29 Nisan 2026 Çarşamba

Louvre'un Şifresi

Dünyada Louvre kadar kendi mitlerini yaratan başka bir müze yok. Bu konuda çok iddialıyım. Napoleon'un kültürel emperyalist düşlerinin bir sonucu olarak doğan, sonuçta sanatla ilgili ilgisiz herkesin arzu nesnesine dönüşen kaç mekan sayabilirsiniz? Yolu hasbelkader Paris'e düşüp, I. M. Pei'nin piramidiyle bile olsa fotoğraf çektirmek için yanıp tutuşan milyarlarca insan var. Sosyal medya olmasaydı da bu kesinlikle aynı şeyler yaşanırdı. Sonuçta Mona Lisa çalındığı zaman Kafka'nın, Mona Lisa'dan kalan boşluğu izlemeye gelen binlerce insandan biri olduğunu biliyoruz. Kafka'ya bunu yapan Louvre, biz kalemini yeterince keskinleştirememiş fanilere neler yapmaz? 




Gerçi sonuçta müze çalışanı değilseniz Louvre'u layığınca gezmek yıllar sürebilir. Abartmıyorum sergilenen her bir esere 30 saniye baksanız 12 gün boyunca 24 saat hiç aralıksız gezmeniz gereken bir müze burası. Kaldı ki 30 saniyede Veronese'nin  Kana'da Düğün'ün tadına bile varamazsınız.  Louvre malumunuz Napoleon'un dünyanın bütün bilgisine, evrensel düşüncesine ve bunun yarattıklarına sahip olma isteğiyle ortaya çıkmıştır. Tabi ki Orta Çağ'da kale, erken Aydınlanma'da bir saraydır. Eh hadi itiraf edelim oluşundan, genetik köklerinden, spekülasyona yer bırakmayan asaletinden kaynaklanan hatırı sayılır bit koleksiyonu mevcuttur. Fakat takvim Napoleon'u gösterdiği anda mesele evrensel bir ideaya dönüşmüştür. Tarihte böyle tutkuları olan güçlü insanlar çok azdır. Bütün savaşları kazanmayı istemek, iktidarı elde tutmaya ant içmek, elalem ne der diye düşünmeden dul Josephine ile evlenmek, sonra soyun devamı uğruna bu büyük aşktan vazgeçmek, darbe ile iktidarı ele geçirmek, devrimi bir kenara bırakıp imparatorluğunu ilan etmek Napoleon'un şatafatlı hayatının özeti. Fakat İtalya dahil bütün Avrupa'yı yağmalamak, Mısır Seferi'ne bilim, sanat ve arkeolog ordusu ile çıkmak, ganimetini tasnif etmek ve envantere kaydetmek bütün bu hikayenin bence en afili tarafı. 
Peki bütün bu baş döndürücü serüven nasıl başladı?
Kahrolsun aristokrasi naralarıyla 1793'te Louvre halka açıldı. Kurumun adı resmi kayıtlara Muséum central des arts de la République olarak kazındı.  İşte kamusallık, işte eşitlik! O la la! Tam bu tarihte Napoleon sıradan bir topçu subayı iken Toulon Kuşatması'ndaki üstün kahramanlığı ile dikkatleri üzerine çekti. Ne yapmış olabilirliğini kaynaklara açıp bakabilirsiniz. Fakat bundan 6 yıl sonra darbe ile I. Konsül olurken, 1803 yılında kurumun adı resmi olarak  Musée Napoléon şeklinde güncellenir. Eşitlik, kamusallık, halkın üstünlüğü derken Napoleon kendini 1804'te imparator da ilan etmesin mi? 
Paris'i dünyanın kültürel başkenti yapmak şehvetiyle hareket eden Napoleon, imparatorluğunun vitrini olarak Louvre'u seçer. Heyhat ne doğru bir seçim! Dünyanın evrensel bilgi, kültür ve sanat mirasının taşıyıcısı olan müze, ideolojik bir yaklaşımın görünen yüzü olması bağlamında kurgulanır. Üstelik ister zorla, ister gönüllü bu evrensel ideanın müsebbibi bizzat Napoleon'du. E müze de onun adını taşımasa mıydı? Toplum tarafından kutsanan imparator belli ki iyi bir hamle yapmıştı. 1815'te fiilen Napoleon iktidarı kaybedince, Bourbonlar acil olarak sabık imparatoru ve onu çağrıştıran her şeyi ortadan kaldırmayı şiar edindi. Akabinde müzenin adı aslına döndü Fransa'nın arrtık güç yetiremediği Avrupalılar'a bir kısım kültür sanat varlıkları iade edildi. Bir kısım diyorum çünkü teknik sebeplerle, Kana'da Düğün gibi kalbimizin güney batısında manzaraya hakim konumu olanlar, Louvre'da ebediyyen kalmaya mahkum oluverir. 

 
Paolo Veronese, Kana'da Düğün, 1563. 


İtalya, Avrupa yağmasından en zararlı çıkanlardan biridir. Yine de Mısır, Küçük Asya, Levant bölgesi tek bir iğnesini bile Louvre'un kıskacından kurtaramaz. Louvre, Avrupalı aktörler tarafından dokunulmazlığını yitirse de diğerlerinin sesi Paris'e kadar ulaşamaz. Ulus devlet düşüncesi henüz doğu toplumlarında kültürel mirasla tam bir kucaklaşma haline girememiştir. Dahası birçok durumda gizlice yapılan hırsızlıktan fazlası vardır. Resmi yoldan  izinler alınır, anlaşmalar yapılır, sandıklar mühürlenir. Her şey usulüne uygundur. Zaten trajedi de burada başlar, bir şey usulüne uygunsa o şey kesinlikle doğru mudur? 

George Curiksank, İtalya Kalıntılarını Ele Geçirmek, 1815


Batı'da basın geri gelen tabloları haberlere, karikatürlere konu ediyor. Lakin doğulu ganimetler için aynı refleks oluşmuyor ve bir müze çatısı altında olmaları "korunma" kisvesiyle maskelenerek durum yumuşacık bir hal alıyor. Batı'daki kültürel yağma "miras" olarak şiddetle savunulurken, doğudaki "koleksiyon, keşif ve bilim" sınırlarına indirgenip, konu  meşru müdafa zeminine oturtuluyor. 

Günümüzde Louvre'a giren bir fani "müze gezme" fikrinin çok üstünde mükemmeli adımlamaya başlar. Sabırlı gişe  çalışanları, koridorlar, merdivenler, salonlar, ışık kurgusu sadece eserleri değil, medeniyet piramidini sunmak için hazırdır. Antik Mısır, Mezopotamya, Küçük Asya(mız)Yunan, Roma, Rönesans, Fransız zevki önünüzde resmi geçit yapar. Bunu o kadar doğal, o kadar olağan bulursunuz ki adeta insanlık tarihi Fransa'da doğmuş, Parisli olmuş ve kendiliğinden Seine Nehri kıyısında dinlenmeye karar vermiş gibi hissedebilirsiniz. 

Louvre'u Louvre yapan da tam olarak budur. Yağmayı, yağma gibi göstermemek de bir marifettir sonuçta. Ganimeti bilgiyle vaftiz etmek, estetik yaklaşımla sunmak, kataloglar aracılığıyla kutsamak, vitrinle erişilmez kılmak başka nasıl açıklanabilir? Karanlık ellerle limana ulaştırılan sandıklar, mermer kaidelerin şatafatıyla buluştuğunda "evrensel miras" olarak yaftalanır. Künyedeki dil değişince her şey ideal formuna kavuşur.  

Ziyaretçi bütün bu hikayenin basit bir figüranıdır. Selfie çeker, haritaya bakar,  Nike'yi görünce sihirlenir, Mona Lisa'nın önündeki izdihama bir omuz atar, Horas Kardeşlerin Yemini'ne değer biçer, bir ihtimal favori eserlerini giden kestirme koridorları işaretler, I.M. Pei'in piramidinin ucundan tuttuğu paylaşımlarla neşelenir. Ziyaretçi için bir eserin Louvre'a nasıl geldiği önemsiz bir detaydır. Estetik değerin kaynağı ve etik arasındaki bağ ise detay bile sayılmaz. 

Neticede müzeler koruyan ve geleceğe aktaran kurumlar olarak düşünülür (Gerçi bazıları bunu dahi düşünmüyor ona eminim.). Fakat müzeler aynı zamanda seçme, dışırada bırakma ve meşrulaştırma mekanizması olarak çalışır. Ne sergilenecek, naasıl sergilenecek, hangileri depoda kalacak, hangi uygarlık başlangıç olarak tanımlanacak, hangisi parantez içinde kalacak? Bu soruların tamamı politik sorulardır ve yanıtları da son derece politiktir. Louvre kurulduğu günden bu yana cevapları olabildiğince zarafetle verir. Zarafet birçok defa zorbalığın en net kamuflajı olabilir tabi. 

Mesele kesinlikle "seyahat, sanat" yumuşaklığından daha karmaşıktır. Savaş, kaçakçılık, yerel bilinç, korunma, uluslararası hukuk hepsi gerçek başlıklardır.  Lakin güçlü olanın envanter kaydı, geri kalanlar için bir kayıp ilanı olarak tarihte yerini alır. Hiç şüphesiz Louvre dünyanın en büyük müzelerinden biridir. Büyüklüğü koleksiyonuna dayanıyormuş gibi görünse de temsil ettiği çelişki de aynı ölçektedir. 




Geçtiğimiz aylarda yaşanan hırsızlık dünya gündemini bir miktar enterese etti. Bir miktar diyorum çünkü dünya çok karışık. Fransızlar vitrin güvenliği, alarm sistemi, müze başkanı ile ilgili sayısız teori üretti. Esasen Louvre'u bir kere ve hatta üstünkörü görenler bile soyulmasına şaşırmamış olmalı. Alarm sistemi her saniye öten, kalabalığı Mahmutpaşa'yla yarışan müzede her olasılık  gayet mümkün görünmüştü bana. Nitekim geçen yüzyılda kaç kere soyuldu, kaç kere eserler saldırıya uğradı, kaç ziyaretçi haddini aştı açıp bakabilirsiniz. Arşivler hafızası olmayanlar için çok şey vaddeder. Bu defa Louvre'dan Napoleon ve imparatorluk dönemine ait çeşitli mücevherler çalındı. Bütün bu akışta ilgi çekici unsur müzenin basın açıklamasındaki "milli miras" vurgusuydu.  Bu noktada Napoleon'un hayaleti aramızada dolaşmaya başladı. Onun da hedefi koleksiyonun millileşmesiydi. Sanatın, estetiğin, uygarlığın, yağmanın aynı mekanda birleştiği bir medeniyet sahnesi. "Milli miras" sözü bu nedenle etkili ve iddialıdır. Herhangi bir nesneyi böyle taltif ettiğiniz anda kökenini tartışmak zorlaşır. Her şey bir tarafa bu mücevherler millli mirasın bir parçası olarak tanımlanıyorsa, bir eserin kendi yurdundan koparılması da çalınmış olduğu anlamını taşımaz mı? 

Louvre'un yaşadığı kriz, bir hatırlatıcı olması açısından ehemmiyetli. Koruyucu olmakla, toplayıcı olmak arasındaki çizgi o kadar da muğlak olmayabilir. Elbette o çizgi politik, kırılgan ve hikaye üretmeye de bir o kadar hevesli bir mizaca mahkumdur. Velhasıl bazı reklamlar ekonomik güç ile yapılmaz.