Metin Oktay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Metin Oktay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2026 Pazartesi

Esnek Alanda Futbol

 Kitleleri peşinden sürükleyen, siyah beyaz ekranların hayatımızdan çıkmasıyla masumiyetini kaybetmesi aynı zamana denk gelen, renklere duyulan sevginin kazanma hırsıyla yer değiştirdiği futbol bu defa sanatın çekim alanına girdi. Güncel sanatın her şeyi kapsamakla övündüğü hafızası için bile futbol hala tabuyken ve kendini okur yazar kabul eden birçok "entelektüel" gizli gizli tezahurat yaparken Esnek Alanda Futbol yepyeni bir bakış açısıyla hayatımıza eklemlendi. Dahası beklenmedik bir biçimde bir kadın sanatçının, Pınar Bora'nın üretimi olmasıyla da eser miktarda şaşkınlığa da sebep oldu. 







Sanatçı Pınar Bora, plastik metal üzerine elde boyayıp ısıyla şekil verdiği yüzeyleri bu defa futbolun ikonik anları ile buluşturdu. "Dört Büyükler" olarak anılan Trabzonspor, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray'ın tarihi isimler, basında yankı bulan görüntüler, taraftarda iz bırakmış cümleler Gümüşsuyu'nda BrieflyArt Gallery'de sanat izleyicisi ile bir araya geldi. 

Mazisinde tarih yatanlar, tarihi de yazanlar, hissedtiğini hissettirenler, inadıyla şampiyon olanlar serginin öznesi olarak karşımıza çıkıyor. Sergiyle birlikte Lefter'den Metin Oktay'a, Hagi'den Sergen'e, Süleyman Seba'dan Hami'ye, Ali Sami Bey'den Şenol Güneş'e uzanan figürler sanatın steril dünyasına ıslıklar ve alkışlar içinde sızmış da oluyor. 




Sergi metnini kaleme alan sanat yazarı, küratör  Emre Zeytinoğlu, futbolu yalnızca bir spor olarak değil, yüzyıllar boyunca farklı toplumları birbirine bağlayan güçlü bir kültürel fenomen olarak düşünmeye çağırıyor. Kökeni Çin’e kadar uzanan bu oyun, tarih boyunca çeşitli coğrafyalarda yeni kurallar ve yeni anlamlar kazanarak yayılmış, her dönemde geniş kitleleri etrafında toplayan nadir ortak deneyimlerden biri hâline gelmiştir. Futbolun asıl gücü, insanları gündelik kimliklerinden geçici de olsa uzaklaştırarak güçlü bir aidiyet biçimine davet edebilmesinde yatar. Farklı toplumsal konumlar, ideolojiler ve kültürel arka planlar, tribünde ya da sahada aynı renklerin etrafında pekala birleşebilir.

Zeytinoğlu, uzun süre boyunca entelektüel çevrelerin bu güçlü olguya mesafeli durduğunu da altını çizer: Futbol çoğu zaman “lümpen kültür” ile ilişkilendirilmiş ve düşünsel alanın dışında tutulmuştur. Oysa özellikle 1980’lerden itibaren sosyoloji, siyaset ve kültür kuramı gibi disiplinler futbolun toplumsal etkisini yeniden değerlendirmeye başlar. Böylece futbol, kitle psikolojisi, medya, ekonomi ve milliyetçilik gibi başlıklarla birlikte tartışılan çoklu okuma gerektiren bir alan hâline gelir. Buna rağmen sanat dünyası, sinema dışında, bu konuyla doğrudan ilişki kurmakta uzun süre çekingen kalmıştır.

Pınar Bora’nın sergisi tam da bu noktada devreye giriyor. Bora’nın işleri futbolun estetik hareketlerini yeniden üretmekten çok, bu oyunun etrafında oluşan kolektif duygulara odaklanır. Sanatçı, fotoğrafik imgeleri ısıyla bükülmüş ve farklı yönlere doğru esnetilmiş metal yüzeyler üzerine yerleştirir. Bu yüzeyler sabit değildir; kırılmış, eğrilmiş ve yeniden kurulmuş bir düzlem oluşturur. Görüntüler de bu nedenle durağan bir kompozisyon yerine hareket hâlindeymiş gibi algılanır. Zeytinoğlu’na göre bu biçimsel tercih, futbolun yarattığı aidiyetlerin doğasına karşılık gelir, güçlü görünen birliktelikler aslında sürekli değişen, yeniden kurulan ilişkilerden oluşur.

Metnin merkezinde futbolda kurulan “biz” ile “öteki” arasındaki sınırın ne kadar geçirgen olduğu düşüncesi yer alır. Tribünlerde aynı renkler altında toplanan kalabalıklar güçlü bir birlik görüntüsü üretir. Ancak transferler, ekonomik ilişkiler ve başarı beklentileri bu birlikteliği hızla değiştirebilir. Dün rakip olan bir figür kısa süre sonra aynı takımın parçası hâline gelebilir. Böylece kolektif kimlikler sabit bir yapıdan çok, sürekli yer değiştiren ilişkiler ağı gibi davranır.

Benzer bir durum ulusal ve etnik kimliklerde de görülür. Tribünlerde bayraklar, marşlar ve semboller güçlü bir aidiyet duygusu yaratırken, sahadaki başarı çoğu zaman farklı ülkelerden gelen oyuncuların katkısıyla mümkün olur. Futbol, bu çelişkili birliktelikleri aynı anda barındırabilen nadir alanlardan biridir.

Zeytinoğlu’na göre Bora’nın sergisi tam da bu gerilimli yapıyı görünür kılar. Esnetilmiş yüzeyler üzerinde yer alan futbol imgeleri, sahadaki hareketlerden çok o hareketlerin çevresinde oluşan kitleleri düşündürür. Tanıdık sahneler, alışılmış bağlamlarından koparak başka bir düzlemde yeniden belirir.

Metin sonunda serginin açtığı daha geniş bir soruya yönelir: Futbol milyonları kolayca bir araya getirebilen bir “biz” duygusu yaratırken, sanatın ve diğer entelektüel alanların kurduğu topluluklar neden daha sınırlı kalır? Bora’nın sergisi bu soruya kesin bir yanıt vermekten ziyade, futbolun ürettiği kolektif heyecanın düşünsel alan için nasıl yeni bir tartışma zemini açabileceğini gösterir.







Veda Busesi 

Eduardo Galeano'nun bir söyleşinde dediği gibi “Futbolun büyüsü, insanların bir anlığına aynı rüyayı görmesidir.” Unutmamak gerekir ki o rüya çoğu zaman birkaç saniye sürer, gel gelelim o birkaç saniye, milyonları aynı anda ayağa kaldırmaya yeter. Pınar Bora’nın sergisi de tam olarak bu kısa ama yoğun ortaklık anlarına odaklanıyor. Sahada, tribünde ya da gazete sayfalarında kalmış bir fotoğrafın içinde donmuş o kolektif titreşim serginin odak noktasını teşkil ediyor. 

Bütün bunların sonunda izleyicide kalan şey, yalnızca futbolun görsel hafızasından daha fazlası. Kalabalıkların nasıl oluştuğunu, nasıl dağıldığını ve yeniden nasıl bir araya geldiğini düşündüren bir duygu hâlinin dökümü. Sanki sahadaki oyun başka bir düzleme taşınır, plastik metal yüzeylerin kıvrımlarında yeniden inşa edilir.

İşte bu yüzden “Esnek Alanda Futbol”, yalnızca futbol üzerine bir sergi değil; kalabalıkların, aidiyetlerin ve anlık birlikteliklerin görsel bir düşüncesi gibi belirir. Bu düşüncenin izini sürmek isteyenler için sergi, 3 Mart – 19 Nisan tarihleri arasında BrieflyArt Gallery’de izleyiciyle buluşuyor. Beyoğlu’nun sokaklarından içeri giren herkesin, bir tribün uğultusunun ya da eski bir gol sevincinin hafızada bıraktığı o tanıdık titreşimi yeniden duyabileceği bir alan gibi… Belki de tam bu yüzden, sergiden çıkarken insanın aklında şu soru belirir: utbol gerçekten sahada mı oynanır, yoksa onu izleyen kalabalıkların içinde mi?





13 Mayıs 2017 Cumartesi

Ege'nin Adı Kadar Güzel Şehri: İzmir

Muhtelif zamanlarda bizi kendisine çağıran şehirler vardır. Baavulumuzun bir köşesinde her daim yeri olan, not defterimizde hakkında birkaç satır illa ki bulunan, denizle olan romansı bitmeyen, tarih boyunca kahramanlıkları okunan şehirler. Hep aklımızda olup, gitmesek de görmesek de varlığının yaydığı enerjiyle içimizi ısıtan şehirler. Ege'nin kalbinde, dağlarında çiçekler açan İzmir tadında, kokusunda şehirler...
Son yıllarda sayısız kere keşfe çıktım İzmir'de...Bazen merkezinden başladım, bazen kuzeyden güneye dolaştım. Muhteşem insanlarla tanıştım, dergilere, gazetelere cümle cümle anlattım. İzmir'i de içine alan bir seyahatten döndüğüm şu zamanlarda, blog'uma güzel İzmir'i layığınca yazmadığımı fark ettim. İşte böyle ayağımın tozuyla İzmir merkezden başlayayım. Gelecek günlerde Seferihisarlar, Alaçatılar, Bergamalar, Selçuklar da gelir, gelecektir, gelmelidir.

 



Herkesin bildiği sırlar gibi bir şey söyleyeceğim şimdi, İzmir'de ilk Kordon'a gidilir. O biraz sitem içeren eski şarkıda dediği gibi "bir münasip zamanda" buluşulan Kordon var ya işte burası tam orasıdır. Tek ve biricik filminde Barış Manço'nun Meral Zeren'le faytona bindiği, "hamişine mamay pi pi kayan" güzel yankesicinin üstü açık külüstür Mercedes'ten bakıp "ne güzel şehir burası ya" diye Tarık Akan'a gülücükler saçtığı, Taçsız Kral'da Metin Oktay'ın ilk kazandığı parayla ilk aşkına yüzük aldığı ve sonra Ajda'yı görüp çarpıldığı yerdir Kordon.El ele aşıklar, tırıs tırıs yol alan faytonlar, bisikletli gençler, fıstık gibi kızlar Kordon'u siyah beyaz film karelerinden bir solukta günümüze taşır.  Biraz yürüyüp tarihi saat kulesine gelirsiniz. İzmir'in daimi toplanma noktası olan ve kuleden ziyade bir bibloyu andıran saat kulesinin etrafı kıpır kıpırdır. 



Körfezin muhteşem görüntüsüne, yosun kokusu eşlik ederken kulaklara zamanın tozuna bulanmış bir melodi dolar : "Sevgili İzmir'im/ Canımı veririm/ Ben esirinim". Dünyada müziğin peşine düşmekten daha isabetli bir tavır olmaz. İşte o zaman trajik hayatına kafa tutup milletlerarası şöhreti yakalayan Dairo Moreno'nun adını taşıyan sokağa gelmişsiniz demektir. Sokağın girişinde kahverengi ve üzerinde "asansör" yazan bir tabela görülür. Zaten bütün Karataş sakinleri de buraya "asansör sokağı" der. Sokağa girerken renkli iskemlelerle süslü mini kahveciler sizi karşılar. Kahvenin aşırı aromatik rahiyası dokularınıza işlediğinde hafif rampanın en ucunda, kırmızı tuğladan yapılmış tek başına yükselen dev bir asansör görürsünüz. Bu esnada sokağın eski İzmir dokusunu ısrarla yaşatan evleri bir bir önünüze dizilir. Kocaman ağaçlardan hiçbir mevsimde asansörün fotoğrafı sokak yönünden çekilemez. Elbette her zaman ağaçların canı sağolsundur! 
Ağaçlardan evlere geri dönüş yaparsanız "Her akşam votka, rakı ve şarap şarkısını" bize söyleyen Dario Moreno ve ailesinin unutulmuş bir zamanda yaşadığı evi görüp kocaman bir iç geçirirsiniz. 
Asansöre uzun uzun bakarsınız. 1907 tarihinde Musevi kökenli iş adamı Nesim Levi tarafından İzmir'e armağan edilmiştir bu asansör. Dario Moreno Sokağı'nın açıldığı Mithat Paşa Caddesi'yle tam 58 metre yüksekte kalan Şehit Nihat Bey Caddesi'ni merdivenler birleştirmekteyken, burada gerçekleşen düşmeli, yuvarlanmalı kazalar sonucu sokağın varlıklı sakinlerinden Nesim Levi bu işe bir dur demiş. Avrupa seyahatlerinden birinde gördüğü caddeleri birleştiren asansörlerden bir tane de kendi sokağına yaptırıvermiş. Üşenmemiş yapının tuğlaları tıpkı Balat'taki Fener Rum Erkek Lisesi örneğinde olduğu gibi (bakınız) taa Marsilyalar'dan getirtmiş. İlk zamanlar küçük bir meblağ karşılığında İzmirliler asansörü kullanıyormuş. Hatta 1965 yapımı Taçsız Kral'ı dikkatle izleyenler Metin Oktay'ın güzelliğiyle baş döndüren Mine'yle (Ayten Gökçer) asansöre binerken bilet aldığına şahit olmuşlardır. Böylece aklımda siyah beyaz filmler, zihnimde "Taçsız Kral Metin Oktay/ Tek aşkıydı Galatasaray" tezahüratıyla asansörün önüne gelmişsem, asansöre binince de o şen sesiyle Dario Moreno şarkıları beni karşılamışsa İzmir'de en sevdiğim yeri buldum demektir. Asansörle yukarı çıktığınızda Metin ve Mine'nin aşkla baktığı İzmir'in çok uzaklarda kaldığına emin olsam da İzmir yine zarif, yine görülesi. Günümüzde asansörün varış noktasında bir restoran-cafe tarzı bir işletme bulunuyor. Asansörden ayrılamayanlar için oldukça davetkar. Genellikle de kalabalık özellikle gün batımına doğru iğne atsanız, atamazsınız o derece...




 
Tarihi Asansör






Tarihi Asansör'le nostaljik İzmir'e dokunduktan sonra tarihin muammalarla dolu çağlarına uzanmak için Symrna Agorası'nın çekim alanına girmek şart oluyor. İyon agoralarının en büyüklerinden birinde, İsa'dan önce 3000'lere uzanan geçmişinde agora bilinen son imarını bilge imparator Marcus Aurelius devrinde ve onun girişimleriyle yaşadı. İzmir Agorası devlet binalarıyla kamu binalarıyla donatılmış bir devlet agorasıdır. Şehre bu kadar yakın olup, bu kadar yalnız olan çok az antik yapı görebilirsiniz. Buranın kendi halindeliği insanın yüreğini burksa da çapraz tonozlardan, kemerlerden, sütunlardan örülmüş doğası kısa sürede gezegeninizi şaşırtır. 


Smyrna Agorası






İzmir'in mazisi insanı bir içine çekmeye görsün asansör, agora derken şehrin Kadifekale'sine bir solukta çıkmış bulursunuz kendinizi.  Büyük İskender'in arkadaşı, generali ve valisi olan Lysimakhos tarafından yaptırıldığı sanılan kale, İzmir'e hakim olan her güçten bir iz taşır. 
Konak'tan Karşıyaka'ya baş döndüren bir manzaraya sahip kale ve semti zamanla kendi mitlerini yaratmış biraz gizemlere karışmış bir yerdir aynı zamanda. Bir zamanlar Homeros da geçmiş bu yollardan dağ taş efsane zaten bu memlekette. 



Kadifekale




Mavileri bulutlardan süzüp yeniden yeryüzüne inme zamanı gelmişse büyüyü bozmadan Arkeoloji Müzesi'ne koşturmak gerek. Arkeoloji Müzesi İzmir ve çevresinde bulunan, ki buna Efes, Bergama, Teos, Milet, Eritrai,..gibi dünya çapında yerleşimler de dahil, eserlerin izleyiciyle buluştuğu bir mekan olması nedeniyle önemli. Böylece yolunuz bu antik kentlere düştüğünde bütün heykeller, sikkeler, kabartmalar bir bulmaca gibi tıkır tıkır yerine oturacaktır. Arkeoloji Müzesi'ne kadar gelmişken komşu Etnografya Müzesi'ne girmeden duramayacaksınız.  Zira yapı Neoklasik formların kusursuz birlikteliğini yansıtan, 19. yüzyıl İzmir'inden fırlamış gelmiş haliyle zaten sizi kendine çağıracak. 
Binanın mimarı ne yazık ki zamanın soyut gölgelerinde kaybolmuş, adı sanı bilinmiyor. Müze binasının bulunduğu yer yüzyıllarca Musevi mezarlığı olarak kullanılmış. 1831'de de anonim mimarımız  bu mezarlığın kaldırılmasının akabinde, çağının korkunç hastalığı vebalılar için bir hastane ve manastır inşa etmiş. İnşaat sırasında üşenmeyip Efes'ten mermer bloklar ve çeşitli parçalar getirilmiş. İhtiyaç çok, imkan kısıtlı olunca zamanla hastane genişletilmiş. Doğumhane ve zührevi hastalıklar için olan bölümler eklenince binanın tabiri caizse adı çıkmış. Burada doğum yapacak kadınların namusu sorgulanır olmuş ve ahali de buraya "piçhane" demeye başlamış. Yapı işgal yıllarında üniversite olmuş, sonra tekrar sağlık kurumu olmuş. Otuz yılı aşkın süredir de müze olarak hizmet veriyor. Fakat "piçhane" tabiri hiç unutulmaz mı? Unutulmamış! Etnografya Müzesi'ne gideceğimi söylediğimde, yedi göbek İzmirli olan şoför bey "aa biliyorum tabi piçhane" dedi. Yüz ifadem görülmeye değer olmalı ki sonra makul bir açıklama yapmak için elinden geleni yaptı.

 
Arkeoloji Müzes
i
Etnografya Müzesi


İzmir Arkeoloji Müzesi'ne geldiniz, Etnografya'yı da gezdiniz fakat bir tamamlanmamışlık hissi gelip tam böğrünüze kurulacak. O his sizi acımazsızca ele geçirirken Kültürpark'a doğru sakince ilerlemekte fayda var. Kültürpark'ın palmiyeleri, doğal ortamı falan derken İzmir Tarih ve Sanat Müzesi tabelasını görünce o his sizi tamamen terk edecek. Bu müze Arkeoloji Müzesi'nin kapasitesini aşması sebebiyle açılmış, nispeten yeni bir müze. Farklı zamanlarda uzun uzun dolaşmaktan keyif aldığım yerlerden biri. Fakat Kültürpark'ın kentsel dönüşüm projelendirmesi sırasında bir ara kapatıldı. Şu sıralar yine açık, bu müzenin akıbetini Kültürpark'ın yani eski fuar alanının yazgısı belirleyecek gibi görünüyor. 


İzmir Tarih ve Sanat Müzesi




Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi

Fuar dolaylarına kadar inmişken, küçük bir mola vermek için boyoz-çay ikilisi yapmaktan güzeli olamaz. Herhangi bir fırında, dumanı üstünde bir boyoz hangi damağı mesut etmez ki? Fakat daha uzun uzadıya bir yemek hayali kuruyorsak İzmir'in klasiklerinden Topçu'nun Yeri, Kordon'a nazır Deniz Restoran, Levent Marina'nın son dönemde dillere destan tatlarıyla adından söz ettiren Sipari Restoran'ını tercih edebilirsiniz. Küçücük dükkanıyla Ciğerci Zarif ki kendisi yarım asrı geride bırakmış bir İzmirli ve Çorbacı İsmet Usta müdavimleri olan mekanlardan.
Tatlıseverler için tabi ki yine bir İzmir klişesi olan ve vazgeçilemeyen Reyhan Pastanesi'nin vitrinine mutlaka göz atmalısınız.  


Boyoz

Sipari Restoran Bademli Dil Menüer


Deniz Restoran 


Ciğerci Zarif


Çorbacı İsmet Usta


Reyhan Pasranesi Vişneli Sükse

 İzmir'de, İzmir atmosferini yaşamanın yolu hiç şüphesiz, tarihi Kızlarağası Hanı dolaşmak. Buradaki sahaflara, dükkanlara bakmak, belki bir kahve içip ortama ayak uydurmaktan da geçer. Benim bu çarşıdaki favorim Toprak Çocukları isimli seramik atölyesi. Buradaki rengarenk el yapımı seramikler benim en sevdiğim seyahat anıları olarak duvarlarımı süslüyor. Yalnız alacağınız objeyi sorun dışarıdan aldıkları seri üretim ürünleri de satıyorlar; kendi ürettikleri seramiklerin arkasında logoları yer alıyor. Çarşı pazar dolaşmaktan keyif alıyorsanız tarihi Kemeraltı Çarşısını'da şöyle bir turlamak lazım. Buranın olmazsa olmazları Yudumla Şerbetçisi'nden karadut şerbeti, Turşucu Tahsin'den çeşit çeşit turşu, Halis Dibek Kahvesi'nden kumda kahve. 


Kızlarağası Hanı


Toprak Çocukları Seramik




Halis dibek kahve


Alsancak Sevgi Yolu

  İlk yapıldığı dönemde deniz kenarında olan ancak zamanla kıyıdan uzak düşen tarihi hanın ardından yeniden adamı ters yüz eden imbat eşliğinde Pasaport'a doğru tam yol alıyorum. Deniz şehrinde, yüzen müzelerden Zübeyde Hanım Eğitim ve Müze Gemisi'nde denizciliğin esaslarını denizcilerin anlattığı bir ortamdayım. Aslında bu gemi İstanbullular'a yıllarca Boğaz'da yarenlik etmiş bir emektar. Boğaz'daki görevi bitince vapur hurdaya çıkacakken İzmir gemiye talip oluyor. "Zübeyde Hanım" adını taşıyan gemi hurdaya çıkmasın diye. Böylece gemi kendi gücüyle İstanbul'dan Karşıyaka sahiline dek geliyor. Uzunca bir zamandır da Pasaport'a demirlemiş durumda. Tarihi bir vapur, uzun yıllar denizde kullanılmış objeler, hatta Atatürk'ü taşımış bir geminin seyir defteri bile sergileniyor burada. 


Zübeyde Hanım Eğitim ve Müze Gemisi

Konu müze gemilerden açılmışken İzmir'de Balçova sahilinde, İnciraltı İskelesi'nde Ege ve Piri Reis gemileri de askeri müze olarak hizmet veriyor. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde uzun yıllar çalışan bu gemiler orijinal yapıları korunarak müzeye haline getirilmişler. Gerçek bir askeri geminin içinde olmak farklı bir heyecan ama fotoğraf çekilememesi gezginler adına büyük bir hüsran. 
Bu arada Balçova İzmir seyahatinde ayrı bir parantez açılıp anlatılması gereken bir bölge. Şehrin önemli merkezlerinden  olan Balçova, Türkiye'nin jeotermal enerjiyle ısıtılan semtlerinden biri. Dolayısıyla burada birçok termal tesis yer alıyor. Yani hem şifalı sulardan yararlanalım, hem de şehirden uzak kalmayalım diyenler için doğru adres Balçova. Balçova'da İzmir'i top yekun gören bir de teleferik sistemiyle yükseklere yolculuk yapabiliyorsunuz. Bir dönem restorasyon nedeniyle kapalı olan teleferik yeniden İzmir'in emrine amade. Teleferikle ulaşılan zirve manzara izlemek ve mangal yapmak için İzmir'in akın ettiği rotalardan. 


İnciraltı Sahili





Balçova Kaya Termal Otel

Hazır piknik mevsimi geliyorken İzmir'de Buca Gölet'i de unutmamak lazım. Buca Gölet çocuk oyun parkları, restoran ve piknik alanı gibi bölümlerden oluşan geniş bir alan. Güneşin göz kırptığı günlerde şehirden kaçanların buluşma noktası. Buca Gölet'in kalabalığından muzdarip olursanız civara şöyle bir göz atmakta fayda var. Zira çevrede doğayla baş başa, huzur vaat eden mekanlar bulmak olası. Buca Bahçe Cafe günün her saati piknik tadında organik kahvaltı fırsatı sunmasıyla beni mest etmişti mesela. 
Ah işte İzmir'deyiz,  deniz derya şehirde durup durup balık kokusu burnumuza burnumuza geliyorsa Güzelbahçe sahilinde Ferhat Büfe'yi bulup, sıraya giriyoruz. Minicik büfe, önü kalabalık, çok bekleyeceğiz, o kesin, ama finalde sardalye-ekmeği ilk ısırışınızda her şeye değecek. Beni sevgiyle anacaksınız. Güzelbahçe Balıkçı Barınağı'nda çok birçok balık restoranı da yer alıyor. İstediğiniz balığı tezgahlardan alıp burada pişirtebilir sofranın geri kalanını da gönlünüze göre donatabilirsiniz. Ferah feza, iç açıcı bir mekan arayanlar için Narlıdere'de Dut Restoran Cafe'nin kapısını çalmalı. Zeytin, mandalina ve nar ağaçlarıyla donanmış bahçe mi dersiniz, Ege'ye bakan manzaralı balkon mu işte Dut'ta hepsi mevcut. Bir de üstüne acı badem likörlü incir tatlısı denerseniz ortama lezzet katmış olursunuz. 

  
Buca Gölet 


Buca Bahçe Cafe


Güzelbahçe Balıkçı Barınağı/ Ümit Restoran


Dut Cafe

Cumhuriyet ve Atatürk'le özdeşleşmiş bir kent olarak İzmir'in önemli meydanları, kurtuluş mücadelesini, kahramanlığı görselleştiren anıtlara ev sahipliği yapıyor. Bunun yanında Kordon'da Atatürk'ün İzmir seyahatlerinde kullandığı ev müze olarak ziyarete açık. Bir vapur kaçamağı yapıp Karşıyaka'ya geçerseniz Zübeyde Hanım'ın hayatının son günlerini geçirdiği Latife Hanım Köşkü ve Anı Evi'ni ve Zübey'de Hanım'ın anıt mezarını ziyaret edebilirsiniz. 


Cumhuriyet Meydanı.

Latife Hanım Köşkü ve Anı Evi 



Zübeyde Hanım'ın Anıt Mezarı


Son fotoğraf Pasaport'ta, çiselemeye hazır bulutlarla süslü bir gün batımından.

Veda Busesi
Dilimde "İzmir'in dağlarında çiçekler açar" marşıyla dolaştığım şehir İzmir. Görülecek çok mavilik, anlatılacak çok tadı, kokusu olan, bir devrin Smyrna'sı. Sokaklarında gevrekçilerin gezdiği, Kordon'un da çiğdemlerin çitlendiği, sabah kahvaltılarının boyozla yapıldığı, deniz kuşlarının bile başka türlü uçtuğu bir Egeli. Sesi ta uzaklardan kulağımıza çalınan bir şarkı gibi daha çok mırıldanacağım seni...  

Not: İzmir yazılarımdan daha önce blog'lanmış olanı için: 
 Atatürk'ün Treni ve Çamlık Buharlı Lokomotif Müzesi başlığına tıklayabilirsiniz.