19 Şubat 2025 Çarşamba

Kar Dünyanın Sesini Kısabilir Mi?

Gotik penceremden bakınca, bu defa kar dünyanın sesini kısmaya hazırlanıyor diye düşündüm. Uzun zaman önce bilimsel olarak karın ortamdaki sesi yutabildiğine ilişkin bir makale okumuştum. Zihnimde bu konuyla alakalı kalan birkaç bilgi kırıntısıyla ahkam kesecek değilim. Fakat ofisimin baktığı caddede kar, Nişantaşı ahalisine öyle güç anlar yaşatıyor ki duruma kayıtsız da kalamıyorum. Böylece bildiğim bir konudan konuya dahil olmaya karar verdim. Hadi gelin sanat tarihinden minik bir kar seçkisi yapalım. Resim çözümlemeden, ressamların karla olan ilişkisine bir pencere açalım. Ara ara kendimizi kaybedip, biraz bilgi örüntüsü içinde kaybolabiliriz yani ona garanti vermiyorum. Onu baştan söyleyeyim. 


İlk olarak Pieter Brueghel 'in 1565'te yaptığı "Karda Avcılar" tablosuna bakıyoruz.  Ön planda başarısız bir av günü geçiren yorgun avcılar görülüyor. Fakat malum Brueghel ayrıntıda gizlidir.  Arka planda günlük işler yapan köylüler ve buz pateni yapan çocuklar var. Buz pateni Flaman'da bir yerden bir yere gitmek üzere sıkça yapılıyor. Hollanda Altın Çağı sayısız buz pateni resmiyle dolu. İnsanın inanası gelmiyor fakat mecburiyet size buz pateni öğretebilir mi? Pekala öğretir.
Muhteşem peyzajın içinde insanların yaşamından bir kesiti seyrediyoruz. 


Sırada Alman Romantikleri deyince aklınıza gelmesi gereken ilk isim olan  David Friedrich yer alıyor. Lutherci tavır bizi detaylara davet ediyor. Karın şiirselliğinin içinde yaralı bir adam var. Yaralı figür doğaya karşılık neredeyse bir hiç olarak resmedilmiş. Koltuk değnekleri kara saplanmış ve yazgısına hazır. Önünde yer aldığı köknar ağacı kışa dayanıklı ve çarmıha gerilmiş İsa'ya siper olur. Fonda  Gotik bir katedral inanca boyun eğen bu adamın kaderini işaret eder. 
Kar her şeyi kaplamış ve gücünü göstermiştir. Yücelik doğanın kendisidir. Alman idealizmi de bir yerden gelmeliydi değil mi? 


Kar Altında Kömür Çuvalları Taşıyan Kadınlar, Vincent van Gogh 'un imzasını taşıyor. Sanatçının Drenthe 'de geçirdiği zamanın izlerini taşıyor çalışma. İşçi sınıfının zorlu koşullarını gerçekçi bir bakışla ele almış. Depresyonunun arttığı , paletinin karamsarlaştığı bir dönem.  Sanatçının trajik bakış açısının yanında çıplak gerçeğin trajedisi de resimden sızan bir duygu.



Edvard  Munch'ın resimleri her zaman duyguları terörize etmiyor gördüğünüz gibi. İki figür Karda yürüyüşe çıkmış. Ortamda rahatsız edici bir gerginlik seziliyor. Biraz tekinsiz bir kış günü ne dersiniz?  Parlak renkler melankolik havayı azaltmıyor. Aksine karın beyazlığı ile kontrast oluşturup yalnızlığı pekiştiriyor. Çelişkilerle yüklü bir resim. Bu arada siz Much'ın mental sıkıntılarını inatla genetik faktörlere bağlayanlara kulak asmayın. Kendisinin psikolojik sorunları alkol bağımlılığının bir sonucuydu. 


Ruslar olmadan kar seçkisi yapan taş olur. Ivan Shiskin Rusların gurur duyduğu bir sanatçı. Aslen Tatar, Rusya uzaya hakim olmaya çalışırken 1978 yılında  keşfedilen küçük bir gezegene onun adını verir. Bunları niye söylüyorum, şairin dediği gibi "Körler görmese de yıldızlar vardır." Karlı Rus ormanının ihtişamı Shiskin'i yıldız yapmıyor mu sizce de? Sonuçta çılgın kalabalık bilmese de Shiskin sanat tarihinde bir galaksidir. 



Not: Bahsi geçen şair Nazım Hikmet




5 Ocak 2025 Pazar

Mareşal Tito ile Sarajevo'da Karşılaşmalar

Bir türlü baştan sona gezip, girip çıkmadık yer bırakmadığım Bosna-Hersek'i bu mecraya dökemesem de Sarajevo'daki Mareşal Tito'lu anları Insta'ya fısıldamışım. Bu post o uzun anlatıların buraya uzantısı olsun. Sırplar'ın mezarını artık istemediği, bir zamanlar "Halkın Babası" olarak anılan Tito'yu Boşnaklar oldukça seviyor. Duygularını pek göstermeyen bir millet için bunu hissettirmek bilinçli bir tavır.  Esasen Boşnaklar'ın yüzlerinin hiç gülmemesi ve sert mizaçları soğuk havada hiç iyi hissettirmiyor.  Tabi ki bunlar ayrı başlıkların konusu. Velhasıl bu çatık kaşlı insanların Tito'yu hala ayrıcalıklı tutmasına oldukça şaşırdım. İşte bu yazı da böyle ortaya çıktı. 



Bu fotoğraf karesi, Mareşal Tito ile Saraybosna Üniversitesi 'nde karşılaştığımız bir kış gününden. Tito 'nun geçtiğimiz günlerde hem doğum hem de ölüm yıldönümü peş peşeydi. "Yugoslavya'nın çimentosu" Tito'dan sonra malum Balkanlarda kartlar yeniden dağıtıldı. Harita bir kez daha çok kanlı biçimde değişti. Belki takip edenler vardır Tito'nun mezarı eski Yugoslavya'nın ve bugün Sırbistan'ın başkenti olan Belgrad'ta. Fakat Sırplar artık Tito'nun mezarının Belgrad'ta olmasını istemiyorlar. 

Tito aslen Hırvat olduğu için, mezarının da doğum yeri olan Kumrovec'te bulunması gerektiği savıyla hareket ediyorlar.
Haliyle eski Yugoslavya ülkeleri de bu durumun şaşkınlığı içinde. Özellikle Boşnaklar Tito'nun mezarının kesinlikle Belgrad'da kalması konusunda ısrarcı. Bunda Bosna-Hersekliler'in Tito'yu hala saygı ve sevgi ile anmalarının etkisi var.
Ondan bahsederken hala gururlu ve sevgi dolular. Saraybosna'daki en önemli caddelerden birinin adı halen Mareşal Tito. Duygularını bu kadar az belli eden bir millet için bu az buz bir şey değil. 

Belgrad'da herhangi bir caddeye Tito'nun isminin verildiğine şahit olmadım. Yine de ölümünün üzerinden 44 yıl geçtikten sonra mezarı Kumrovec'e taşıma fikri de oldukça tuhaf.
Bu aralar Belgrad'a giderseniz Tito'ya uğrayın bari o kadar anlattık. Sonra da Tesla'nın mezarına gidersiniz. Tesla'nın külleri de adını taşıyan müzede. Büyük katedralin önüne taşınacaktı ama şimdilik proje olarak kaldı sanırım.
Tito'dan pek haz etmeyen Sırplar, Tesla konusunda çok hassastır bu arada. Tesla'ya Amerikalı derseniz bu pek hoş karşılanmaz.  Sırplar Türk gezginleri çok severler onu da belirteyim. Şimdi böyle yanlış anlaşılma olmasın. Sadece durumu anlatıyorum. Yoksa Belgrad'ı çok sevmiştim. Sırplarla da iyi anlaşmıştım. 


Çiçekli Tito 


Mareşal Tito 'nun bahçeciliğe ilgisi olduğunu duymuştum. Hatta Belgrad'ta artık Sırplar'ın istemediği mezarının yer aldığı anıtın ismi de Çiçek Evi. 

Hislerini göstermekten imtina eden Boşnaklar, Mareşal Tito 'yu hep sevgiyle yad ediyor. Portatif bir çiçekçi tezgahındaki fotoğrafı bunun sayısız örneğinden bir tanesi. 
Stalin'i çileden çıkarıp tehdidine tehditle cevap veren Tito dağılmış Yugoslavya'nın sokaklarında ve hüzünlü yüzlerde. Sokaklarda çiçek satanlar bütün dünyada hep kederli gözlere sahipler. Bu çok trajik bir çelişki gibi geliyor bana. Oysa buketler hep mutlu anlara ait değildir. 
Bir fotoğraftan nerelere geliniyor değil mi? 
Bu arada Tito'nun Stalin'e meydan okumalarına bayılan kaç kişiyiz?
Bu postu trajik cümlelerle bitiremem. Stalin'le Tito'nun arası II numaralı büyük savaşın ardından hızla bozuluyor. Tarihte bu olayın adı bile var: Tito - Stalin Split.  Stalin biraz (çok) paranoyak olduğu için Tito'nun her vesile ile kendisine bağımlı olduğunu ima ediyor. Mareşal Tito, bütün bunlara kendi sert mizacı ile cevaplar veriyor. Stalin'in uluslararası bir toplantıda "Sen kimsin ki tek başına hareket ediyorsun? Sovyetler olmadan (aslında ben olmadan) ayakta kalamazsın." diye çıkışıyor. Yugoslav lider, bu "koşulsuz sadakat" fikrine kesinlikle karşıdır ve cevabı da buna göre olur: 
 "Yoldaş Stalin, halkımın en büyük değeri bağımsızlıktır. Sovyetler'in desteğine minnettarız , lakin bu destek bizim özgürlüğümüzden daha önemli değildir. "
Sonrası malum bu kapışmanın ardından Tito askeri ve stratejik alanda güçlenmek için elinden geleni yapar. 1953'te Stalin, herkesi tehdit olarak görüp kendine güvenecek bir doktor bile bırakmamışken, Tito'nun çevresinde onu Stalin'in suikast girişimlerinden korumaya çalışan bir ekip vardır. Ve kader devreye girer, 1 Mart'ta Stalin ani bir felç geçirir. Herkesi o denli tedirgin etmişti ki tıbbi müdahale etmeye cesaret gösteren olmaz. Birkaç saat sonra (12 saat ile 24 saat arası) korkarak da olsa tedaviye başlanır, fakat geç kalınmıştır. Stalin 5 Mart'ta hayata veda eder.
Tito' ya gelince önünde 40 yıl daha vardır. Üstelik kendisini zehirlemeye veya vurmaya çalışan Stalin kaderin cilvesiyle yoldan çekilmiştir.

Veda Busesi
 Heyhat, Amerikalı yazar Allen Saunders'in dediği gibi  "Hayat biz plan yaparken başımıza gelenlerdir. Tito bile bunu hesap edemezken ilahi bir güç en büyük derdinizi başınızdan alıverir. Ve dünya dönmeye devam eder. 2025'in ilk yazısını, bu yıl başımıza gelecekler planlarımızın, hayallerimizin ötesinde güzellikler olsun. Herkese kendi kalbi kadar güzel bir yıl diliyorum. 

17 Aralık 2024 Salı

"Denim Ötesi" Bir Randevu

Küratörlüğünü gerçekleştirdiğim "Ian Berry  │Denim Ötesi" Nişantaşı Kalyon Kültür Merkezi'nin tarihi dokusunda 14 Şubat 2025'e kadar izleyiciyle buluşuyor. Öncelikle "Denim Değil Kot" demek istiyorum ve yurdumuza bu kumaşı getiren muhteşem adam Muhteşem Kot'a yıldızlari, kalpler ve içten gülücükler gönderiyorum. Ne tatlı bir milletiz ülkemize kumaşı tanıtan, bizi yüzde yüz pamuklu bu mavilikle tanıştıran kişinin soy ismiyle denimi anıyoruz. Dil hassas, literatür kıymetli diye düşünenler beni anladı şu an. Bu önemli hatırlatmanın ardından sanat, moda, sürdürülebilirlik gibi geniş bir içeriği aynı bağlamda birleştiren sergimize geçiş yapabiliriz. 


Denim kumaşın zamana bıraktığı ilk izleri 1567’lerin Cenovası’nda buluyoruz. İtalya’nın sahile açılan liman kentinde tüccar gemicilerin giydiği sert pantolonları tanımlamak için “genoese” ve “genes” olarak tanımlanıyor.17. yüzyılda  Fransa’nın Nimes kentinde, yün ve ipekten yapılan bu kumaşın Serge de Nimes olarak anıldığı anlaşılıyor. Zamanla Serge de Nimes dönüşerek “denim” halini alıyor.

Günümüzde "denim" deyince gözümüzde canlanan kumaş ise 1860 yılında güçlü kanvas kumaştan iş pantolonları üreten Levi Strauss&Co. şirketinin müşterilerinin isteğiyle ortaya çıkıyor. Daha yumuşak, giyilebilir, cildi tahriş etmeyen kumaştan üretilmiş pantolonlar isteyen müşterilerin talebini ciddiye alan şirket ürün gamına Serge de Nimes’i de ekliyor böylece.

Hikayenin devam gerçek bir başarı öyküsü, 1873’te Levi Strauss ve Jacop Davis ağır iş yaparken cep ve dikişlerin atmasını engelleyen perçinli iş pantolonlarının patentini alıyor. Takvim, şehirlerin büyüdüğü, sanayileşmenin hızla arttığı bir zamanı işaret etmektedir. Aynı zamanda çiftlik ve endüstriyel giyimin de hızla geliştiği bir dönemdir. Ticari açıdan bu patentin ne kadar değerli olduğunu bu perspektifle incelemek gerekir. Günümüzde hala Amerika’da ve dünyanın birçok noktasında en sevilen iş pantolonu olarak denim kumaşı zirvede yer alır.

20. yüzyılın başında bu kumaş sinemanın çekim alanına girer. Hollywood’un bıçkın kovboyları at binerken, Kızılderili düşmanları kovalarken, tütünü sararken kot pantolon giyerler. Sinema raundunun kazanılması kot pantolon için bir dönüm noktası olur. Kaç erkek Clint Eastwood’a, John Wayne’e, Gary Cooper’a özenmemiştir beyaz perdenin sihrinde. Dahası bahsi geçen aktörler katı bir maskülen imajla, denimi kovboyculuğun dışına taşırlar. Erkeksi imajları o denli güçlüdür ki denim “cool” ve maskülen erkeğin giysisi olarak taltif edilir.

Sokaktaki erkeksi imajın, asi imajla bütünleşmesinin sinemadaki temsilcisi Marlon Brando ve James Dean gibi efsaneler gerçekleştirir. Brando, 1953 yılında Asi ve Özgür (The Wild One) ile motosiklet çetesi lideri Johnny Strabler’a hayat verir. Siyah deri ceket, beyaz tişört ve yıpranmış denim pantolon üçlüsü Brando’nun neslini domine ederken bize kadar uzanacak, 21. yüzyıl modasında da kendisinin stil ikonu olarak anılmasını sağlayacaktır.

Brando ve ardıllarıyla maskülen denime bir de isyankar imaj eklenirken kadınlar da boş durmaz. İnce beller, balinalı korselerin dünyası ufukta yitirilmektedir. Brigitte Bardot gibi bir erotizm simgesi bile bu görünümü rahatlıkla takas edebildiğine göre sokaktaki kadın için ne beis olabilir? Bardot böylece erkeksi denimi kadın dünyasına mühürleyerek ona bir de feminenlik ekleyiverdi. Rahatlık ve feminenlik aynı giyside buluştu. Çalışma hayatındaki kadın denim fikrini kovboylardan daha çok sevdi.

Böylece denim işçilerin sıhhi ve güçlü giysisi olarak çıktığı yolda her geçen gün yeni bir sayfa daha açıyordu. Nitekim 1970'ler işçinin, sokağın, sıradan insanın, kadın hareketinin , asiliğin simgesi olan denimi haute couture sınıfına sokuverdi. Jean Paul Gautier, avangart ceketler ve denim korseler gibi ürünlerle "denim sadece gündelik olmamalı" diyerek özel dikimin skalasına denimi ekledi. Ardından benim de favori tasarımcılarımdan olan Karl Lagerfeld, Chanel için hazırladığı koleksiyona ince işçiliğin ustalığı ile hazırlanmış denim tasarımlarını paylaştı. Artık denim lüksün ve ihtişamın da bir parçası aynı zamanda pahalı mücevherlerin , çantaların, kürklerin sınıfında bir yer ediniyordu. 

Aynı sıralarda Madonna, gençliğin stil ikonu olarak kliplerinde ve ödül törenlerinde kot ceketleri, pantolonları, hatta pabuçlarıyla salınırken; Sid Vicious,  Punk kültürüne kot modasını entegre etmekle meşguldü. 

Yukarıda kısaca denimin tarihine değinirken onlarca ikonik ismi ve olayı atlamak zorunda kaldığımı tahmin edersiniz. Bugün dünyadaki hemen her gardroba giren bir ürünün bütün gelişimini tek bir yazıda anlatmaya çalışmak delilik. Dolayısıyla tamamen pamuktan üretilen bu doğal kumaşın serüvenine kendi tarzımda kısa bir giriş yapmışım gibi kabul edebilirsiniz. 



Ian Berry, Londra merkezli çalışan ve sanatsal üretimini yalnızca denim malzeme ile sınırlandıran bir sanatçı. Kumaşın sürdürülebilirliği, doğaya içkin bir yapı sergilemesi, yıpranınca bile farklı bir dokuya kavuşması Berry'i bu kumaşla çalışmaya iten faktörler arasında. Uzun süredir işlerini takip ettiğim sanatçının erken dönem işleri ağırlıklı olarak portreler ve iç mekanlardan oluşuyor. Bu sürecin bir araştırma evresi olduğunu ve denimle ışık-gölge, kompozisyon, perspektif gibi sınırları belirlediğini söylemek mümkün. Uzun süren araştırmalarla geliştirdiği teknikle en sonunda tabiatın içinden aldığı formlara ve enstalasyonlara yöneldiğini görüyoruz. Bütün bu çalışma sürecinin her aşaması şu sıra Nişantaşı Kalyon Kültür'de. 1889'dan kalma, eklektik mimari tarzıyla zamana meydan okuyan tarihi Taş Konak'ta Denim Ötesi'ne geçebilirsiniz. 

Son sözüm küratör metni ile olsun o halde: 

Ian Berry  │ Denim  Ötesi

Küratör │  Aslı Bora

Temel hammaddesi pamuk olan denimin, sosyal ve kültürel hayatın bir parçası haline gelmesi Endüstri Devrimi ile gerçekleşir.  Denimin tarihi, gerekliliğin gündelik estetiğe dönüşmesinin de somut bir örneği olarak okunabilir. İşçi sınıfının kullandığı ve işlevselliği ile tercih edilen kumaş türü olan denim oldukça uzun zamandır modanın vazgeçilmez öğelerinden biri.  20. yüzyılın başında emekle, 1950’lerde özgürlük ve gençlikle özdeşleşen sosyal hayata özgü bir unsur denim. 1970’lerden sonra ise tanınmış tasarımcıların koleksiyonlarının da katkısıyla küresel bir ikon olarak varlığını sürdürüyor.

Yeniliği yadırgamayan ve her türlü değişime kolayca adapte olabilen denim, çevresel sürdürülebilirlik hareketinin bir parçası. Çok katmanlı kimliği ve yeniden üretilebilir niteliğiyle denim çağdaş sanatın da en önemli ifade araçlarından biri. Ian Berry, tüketim kültürünün mekanikleşmiş karakterine karşılık sanatsal üretiminin odağına denimi yerleştiriyor. Berry , atık ve kullanılmış denim ile meydana getirdiği çalışmalarıyla  modanın değişken karakterinin yarattığı kaynak israfına ilişkin bir sorgulama alanı yaratıyor. Diğer taraftan Berry’nin denim parçalarından  inşa ettiği eserler, sanatsal bir "trompe-l'oeil" tekniğiyle izleyiciyi gerçekliğin sınırlarını sorgulamaya davet ederken, tüketim alışkanlıklarımızı yeniden değerlendirmek için güçlü bir çağrıda bulunuyor. Berry’nin işlerinde denim, sıradan bir kumaş olmanın ötesine geçiyor; tarihin, emeğin ve modern dünyanın somut bir sembolü haline geliyor.


4 Aralık 2024 Çarşamba

Nemrut'un Kızı Olmak

 Hayat bize Nemrut'u vermişse ve bu dağın 2000 yıl önceki hakimi olan Kommagene Kralı I. Antiochus bu dağa ebedi istirahatgahını ve tanrılarını onurlandırmak için devasa heykeller yaptırmışsa bize de 2150 metreye tırmanmak düşer. İşte böyle gerekçeleri güncel akışımıza eklemleyerek Adıyaman'a uçuyoruz. Esasen bir sosyal sorumluluk projesi için Adıyaman'dayız. Bölgenin köylerini dolaştığımız, güneşin "ben buradayım" der gibi varlığını hissettirdiği bir Ekim günü. Asıl amaçlar yerine getirildikten sonra hedeflediğimiz "Nemrut Dağı Kültür Rotası"'na olabildiğince sadık kalmak. 


Bölgenin tarihi,  topraklarımızın zenginliğinin bir başka görkemli zamanına açılan bir kapı gibi. Takvime bakınca dudak uçuklatacak kadar eski zamanlara kadar uzanıyor. Düşünün  MÖ 7000’lerden başlayan bir tarihten söz ediyorum.  Anadolu’nun yerli halkı Luviler ve Hititler buralarda yerleşim kurmuşlar. Tarihsel bilgilerinizi birazcık kurcalayınca Luviler'i hemen anımsayacaksınız. Batı Anadolu’da her antik yerleşimde izini süreceğimiz Luviler’in Doğudaki tampon bölgesi tam olarak bugünkü Adıyaman diyebiliriz.

Tarih sayfalarında Kommagene Krallığı,  İrani kökenli Orantid Hanedanlığı’nın Hellenleşmiş bir kolu olarak tanımlanıyor. Modern tarih anlayışında Greko-Pers şeklinde literatürde bulabileceğimiz bir yapı. Nemrut’un zirvesindeki uygarlık izleri, krallığın ekonomik ve kültürel gücünü gözler önüne seren ve binlerce yıl sonra bile kendilerinin saygıyla anılmasını sağlayan bir gelişmişlik göstergesi. MÖ 163 ile MS 73 arasında bölgenin hakimi olan Kommagene Krallığı’ndan kral I. Antiochus, hem tanrılarını memnun etmek hem de soyunu onurlandırmak için topraklarındaki en yüksek dağa devasa heykeller ve kendi mezarını yaptırmış. Aynı heykel grubunun ilki güneşin doğuşuna doğru, ikinci grup ise güneşin batışına karşı konumlandırılmış. Oturur pozisyonda betimlenen figürlerin iklime ve zamana karşı olan mücadelesinde başları gövdelerinden ayrılmış. Bu nedenle heykelleri birçok kişi yalnızca büst olarak biliyor olsa da bu bir sosyal medya illüzyonu. Heykellerin gövdeleri de yerlerinde duruyor. 


Bin yıllar öncesinden krallar reçeteyi vermişler. Burayı görmenin en güzel zamanı olarak gün doğumunu ve gün batımını önermişler. Nemrut’un rüzgarında saçları dağılıp, manzaranın güzelliği ile mest olan gezginler de ağırlıklı olarak gün doğumunu işaret ettiklerine göre cumartesi sabahı çok özel bir deneyimin bizi beklediğine hiç şüphe etmiyoruz. Fakat rotamız gereği Adıyaman'dan geldiğimiz için otelden çok çok çok erken çıkmamız gerekiyor. Bir gün önce sabah uçaktan inmiş, Adıyaman'ın köylerini ziyaret etmiş, üzerine Perre Antik Kenti'ni ziyaret etmiş olarak Ramada Adıyaman'da uykuya dalmamız gece yarısına doğru gerçekleşiyor. Hepi topu iki saat kadar uyuyup, 02:45 gibi arabalara doluşuyoruz. Bazı arkadaşlarım yıkanmış saçlarıma bakıp, duş alacak kadar enerjim olması karşısında çok şaşırıyor.  Yıkanmak, hafiflemek gibi, dinlenmenin bir parçası benim için. O sebepten akan sıcak su olmayan seyahat alternatiflerine karşı hiç merakım ve alakam yoktur. 

Yarım saatten biraz fazla yol gidiyoruz. Şehir oldukça karanlık, pek bir şey anlayamıyoruz. Araçta uyumaya çalışmak nafile bir çaba benim için. Fakat her zaman ki gibi o çabayı gösteriyor ve yine uyuyamıyorum. Bir süre sonra Adıyaman tarafından giriş alanına giriyoruz. Hediyelik eşya dükkanları ve atıştırmalıklar satan bir küçük bir kompleks. Uzun yolda otobüslerin mola yerlerini anımsatan ağır ve trajik bir havası var. Üstelik oralar gibi kalabalık ve kaotik. Türk kahvemizi alıp, ekipten en sevdiklerimle bir masaya diziliyoruz. Aklıma Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın muhteşem dizeleri geliyor: "Kocaman yıldızların altında ufacık dünyamız...". O anda yıldızlar karanlığa asılmış birer elmas gibi parlıyor ve insan karanlığın içinden onlara bakarken Nihilizm'in sınırlarında dolaşıyor. Masa da önceki günün kritiği yapılırken "Daha az Nietzsche okumalıyım" diye içimden geçiriyorum. Bu esnada ekimizin yoğun olarak kadın olması hediyelik eşya dükkanlarının radarımıza girmesiyle sonuçlanıyor. Bazı zevkli arkadaşlarımı takip ederek, her şeyi satan bir dükkana giriyoruz. Bölgede takı ve mücevher zanaatının mahareti malum. Bizimkiler şeffaf ve normalde kilitli olduğu anlaşılan, iki raflı bir vitrini inceliyorlar. İçinde silme gümüş küpe var. Öyle karışmış ki çiftleri bulunca çocuk gibi seviniyoruz. Herkes kendi kişisel beğenisine uygun küpeleri alıp, kasadaki beye tarttırıyor. Pazarlık çabamız karşısında sezon sonu olduğu için indirimli olduğunu iddia ediyor dükkan sahibi. Fakat işletmeci arkadaşlardan birinin pazarlık konusunda cevher olduğu o an anlaşılıyor. Öte yandan yola çıkmadan birçok yerde nakit alışveriş yapıldığını öğrendiğim için hazırlıklı oluşum burada işe yarıyor. Gerçekten kredi kartı geçmiyor. Sevgili arkadaşlarımın yardımıyla biri oldukça klasik, diğeri de oldukça parti kızı tadında iki çift küpem oluyor. Tek küpe fiyatına iki küpe almış bulunuyorum sevgili Sema sayesinde. Bunların Adıyaman-Antep-Urfa hattında aldığım tek kişisel seyahat anısı olacağını o an bilmiyorum. Urfa'da telkari bir bileklik alacakken pazarlık üstadımız, ekonomi doktoru Sema'cığım "sen bunu takmazsın" diye mani oluyor. Ve ona hak veriyorum. Bazı arkadaşlar iyi ki var sahiden! Alışveriş maceram bu dakikadan sonra süper acı isot (dereceleri var), cevizli sucuk ve sumak ile devam ediyor anlayacağınız. 

 Nemrut'un eteklerinde yeniden araca binip biraz daha kıvrılan yoldan ilerliyoruz. Zifiri karanlıkta her gelen araç, otobüs kendi arkadaş grubuna sesleniyor. Ellerde fenerler, herkes eşini, dostunu, rehberini bulma telaşında. 04:00 civarı dağı fır dönen bir genişçe merdivenleri çıkmaya başlıyoruz. Yukarıya doğru çıktıkça efor artıyor, oksijen miktarı azalıyor. Ciğer kapasitesinin üstüne çıkmamızı, bol oksijene bağlayan dostlara bunun ilmi olarak mümkün olmadığını anlatıyorum. Ara ara önden çıkıp cengaverce Nemrut'a çıkmayı hayal edenlerin kenarlara dizilip, dinlendiğini görüyoruz. Orta yaşın üzeri bir hanım halimi hatırımı soruyor. Karanlıkta hanımı tanımadığımı düşünerek aynı sıcaklıkta cevap veriyorum. Yarım saat sonra, ören yeri usulü yapılan merdivenler bitip, kayrak taşlı merdivenlere geçiş yapıyoruz. Adıyaman tarafından çıkışta sağ taraf oluyor bu söz ettiğim. Bu ayrıntı önemli inerken lazım olacak. Neyse bu meyanda az önceki hanım elinde bastonu ile yine karşımda beliriyor. Onu tanımadığımı anlamış. Biz seninle Yalova'da beraberdik minvalinde konuşuyor. Yalova'da beraber olmadığımızı anlayınca biraz bozulup uzaklaşıyor. Bu esnada merdivenlerin de düzgün olmayışına içerleyen bir yığın insana dönüşüyoruz. Takatimizle beraber tahammülümüz de azalıyor derken, güneşin ilk hareleri önümüzdeki uçsuz bucaksız boşluğu doldurmaya başlıyor. Nihayetinde yukarı çıktığımızda herkes güneşe açılan terasta bir yer kapma telaşına giriyor. Ortalık kalabalık ve gereksizce karışık. Gün aydıkça etraftaki kalabalık daha da çok artıyor gibi geliyor bana. Arkadaşlarım güneşin doğuşunu izlemek konusunda zirveye tırmanan herkesle aynı hevesi paylaşıyor. Heykelleri arkama alıp güneşe dönmek bana fevkalade saçma geldiğinden terastaki özene bezene bana ayrılan basamağı terk ediyorum. Benim adıma mesele anbean güneşin panteonu aydınlatmasını görmek.  Güneşin aynasından çekilip, heykellerin yörüngesine girmekle resmen huzura kavuşuyorum. Herkes doğan güneşe yüzünü dönmüşken, Antiochus ve tanrılar grubuyla neredeyse baş başayım. Güneş heykellerin gözlerini kamaştırırken Antiochus'a minnet duymamak imkansız. 


 Rehberlerle aram hiç hoş değildir. Buna karşılık bizim grubumuzu iki rehber gezdiriyor. Dahası ekipten bir kişide turizm üzerine bir şey okumuş olduğundan üç erkek "en uzman benim" tadında durmaksızın konuşuyorlar. Böyle durumlarda mesleğimi söylememeyi çok uzun süre önce öğrendim. Karşı taraf başka bir profesyonel karşısında rahatsızlık duyuyor ve çok gereksiz diyaloglar gelişebiliyor. İş arkadaşlarım rehber beylere beni tanıtınca yine tuhaf bir durumda kalıyorum. Okuduğu okula dek tam özgeçmiş anlatıma geçiyor rehber bey. Ah umurumda bile değil yahu. Bana ne ki bundan! 


Yeniden geçmişe dönersek, 
Kommagene’nin  zaman sahnesinde yükselmesi Anadolu’da ortalığı birbirine katan Büyük İskender ile gerçekleşiyor. İskender, Perslerle olan savaşı kazanmasının ardından fırsattan faydalanan  bölgenin valisi olan Mithridates bağımsızlığını ilan ediyor. Mithridates, Roma İmparatorluğu’na karşı kafa tutmaları ile meşhur bir tarihi kişilik anlayacağınız. 

 MÖ 64’te Mithridates ölünce oğlu Antiochus tahtın sahibi oluyor. Antiochus çağı krallığın en parlak dönemi olarak tarihe kazınıyor. Yolculuğu göze aldığımız, uğruna dağlara tırmanacağımız anıtlar da Antiochus devrinde yapılıyor. Kendisi de zirvede inşa ettirdiği mezarda ebedi uykusunda. Ve inanmazsınız hala orada rahatsız edilmeden yatıyor. Zira tümülüs şeklinde olan mezar içine girecekler için de mezar olacak şekilde inşa edildiği için henüz gün ışığına çıkarılmamış. Ebedi hayatını düşünen birçok antik çağ kralına göre Antiochus bence çok şanslı. Akranları öte dünya yaşamına, ya bir mezar hırsızının yağmalamasıyla belirsizlik içinde ,yahut şanslılarsa bir müzede devam ediyorlar. Antiochus ise 2000 yılı aşkın süredir yaşarken yaptırdığı mezarında inancına uygun olarak yatmaya devam ediyor. 

Antik Çağ, Anadolu’su Roma şehir devletleri ve Persler gibi büyük imparatorlukların hükümranlığında. Kommagene kralı olarak Antiochus idareci olarak çok kültürlü bir krallığın hükümdarı. Kendisinin siyasi dengeleri çok iyi kurduğu ve adaletli bir yönetim sergilediği tarihçilerce dile getirilir. Her ne kadar annesi Büyük İskender’in babası da Pers Kralı Büyük Darius’un uzaktan akrabası olsa da babaların oğullara savaş açtığı bir çağda bunun bir avantaj olmadığının altını çizmek isterim.

Nemrut’taki kutsal alan krallığın en önemli tapınak alanı olarak işlev görmüş. Burada tasvir edilen tanrılar Pers ve Yunan kozmolojisinindeki karşılıkları tek bir formda birleştiriyor. Şöyle ki Akdeniz mitolojisinde ışıkla özdeşleştirilen Apollon ve Persler’deki güneş tanrısı (adaleti de temsil eder) Mithras aynı heykel ile sunulur ve her heykel her iki tanrının da ismini taşır. Benzer biçimde Zeus ve Oromasdes; Herakles ve Artagnes; Hera ve Teleia da tek bir heykelde iki/üç tanrı/tanrıçayı buluşturan temsillerdir. Antiochus’un evrensel bir din tasavvuru olduğu ve bütün dünyayı bu şekilde yönetmek istediği gibi teoriler var. Hatta bu teorilere kanıt olarak Nemrut’taki şu yazıt öne sürülür:

 Ata hükümdarlığını devraldığım zaman, dindarlığımın bir sonucu olarak, tahtıma bağlı krallığı tüm tanrıların ortak yurdu yaptım. Zamanın akışı içinde her kim, bu kanunu ve bize ibadeti korur ve sürdürürse, benim hayır dualarımla anılacaktır. Tüm rahmetli atalar ve tanrılar ondan razı olsun. Her kim ki, bu düzenin kutsal geçerliliğini bozar ya da zarar verir, ya da gerçek anlamını değiştirmeye yeltenirse, yalnız kendisi değil, aynı zamanda tüm soyu sopu rahmetli atalarımın ve tüm tanrıların hışmına uğrasın.

Yerel kalker taşından yapılmış heykeller, tahtları ile beraber 8 metre ve üzeri boyutlarda tasarlanmışlar. Birleşik tanrıları heykellerini de sayayım da yazı misyonunu yerine getirmiş olsun: Zeus+Oromasdes; Apollon+Mithras +Helios+Hermes ; Herakles+ Artagnes+Ares;  Kommagene Tanrıçası (Tykhe+Fortuna);  Ahura Mazda varyasyonları; Aslan ve Kartal gibi koruyucu amaçlı kült heykeller; Kral Antiochus'un Heykeli. 



Dağın Doğu Terası'ndaki heykellerin ardından Batı Terası'ndaki heykellerin önüne doğru ilerliyoruz. Bu kısımda restorasyon devam ediyor. Fakat bu yürüyüş esnasında az ötemizde bir rampaya park edilmiş araçlar görüyoruz. Bu araçların ulaşım macerasını araştırınca, Malatya yolundan gelenlerin biz gibi tık nefes yürümediklerini öğreniyoruz. Malatya'dan gelen yol biraz virajlı ancak yaya yolu olarak oldukça kısa. Bir daha Nemrut'a çıkarsam Malatya'dan gideceğime o dakika ant içiyorum. Adıyamanlılar gönül koymasın fakat bir dağa yürüyerek tırmanmasam da olur diye düşünüyorum. Batı Terası'ndan inerken rehber bey beni yine yakalayıp İstanbul'dan ne kadar nefret ettiğini anlatıyor. İstiklal Caddesi'ni falan hiç sevmiyormuş. Beyoğlu benim kırmızı çizgim, nezaketi bırakıp "Unter den Linden'i mi Champs-Élysées'yi mi sevdiğini soruyorum. Tutarlı bir cevap alamıyorum. Bu gereksiz muhabbet esnasında fıstık gibi döşenmiş geniş kaldırımlardan aşağı iniyoruz. "Çıkarken niye buradan çıkmadık?" deyiveriyorum. Burası Batı bölümüymüş güneşin doğuşuna tersmiş. Fakat oldukça kısa sürüyor Doğu'ya göre. Şunu da belirteyim, yürürken de o kadar virajlı ki inerken başı dönüp ufak yuvarlanmalar yaşayanlar oldu. Belki çıkarken de oldu ama karanlıkta kimse birbirine çaktırmadı diye aklımdan geçiyor. 
Veda Busesi
Velhasıl siz siz olun Malatya'dan araçla gidin ya da illa Adıyaman ise Batı merdiveninden çıkın. Bence kesinlikle gün doğumu diye tutturmayın. O kalabalıkla gün doğsa ne fark eder, batsa ne fark eder. Ara zamanlar daha konsantre olup gezebileceğiniz sakinliktedir umarım. 
Adıyaman'ın köylerinden, Septimus Severus Köprüsü'nden, Göbekli Tepe'den gelecek yazıda söz edeyim. Bu yazı yine enginlere sığmadı, taştı.






12 Eylül 2024 Perşembe

Duydun mu? Brieflyart'ta

Kuşe kağıda basılmış, yaldızlı hayatlar artık hayal değil. Dijital dünyamızda hepimiz pullu payetli ve tüketmeye çok hevesliyiz. Yaza resmi olarak veda ederken, Gümüşsuyu'nda küratörlüğünü üstlendiğim yepyeni sergim Duydun mu? ile teselli bulmaya hazır mısınız? Hani meşhur replikte "Bilin bakalım ben bu yaz neredeydim?" diyor ya Badi Ekrem, işte ben bu yaz hep harikulade galerilerdeydim. O zaman rotayı Beyoğlu'na çevirip önce "Duydun mu?" ile başlayan bir rota çizelim.

 Taksim'den Gümüşsuyu'na inerken sağda Brieflyart'ı elinizle koymuş gibi bulacaksınız. Buket Ada Kılıç, Burcu Filiz, Esra Meral, Halil Eren, Mihriban Mihrap, Özge Günaydın ve Pınar Bora gibi sanatçıların eserlerinden oluşan seçki tüketim ve sanat ilişkisine odaklanıyor. 
 İlk durağın ardından hali hazırdaki diğer sergilerimizi de yazının sonundaki linklerle programınıza dahil edebilirsiniz. Hayat bu Eylül'de size bolca sanat getirmiş olabilir? O halde bana kulak verebilirsiniz. 




Küratör Metni: Duydun mu?
Dünyada üretim biçimlerinin değişmesi ve makineleşmeyle birlikte, ihtiyacın ötesinde bir alan olan tüketim hızla gelişir. Medyanın tüketim alanının en önemli argümanı olması manipülatif
etkilerle tüketim sosyolojisini olağan hale getirir. Yeni bir arz talep dengesi yahut dengesizliği ortaya çıkaran bu pratikte sanat da tekrar edilebilir, çoğaltılabilir ve hatta nesneye indirgenebilir bir dizgede ele alınmaya başlar. 
Sıradan hayatın içinde basılı ve renkli medya ile rekabet edebilen sanat 20. yüzyılın ikinci yarısında sıradan hayatın, bildik bir uzantısıdır. Sanat idealize edildiği, bir kült gibi incelendiği sistemden çıkarılır. Artık her şey sanat nesnesi olabilecektir. Walter Benjamin bu durumu “aurasızlaşma” olarak niteler. Benjamin “aurasızlaşmayı” izleyiciyi sanatla yakınlaşma açısından olumlu bir perspektifle değerlendirir. Pop Art sanatın aurası’nı söküp alırken, cüretini tüketimden aldığını da ifade etmekten kaçınmaz.
Duydun mu? öznenin tüketim ile olan kaotik ve bir o kadar abartılı ilişkisini alelade fakat tanıdık bir diyaloğa dönüştürüyor. Prestijden modaya, kimlikten nostaljiye her şeyin tüketimle
ilişkilendirildiği bir örüntünün içinde kulaktan kulağa yayılan bir diyaloğun yabancılaştıran
etkisinden hareket eden Duydun mu? herkesin aklından geçen düşünceleri görsel bir
sözlükle, güncel yorumuyla dikte ediyor.
Globalleşme ve dijital devrim hafızanın kalıcılığını an ile takasa sokulurken bildik ve geçici gündem Duydun mu? ile belleğe alınıyor. Böylece tüketimin her an demode olma tehlikesi
de sanat yapıtına dönüşerek yeni bir fenomen oluşturuyor. Duydun mu? geçicilik ve kalıcılık arsındaki dualitenin arasındaki sonsuz çekişmeye popüler kültür üzerinden kolektif bir parantez açıyor.











Duydun mu? ekibiyle araya bir de doğum günümü sıkıştırmış olabiliriz. Serginin devamı için kendinizi Taksim'e ışınlamanızı tavsiye ederim. 20 Eylül 2024 son gün! Duymayan kalmasın o halde! 


Dikkat:  Girişte bahsettiğim rotaya devam etmek isteyenler #ŞimdiBeyoğlu ve Zamanın Ardında: İstanbul-Roma bir tıkla bu düşünceyi hayata geçirebilirler. 

24 Ağustos 2024 Cumartesi

#şimdibeyoğlu 'nda Buluşalım!

"İstiklal Caddesi No: 217" bu adresi kaydedin, çünkü  30 Eylül'e kadar küratörüğünü yaptığım #şimdibeyoğlu İstiklal Sanat Galerisi'nde. 

Beyoğlu yüzyıllardır içinde çok fazla farklılığı barındıran kozmopolit bir yer. Yaşayan, yaşatan, üreten, hızla değişen, tüketen ve tüketilen canlı bir organizma. Türkiye'nin ilk özel sanat galerisinin açıldığı, mimarisiyle Batılı akranlarıyla boy ölçüşebilen, eğlencenin hiç eksik olmadığı, sinemanın kalbinin attığı Beyoğlu'nda şimdi'ye bakmak sınırları kaldırmak demek. Zira mekanın ruhu, hafızası olduğu gibi kendi mitleri de vardır ve Beyoğlu Türkiye'nin nostaljik belleğinde ilk akla gelen imajdır. Eski Beyoğlu ve eski İstanbul birçok küf tutmuş anıda neredeyse aynı minvalde anılır. Oysa değişim kaçınılmaz, şimdi ise değerlidir. Bulunduğumuz zaman diliminden geçmişe hayıflanmayı ya da geleceğe ilişkin hülyalara dalmayı tercih edebiliriz. Fakat Agamben'in de dediği gibi bizi bütünleyen en önemli unsur "şimdi" dir. İster geçmişi , ister geleceği derğerlendirelim bunu bugünün kriterleriyle yaparız. 
İşte Şimdi Beyoğlu da tam böyle bir bakış açısıyla doğdu. Beyoğlu tarihsel kodlarıyla, kendisiyle karşılaşan herkesi biraz olsun esinleyen bir yer. Şimdi Beyoğlu, Beyoğlu'na yaşam, üretim yahut eğitim sebebiyle bağlanan sanatçıların işlerinden oluşan bir seçki. 
Sergi doğrudan Beyoğlu'nun mekansal hafızasına odaklanıyor. 
Attila Dur, Cemal Yiğit Sütçü, Cüneyt Işık, Işıl Çelik, Joel Menemşe, Merve Yenigeldi, Mesut İkinci, M. Tahir Akkurt,  Orçun Beslen, Pınar Bora gibi sanatçıların yer aldığı seçkide seramikten resme, fotoğraftan video'ya kadar uzanan çeşitli ifade biçimleri yer alıyor. 
Kültür ve sanatla özdeşleşmiş bir semtin belleğine Şimdi Beyoğlu ile böylece biz de (ben ve sanatçı arkadaşlarım) katılmış oluyoruz. 






Küratör Metni: 

Birçok düşünce biçiminde tarih ile bugünün birlikte yürüdüğü vurgulanır. İnsanı geçmişle gelecek arasında kritik bir noktada değerlendirmeye eğilimli olsak da mekanlar da benzer nitelik taşır.  Beyoğlu nostaljik mitlerin gölgesinde kalmakla suçlanan bir merkez. Oysa “şimdi” önemlidir. Hangi zaman dilimini incelersek inceleyelim bunu kendi zamanımızı baz alarak yaparız.

 

“Şimdi Beyoğlu”, Beyoğlu’na yaşama yahut üretme itkisi ile bağlı genç sanatçıların çalışmaları aracılığıyla, semtin düşünsel ve tarihsel söylemi açısından mütemadiyen kendini güncelleyen kültürel doğası ile ilişkisine odaklanıyor. 

İstanbul’un kültürel belleğinde inşa edici ve saklayıcı bir rol üstlenen Beyoğlu’nun bir mekân olarak hareketli, organik ve değişebilir niteliğini Henri Lefebvre’nin “Mekânın Üretimi” sorunsalı altında inceliyor. Bilindiği gibi Lefebvre mekanı soyut, boş bir metafor olarak algılamadığı gibi onu görünen bir fenomen olarak da tanımlamaz.  Konuyu algılanan, tasarlanan ve yaşayan mekân diyalektiği ile kavramsallaştırır. Böylece mekânı hem sürekli işleyen hem de somut maddi bir bağlama yerleştirir. Mekân algısına yüklenen bu devingen mizaç onu birey açısından da topluluk açısından da düzenleyici bir konuma getirir.

“Şimdi Beyoğlu”, bireysel ve toplumsal açıdan aktif bir organizma olan Beyoğlu’nu mekânsal açıdan ele alıyor. Sergi aynı zamanda izleyiciyle buluştuğu noktadan başlayarak İstiklal Caddesi’ni seçkinin bir parçası olarak seçkiyle bütünlüyor. 



             Açılıştan kareler: Beyoğlu Belediye Başkanı Sayın İnan Güney ve genç sanatçılar. 






                                                               Güzel dostlar iyi ki varlar , sevgili Hacer Pala ile. 


#şimdibeyoğlu

Geçtiğimiz yüzyılda kahveleriyle, ilk özel sanat galerisiyle, gece hayatıyla entelektüellerin buluştuğu, sanatla özdeşleşmiş bir semt Beyoğlu. İstiklal Sanat Galerisi'nin az ötesinde Kallavi Sokak 20 numarada Eyüboğlu kardeşler ve Adelet Cimcoz'un kurduğu Maya Sanat Galerisi, Sait Faik'le Orhan Veli'nin buluştuğu Nisuaz, Alyon'da (Bugün Erol Dernek Sokak) Fatma Girik'le Giovanni Scognamillo'nun kol kola yürüdüğü, sokağın sesinin tramvay sesiyle koro oluşturduğu bir anlatıcı. Benim bütün hayatımın geçtiği, yaşama azmine, hiç uyumayan akışına bayıldığım, gönülden bağlı olduğum bir yer. Esasen kelimenin tam manasıyla ait olduğum yer. Bu nedenle de #şimdibeyoğlu sergisinin küratörü olmak tarifsiz anlamlar taşıyor nazarımda. 
İstiklal Caddesi gündelik hayatımın uzantısı en dolu kahkahaları orada attım, en çok orada ağladım. En güzel karnemi alıp eve o caddeden koştum, en güzel iltifatlara o caddede mazhar oldum.  #şimdibeyoğlu ile o caddede sesim çınladı. Hayatımın en heyecanlı açılış konuşmasını yaptım. Şimdinin Beyoğlu'suna bizim gözümüzden bakmanız için de bu yazıyı kaleme aldım. 
Hadi siz de heyecanımıza ortak olun!

O halde #şimdibeyoğlu ! 




Yazarın Beyoğlu sevgisi için : 








4 Ağustos 2024 Pazar

Kalkan'dan Kaş'a, Patara'dan Xanthos'a Bir Yaz Düşü

Yaz bir külah dondurma, bir dilim karpuz, bir bardak ferah limonata mı? Yoksa hasır şapkalar, spf yüklü kremlerle donandığımız bir güneş mücadelesi mi? Yolculuk fikri akıllardan çıkmıyor, yönümüz hep Akdeniz mi? Haritada Toroslar, önümüzde Bergama Kralı Attalos'un kurduğu Antalya, Likya şimdi parmağımızın ucunda. 


Karayolu ile sıcak denizlere inmenin zorluklarını göze alıp, yaza Kuşadası'nda başlayıp, Kaş'a gitmeye karar veriyoruz. Kalkan'da küçük, manzaralı bir otel buluyoruz. Amacımız tabi ki Kaş'a yakın ama Patara gibi ören yerlerine daha da yakın olmak. Haritanın en fiyakalı noktasını bulmaya çalışırken, Kalkan'ı tercih ediyoruz. İstanbul'dan değil, Kuşadası'ndan çıksak da yola, güneş Apollon'un başı gibi ışık saçarken semada, virajlı asfalttan gitmenin pek kolay olmadığını çarçabuk fark ediyoruz. 




Güneş korneamızı tarumar edip, asfalttan çıkan dumanlar sinema tadında efekt yaparken yol boyu gördüğümüz en güzel manzaranın kıyısında iyice yavaşlıyoruz. Yolun kenarında "oh sonunda Kalkan'a geldik yazıyor.".  Mavinin en afili tonuna vurulup, Kalkan manzarasına bakan otelimize yerleşiyoruz. Nasıl sakin, nasıl çiçekli ve bir o kadar da sıcak. Valizleri odaya fırlatıp, güneş koruyucuları çantaya atmamızla plaja gitmenin yollarını aramamız bir oluyor. Kazayla uzanırsak, uyuma riski var. Jet gibi odadan fırlıyoruz. Resepsiyondaki otelin sahibi olan bey amcadan en kısa yoldan hür maviliğe inmenin tarifini istiyoruz. Dik bir yamaca kurulu Kalkan'da otelimiz yamacın ortalarına tekabül ediyor. Otel sahibi "arabaya gerek yok, 5 dakikada plaja iniş, 10 dakika dönüş" dedi diye arabayı oynatmıyoruz. Biblo gibi evlerin önünden geçip, Kalkan Halk Plajı'na iniyoruz. Kalkanlılar ve biz, taşlık sahilde, turkuaz renkli suyun içinde yüzmüyor, uçuyoruz. İlerleyen günlerde Kaş-Kalkan hattında her plajın efsane güzellikte olduğuna emin olacağız. Halk Plajı bunun fragmanı. Dahası büyük şehirlerden gelenler "beach"lere gittiği için plaj tam kıvamında. Yorgunluk bir süre sonra dermanımızı kesince, otele dönmeye karar veriyoruz. İşte o anda arabayı bırakmanın çok berbat bir fikir olduğu gerçeği ile yüzleşiyoruz. 10 dakika çıkış, 40 derecede ve bitkin halimizle 10 sene gibi sürüyor çünkü. 

Kaputaş Plajı: Ertesi gün otelin terasında harika bir kahvaltı yapıyoruz. Terasın manzarası karşısında kelimeler hükümsüz kaldığından kahvaltıya kupa maçı eşitlikle biten UEFA taktiği uyguluyoruz. Uzatmalar bitince ver elini Kaputaş modundayız. Bütün dünyanın en görülesice plajı listelerinin gediklisi, hafta içi ve sabah olmasına rağmen sinir bozucu bir kaos içinde. Arabayı herkes gibi yolun bir kenarına park edip, asfalttan yüzlerce merdivenle aşağı iniyoruz. Daha öğlen olmadan şemsiye şezlong kalmadığından en boş alanda oyalanmaya karar veriyoruz. Su mehteşem olsa ne yazar avuç içi kadar plajda Romanyalı bir grup futbol, İtalyan bir grup voleybol oynarken; Uzak Doğulular bütün plastik oyuncakları ve güneşten korunmak için getirdikleri çadırlarıyla hem denizi hem kumsalı kuşatmış durumda. Arada bazı Rusların güneşte kaynamış bira sebebiyle saçmaladığı da oluyor tabii. Bizimkiler bütün bu karmaşaya azami düzeyde çocuk çığlığı ve yüzme antrenmanı ile katkıda bulunuyorlar. Top oyunları ve çadırlı  ekiplere bakınca yurdum insanı oldukça masum kalıyor. Yemek saatine doğru alandaki tek yemek satan bölümde aşırı hareket başlayınca, Kaputaş'a elveda diyor ve geri kalan günler boyunca bir daha buraya uğramama konusunda kesin karar veriyoruz. Bölgede her yerde deniz öyle billur, renkler öyle turkuaz ki kendimize verdiğimiz sözü tutmak hiç zor olmuyor. 



Patara: Kum tepeleri, kavurucu bir güneş, caretta carettaların ayak izleri, dalgalanıp durulmayan deniz, Likya Birliği'nin senatosuna ev sahipliği yapan bir antik şehir olarak Patara'nın topraklarımızda olmasıyla mesut olan kaç kişiyiz? Patara Kalkan'a şuncaağazcık (burada parmağınıza bakıyorsunuz!) mesafede antik dünya ile bugünü buluşturan sıcak ötesi bir vaha. Sabahın erken bir saatinde girişi tutan nöbetçilerin MüzeKart kontrolünün yavaşlığıyla araç kuyruğuna katılıyoruz. Buralara gelmeden çok düşündük: Kaş'ta mı, Kalkan'da mı yoksa Patara'da mı kalmalı diye? Patara'da pansiyonlar oldukça ekonomik olmasına rağmen birazcık daha insan içinde olması kriterleriyle Kalkan'ı seçmiştik. Şimdi o fiyatlarını ve manzaralarını ezber ettiğimiz pansiyonların önünden geçerek Likya Birliği'nin merkezine geçiş yapıyoruz. Güneş ülkesinin kadim kentinde konaklamadığımız için pişman mıyız? Asla! 
Şehir kapılarında adımızı haykıran Likyalılar olmamasıyla konunun hiç bir ilgisi yok. Mevzumuz gerçekten biraz daha merkezi bir lokasyona demir atmak. Arabayı cırcır böceklerinin sesiyle çınlayan bir düzlüğe park edişimizin ardından plaja doğru ışınlanıyoruz. Sıcaktan dondurma gibi erimemize ramak kala dalgaların coştuğu, o ünlü kumların ayakları cayır cayır yaktığı plaja varıyoruz. Akdeniz'in 18 kilometre ile en uzun plajında olsak da burası hem bir sit alanı, hem de kaplumbağaların mekanı; dolayısıyla bir köşede yer alan plaj işletmesine mahkum olmak zorunlu. Havlunu ser bir yere sığış demeyin! Kuru bir sıcak, güneş insana serap gördürecek denli acımasız, kumlar tuzlu su ve güneş koruyucularla birleşince kesinlikle dostunuz değil. Hal bu vaziyet olunca iki şezlong ve bir şemsiye kiralıyoruz. Görevli ve görevli olmasının verdiği yetkiyle son derece kızgın olan beyefendi şemsiyeyi rastgele bir yere çakıyor.
 E bunu biz de yapardık. 
Oranın caretta caretta meskeni olmadığını nereden biliyor? Fakat bizim sorularımıza cevap veremeyecek kadar yoğun ve bizi son derece küstah bulduğu her halinden belli olduğu için Aydın havası moduna geçiyoruz. 
Deniz suyu kaynıyor mısır, fakat dalga of of of. Suya girip iki kulaç atsanız dalgalar diğer plaj insanlarıyla sizi anında kaynaştırıyor. Dip dibe bir hayatta kalma mücadelesi, yüzme bilmek para etmiyor. Herkes kaderine razı, kendini dalgalara koyuveren insancıklar olarak, gülme krizine giriyoruz. Doğayla mücadele de bir yere kadar dostlarım. Bu esnada suyun üzerinde dolarlar, eurolar beliriyor. Yakalamak mümkün değil, dalga alıp bir o yana bir bu yana savuruyor. Bebek kaplumbağalar da bizden farksız, dalgalar herkese, her şeye  ve her para birimine eşit muamele yapıyor. 
Zamanında Likya'nın en önemli ticaret limanı Patara. Doğu Akdeniz'in en büyük hububat depolarından birini barındıran Patara, aynı zamanda kereste sevkiyatı için önemli limanlardan biriydi. Öte yandan bu azgın dalgalar sebebiyle birçok gemicinin de kabusu olmuştu. Su altındaki sayısız batığı, Büyük İskender'in gözünü kamaştıran zenginliğini, bu topraklarda doğup karla özdeşleşen Aziz Nicolas'ı düşünürken Patara kumları rüzgara karışıp tenime küçük çizikler bırakıyor. 
Upuzun bir duş kuyruğunun ardından antik şehrin takvime itaat etmeyen dokusuna teslim oluyoruz. 








Patara Antik Kenti'nde uzun yıllardır kazı çalışmaları devam ediyor. Zaman zaman yoğun eleştiriye de mazhar olan yoğun restorasyon faaliyeti de son yıllarda ivme kazandı. Likya birliğinin muhteşem meclisi, tiyatrosu, deniz feneri neredeyse sıfırdan yapılmasıyla tenkide uğruyor.  Yine de dünyadaki en eski meclis binasında olduğunuzu bilmek turistik bünyenize ayrıcalıklı olduğunu hatırlatıyor. Zamanın kayıp sözcüklerinin ve çoktan unutulmuş kişiliklerinin çınladığı bu duvarlara biz de kayıt oluyoruz. Kimse bilmese, bilmeyecek olsa da ne fark eder; biz biliyoruz ya! 

Xsanthos: Yüzyıllarca bugünkü adı Eşen olan Xsanthos Nehri'yle nefes alan, zenginleşen Xsanthos Antik Kenti'nin kapısını çaldığımızda güneş altın saatlerini yaşıyor. Bütün gün mavi suları kucaklayıp, antik yerleşimin son 3 saatini değerlendirmek istememiz görevlilerin canını sıkmışa benziyor. Suratı asılan bütün görevlilere sevgi dolu gülücükler atıyoruz. Anadolu'daki müze ve ören yerleri çalışanlarının bu boş vermiş tavırlarına alışkınız. 
Epik hikayesi insanı kederlendiren Xsanthos, güneşin turuncu ışınlarıyla yıkanan duvarları, parlak sarı otları, bir başrol oyuncusu edasıyla onlarca yıl rehberlik yapmış köylülerin katılımıyla etkileyici bir manzara sunuyor. Buranın bir parçası olmanın büyüsüne kapılmamak imkansız.  






Bölgeye hakim iki tepede zamanın güvenlik önlemlerinin en etkilisi sur kalıntıları hemen dikkat çekiyor. Bir tepe Likya'nın, diğer tepe Roma'nın nekropolü olarak eski sahiplerini onurlandırıyor. Tarihin babası unvanıyla taltif edilmiş Heodot'un aktardığına göre; M.Ö. 540 yılında Persler Anadolu'yu yakıp yıkarken, bu güzelim şehri de kuşatır. Gaddarlığıyla tarihe kazınan kumandan Harpagos'un ablukasına alınan şehir bir müddet direnir. Fakat acı sonun yaklaştığını anlayan şehir sakinleri önce kadınları, çocukları ve köleleri öldürür ve Harpagos'un birliklerine karşı dönüşü olmayan bir saldırı gerçekleştirirler. Sonunda Persler'in elinde yanıp küle dönmüş bir virane, tek bir nefesin duyulmadığı bir şehir kalır. Sonra büyük yangınlar görür şehir, İskender'in yağmasını, Sezar'ın göğsüne hançerini vuran Brutus'un öfkesiyle yerle bir olur bir kez daha. Çapkın ve gözü pek general Marcus Antonius şehri imar eder yeniden. Günümüze ulaşan birçok yapı Roma İmparatoru Vespasianus zamanından kalır. Yani M.S. I. yüzyılın sonundan. Şehir M.S. VII. yüzyıla kadar varlığını sürdürse de bu devirde gerçekleşen Arap akınlarıyla unutulur. Ta ki müzeler çağının başladığı, arkeolojinin yükselişe geçtiği döneme dek de kimsenin aklına gelmez. Bir kısmını toprağın sakladığı şehir İngiliz Arkeolog Charles Fellows'un sayısız Anadolu seyahate kadar uykuya dalar. Fellows'un Xannthos'u yağmalayıp, eserleri Londra'ya götürdüğünü tahmin edebilirsiniz. 

Kekova: Bütün Türkiye tanıtımlarının vazgeçilmez görseli Kekova sadece Antalya'nın değil, kalbimizin güneybatısının da baş köşesinde. Kaş limanından onlarca tekne günübirlik turlarla birçok koyun ardından turistleri Kekova'ya götürmek üzere yola çıkıyor. Daha önce arkadaşlarımızın tercih ettiği bir tur teknesine birkaç gün önceden rezrvasyon yapıyoruz. Tur otobüsü, tur teknesi çok tercih ettiğimiz bir seçenek değil. Seyahat söz konusu olduğunda gezginler bazen kendi sınırlarını aşabiliyor. Bu tip hassasiyetlerimizi bilen arkadaşlarımızın bize tekne seçiminde iyi bir yönlendirme yaptığı kısa sürede ortaya çıkıyor. Kapasitesi dahilinde yolcu almış, özenli ve deneyimli bir ekiple yolculuk ediyoruz. Açıkçası koyların hepsi çok güzel fakat birbinden pek farkı yok. Çamların titreştiği koylarda el değmemiş plajlar ve cam gibi bir Akdeniz. Kekova bütün bu yolculuğun zirvesini oluşturuyor. Suyun rengi büyüleyici bir mücevher gibi. Likya dilinde Dolichiste olarak anılan bölgede batık şehirde yüzmek yasak. Kano kitalayıp etrafında gezilebiliyor. 








Kekova Adası'na indiğimizde hava insanı dondurma gibi eritiyor. Kale kalıntılarına doğru çıkmak üzere karaya ayak basıyorum. Avuç içi kadar yerde yolumu kaybedip, yarım saat kadar güneşin altında fenalıklar geçiriyorum. Bu arada köylü kadınların ördüğü iğne oyası bilekliklerden alıyorum. Birkaç ay sonra aynı bilekliği Nişantaşı'nda 20 katı fiyatına görüp gözlerime kayıtsız kalamıyorum. Finalde kaleye ulaşmayı bir kenara bırakıp iskeleye doğru iniyorum. O kadar sıcak ki denize atlarken terlik, kamera, çanta gibi eşyaları karada bırakmam gerektiği son anda dank ediyor. Denizle kavuşma anı çölde su bulmak adeta. Biraz serinleyince su içindeki Kekova'nın yaklaşılabilecek kısımlarına yaklaşıyorum. Artık hepimizin aşina olduğu su içindeki Likya lahitleri, mavinin güzelliği, herkesin huşu içindeki hali, Kekova gerçek bir Akdeniz düşü yaşatıyor. Sıcak öylesine sarsıcı ki denizden çıkıp Demre yoluna düşmeyi aklımızdan bile geçirmiyoruz. Bu yolculukta Demre'deki eski anılarla idare etmek daha akıl karı geliyor bize. 
Letoon: Likya Birliği'nin damarlarında dolaşırken gerçek dünyadan Antik Çağ'a kaçmadan durmanın imkanı yok. Biz de duruma ayak uydurup, mitolojinin kalıplara sığmaz ikizleri Apollon ve Artemis'in annelerine adanmış tapınağın kapısını çalıyoruz. Zeus'un çapkınlığı ile Hera'nın gazabı arasında kalan Titanlar'dan Leto'ya adanan tapınak Peripteros plan tipindedir. Peripteros tapınağın dört yönden tek sıra sütunla çevrelenmiş halini karşılar ki bu uygulama Antik Çağ tapınaklarında sıkça karşımıza çıkmaktadır.  Kaynaklar bize Letoon'un Likya'nın inanç merkezi olduğunu söylüyor.  Bölgede Aramıce, Luvice ve Grekçe olarak yazılmış bir kitabe bulunması da bu durumu destekleyen bir kanıt niteliğinde. Yolunuz düşerse Fethiye Arkeoloji Müzesi'nde bu kitabeye dokunabilirsiniz. 
Bugün Letoon kutsal alanında Leto'ya adanmış tapınaktan başka Apollon ve Artemis'e adanmış tapınaklar, çeşme, kilise ve tiyatro yapısı yer alır. Yazın gidecekseniz, gün batmaya yakın bir saati seçmeniz bu faninin size en içten tavsiyesidir. 
Likya yürüyüş rotası üzerinde bulunan Letoon'un çevredeki diğer antik kentler kadar popüler olmadığını belirtelim. Tur şirketleri şimdilik UNESCO'dan tescilli bu yerleşimi es geçmektedir ki bu bir bakıma kafasına göre gezen ve kalabalık sevmeyenler için fevkalade bir nimettir. 




Kaş: Yaza övgü makamından bütün gezginlerin dilinden düşürmediği Kaş, Kalkan'dan sonra bize oldukça kaotik geliyor. Büyük Çakıl'ydı, Küçük Çakıl'ıydı, Hidayet Koyu Plajı'ydı, tasarım beach'iydi her yer ana baba günü. Gözünüze kestirdiğiniz alelade bir restoran yahut kafede bile yer bulmanız imkansız. Dahası sokalarda birçok tanıdık yüz görmek olası. Hatta bu vesileyle, tesadüfen bize seslenen arkadaşlarımızın oturduğu bir kafede oturuyoruz. Bu kalabalık "işte huzur" tadındaki insta hikayeleriyle tamamen tezat. Tabi ki Kaş'ın çarşılarını arşınlarken Likya tipi lahitlerle ratlaşmak falan insana çok iyi geliyor. Ev tipi Likya lahitlerinden biri çarşı içinde ve Aslanlı Lahit olarak tanınıyor. M.Ö. 4. yüzyıla tarihlenen lahitin etrafındaki dükkanlar biraz sinir bozucu. Sonsuza kadar huzur içinde uyumak için zamanında dünyanın parasını harcamış Likyalılara bu biraz haksızlık doğrusu. Diğer taraftan mezar hırsızlarının teşrifiyle içi zaten boş da diyebilirsiniz.
 Neyse efendim arkadaşlarımızla karşılaşmak bir bakıma iyi oluyor. Bize kendi deneyimledikleri sakin ve kaliteli bir tekne ile tur yapabileceğimiz tavsiyesini veriyorlar. Onlardan ayrılınca hemen limanda tekneyi bulup rezervasyon yaptırıyoruz. Rezervasyon tekne turlarının olmazsa olmazı. Yoksa teknenin en bedbaht olanına kalabilirsiniz. Bu akıllıca hamlenin ardından koy koy gezip, finali Kekova'da yapmak çok güzel. Biraz kalabalık bir grupsanız tekneyi olduğu gibi kapatmaksa her durumda daha kafanıza ve keyfinize göre olacaktır şüphesiz. 
Kaş'a sonraki günlerde gidişimiz de fikrimiz çok değişmiyor. Fakat rakı-balık kombinasyonu için birkaç yere uğruyoruz. Bu kombinasyonda Kaş fazla bekleneni veremiyor. En azından bir Ayvalık, bir Kuşadası, bir Urla tadını  ve keyfini yakalayamıyoruz. 



Fakat Kaş'a gitmek için en önemli bahanemiz de Helenistik dönemden kalan Antiphellos tiyatrosunu görmek oluyor. Denize oldukça yakın olan tiyatronun manzarası da çivit doygun mavisiyle Kaş sularından, adacıklarından meydana geliyor. Antiphellos çağının ticaret limanlarından biri olan, etkin bir kent. Kentin tapınakları, mezarları ve sur kalıntıları dikkatli gözlerden kaçmayacaktır. Günümüzde kentten kalan en büyük anıtsal yapı olan tiyatro ise bölgedeki birçok antik alan gibi restore değil de yeniden yapılmışcasına gıcır gıcır olmasıyla dikkat çekiyor. Yine de zeytin ağaçlarının arkasında uzanan maviliğe bakmak, bu güzel kentin eski sahiplerini kendi mekanlarında anmak çok güzel. Tiyatronun manzarası o kadar çekici ki scene'sinin günümüze ulaşmamasına ziyaretçiler hiç aldırmıyor. 




Veda Busesi: Havalanlarına uzak, yolları virajlı, İngilizler ve lüks yatlar nedeniyle fiyatları uçuk olsa da Kalkan'dan Kaş'a uzanıp, Patara'da serinlediğimiz, zetin ağaçlarının yeşiline mevinin en terapistine meftun olduğumuz bir yolculukla biz de şöyle diyoruz "İyi ki Kalkan'a gelmişiz.". 
Denizin kıyısında, yazın tam ortasında , bir lahtin gölgesinde yeniden buluşmak üzere...