Tethys ile Okeanos'un , Akdeniz mitolojisinin yeterince abartılmamış çifti olduğunu düşünen kaç kişiyiz? Okeanos, dünyayı çevreleyen kozmik suyu kişileştiren Titan. Bakın, “okyanus tanrısı” demiyorum; o, Poseidon yani Roma'daki adıyla Neptün. Ve bu bahisle onun kesinlikle alakası yok. Okeanos, Zeus'un da Neptün'ün de ait olduğu kuşağın öncesindeki Titanlar kuşağından. Yani Okeanos Zeus ile Neptün'ün amcası. Ölümsüzler dünyasında akrabalık ilişkilerini anlamak, çözmeye yetmez efendim.
Tethys, dünyadaki bütün tatlı suların, pınarların annesi. Suyun yaşamsal fonksiyonu düşünülürse müthiş biri. Yalnız buradaki figür Thetis ile karışmasın. O Akhilleus'un annesi tamamen bambaşka bir mitsel kişilik. Tethys'i yalnızca "bir su tanrıçası" olarak düşünmek yerine, yeryüzünün suyla beslenmesini sağlayan kozmik anne olarak okuyabiliriz. Pınarın topraktan doğması, nehirlere dönüşüp akarak hayatı taşıması, suyun toprağı verimli kılması ve nihayet bütün bu akışın yeniden büyük su döngüsüne katılması, Tethys’in mitsel anlamını yalnızca bir tanrıçanın hikâyesi olmaktan çıkarır. O, bir bakıma yeryüzünün damarlarında dolaşan hayatın kaynağıdır.
Çift dedim fakat burada üçlü bir düzenleme var. Ortada Ketos, bize suyun bilinmeyenlerini fısıldıyor. Ketos'u Andromeda anlatısındaki deniz canavarı olarak hatırlayacaksınız. Ancak şöyle bir ayrımı var. Ketos tek bir kişiliği işaret etmekten ziyade, genel olarak deniz canavarlarını niteleyen bir sözcük. Kendisinin bu komposizyonda yer alması suyun yalnızca hayat veren ve bereket sağlayan tarafına odaklanmamıza engel oluyor. Sahne suyun bütünüyle kavrayamadığı, denetlenemediği ve bu nedenle tehditkârlaşabilen yüzüyle birlikte düşünmemizi öneriyor. Kısaca mesaj şu: Suyun görünmeyenleri de tehlikeli. Diğer taraftan deniz canavarının, Thetys'in vücuduna dolanmış olması iki yönlü bir okumaya yönelmemizi gerekli kılıyor. Doğa aydınlığı ve karanlığı birlikte barındırır. Ancak burada tam bir dualite mevcut diyemeyiz. Kaos tanrıça Thetys tarafından kontrol altında, bu biraz Foucault'luk bir durum. Foucault 'ya göre temsil bir iktidar yaratır. Basitçe bu mozaik bir villada havuzun içindedir (gerçekte öyleydi) , bir özne (biz) bunu izlemektedir. Yani kaos mevcuttur ancak estetik bir düzene sokulabilir. Doğanın karanlığı bile kültür tarafından terbiye edilebilir. Bakın kaos bastırılmıyor, temsil yoluyla yönetiliyor. Tehdidin ehlileştirmesi söz konusu.
Karanlık kültürle terbiye edilebilir mi gerçekten?
Yine tarifsiz kederler içindeyim. Fırat kıyısından çıkan ve aşırı popüler olan bir mozaik bir insanı bu noktaya getirmemeli. Ancak Ketos’un kompozisyonun merkezinde olması dolayısıyla konu çıkmazlarda kayboldu.
Normalde bu kompozisyonu yukarıdaki bağlama konumlamam. Senelerce derslerde, semirnerlerde anlattığım bir konu. Bir eseri yalnızca üzerinde gördüğümüz figürler üzerinden değil, üretildiği mekân, kullanım amacı ve izleyicisiyle birlikte düşünmek gerekir. Hele ki mevzu edilen bir Roma villasının havuz tabanına yerleştirilmiş bir mozaikse, bugünün müze duvarında karşısında duran bizlerin bakışı ile antik dönemde bu görüntüyü deneyimleyen kişinin bakışını birbirinden ayırmak zorundayız.
Yani evet, Ketos kompozisyonun merkezinde. Evet, bu bize suyun bilinmeyenleri üzerine konuşma imkânı veriyor. Ama buradan kalkıp doğanın karanlık tarafının kültür tarafından “terbiye edildiğini” ilan etmek, benim gibi meydan okumalara müptela bir karakter için çok iddialı olur (Haddini bilenlerde bugün). Çünkü belki de burada terbiye edilen doğa değil, öznenin bakışıdır.
Ve burada yeniden Foucault'ya dönmeden edemiyoruz. Temsil, doğayı değiştirme argümanı ile hareket etmez, öznenin onu görme, sınıflandırma ve anlamlandırma biçimini düzenler. Ketos hâlâ oradadır. Yılan bedeniyle, denizden gelen bilinmezliğiyle, kompozisyonun tam ortasında. Onu yok sayamayız, yahut onu yok farz edecek kültürel bir düzen ortaya koyamayız.
Bu noktada mevcut soruyu yeniden ele almak gerekebilir. Karanlığa baktığımızda onu gerçekten mi görüyoruz, yoksa kültürün bize verdiği biçim üzerinden mi görüyoruz?
Şimdi burada duruyorum. Çünkü bir Fırat mozaiğinden başlayıp Foucault’ya, oradan iktidara, temsile, doğanın ehlileştirilmesine kadar geldim. Biraz daha devam edersem Ketos’un da , fani okuyucumun da sabrı taşacak.
Üstelik bütün bunların ortasında hâlâ Okeanos ile Tethys var. Onlara haksızlık etmeyelim. Neticede bu yazının başında onları Akdeniz mitolojisinin yeterince abartılmamış çifti ilan etmiştim.
Veda Busesi
Bir Roma villasının havuz tabanında yer alan bu kompozisyonu bugün müzenin içinde, “ikonik bir sanat eseri” olarak seyrediyoruz. Oysa onu üreten dünya için mozaik, mimariden ve gündelik hayattan kopuk, kendi başına var olan bir sanat nesnesi değildi. Çağımızda bizim “eser” dediğimiz şey, o dünyanın mekânına, kullanımına ve görme biçimlerine bağlıydı. Tam da burada sanat tarihinin en sevdiğim sorularından biri yeniden beliriyor: Bir şeyi sanat yapan nedir?
Bugün ona “sanat eseri” diyoruz diye, iki bin yıl önce de aynı şekilde adlandırıldığını varsayabilir miyiz? Antik dünyanın technē anlayışını bugünün sanat kategorileriyle ne kadar açıklayabiliriz? Bir mozaiğin estetik değerini, yalnızca ona baktığımızda duyduğumuz haz üzerinden ölçebilir miyiz?
Zavallı kanaatlerimizle (zavallı kişisel beğenilerimizle/ üzgünüm bazı beğeniler zavallı), yani doxa ile, bir şeyin sanatsal niteliğine hükmetmek ne kadar mümkün? “Güzel” dediğimizde gerçekten neyi tarif ediyoruz? Güzelliği mi, alışkanlığımızı mı, eğitimimizi mi, dönemin estetik kabullerini mi, yoksa yalnızca bize güzel olduğu öğretilmiş olanı mı?
Heyhat.
Öğrendikçe konu daha da çetrefilleşirken , malumatsızlık dehlizlerinde kaybolanların cüreti ne büyük !(Yazarda bu meyanda dertler derya). Fırat kıyısında yapılmış bir Roma mozaiği, insanı buraya kadar getirmemeli, ama getiriyor işte. İyi bir sanat nesnesinin işlevi bakışımızdan şüpheye düşürmek belkide...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder