bir dönemin yıkıcılığını olduğu gibi yansıtıyor.  
     Hareketli gece hayatı, tiyatroları, festivalleri ama en çok da kültür ve sanatıyla dünya gündemini meşgul eden bir başkent Berlin. Yüzlerce müze ve galeriye ev sahipliği yapan şehir , dünyanın dört bir yanından sanat tutkunlarını kendine çağırıyor adeta. Spree Nehri üzerindeki adada yer alan Museumsinsel, daha tanıdık ifadeyle Müzeler Adası ziyareti Berlin gezisinin olmazsa olmazı arasında.  Müzeler Adası’nda Bode -Museum, Neues Museum ,Alte Nationalgalerie, Altes Museum ve Pergamonmuseum ‘u ziyaret etmek mümkün. Rodin’den Van Gogh’a sanat tarihinin şöhretli isimlerinin resmi geçit yaptığı müzelerde ayrıca farklı coğrafyalardan toplanmış eserler de görülebilir. Özellikle Pergamonmuseum, İştar Kapısı'ndan Yazılıkaya'ya kadar gerçekten baş döndürücü bir etkiye sahip.





    Berlin ‘in sanatla ilişkisi büyük savaşın çok öncesine dayanıyor.  1919’da Walter Gropius veOskar Schlemmer, Vassily Kandinsky ve László Moholy-Nagy gibi önemli isimleri bünyesinde barındıran Bauhaus Okulu bu ilişkinin en ilginç örneklerinden biri. Disiplinlerarası bir şekilde sanat ve zanaatı bir araya getirmeye çalışan bu hareketin bu yıl 100. yılı olması dolayısıyla Mayıs ayı boyunca Helmut Newton Stiflung’da “Bauhaus und die Fotografie” başlıklı sergi ile   Haus der Kulturen der Welt'te Bauhaus Okulu’nun bugüne kadar geçirdiği süreci ve dünyadaki etkileşiminin incelendiği çalışma görülebilir.  İlkbaharın gelişiyle renkli bir atmosfere bürünen Berlin’de 5 Mayıs’ta sanatçılar ve izleyiciler arası diyalogu arttırmak üzere  bir açık hava sergisi düzenleniyor. Oberbaum Köprüsü’nün mekan olarak kullanılacağı etkinlik sırasında köprü trafiğe kapalı olacak.

    Not: Yazı SunExpress'in uçak içi yayını SunTimes Mayıs/2019 sayısı için kaleme alınmıştır.