İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2020 Salı

Kutsal dağa yolculuk:Panaya Kapulu

İlahi dinlerin en popüler kadınının izinde, Anadolu'nun Ege kıyısında, Bülbül Dağı'nın eteklerinde, ruhani bir yolculuğa çıkıyoruz. 2000 yılı devirmiş kutsal bir hikaye onunki, Meryem olarak başlayan mütevazı yaşamı, hep mütevazı geçer. Ancak İsa'nın hakkı İsa'ya verilince, annesine de Theotokos payesi düşer. Tanrı Anası olarak anılır Meryem, o artık Meryem Ana'dır. 
Sanat tarihinin gerçek Madonnası, ana tanrıça kültünün ilahi formu, Kutsal Bakire Meryem'in inanışa göre son ikametgahı Bülbül Dağı. 
   

Bir zamanlar inancın izini sürenlerin, kutsal anlatının yoluna düşenlerin uğrak yeri Bülbül Dağı. İnanışa göre İsa çarmıha gerildiğinde, Roma'nın zulmünden kederli annesini korumak ister. Vücudu dünyevi acılara teslim olmuşken havarisi Aziz Yohanna'ya (St. Jean) annesini emanet eder. Daha sonra Hristiyanlığın mimarı olarak anılacak Aziz Yohanna, çarmıhta İsa'ya verdiği sözü tutar ve Meryem'i alıp Anadolu'ya gelir. Dört İncil yazarından biri olan Yohanna, politeist Anadolu'da İsa'nın öğretisini yaymaya girişir. Ticaretle zengin, kalabalığı hiç bitmeyen, görkemli Efes yeni dini yaymak için idealdir ancak bu kalabalık Meryem'in güvenliğini zora sokmaktadır.  
 Zengin bir ticaret limanı olan Efes'te Meryem'i kem gözlerden korumanın zorluklarını fark eden Yohanna, emanetini Efes'in yanı başında Bülbül Dağı'nın ağaçlarla donatılmış korunaklı bir bölgesine yerleştirir. Zeytin ağaçları arasında küçük bir taş kulübede yaşamaya başlayan Meryem ömrünün son yıllarını Yohanna'nın yoldaşlığında sessizce tamamlamıştır. İnanışa göre Meryem öldüğünde 101 yaşındadır ve ruhu Bülbül Dağı'nda göğe yükselmiştir. Yohanna, Meryem'in mezarını Bülbül Dağı eteklerinde yine kimsenin bilmediği bir yere yapar. 



Bölgede Hristiyanlık yaygınlaşınca, Meryem Ana kültü muhtemelen Anadolu'da asırlardır varlığını sürdüren ana tanrıça inancı ve Artemis kültünün bir uzantısı olarak kolayca yerleşir. Meryem Ana kutsal bir makama kavuşsa da zaman akıp giderken zaten gölgelere saklanmış evi unutulup gider. İnanç değişir, Anadolu'nun sosyal ve politik dokusu değişir. Ve bütün ulviyet atfedilen olaylarda olduğu gibi bir fani bir rüya görür. İsa'nın doğumunun üzerinden 1891 yıl geçmiştir ve ruhunu İsa'nın öğretisine adayan Alman rahibe Anna Katherina Emmerick hayatı boyunca hiç görmediği Efes'i, Bülbül Dağı'nı ve Meryem'i rüyasında görür. Bu rüya kutsal bir işaret olarak algılanır ve araştırma başlatılır. Kanıt kabul edilen rüyanın izini süren Fransız rahip Julien Gouyet, Bülbül Dağı'nın , Panaya Kapulu denilen bölgesinde haç planlı, taş bir yapı keşfeder. O günden sonra Gouyet, Meryem Ana evinin kaşifi olarak anılacaktır. 


Böylece Meryem Ana Evi resmi olarak kayıtlara girer. Ne var ki dönemin şartlarında evin yolu olmadığı için zorunlu olarak yeniden unutulur. Ancak az sayıdaki Hıristiyan hacılar tarafından düzenli olarak ziyaret edilir.  Evin kaşiflerinin çoktan ebedi uykuya daldıkları 1950'lerde Bülbül Dağı ulaşım yönünden rahatlamış gibidir. 
 Vatikan uzun yıllar bölgedeki gelişmeleri izler ve çekimser bir tutum izlemeyi seçer. 1950'lerde eldeki kanıtlardan hareketle bölge Hristiyanlık için kutsal alan ilan edilir. Bu statü Papa VI. Paulus'un 1967'de Meryem Ana Evi'ni ziyaretiyle perçinlenir. Üstelik VI. Paulus burayı ziyaret eden tek papa da olmayacaktır. Yüzyıllardır Efes'in Magnesia Kapısı'ndan çıkan herkes, yolu takip ederse Meryem Ana Evi'ne ulaşacağını bilir. Günümüzde Selçuk'tan Meryem Ana Evi'ne doğru çıkan yolun sağ tarafını görkemli bir Meryem Ana heykeli süslüyor. Heykelin banisi 1955'ten bu yana Meryem Ana Evi kazılarını finanse eden Amerikalı Quatman Ailesi. 


Meryem Ana Evi'nin girişi adak ve anı eşyaları satan dükkanlarla insanı karşılıyor. Ardından zeytinli yolu geçip, artık yapının simgesi haline gelen, zarif bir diğer Meryem Ana heykeline ulaşılıyor. Devamında zeytin ağaçlarının titreştiği gölgeler içinde, mütevazı, haç planlı bir şapelle karşı karşıya geliyorsunuz. Yapının içi de dışı cephesi kadar yalın. Birkaç ikona, birkaç heykel. Her yıl 15 Ağustos'ta Meryem'in Göğe Yükselişi anısına burada törenler yapılıyor. Gizemli geçmişi ve yarattığı atmosferle şapel ve çevresi gözle görülür bir ruhani hava yaratıyor. Bağış olarak alınan mumlar çoğu ziyaretçi tarafından evin bahçesinde bulunan mumluklara dikiliyor. Hristiyanlık için sessiz bir dua ve şükran niteliği taşıyan bu gelenek, farklı inançtan olan konukların dileklerinin gerçekleşmesi için bir umut. Evin bahçesinde ayazmadan gelen suyun aktığı çeşmeler ve dilek duvarı yer alıyor. Dünyanın dört bucağından insanların hayalleri Meryem Ana'nın şefaatiyle onurlandırılmayı bekliyor. Belki  bir kısmı Ege güneşinde silinip gidiyor ama esas olan umut etmek galiba. Yine de özellikle yerli ziyaretçilerin dilek duvarı için ıslak mendil tercih etmesi garibime gidiyor. İnsan en çok olmasını istediği şey için, kullan at bir mendilden daha iyi bir tercih yapmalı gibi geliyor bana.


Kutsal alanlardaki tüm sular gibi ayazmanın suyunun sağıltım gücü ve rahatlatıcı etkisi üzerinde duruluyor. Bazı hacılar istavroz çıkarıp, suyu küçük şişelere dolduruyor. Su buz gibi, mevsim yazsa gerçekten insanı rahatlatıyor. 

Veda Busesi 

Farklı zamanlarda Meryem Ana Evi'ni ziyaret etme şansım oldu. Her defasında, ziyaretçilerin saygıyla ve huzurla buradan ayrıldığını gördüm. Anadolu eşsiz bir gizemler geçidi. Sırrını belki tam vermiyor ama zenginliği her zaman minnet duymama sebep oluyor. Dünyada huzur veren yerlere dönüp dolaşıp tekrar uğramak gerek.  


9 Ağustos 2019 Cuma

Ege Rüzgarında Deniz ve Kekik: Foça’dan Karaburun’a


Ege’nin mavi ışıltısında, uygarlıkların kök saldığı, her zaman kalbinde yeni yolculara yer açan İzmir. Antik Çağ’dan bu yana şairlerin ilhamına, komutanların aklına, gezginlerin güncelerine sığmayan bir güzellik. 



Tarihi çarşıları, Kordon’u, gevreği, boyozu derken İzmir tadı her daim damakta kalan bir Ege klasiği. Her gidişte kalbin Ege’de kalarak dönüldüğü, kendine özgü ahenginde bitmek tükenmek bilmeyen serüvenler sunan şehirde bitmek bilmeyen imbatın esintisinde kıyıya inme vakti.
Dalgaların salındığı mavi bir deniz, coğrafyanın ölçüsüz girinti çıkıntıları ve  adacıklarıyla, biraz incir, biraz mandalina, biraz karadut ama illaki zeytinin yurdu Foça, İzmir sahil şeridinin mütevazı güzeli. Tarihin babası olarak anılan Herodot’un “en yüce gök kubbenin altında ve dünyanın en güzel ikliminde kurulmuş” dediği Foça, yığma taş duvarlı, sıvasız Rum evlerinin denize açılan sokakları süslediği, balıkçıların tok gözlü kedilerce kuşatıldığı, her kıvrımı ayrı bir kumsal saklayan romantik bir sahil kasabası.  Foça ‘nın tarih sahnesindeki macerası efsanelerin yeryüzünde hüküm sürdüğü zamanlara kadar uzanıyor.



 Troya Savaşı’nın kurnaz kahramanı Odyseus’u , sihirli namelerle tuzağa düşürmek isteyen, deniz kızları Sirenler’in Foça açıklarındaki adalarda yaşadığına inanılıyor.  Volkanik tozların tuzlu suyla kaynaşmasıyla oluşan kayalıklar doğanın özgün tasarımlarından biri ve “Siren Kayalıkları” adıyla anılıyorlar. Rüzgarlı gecelerde hala kendine özgü bir ezginin yükseldiği rivayet edilen kayalıkları görmek için Eski Foça sahilinden kalkan gezi teknelerine binmek yeterli. Antik dünyada bir İyon kenti olan Foça'nın hikayesi deniz kızlarıyla başlasa da bölgenin sembolü fok. Binlerce yıl önce fokların mesken tuttuğu bu sulara Phokaia denilirken, zamanla isim Foça haline gelmiş.  Foça, kaleden başlayarak, gören herkesi kıskandıran evleri, sokaklarında uçan kelebekleriyle tam bir sığınak. Sabah denize açılan balıkçıların, akşamüstü geri dönüşü, güneşin turuncu bir kalp gibi kale manzarasında batışı, Ege otları ve zeytinyağlı sabunlarla dolu çarşısı, dondurmacı Nazmi Usta’sıyla samimi ve kendi halinde bir dünya Foça. Yazın kaldırımlarından bile denize girilen, her virajı ışıl ışıl bir koya açılan mavi bir düş aynı zamanda. Sabahların domates reçelinin muhteşem kokusuyla başladığı, yıldızlı gecelerin cırcır böceklerinin şarkılarıyla dolduğu, ayrılmamak için bin bir bahane bulunan bir İzmirli Foça. 






Foça’nın tatlı hayali zihnime kazınırken, beldenin kıyı komşusunu yakın eden feribota atlayıp Karaburun’a doğru yol alıyorum. Karaburun’a yaz aylarında Foça’dan kalkan feribotla ulaşmak mümkünken, yılın her mevsimi harika manzaralar sunan kara yolunu da tercih etmek olası.  Bir zamanlar İyonya’nın önemli limanlarından biri olan Karaburun, Urla ve Çeşme gibi şöhretli seyahat rotalarıyla çevrili. Buna karşılık, Ege sahillinin en keşfedilmemiş köşesi.  Karaburun’un İskele’sinde yürürken asırlar boyu bu limana ayak basan gemicileri, balıkçıları, tacirleri düşünmeden edemiyor insan.  Her zaman taze deniz ürünleriyle sahilde uzanan balıkçıları, el emeği seramiklerin, takıların tezgahları süslediği akşam pazarı, sandalların salındığı korunaklı limanıyla Karaburun Kordon’u kendi ritmine usul usul misafirlerini dahil ediyor. Dağlardan kekik ve nergis kokusunu taşıyan rüzgarı hissettikçe, çağlar önce buraya “Rüzgarlı Mimas” diyen ozan Homeros’u anmamak elde değil.  Mimas, Karaburun’un Antik Çağ’daki ismi. Efsaneye göre tanrılarla savaşan devlerden biri olan Mimas, Zeus’un gazabına uğrar. Savaş sırasında Mimas’a çok kızan Zeus, öldürülen devi demirci tanrı Hephaistos’un gömmesini ister. Hephaistos, devi Bozdağ’ın altına gömer ve üzerine demir ve bakırdan oluşan bir alaşım döker.  Böyle bir hikayesi olan Bozdağ’ın zirvesine çıkarken , rüzgar gittikçe artar, keçi sürüleri yolu keser, kekik kokusuyla atmosfere hakim olur.  Zirveye yaklaştıkça Yunan Adaları, Çeşme, Foça göz alabildiğine görülür.  Efsaneler gerçeğe dönüşmeye başlar.


Karaburun’da mevsimine göre üzümü, sakız enginarı ve şifalı otlarından tatmak gerek. Özel bitki türlerini barındıran yarımadada sakin köylere doğru kısa yolculuklar yaparak , yerel ürünlerden hazırlanan köy kahvaltılarına, şifalı otlarla demlenmiş çaylara ulaşmak çok kolay.  Zeytin ağaçları ve bağlarla donanmış, şirin taş evleriyle İnecik; sahili ve lezzetli kahvaltısıyla Saip; turkuaz denizi, küçük pansiyonlarla süslü limanıyla Kaynarpınar yarımadanın  huzur dolu köylerinden birkaçı.  Yarımada olmanın avantajıyla Karaburun irili ufaklı birçok koya sahip. Mavi bayraklı plajlar, gözden uzak kumsallar, zümrüt gibi ağaçlarla kusursuz bir uyumu yakalamış Ege mavisi bu coğrafyada her adımda göz kamaştırıcı. Bodrum Koyu, Dolungaz Koyu, Kuyucak Plajı bölgenin mavi düşlere yelken açan adreslerinin başında geliyor.





Adını, güneşin gözden kayboluşuyla ortaya mor gecelerden yahut bağrında yetişen 70 çeşit mor çiçeğinden mi alır bilinmez ancak Karaburun’un Mordoğan beldesi İzmir’in az bilinen güzelliklerinden biri.  Bütün Ege bereketinden nasibini alan Mordoğan, zeytinlikler, narenciye bahçeleri, morun en güzel tonlarına hakim çiçekleri, yumuşacık iklimiyle mutlu bir şaşkınlık yaratıyor.  Gün ışığının mora çalan gökyüzünde doğuşuyla,  balıkçı teknelerinin mavi denizde kaybolduğu bu sahil kasabası ziyaretçilerini duygulu tavrıyla kolayca etkilemeyi başarıyor.  Deniz kokusuna bulaşan nergis esansı  baş döndürücü bir hızla etrafımı sarıyor. Nergis çiçeğine ismini veren Narkissos’un yurdunda olduğumu anımsıyorum.  Efsanelerle yüklenmiş, denizi, güneşi, kokusu apayrı kasabada Ardıç Koyu’nda dalga seslerini dinleyip, doğanın resital yaptığı Manal Koyu’na uğruyorum.  Sahilde rastladığım balıkçıların sohbetine katılınca: “Buradan balık yemeden dönme.” uyarısını ciddiye alıyorum.  Efsanelerle dolup taşan yolculuğum, mora boyanmış bir gök yüzüyle sona eriyor.



Not: Yazı SunExpress'in uçak içi yayını SunTimes Nisan /2019 sayısı için kaleme alınmıştır.

13 Ocak 2019 Pazar

Ege'nin Bilgesi Bergama


Unutulmuş dünyaya bir yolculuk için Bergama’dan daha sofistike bir rota az bulunur.  Önce güneşli derin bir sükunete yaklaştığınız hissedersiniz.  Ama bu duygu çok uzun sürmez. Koynunda hazineler barındıran Ege’nin baş döndürücü İzmir’inde gerçek bir hazinedir Bergama.  Antik Çağ’ın dillere destan Pergamon’unda soluk almaya başlayınca insan, saati unutur, takvim akla gelmez adeta. 


                   Kelime anlamı “yüksek yerleşim / kale” anlamına gelen Pergamon’da ilk yerleşimler Eski Tunç Çağına dek uzanır.  Bergama zaman çizgisinde öyle cezbedicidir ki bazı kaynaklarda kurcusunun efsanevi kahraman Herakles’in oğlu olduğu bile söylenir.  Yine de bütün anlatıların, bütün tarihçilerin birleştiği yegane gerçeklik bu güzelim coğrafyanın altın çağını M.Ö. 282 yılında kurulan Pergamon Krallığı döneminde yaşadığıdır.  Siyasi güçle yetinmeyen krallık, Kral 1. Attalos’un sanat,mimarlık, edebiyat gibi alanlarda örnek bir şehir olma arzusunun vücut bulmuş halidir.  Hellenistik Çağ’ın görkemini bugün bile sonuna kadar yaşatan Akropol, Bergama’nın irili ufaklı sokaklarından, caddelerinden çağırır.  Bu isteğe kara yoluyla tırmanarak ya da  aşağıdan Akropol’e uçan halı gibi süzülen teleferikle varmak tamamen size kalmış.  Bergama Akropolü saraylar,kütüphaneler, tapınaklar, galeriler, tiyatrolar içeren devasa bir yerleşim.  Athena’ya adanmış tapınağa saygı gösterircesine boy vermiş zeytin ağaçlarının titreştiği bu uzamda, Trajan Tapınağı’nın görkemi,  Hellenistik dünyanın en dik tasarlanmış tiyatrosu, şimdilerde Berlin’de bulunan Zeus Sunağı’nın hazin boşluğu ve sayısız anıt zamana kafa tutmaya ve ziyaretçilerini büyülemeye devam ediyor. 






Akropol’den ayrılıp yeniden düze indiğinizde mutlaka Rumlardan kalan taş evlerin bozulmamış dokusunda kaybolmak gerek.  Kale Mahallesi rengi solmuş evleri, daracık sokakları, şenlikli sakinleriyle Bergama’nın yaşam enerjisini birinci elden almak için en doğru adres.   Bergama havasına biraz daha dokunmak ve kısa bir mola vermek için çınarlar altında titreşen,demode iskemlelerin hükmünü yitirmediği bir kahvehanelerden birine  oturmak bütün yorgunlukları alıp götürecek.  Bergama’da bu kahvelerin en afilileri arastada bulunuyor. Arnavut kaldırımlı, telaşsız dükkanların sıralandığı bu küçük arastada yan masadaki Bergama sakinleriyle sohbet etmek,  hafif esen rüzgara içilen bir yudum kahvenin kokusunun karışması paha biçilemez.
El dokumalarıyla, özellikle halılarıyla literatüre geçmiş bir bölge Bergama. Yüzlerce yıllık bir geleneğin ilmeklerle buluşması, kök boyalarla renklendirilmesi, şiir gibi dile gelmesi Bergama Halısı. Bu sebepten burada halı turistik bir hatıranın çok ötesinde.  Sokakları adımlarken halı dükkanlarına bakmadan geçmeyin. 









Akropol’den yeryüzüne süzülünce, geçmiş “yukarıda” kaldı sanıyorsanız , yanılıyorsunuz.  Hamuru sanatla kültürle yoğrulmuş Bergama’da kırmızı sütunları, sağır devasa duvarlarıyla Kızıl Avlu, İmparator Hadrianus ‘un çağından bu yana bu toprakları süslüyor. Mısır tanrılarından Serapis onuruna inşa edilen yapı, şehrin el değiştirmesiyle önce kilise, sonra cami olarak işlev görmüş. Günümüzde müze olarak misafirlerini ağırlayan Kızıl Avlu, mimari özellikleriyle alışılmışın dışında bir görüntü sunuyor. 
Antik Çağ’ın şifa dağıtan bölgesi aynı zamanda Bergama. Tarihe damgasını vurmuş hekimleri yetiştiren tıp okulu ve bilinen en eski psikiyatri hastanesinin bulunduğu Asklepion’u ziyaret listenize almayı ihmal etmeyin.   Akdeniz Mitolojisi’nin hekim tanrısı Asklepios’a adanan  yapı kompleksi sütunlu galerileri, kaynak suları, yer altı geçitleri, tiyatrosuyla tıbba verilen değeri gösteren özel bir eser. Tarihin ilklerini saklayan Asklepion’u gezerken uzaktan Akropol’ün sizi izlediği fikrine kapılabilirsiniz.


Bergama’yı yakından tanımak, uzun yıllardır devam eden arkeolojik çalışmalardan elde edilen buluntuların, yörede üretilen her tür dokumanın  ve el emeğinin izini sürmek için Bergama Müzesi’ne de vakit ayırmak çağlar arası yolculuğunuza yeni bir boyut getirecektir.
Rüya içinde rüya gördüren bir mekan burası,  her bakış başka bir anıya, tanınmış ama yakalanamamış bir vakte işaret ediyor. Bergama’nın tarihi dokusu içinde kurulan halk kütüphanesi , şehrin muhteşem devrinin parşömen rulolardan oluşan 200 bin kitaplık Pergamon Kütüphanesi’ni akla getiriyor. Mısır papirüsünü ihraç etmeyi durdurunca parşömeni icat edenlerin yurdunda olduğunuzu bir kere daha hatırlıyorsunuz.   Roma’nın  “Mabetler Muhafızı” unvanıyla taltif ettiği bu şehirden ayrılırken, Anadolu’nun muazzam mirasına bir kez daha minnet duyuyorsunuz.    



                                   Veda Busesi

         Bu yılın ilk yazısı, Onur Air'in kurumsal yayını OnAir           Magazine için yazdığım Ege'nin Bilgesi Bergama olsun                   istedim. Satırlara sığmaz bir serüven Bergama,                      kalbimi çalmış, uzun uzun bahsetmek istediğim                 yerlerden. Bu yazı blog'umiçin Bergama'yı keşfediş              yazısı olsun o halde...Devamı başka yazılara saklı kalsın...

17 Ekim 2018 Çarşamba

Efes'le tarihe dokunmak!

Leyleklerin uçuştuğu bir istasyon. Biraz sinema perdesinde gördüklerime benzeyen. Trenden iniş, geniş aydınlık bir İzmir sabahı. Ama İzmir'e hiç benzemeyen bir aydınlık, bir sabah. Klasik Çağ'ın mağrur güzeli Efes'e giden yol,Selçuk İstasyonu. Bir zamanlar dünyanın yedi harikasından birini var eden şehir, uygarlığın temeli İyonya birliğinin muhteşem on ikisinden biri, Efes...  


Günümüzde İzmir’in Selçuk ilçesi sınırlarında bulunan Efes, antik dünyanın en değerli yerleşimlerinden biri. Yapılan araştırmalar kentin ilk kurulduğu bölgenin Selçuk Kalesi ve civarı olduğunu gösteriyor. Troya Savaşı’nı takiben M. Ö. 12-11. yüzyıllarda Anadolu yerleşimi olan kente Yunan kolonicilerin gelmesiyle birlikte bir değişim başlıyor.  Zaman içinde Efes İyonya’nın en nitelikli şehir devletlerinden biri haline geliyor. M.Ö. 3. yüzyılda Efes’te Persler hüküm sürerken şehir bugün bulunduğu yere; Bülbül Dağı’yla Panayır Dağı arasında yer alan verimli vadiye taşınıyor.  İşte bu andan itibaren Efes bir liman kenti olarak değerine değer katıyor. Roma İmparatorluğu’nun Roma, İskenderiye ve Antakya’yla beraber dört büyük şehrinden biri haline geliyor. Zamanla Efes’i bolluk ve berekete katan, onu değerli kılan Küçük Menderes Çayı  aynı zamanda şehrin sonunu da getiriyor. Taşıdığı alüvyonlar neticesinde liman kullanılamaz hale gelince Efesliler de şehri terk etmek zorunda kalıyor.
Efes Antik Kenti tarih kitaplarında anlatılan, zamanın yok ediciliğine baş kaldıran bir uzam.  İlk girdiğimiz andan itibaren Klasik  Çağ'a geçiş yapmışım gibi bir his doluyor içime. Bütün o turist kalabalığı da aynı halet-i ruhiyeyi yaşıyor eminim. Çekik gözlü ve aklını fotoğraf çekmekle kaybetmiş şuursuz ziyaretçileri bu meyanda ayrı tutuyorum.



 24000 kişilik kapasitesiyle Antik Çağ’ın en büyüklerinden biri olan tiyatroya kurulup, mavi gök yüzünde seyrüsefer halindeki bulutlara, geçmişte kalmış anılara, fotoğraf çekmekten yorgun düşen gezginlere, saçlarımı savuran rüzgara gülümsüyorum . Binlerce yıl öncenin Efesliler’inin burada tragedyaları ve gladyatörleri soluksuz seyretmeleri karşısında benim gördüklerim pembe bir rüya sadece. 








Binlerce yıllık bir şehrin caddelerini , meydanlarını adımlıyorum. Burada her duvarın, her sütunun sesi var sanki. Her yönden gelen sözlere kulak vere vere Roma dönemi mimarlığının özgün örneklerinden Celsus Kütüphanesi’ne kadar geliyorum. M.S.2. yüzyıla tarihlenen kütüphane dünyanın en ilginç yapılarından biri. Roma İmparatorluğu 'nun Asya Eyaleti Konsülü Julius Celsus Polemaeanus ' un mezar anıtı olacak şekilde tasarlanmıştır. Hatta giriş cephesi nişlerinde yer alan dört kadın heykeli mezar sahibinin erdemlerini görünür kılar. Bu doğrultuda Sophia (Bilgelik), Arete (Hayal gücü) , Ennoia (Zeka) ve Episteme ( Bilgi) konsülün kişiliğinin özellikleridir. Bir konsül (yahut vali diyelim) için bulunmaz nitelikler! Zamanında 12000 papirüs rulo bulunan kütüphanenin batısında da Celsus ' un mezarı yer alır. Bunları zaten biliyorsanız ilginç bir detay vereyim. Kütüphane  Efes genelevinin karşı çaprazındadır. Bunun "kütüphaneyle ne alakası var?" .Şöyle ki Efes, Efes'ken, Efesliler'in genelev ziyaretleri gizli saklı kalsın diye kütüphaneden geneleve girişi sağlayacak bir tünel yapılmıştır. Muhtemelen kentin ileri gelenleri için yapılan tünel zamanında nice Efesli 'nin sırlarına mazhar olmuştur. An itibarıyla, Antik Çağ dedikodularını da verdiğim bir yazıya imza atmış bulunmaktayım. 




Efes'in dini yapıları,kültür binaları, sütunlu caddeleri derken Efes sakinlerinin görkemli konutlarına geliyor sıra. Yamaç Evler,ismi gibi Bülbül Dağı'nın bir yamacına kondurulmuş. Celsus Kütüphanesi'ne komşu olan evlerde dönemin seçkin sınıfının yaşadığı biliniyor. Konfor ve dekorasyon açısından çağının üstün özelliklerini yansıtan evler iki katlı olarak tasarlanmış. Evlerin duvar bezemeleri naturalist üslupta freskolarla, zemini ise mitolojik sahneler içeren mozaiklerle süslü. Dahası bu evler havuzlu avlulara, akar suyu olan hamamlara,geniş ferah yaşam alanlarına sahipler. İki koca bin yıl geçmesine rağmen insanların güzel ve konforlu ev anlayışının baki kalması insanı şaşırtıyor doğrusu. 
İstemsiz olarak Oscar Wilde'ın  meşhur aforizması "Bana lükslerimi verin, gereksinimlerim olmadan da yaşarım." aklıma geliyor. Ama burada gereksinimler,lükslerle kol kola...
 Diğer yandan Efes'te girişte aldığınız bilet (veya müze kartı) Yamaç Evler'de geçerli değil. Buraya görmek isteyen ziyaretçiler evlerin girişindeki gişeden ayrıca bilet almak zorunda. Biraz bu sebepten, biraz da dış cephe iç mekana göre sönük kaldığından birçok ziyaretçi Yamaç Evler'i görmeden Efes'ten ayrılıyor. 




Ne Celsus, ne tiyatro, ne Yamaç Evler, Efes’te yerli yabancı bütün ziyaretçilerin meraklı bakışlarına mazhar olan yer ise Latrina adı verilen umumi tuvaletler! Gidip görenin dilinden düşmüyor Latrina! Oysa çağı ve içinden çıktığı kültür açısından ele alırsak standart bir uygulama ile karşı karşıyayız. Roma kültüründe tuvaletler de tıpkı hamamlar gibi toplu kullanıma uygun olarak inşa edilirdi. Tuvaletler sosyal hayatın aktif bir parçası olduğundan Efes’te de bu yönde bir uygulamaya baş vurulmuş. Yani tam olarak, bu insanlar tuvalet ihtiyacını giderirken sosyalleşen insanlar. Ve bu insanlar, bize bu şehri armağan eden Efesliler; mimari olanakları seferber ettikleri şehre bakıp, en çok tuvaleti konuşuyor olmamız hususunda bize çok gülerlerdi.  


Tapınakların, çeşmelerin, dükkanların olduğu geniş mermer caddelerden biri olan Kuretler Caddesi, 1400 kişilik meclis binası, Hadrian Tapınağı, Trajan Çeşmesi, meşhur Nike’siyle Domitian Meydanı, Herakles kabartmalı Hadrian Kapısı, gymnasyumları, agoralarıyla Efes özellikle kültür ve sanat meraklılarını cezbeden bir harikalar diyarı. 


Antik Çağ’ın en görkemli kentlerinden biri olarak Efes’in bir diğer özelliği inanç merkezi olması.  Tanrıça Artemis Efes’te en çok tapınılan ve saygı gören ilahlardan biriydi. Bugün artık varlığını sürdürmese de antik dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı’da Efes’in bir parçasıydı.  Hıristiyanlık’ın bölgede etkin olmaya başlamasının ardından Artemis Tapınağı terk edildi ve mimari elemanları başka yapılarda kullanılmak üzere söküldü. Selçuk’ta yer alan St. Jean Kilisesi ve Selçuk İsa Bey Camii’nin yapımında Artemis Tapınağı’ndan getirilen çeşitli mimari öğeler halen görülebilir. Ayrıca Efes’te bulunmuş bir çok kabartma ve heykel yine Selçuk’ta bulunan Efes Müzesi’nde ziyaretçileriyle buluşmakta.  1994 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Geçici Listesi’ne eklenen Efes Antik Kenti 5 Temmuz 2015 tarihinden bu yana  Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alıyor.

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Foça: "Dünyanın en güzel İkliminde..."

Adaların arasındaki deniz, biraz incir, biraz karadut, biraz mandalina ama illaki zeytin...Geceleri kulaklarda cırcır böceklerinin şarkılar söylediği, koynunda uygarlıkları saklayan, gidenlerin kalbini bırakıp döndüğü, cömert Ege...Bu Ege'nin tam ortasında,  "Tarihin Babası" olmayı sonsuza dek başaran Herodot'un "en yüce gök kubbenin altında ve dünyanın en güzel ikliminde" kurulmuş dediği Foça...





 Derler ki zamanın çok ötesinde başlar Foça'nın tatlı ezgisi. Akhalar'ın (Yunan şehir devletleri) Troya'yı hile hurdayla yıkıp kül ettikleri o savaştan sonra olur ne olursa. Akhalar yola çıkar, ancak tanrılar kızgındır. Dolandırıcılıkla kazanılan zaferin yanında tanrılara da saygısızlık edilmiştir. Zeus Tapınağı'na sığınan bilge kral Priamos'un bile canına kıymışlardır. Akhalar Troya'dan ayrıldığı anda denizde şiddetli bir fırtınaya tutulurlar. Bu öyle dehşetli bir fırtınadır ki Menelaos, Mısır kıyılarına kadar sürüklenir; Odyseus ise on yıl deniz üzerinde yolunu arar durur. Bu on yıl boyunca Odyseus onlarca badire atlatır. Değneğiyle dokunduğu her şeyi domuza çeviren korkunç büyücü Kirke'yle tanışması da bu sırada gerçekleşir. Kurnaz Odyseus yine bir dolu dalavereyle Kirke'nin lanetinden kurtulur. Bana sorarsanız Kirke biraz da bile isteye kahramanımızı domuza çevirmek istememiş olabilir. Zira Odyseus'u aşırı yakışıklı bulan Kirke, onu sarayında bir yıl misafir eder, el üstünde tutar. Üstüne yolculuğun devamında başına gelecekler ve alınacak önlemler konusunda da Odyseus'un ufkunu açar. Ah ne diyelim, büyücünün böylesi...Kirke 'nin tavsiyelerine uyan kahramanımız ve arkadaşları, az gider uz gider sonunda balık kuyruklu güzel mi güzel deniz kızları çıkar karşılarına. Bunlar söyledikleri şarkılarla insanı kendinden geçiren Seirenler'dir. Nice denizci bu Seirenler'in sihirli nağmelerini takip etmiş ve sonsuza dek ortadan kaybolmuştur. Kirke'nin verdiği akılla arkadaşlarının kulaklarını balmumuyla tıkar. Kendini de direklerden birine bağlatır ama kulaklarını tıkamaz. Seirenler'in eşsiz şarkıları Odyseus'u da aldatır ama emirlerini duymayan tayfalar rotalarından şaşmaz. İşte tam bu olayın geçtiğine inanılan kayalıklar Foça'da. Homeros'un tarihi aşıp gelmiş anlatısının hatırası olarak Foça'nın açıklarındaki bir adadaki kayalıklara halen "Siren Kayalıkları" denir. Volkanik tozların tuzlu suyla kaynaşmasıyla oluşan kayalıklar doğanın özgün tasarımlarından olmalarının yanında günümüzde de rüzgarlı gecelerde (ki geceleri Foça hep rüzgarlı) uğuldamaya devem ediyormuş. Ben Foçalılar'ın yalancısıyım. Siren Kayalıkları'nı görmek ve belki de Seirenler'in ezgisini duymak için Eski Foça sahilinden kalkan gezi teknelerine binmek yeterli. 


Siren Kayalıkları *


Antik dünyada bir İyon kenti olan Foça'nın hikayesi deniz kızlarıyla başlasa da bölgenin sembolü fok. Zira binlerce yıl evvel bu sularda sayısı hiç de azımsanmayacak kadar çok fok yaşadığından kente Phokaia adı verilmiş. Devir değişince isim de değişmiş ama işte pek de uzağa düşmeden Foça halini almış.









Efsaneler çağının gözde yerleşimi olan Phokaia, tarih boyunca usta denizciler yetiştirir, mimarlık ve teknik alanlarda ciddi ilerleme kayder. Bu sayede Akdeniz'den Karadeniz'e uzanan coğrafyada çok sayıda koloni kurar, doğal altını ve gümüşü karıştırarak tarihteki ilk elektron sikkeyi bastırır. Böyle bir medeniyetin izleriyle yaşayan Foça, Ege'nin 
ölçüsüz girintileri, çıkıntıları ve adacıkları üzerine kurulu. Fakat bu ölçüsüzlük kendi içinde tutarlı ve romantik bir karakter kazandırıyor Foça'ya. Her kıvrımında güneşten sararmış bir kumsal saklı. 
Yığma taş duvarlı, sıvasız Rum evlerinin denize açılan sokakları süslediği, hatta önümde kelebeklerin uçuştuğu bir sabahta Reha Midilli Caddesi'ndeyim. Cadde dediysem kelebekler, ben, dondurma külahları, denize atlayan kahkahalar, bir de o herkesin gözünün kaldığı evler var. 
Cadde'nin bir ucunda, denize sırtını vermiş eski Rum evlerinden birinde misafirlerini ağırlayan Kavala Cafe'yi kahvaltı için gözümüze kestiriyoruz. Pek bir şey yemeyeceğiz derken ev yapımı domates reçeline aşık olup, devamını istiyoruz. 


Kavala Cafe



 Domates reçeli kokusuyla ve tadıyla bizi büyülemiş olsa da her geçen dakika daha dik dik binlerce gözle bakan güneşin hükmü karşısında denize girmeye karar veriyoruz. Hangi koya gitsek, nasıl etsek derken sıradan Foçalılar'ın izinden cadde üzerindeki iskelelerden birine mayo-bikini kuruluyoruz. Birkaç saat içinde ahşap platformun üstünde havlu, şemsiye atılmamış tek bir boşluk bile kalmıyor. Deniz duru bir kırışıklık halinde kıpırdanırken Foça'nın tarih kadar eski dondurmacısı Sakız'a Nazmi Usta'nın dondurma kuyruğuna giriyoruz. İncirli dondurmada incir, böğürtlenli dondurmada böğürtlen olan, doğal ürünlerle kendi kitlesini yaratmış bir dondurmacı Nazmi Usta. Külahı elimize alınca kuyruğun neden hiç azalmadığını anlamış oluyoruz. 






 Daracık sokakları adımlarken Foça rüzgarı hafif hafif eteklerimizi uçuşturmaya başlıyor. Zeytinyağından yapılmış sabunlar, deniz yıldızları, Ege otlarıyla dolu bir dükkanı didik didik ediyoruz. Foça Bitkisel Ürünler adındaki dükkan aktarla, hediyelik eşyacı olma arasında kalmış bir yer. Hediyelikleri de tamamen doğal ve el yapımı ürünlerden oluşuyor. İçinde geçirdiğimiz süre boyunca bir dakika bile boş kalmıyor. Acayip acayip deniz canlısı kabukları ve deniz yıldızları yüklü sepetlerden ayrılamadığımızdan, birkaç tanesini satın alıyoruz. 
Güneş tepemizde açısını değiştirirken zaman Foça'ya dokunmuyormuş gibi geliyor. Dolayısıyla Foça'da olduğumuz için biz de dokunulmaz sayılıyoruz. Sanki bir sabah, bir öğleden sonrası geride kalmıyor, bir gün daha geçmiyor ömrümüzden. 
Bütün gün karşısında denizi kucakladığımız Foça Kalesi'nde alıyoruz soluğu. İçinde yerel sanatçıların elinden çıkan resimler sergileniyor ve satışı yapılıyor. Kale surlarının dışında gün ışığı çekilmeye başlarken Foçalı kadınlar tezgah kuruyorlar. Tığ işleri, takılar, yemeniler, el emeği göz yorgunluğu çalışmalar tezgahlara özenle yerleştiriliyor. Bizans, Ceneviz ve Osmanlı gören kalenin ilk yapımının 11. yüzyıla kadar uzandığı sanılıyor. Son 20 yılda iki defa ciddi biçimde restore edilen kale, 2013 yılında UNESCO Geçici Listesi'ne girmeye hak kazanmış bir yapı. Foça'nın kaleyle kuşatılmış bölümüne Kale Burnu deniyor. Surlar boyunca ilerlerken Anadolulu ana tanrıça Kybele’ye adanmış bir tapınağın kalıntılarıyla yüzleşiyoruz. M.Ö. 6. Yüzyıldan itibaren Foça’nın bu kıyısında koruyucu ana tanrıça kültüne adanmış bir tapınak yer alıyormuş. Seyyahların anlatılarında tapınağın portikoları, heykellerle bezeli cepheleri uzun uzun anlatılsa da günümüze ulaşan kısım oldukça mütevazı. Binlerce yıl önce bu sahile sağ salim çıkmayı başaran inançlı denizciler burada adaklarını yerine getirip, ana tanrıçaya şükranlarını sunuyormuş. Anadolu’nun çok kültürlü muazzam evreni bir kez daha içimizde hayranlık uyandırıyor. 




Sabah denize açılan kayıklar dönerken, turuncu bir kalp gibi denize doğru inen güneş, sahil boyu kurulan balıkçı tezgahları ve çevresini bir gangster çetesi gibi saran kediler saati hatırlamamıza vesile oluyor. Dolaşırken ilgimizi çeken Ecem Balık Evi'nin yolunu tutuyoruz. Her şehirde, her ülkede gördüğümüz şemsiyelerle dekore edilmiş sokaklardan biri daha. Klişe bile olsa ortam güzel, barbun tava, şişte mezgit harika. Yalnız her an masaya atlayan kocaman kediler balık sofrasına tahminimizin çok ötesinde bir aksiyon katıyor. Kızmıyoruz,sokaklar da kedilerin olmayacaksa neresi olacak değil mi ama? 









Veda Busesi
İzmir’in sakin kızı Foça, derin bir huşuyla rengarenk Ege’yi solumak için kusursuz bir coğrafya. Ayrılmak zor olsa da kulağıma çalınan bir efsaneye göre Foça’nın bilinmez bir yerinde bir siyah taş varmış. Eğer ki bahsi geçen siyah taşa öyle veya böyle basmışsanız mutlaka ama mutlaka yeniden Foça’ya dönermişsiniz. Foça’ya bir kez gidince yeniden gitmek için çok bahaneniz olacak…
Ama bu yazı tam olarak bitmedi. Eski Foça'nın devamını ve Yeni Foça'yı, İzmir'de yediğim en güzel kumruyu gelecek yazıya sakladım.  

*Siren Kayalıkları fotoğrafları Foça Belediyesi'nin internet sitesinden alınmıştır.