9 Ağustos 2026 Pazar

Kaosu Ehlileştirmek: Okeanos, Tethys ve Ketos

 

Tethys ile Okeanos'un , Akdeniz mitolojisinin yeterince abartılmamış çifti olduğunu düşünen kaç kişiyiz?   Okeanos, dünyayı çevreleyen kozmik suyu kişileştiren Titan. Bakın, “okyanus tanrısı” demiyorum; o, Poseidon yani Roma'daki adıyla Neptün. Ve bu bahisle onun kesinlikle alakası yok. Okeanos, Zeus'un da Neptün'ün de ait olduğu kuşağın öncesindeki Titanlar kuşağından. Yani Okeanos Zeus ile Neptün'ün amcası.  Ölümsüzler dünyasında akrabalık ilişkilerini anlamak, çözmeye yetmez efendim. 



Tethys, dünyadaki bütün tatlı suların, pınarların annesi. Suyun yaşamsal fonksiyonu düşünülürse müthiş biri. Yalnız buradaki figür Thetis ile karışmasın. O Akhilleus'un annesi tamamen bambaşka bir mitsel kişilik. Tethys'i yalnızca "bir su tanrıçası" olarak düşünmek yerine, yeryüzünün suyla beslenmesini sağlayan kozmik anne olarak okuyabiliriz.  Pınarın topraktan doğması, nehirlere dönüşüp akarak hayatı taşıması, suyun toprağı verimli kılması ve nihayet bütün bu akışın yeniden büyük su döngüsüne katılması, Tethys’in mitsel anlamını yalnızca bir tanrıçanın hikâyesi olmaktan çıkarır. O, bir bakıma yeryüzünün damarlarında dolaşan hayatın kaynağıdır.

Çift dedim fakat burada üçlü bir düzenleme var. Ortada Ketos, bize suyun bilinmeyenlerini fısıldıyor. Ketos'u Andromeda anlatısındaki deniz canavarı olarak hatırlayacaksınız. Ancak şöyle bir ayrımı var. Ketos tek bir kişiliği işaret etmekten ziyade, genel olarak deniz canavarlarını niteleyen bir sözcük. Kendisinin bu komposizyonda yer alması suyun yalnızca hayat veren ve bereket sağlayan tarafına odaklanmamıza engel oluyor. Sahne suyun bütünüyle kavrayamadığı, denetlenemediği ve bu nedenle tehditkârlaşabilen yüzüyle birlikte düşünmemizi öneriyor. Kısaca mesaj şu: Suyun görünmeyenleri de tehlikeli. Diğer taraftan deniz canavarının, Tethys'in vücuduna dolanmış olması iki yönlü bir okumaya yönelmemizi gerekli kılıyor.  Doğa aydınlığı ve karanlığı birlikte barındırır. Ancak burada tam bir dualite mevcut diyemeyiz. Kaos tanrıça Thetys tarafından  kontrol altında, bu biraz Foucault'luk bir durum. Foucault 'ya göre temsil bir iktidar yaratır. Basitçe bu mozaik bir villada havuzun içindedir (gerçekte öyleydi) , bir özne (biz) bunu izlemektedir. Yani kaos mevcuttur ancak estetik bir düzene sokulabilir. Doğanın karanlığı bile kültür tarafından terbiye edilebilir. Bakın kaos bastırılmıyor, temsil yoluyla yönetiliyor. Tehdidin  ehlileştirmesi söz konusu. 




Karanlık kültürle terbiye edilebilir mi gerçekten? 

Yine tarifsiz kederler içindeyim.  Fırat kıyısından çıkan ve aşırı popüler olan bir mozaik bir insanı bu noktaya getirmemeli.  Ancak Ketos’un kompozisyonun merkezinde olması dolayısıyla konu çıkmazlarda kayboldu. 

Normalde bu kompozisyonu yukarıdaki bağlama konumlamam. Senelerce  derslerde, semirnerlerde anlattığım bir konu.  Bir eseri yalnızca üzerinde gördüğümüz figürler üzerinden değil, üretildiği mekân, kullanım amacı ve izleyicisiyle birlikte düşünmek gerekir. Hele ki mevzu edilen bir Roma villasının havuz tabanına yerleştirilmiş bir mozaikse, bugünün müze duvarında karşısında duran bizlerin bakışı ile antik dönemde bu görüntüyü deneyimleyen kişinin bakışını birbirinden ayırmak zorundayız.

Yani evet, Ketos kompozisyonun merkezinde. Evet, bu bize suyun bilinmeyenleri üzerine konuşma imkânı veriyor. Ama buradan kalkıp doğanın karanlık tarafının kültür tarafından “terbiye edildiğini” ilan etmek, benim gibi meydan okumalara müptela bir karakter için çok iddialı olur (Haddini bilenlerde bugün).  Çünkü belki de burada terbiye edilen doğa değil, öznenin bakışıdır.

Ve burada yeniden Foucault'ya dönmeden edemiyoruz.  Temsil, doğayı değiştirme argümanı ile hareket etmez, öznenin onu görme, sınıflandırma ve anlamlandırma biçimini düzenler. Ketos hâlâ oradadır. Yılan bedeniyle, denizden gelen bilinmezliğiyle, kompozisyonun tam ortasında. Onu yok sayamayız, yahut onu yok farz edecek kültürel bir düzen ortaya koyamayız.  

Bu noktada mevcut soruyu yeniden ele almak gerekebilir.  Karanlığa baktığımızda onu gerçekten mi görüyoruz, yoksa kültürün bize verdiği biçim üzerinden mi görüyoruz?

Şimdi burada duruyorum. Çünkü bir Fırat mozaiğinden başlayıp Foucault’ya, oradan iktidara, temsile, doğanın ehlileştirilmesine kadar geldim. Biraz daha devam edersem Ketos’un da , fani okuyucumun da sabrı taşacak.   

Üstelik bütün bunların ortasında hâlâ Okeanos ile Tethys var. Onlara haksızlık etmeyelim. Neticede bu yazının başında onları Akdeniz mitolojisinin yeterince abartılmamış çifti ilan etmiştim. 

Veda Busesi

Bir Roma villasının havuz tabanında yer alan bu kompozisyonu bugün müzenin içinde, “ikonik bir sanat eseri” olarak seyrediyoruz. Oysa onu üreten dünya için mozaik, mimariden ve gündelik hayattan kopuk, kendi başına var olan bir sanat nesnesi değildi. Çağımızda bizim “eser” dediğimiz şey, o dünyanın mekânına, kullanımına ve görme biçimlerine bağlıydı. Tam da burada sanat tarihinin en sevdiğim sorularından biri yeniden beliriyor: Bir şeyi sanat yapan nedir?

Bugün ona “sanat eseri” diyoruz diye, iki bin yıl önce de aynı şekilde adlandırıldığını varsayabilir miyiz? Antik dünyanın technē anlayışını bugünün sanat kategorileriyle ne kadar açıklayabiliriz? Bir mozaiğin estetik değerini, yalnızca ona baktığımızda duyduğumuz haz üzerinden ölçebilir miyiz?

Zavallı kanaatlerimizle (zavallı kişisel beğenilerimizle/ üzgünüm bazı beğeniler zavallı), yani doxa ile, bir şeyin sanatsal niteliğine hükmetmek ne kadar mümkün? “Güzel” dediğimizde gerçekten neyi tarif ediyoruz? Güzelliği mi, alışkanlığımızı mı, eğitimimizi mi, dönemin estetik kabullerini mi, yoksa yalnızca bize güzel olduğu öğretilmiş olanı mı?

Heyhat.

Öğrendikçe konu daha da çetrefilleşirken , malumatsızlık dehlizlerinde kaybolanların cüreti ne büyük !(Yazarda bu meyanda dertler derya).  Fırat kıyısında yapılmış bir Roma mozaiği, insanı buraya kadar getirmemeli, ama getiriyor işte. İyi bir sanat nesnesinin işlevi bakışımızdan şüpheye düşürmek belkide...


  









8 Ağustos 2026 Cumartesi

Güneşin Kıyısı'nda Toplanıyoruz

Size Ege'nin antik kentlerinin mistik havasını, Karadeniz'in puslu sabahlarını, Çanakkale'nin kuzey rüzgarına kapılmış baharını, Beyoğlu'nun yağmur altındaki telaşesini, kayaların arasında yakalayınca mest olduğumuz keçilerin kovalamacasını Nişantaşı'nda tek bir çatı altında topladığımızı söylesem, tepkiniz ne olur? 



Çok tuhaf geldiyse peşime düşün, Nişantaşı Kalyon Kültür Merkezi'nde Güneşin Kıyısı sergisine gidiyoruz. Işığı sanatsal duyarlığıyla yorumlayan beş sanatçının, kendi şehirlerinden izleri takip ediyoruz. Bu meyanda üstadımız Hegel'in 1820'lerde söylediği sözleri hatırlamadan da edemiyoruz "Sanat ideanın duyusal bir biçim altında sunuluşudur. " Malumunuz Hegel'in başını ağrıtan konulardan biri sanatın doğayı doğrudan taklit etmesinin manasızlığıydı. Ona göre sanat insan tininin (Geist) kendisini dış dünyada görünür kıldığı alanlardan biriydi. . Bir manzaranın resmini yapmak, manzarayı yeniden üretmekten ibaret değildi. Sanat, insanın dünyayı nasıl gördüğünü, nasıl duyduğunu ve ona nasıl anlam verdiğini görünür kılan bir alandı. 

Bu açıdan bakınca Güneşin Kıyısı'ndaki manzaralar da yalnızca gidilip görülmüş yerlerin resimleri değil. Ege'nin ışığı, Karadeniz'in sisi, Çanakkale'nin baharı, İstanbul'un yağmuru ya da kayalıkların arasındaki keçiler, sanatçının karşısındaki dünyadan aldığı görsel deneyimin resimsel bir karşılığına dönüşüyor. Burada belirleyici olan yalnızca “ne görüldüğü” değil, ışığın o dünyayı nasıl görünür kıldığı.



Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki her mevsimi, her mevsimle değişen ışığı, tarihsel serüveni, dokusu, tadı tıızu, kokusu, zamanın tortusu sizi anbean esinliyor. Aynı güneşin altında, binlerce yıldır biriken her detayı bir araya getiremesek de farklı şehirlerden beş sanatçıyla küçük bir ışık atlası oluşturduk. Güliz Baydemir, Nurdan Karasu Gökçe, Mustafa Albayrak, Necati Seydi Ferahoğlu ve Mümin Candaş'la çıktığımız bu yolda yaylalarda sise karıştık, antik kentlerde Artemis'in sesini dinledik, kayaların üzerinde keçilerin kokusunu duyduk, Boğaz'a bakan yaşlı iğdenin gölgesinde serinledik , İstiklal Caddesi'nde avare yürüyüşler yaptık. Velhasıl Güneşin Kıyısı'nda toplandık, söyleştik ve şükrettik. Şimdi sizleri de Kalyon Kültür Merkezi'nin XIX. yüzyıldan bu yana kaydettiği gölgelerinden biri olmak üzere Güneşin Kıyısı'na davet ediyoruz. 






Küratör metnimizi de paylaşarak bu daveti pekiştiriyorum: 

Güneşin Kıyısı │ Aslı Bora

Küratör Metni 

Güneş, bütün zamanlar boyunca insan ile doğa arasında kurulan bağın merkezinde yer almıştır. İnsanlar birbirlerinden ne kadar uzak olurlarsa olsunlar aynı güneşin altında yaşamışlardır.  Bu da güneşi fiziksel yaşam kaynağı olmanın ötesinde toplumsal, kültürel ve felsefi bir ortaklığın odağına konumlamıştır. Yazılı kültürden evvel insanın ilk ortak okuması gökyüzüydü. Yazıdan, takvimden, kentlerden önce güneş vardı ve insanın zamanı kavraması güneşin hareketleriyle gerçekleşti.

Fransız düşünür Maurice Merleau-Ponty, bireyin dünyayla ilişkisini bedensel bir deneyim olarak yorumlar.  Kişi dünyayı düşünürken aynı zamanda onu yaşar, hisseder ve bedeninde taşır. Güneş bütün bu bedensel deneyimin merkezinde yer alır. Cilde temas eden sıcaklık, gözün ışıkla uyumlanması, gölgenin oluşması, günün ritmi ve biyolojik saat, insanın güneşle kurduğu bağın uzantılarıdır. Bu yakınlık ister istemez onu toplumsal bir fenomene de dönüştürür. Güneş, insanları aynı zamanın içine yerleştirir. Sabahın başlaması, günün ilerlemesi ve akşamın yaklaşması kolektif bir deneyim yaratır. Kentler uyanır, pazarlar açılır, meydanlar dolar, insanlar aynı ışığın altında birbirlerini görürler. Aynı güneş altında yaşamak kendiliğinden bir birikim ve paylaşım ağı kurar.

Güneşi insan her zaman  yeryüzünde bıraktığı izler aracılığıyla tanır. Bir duvarın aydınlanan yüzeyi, denizin ipek mendil gibi titreyen dokusu, ağacın gölgesi ya da mermerin üzerinde biriken sıcaklık, ışığın dünyaya dokunduğu anları kaydeder. Kıyı, ışığın maddeye, zamanın mekâna  temas ettiği sınırdır. Güneş'in yeryüzündeki dolaşımı bu meyanda görünürlük kazanır; uzaklıklar birbirine yaklaşır, yüzeyler ortak bir ışığın altında buluşur.

Bu ortak deneyim Anadolu söz konusu olduğunda kendine has bir yoğunluk kazanır. Asya ile Avrupa arasında uzanan topraklar, yüzyıllar boyunca farklı kültürlerin birbirine olağan biçimde eklemlendiği bir sahne olmuştur. Tarih öncesi çağlardan itibaren güneş Anadolu’da, tarımsal üretimden mimariye yaşamın her alanında belirleyici konumda yer alır. Güneşin Kıyısı, ışığın anlara ve oradan da anılara dönüştüğü bir günlüktür. Güneşin coğrafya ile kesişimi ve binlerce yıllık kültürel oluşla kurduğu ilişki, Güneşin Kıyısı’nın düşünsel eksenini teşkil eder. İstanbul'un sokakları, Çanakkale'nin kıyıları, Trabzon'un yamaçları, Anadolu'nun kırları ve antik kentlerin taşları birbirinden farklı manzaralar sunsalar da aynı güneşin farklı yüzlerinin taşıyıcısıdırlar.

Güneş'in Kıyısı, Anadolu'nun birbirinden uzak coğrafyalarına tek bir manzara gibi bakmak yerine bu mekanlar arasında yüzyıllardır dolaşan ışığın sürekliliğini öne çıkarır. Sergi, farklı kentler ve yaşam biçimleri arasında sessizce dolaşan bu bağı resmin alanında yeniden düşünür ve görünür kılar.