29 Temmuz 2016 Cuma

Batum : Mucizevi ve Aşık (1)

Borajet Magazine için Batum'a gideceğimi öğrendiğim andan itibaren dilimde "Ben giderim Batum'a" biçiminde çalıp söylüyorum. Hatta hiç susmuyorum Batum'da da devam ediyorum. Yeni bir şehirle tanışmanın heyecanı içimden taşıyor. Küt küt atan kalbimle kısa zamanda Batum'la ilgili bilgiler toplamaya başlıyorum. Edindiğim intiba muhteşem, daha yola düşerken sevdim bu şehri! Böyle bir hissiyatla Trabzon'a iniyorum. Birkaç saatlik bir yolculukla Sarp Sınır Kapısı'na geliyorum. Kapı'dan yaya olarak geçmem gerekiyor. Daha önce Cilvegözü'nden geçmişliğim olmasına rağmen burası bana pek değişik geliyor. Deli gibi bir karmaşa hakim. Ufacık bir çıkış formu dolduruyorum ve Gürcü polisine doğru gidiyorum. Gürcistan'a geçerken pasaporta lüzum yok, sadece Türkiye Cumhuriyeti nüfus cüzdanınız yanınızda olması yeterli. Form yerine pasaporta da işlem yaptırabilirsiniz ama polis sizi form konusunda ikna etmeye çalışıyor. Pasaportta yer kaplamasın gibi bir gerekçe sunuyorlar, tabi adamlar ne bilsin ben pimpirikli bir insanım, kağıdı kaybederim korkusu içindeyim...Neyse muhteşem şekilde Gürcüce konuşan Gürcü polisiyle de teşerrüf ediyorum. Bir valiz, bir sırt çantasından ibaret yükümü kontrol cihazına yerleştiriyorum. Aralarında koyu bir sohbet dönüyor, çantamla hiç ilgilenmiyorlar. Akabinde Gürcü kontrol noktasına ulaşıyorum, düzensiz mi düzensiz bir öbek insanın arasına karışıyorum. Eğer kalabalığa karışmasam ve normal bir sıra düzeni beklesem bulunduğum yerde saatlerce kalma ihtimalim olabilir... 
Ve o hengamede sıra bana geldiğinde Sovyet döneminden beri o camekanın arkasında oturduğunu düşündüğüm bir kadın polisle burun buruna geliyorum. Kadın duyguları ameliyatla alınmış gibi bir yüzüme bir kimliğe bakıyor. "Tebessüm etsem mi?", "Gürcüce merhaba ne demek acaba?" diye düşünürken kimliğimi ve kaybetmekten korktuğum giriş kağıdını mühürleyip uzatıyor. Ta daaa Karadeniz'in bizim olmayan ucundayım, artık Batum benim...


Sheraton Batum'un şehir manzarası...

Sarp'tan geçtikten sonra beni bekleyen araca doğru ilerliyorum. Ama arabanız yoksa buradan kalkan taksileri ya da otobüsleri kullanarak da şehir içine ulaşabilirsiniz. Sarp Sınır Kapısı'yla Batum'un merkezi öyle saatler sürmüyor zaten. 
Hava sıcak ve müthiş nemli.  Bizim Karadeniz kıyılarımızda olduğu gibi püfür püfür bir iklim bekliyorsanız bunu kesinlikle unutun. Hava buluttan görünmese ve hatta kısa yağmur geçişleri olsa bile sıcaklık pek düşmüyor. Buna karşılık Batum oldukça ciddi yağış alan bir memleket. Hani türküde geçen "Batum'un batağı" var ya işte o bir zamanlar tamamen gerçekmiş. Stalin Sovyetler'de iktidarı ele geçirip "dediğim dedik" kıvamını tutturunca Batum'un da durumu değişmiş. Aslen Gürcü olan Yoldaş Stalin, Batum'a gelince şehirdeki bataklığın ıslah edilmesini emretmiş. İşte günümüzdeki modern Batum için belki de en önemli adım o zaman atılmış. Bugün hala şehrin park ve bahçelerinde devasa bambular, okaliptus ağaçları görebilirsiniz. 
Bitkiler, ağaçlar demişken Batum'un iklim özelliklerinin şehre kattığı asıl güzellik Batum Botanik Bahçesi ki bunu da ayrıca anlatmak gerek.  





 Gelelim yepyeni bir ülkede en gerekli bilgilere...Öncelikle vize ve pasaporta lüzum olmadığını yeniden hatırlatayım ve bir gezginin en çok ihtiyaç duyacağı konu olan paraya geçeyim. Gürcistan'ın para birimi Lari (GEL). 1 Lari yaklaşık 1.30 TL civarına tekabül ediyor. Her türlü alışveriş için paranızı mutlaka Lari'ye çevirmelisiniz, çünkü başka bir parayı dolaşıma sokma ihtimaliniz yok. Döviz büroları şehrin her köşesinde ve böyle bizim alışık olmadığımız bir görüntüde ama hiç sıkıntılı değil. Güvenle seçtiğiniz bir döviz bürosunda paranızı değiştirebilirsiniz. 
Batum'da normal olarak ağırlıklı olarak konuşulan dil Gürcüce. Sosyal hayatta az çok Türkçe bilen insanlarla karşılaşmak mümkün. Taksiler, marketler, restoranlar, oteller Türkçe açısından oldukça avantajlı. 
Batum merkezinde bir konaklama mekanı seçerseniz şehirde birçok yere yürüyerek ulaşabilirsiniz. Taksi kullanmak da Batum için oldukça ekonomik bir seçenek. Yine de taksiye binerken mesafe ne olursa olsun pazarlık etmeyi unutmayın. Ayrıca şehrin her yerinde bisiklet kiralama noktaları var ve Batum boydan boya bisikletle gezilebilecek bir şehir.  







Batum hem tanıdık hem yepyeni hisler uyandıran bir şehir. Sarp Sınır Kapısı'ndan otelime gidene kadar binalardan, caddelerden gözümü alamıyorum. Büyük bir turizm şehri olma isteği fışkırıyor şehrin her köşesinden. Şehir tasarım binalar, meydanlarla donatılmış ve donatılmaya devam ediyor. Öyle ki birkaç ayda bile şehrin dokusuna yepyeni yapılar eklenebiliyor. Sürekli bir değişim yaşanıyor burada. Belki şehrin kuytularında aynı ışıltı, aynı gösteriş yok ama zaman içinde Batum tümüyle bambaşka bir çehreye bürünecek bir çabada. Ve bu çabayı takdir etmemek elimde değil.


Heykellerle dolu bir şehir Batum, 
Meydanlar, ara sokaklar sanat her yerde...Her yerde değilse de zamanla her yerde olacağına eminim.
Fotoğrafta uzay mekiği gibi görünen bina bakanlıklardan birine ait. Eğer Batum'da yatırım yapacaksanız bu binaya gelip işlemlerinizi yapıyorsunuz. 

Batum'u bir uçtan bir uca gezdim. Zaman geldi yürüdüm, zaman geldi teleferikle şehri tepeden izledim, otelleri, restoranları, meydanları, parkları, plajları dolaştım...
Anlatacak çok şey var ama bu başlangıç yazısı olduğundan keşiflerimden, sevdiklerimden birkaçına değineceğim yalnızca. Öncelikle otellerden söz edeyim. Batum'da her bütçeye uygun konaklama seçeneği bulmak söz konusu. Zincir ve çok yıldızlı oteller de bunlara dahil ve alışık olduğumuz kadar yüksek fiyatlarla da karşılaşmayacaksınız. Ayrıca otellerin filmlerde görülecek ölçekte gösterişli casinoları da var. Ben seyahatim süresince Batum'da Leogrand Hotel & Casino'da kaldım. Leogrand'a geldiğim andan itibaren hiç yabancılık çekmedim. Personel yeteri kadar Türkçe'ye hakim ve çok misafirperver. Odalar geniş ve neredeyse bütün odaların manzarası çok güzel. Leogrand, Batum teleferiğe birkaç dakikalık yürüme mesafesinde, denize ve şehir panaromasına hakim bir konumda. Kısaca yine gitsem, yine burada kalırım.
Karadeniz kıyısında Batum ve Leogrand Hotel & Casino

Ferris Wheel'de Batum


Ferris Wheel'den plaj manzaraları...

Batum cesurca modernize edilen bir şehir. Şehirde mutlaka uğranması gereken yer hiç kuşkusuz deniz kıyısında bulunan büyük dönme dolap Ferris Wheel. Dönme dolapta Batum'u seyretmek bu şehirde ilk yapılacak şey! Fotoğraf makinesini alıp, Ferris Wheel'le bir yerde, bir gökte, bir denizde olmanın tadına varacaksınız. Batum'un uçan halısı Ferris Wheel...
Ferris Wheel'in baş döndürücü manzaralarının ardından tam dibinde dramatik bir aşk hikayesiyle karşılaşacaksınız. Detaylarını uzun uzun yazacağım elbette ama Ali ve Nino bir türlü kavuşamayan aşıklar, bu sahilde birbirlerine kavuşuyorlar. Gürcü heykeltraş Tamara Kvesitadze imzasını taşıyan heykel gün boyu hareket ediyor. Ali ve Nino'yu izlerken hislerinizin alt üst olacağını garanti edebilirim. 


Ali ve Nino hareketli bir heykel grubu. 
Müslüman bir gençle, Gürcü bir genç kızın hikayesinin yaşayan hali.
Heykeller belli aralıklarla birbirinin içinden geçiyor, sonra yeniden ayrılıyorlar.

Batum mutfağından ve şehirdeki envai çeşit restorandan uzun uzun söz etmek gerek ama şimdilik Gürcü mutfağının olmazsa olmazlarından bir kupleyle giriş yapayım. Batum, Gürcistan'ın on iki yönetim merkezinden Adjara'nın yönetim merkezi. Bu bilgi yeme içme konusunda çok önemli. Şöyle ki Gürcüler'in çok ünlü şarapları, peynirleri ve hamur işleri var. İşte bu hamur işlerinden biri şöhreti sınırlardan taşan haçapuri.  Haçapuri yumurtalı, peynirli, tereyağlı bir pide. Batum'a gittiğinizde menülerde üç çeşit haçapuri göreceksiniz. Eğer Batum'a özgü olanını tatmak istiyorsanız yanında Adjara yazanı tercih etmelisiniz. Zaten diğerlerini istediğinizde şaşkın bakışlara maruz kalacaksınız. Ne de olsa Batum'dasınız. Haçapuri şehirdeki bütün restoranlarda harikulade biçimde yapılıyor ama Retro Restoran bu lezzetin en doğru adresi kabul ediliyor. 
  Bu şehirde her yerde karşınıza çıkacak diğer bir lezzet khinkali. Devasa boyutlarda mantı hayal etmeye çalışırsanız khinkaliyi görünce şıp diye tanıyacaksınız. Bizim damağımıza hiç uzak değil bu tatlar ama domuz eti konusunda hassasiyetiniz varsa mutlaka sipariş etmeden bir sorun. Yerli meyvelerdan üretilen gazozlar Gürcü mutfağının vazgeçilmezlerinden. Üüzümlü, tarhunlu, limonlu gibi çeşitleri olsa da en çok tüketilen armut suyundan yapılmış olanı. Gürcüler sofrada ne olursa olsun, hatta şarap bile içecek olsalar önden bu gazozlardan içiyorlar.  


Haçapuri (Adjara)
Elle yemek vaciptir ve de ben ancak yarısını bitirebiliyorum.


Bu da bir başka Haçapuri.
Genelde turistler bunu tercih ediyor.


Khinkali, bir tabakta ancak beş tane oluyor.
 Dev mantı derken abartmıyorum.


Armut suyundan yapılan sofraların olmazsa olmazı gazoz.

"Mucizenin ve aşkın şehri"


Borajet Magazine okuyucuları için benim gözümden Batum...
Bu arada ben Trabzon üzerinden gitmiş olsam da, Batum'a artık Borajet'le direk uçabilmek mümkün...

 Veda Busesi

Batum sloganı gibi  "Mucizenin ve aşkın şehri"  olmak istiyor. Ben şimdilik Karadeniz'in bizim olmayan kıyısındaki bu şehre yolu düşeceklere ilk tüyoları yazdım, devamı, detayları gelecek...

17 Haziran 2016 Cuma

Çırağan Sarayı'nda Bir Gün

Güneş içimize damlamaya başladı, yaz bizi iyiden iyiye kucakladı. Ben yine İstanbul'da Osmanlı İmparatorluğu'nun görkemli saraylarını gezmeye devam ediyorum. İşte şimdi Boğaziçi'ndeyim, iki kıtayı birleştiren köprü görüş açımda...Aklımda önceki ziyaretlerimde kaldığı gibi, zamana meydan okuyan, çarpıcı bir güzellikle karşı karşıyayım... 




Film gibi bir geçmişe sahip Çırağan Sarayı. Düşünün bir kere bütün hikayenin başlangıcı aşkın, müziğin, debdebenin hüküm sürdüğü Lale Devri'ne kadar uzanıyor. Devir işte o devir, Boğaziçi'nin bu güzelim kıyısı zarif köşklerle süslü. Hanedana ait bu canım köşklerde dillere destan gece eğlenceleri tertip ediliyor. Hele yaz geceleri yıldızlar mücevher gibi gök yüzünde parlarken düzenlenen meşale şenlikleriyle cümle alemin gözü bu köşklere kitleniyor. Bu ışıltılı geceler halkın o kadar ilgisini çekiyor ki Boğaz'ın bu köşesi Frasça "ışık kaynağı" anlamına gelen "çırağan" tabiriyle anılmaya başlıyor. Gel zaman git zaman imparatorluk payitahtın bu kıyıcığına da bir saray yaptırmaya karar veriyor. Takvimler 1871'i gösterirken sarayın inşaatı tamamlanıyor. Tahtta Sultan Abdülaziz oturmakta, bu arada sarayın inşaası için 2,5 milyon altın sikke harcanıyor. Yapının tasarımı Balyan ailesi* üyelerine emanet ediliyor. Abdülaziz'in Avrupa'yla temaslarının zirvede olduğu çağdayız, kendisi Avrupa'ya seyahat eden ilk imparator. Dolayısıyla devletin her kademesinde bir yenileşme hareketi belirgin. Hükümdar bu yepyeni sarayın da Batı kaynaklı bir ekolü yansıtmasını istiyor. Lakin Abdülaziz'in Avrupası'nda moda olan daha çok Kuzey Afrika ve Uzak Doğu unsurları içeren Oryantalist mimari olunca uygulamada şaşırtıcı bir sonuca ulaşılıyor. Yapının iç mekanı çağın ruhuna uygun biçimde Oryantalist eğilimlerle biçimlendiriliyor. Dış cephede de Oryantalist yaklaşım hissediliyor ama klasik-Gotik tasarıma da vurgu yapılıyor. Kısaca Batılı olması beklenen yeni saray ister istemez yine Doğulu oluyor. 





 Yeni saray kısa sürede hanedanın sevdiği bir mekan haline geliyor. Devlet erkanı ciddi resmi toplantılar için hep burayı tercih ediyor. 14 Kasım 1909'da saray meclisin toplantı yapacağı yer olarak düzenleniyor. Bu yeni dekorasyonda Sultan II. Abdülhamid'in sanat koleksiyonundan seçkin parçalara da yer veriliyor. Rembrandt, Ayvazovski gibi ustalar bu koleksiyonun en tanınmış isimlerini oluşturuyor. Fakat birkaç ay sonra tarihte sırrı pek çözülemeyen olaylardan biri gerçekleşiyor. 20 Ocak 1910 tarihinde nedeni hala kesin biçimde aydınlanmamış bir yangın çıkıyor. Birkaç saat içinde II. Abdülhamid'in özel koleksiyonu, V. Murad'ın içinde nadide kitaplar olan kütüphanesi, hanedanın asırlardır sakladığı çeşitli antikalar alevlere yenik düşüyor.    




Büyük yangınla yapı tabiri caizse kaderine terk ediliyor. İstanbul'un işgali sırasında Fransızlar metruk sarayı kullanıyor. 1930'larda Beşiktaş (BJK) sarayın bahçesine müdahale ederek bu alanı Şeref Stadı olarak kullanmaya başlıyor.  Aziz Nesin'in enfes kitabı Gol Kralı'nın sinemaya uyarlanmış hali olan 1980 yapımı Kemal Sunal filminde Çırağan Sarayı'nın futbolla olan ilişkisi beyaz perdeye yansımaktadır. Ayrıca Yeşilçam'ın ve Kemal Sunal'ın başka filmlerinde de Çırağan Sarayı'nın metruk haline rastlamak olasıdır. 

Büyük yangından iç mekanda sağ çıkan  tek alan  hamam bölümü. Haman küçük bir mücevher kutusunun içine girmişsiniz gibi bir etki bırakıyor. Sanki etrafınızdaki her şey sizi başka bir kainata sürüklemek için yapılmış gibi. 
        1985 yılına gelindiğindeyse saray kelimenin tam manasıyla küllerinden doğar. Bir grup girişimci sarayı yeniden İstanbul panaromasına eklemek için bakanlıkla temasa geçer. Çırağan Sarayı bir müze olamasa da İstanbul'un en güzel konaklama mekanı olarak hizmet vermeye başlar.

                                                     Saray ve Boğaz'ın ilham verici birlikteliği...
                                        



İşte sarayın dillere destan Sultan Suit'inden bir kare.
Bu yatak gerçek krallara, kraliçeleri ağırlamış bir yatak.
Enrico Iglesias, Madonna gibi ikonlar bu yatağın ünlü misafirlerinden sadece ikisi.


Sultan Suit Avrupa'nın en büyük suitlerinden birinin olmanın yanında en pahalı süitlerinden biri.
Dekorasyon ihtişamlı, manzara kelimelerle tarifsiz...

                                                 Sultan Suit'in diğer yatak odası...


1990 yılında Çırağan Sarayı ek binalarıyla birlikte Çırağan Palace Kempinski adıyla açılır. Yapının günümüzde orijinal haline göre ciddi kayıpları vardır. Fakat özellikle dış cephe aslına uygun restore edilmeye çalışılmıştır. Çırağan Sarayı bugün hala Osmanlı İmparatorluğu'nun izlerini geleceğe taşıyan bir abide olarak varlığını sürdürmekte. Gerçek bir sarayda olmanın verdiği haz, hele böyle muhteşem bir manzaraya açılıyorsa gerçekten tarifsiz. Onca badireyi atlatmış, imparatorlar görmüş bir sarayın zarafetine kapılmamak imkansız. Bugün belki Çırağan Sarayı bir müze değil ama bu Çırağan Sarayı'na gitmemek için bir sebep de değil. Boğaziçi'nden bir gün çalmak, zamanda yolculuk yapmak için Çırağan Sarayı'na bir kahveye ya da bir yemeğe uğrayabilirsiniz. Boğaz'ı mesken tutan martılar eşliğinde, bir devrin hikayesini yeniden yaşamak için aslında 2016 harika bir zaman. Çırağan Palace Kempinski bu yıl 25. yaşını kutluyor. Yıl boyunca yolu Çırağan Sarayı'na düşenler bu kutlamaların küçük sürprizleriyle karşılaşabilir. 

                                 Çırağan Palace Kempinski'nin 25. yıl özel pastası. 
             İlhamını Tülin Şahin'den alan pasta hediye paketi formunda tasarlanmış ve tadı                                                         müthiş, kalorisi minimumda. 


                                             25. yıl sürprizlerinden biri daha...
Bahar çiçeklerinin beyaz çikolata ve limonla buluşması...Yine Tülin Şahin'in esin kaynağı olduğu ve adını verdiği rengarenk bir pasta...Çırağan Sarayı'nın keyifli restoranı Gazebo'da tadabileceğiniz bu güzellik glutensiz ve sadece 140 kalori...


                             Borajet Magazine'in için İstanbul'un saraylarını yazdım. 
                           Bu da yazının son fotoğrafı olsun; Çırağan Sarayı sayfası!


Veda Busesi

Çırağan Sarayı, İstanbul'un günlük telaşımız içinde görmezden geldiğimiz güzelliğine odaklanmamızı sağlayan bir kamera gibi. Çocukluğumda çeşitli sebeplerle içine girmişliğim olsa da bendeki asıl vurucu etki yüksek lisans yaptığım sırada Çırağan'ı da içeren bir proje hazırlamak zorunda olmamla gerçekleşti galiba. Elimde dijital kamerayla uygun ışık ve açı kollarken sarayın rıhtımının soluğumu kestiği o an, Çırağan Sarayı deyince hep aklıma gelir. Bunu takip eden dönemde çeşitli etkinlikler için Çırağan Sarayı beni çağırdı elbette ama Borajet Magazine için gidince daha detaylı inceleme fırsatı buldum. Bu doğrultuda bütçeniz uygunsa ve İstanbul'a seyahat etmeyi planlıyorsanız kesinlikle konaklama için de Çırağan Sarayı'ndan daha mutlu olabileceğiniz bir adres olamaz diye düşünüyorum. İstanbul'da yaşadığımızı fark etmek için arada böyle güzel yerlerde soluklanmak lazım...Şehrin hafızasına inmek lazım...



Not: *Balyan ailesinin yaptığı düşünülen birçok yapının mimarı hakkında bugün farklı tezler mevcuttur. En geçerli tez Balyan ailesinin müteahhit olarak çalıştığı ve dönemin Mimarbaşısının tasarımı üstlendiği yönündedir. Halen tartışma konusu olduğu ve genel kabul gören bilgi olduğu için bu şekilde ifade etmeyi uygun buldum.






7 Mayıs 2016 Cumartesi

Hatay Arkeoloji Müzesi'nde Bir Gün

Tarihin ta kendisi bir şehir...Coğrafyanın, kültürün ve lezzetin eşsiz buluşması: Hatay...Ve bu şehirde dünyanın en büyük ikinci mozaik koleksiyonu: Hatay Arkeoloji Müzesi...
Şehirlerin Kraliçesi'ni anlatmaya üçüncü yazıyla devam ediyorumDaha önce söz ettiğim gibi Hatay'a ikinci gidişim. İlk gidişimde de Asi kıyısındaki müzeyi görmüşlüğüm var. Çok bir şey beklemeden kapısından girdiğim, binanın yetersizliğine rağmen girdikten sonra çıkmak istemediğim bir müze olarak aklımın bir köşesinde kalan bir yer olmuştu. İşte bu sebepten yeni müzenin yoluna düşerken heyecan dorukta. 


Geç Hitit Patina/ Unka Kralı Suppilulima
Muhtemelen bu ölçülerde bir heykel, şehrin iç kale kapısı için yapılmıştı.
Küçük Asya'da ve Suriye'deki Geç Hitit devletlerinde kale girişlerine hükümdar heykeli dikmek bir gelenek. Kralın tanrı tarafından şehri korumak, şehirlerin kapısını muhafaza etmek için gönderildiğinin bir göstergesi.

Bu düşüncelerle müzenin kapısına geliyorum. Eski müzenin mütevazı görüntüsüyle alakası olmayan Anadolu'da gördüğüm en gösterişli müze girişlerinden birinden geçiyorum. Öncelikle gözüme bir tarih çizelgesi ilişiyor. Şehrin tarihi, dünya tarihiyle birlikte anlatılmış. Biraz ilerleyince çeşitli canlandırmalarla verilen bilgilerin desteklendiğini görüyorsunuz. Ben bu dakikalarda müzeyi metrekare bazında hafızama kaydetmeye başlıyorum. Uzun fotoğraf molaları veriyorum. Ve bir anda karşıma o çıkıyor. Varlığını biliyorum, bulunduğunda yaşanılan heyecanı an be an takip ettim falan ama karşımda onu öylece görünce nutkum tutuluyor. Üç bin yaşında, adı Suppiluliuma, bir buçuk metre boyu, bir buçuk ton ağırlığı var. Yarattığı etki tek kelimeyle muhteşem. Gözleri ayrı bir taştan oyulup sonradan yerleştirilmiş, arka cephesinde Luvice hiyeroglif bir yazıta yer verilmiş. Etrafında dönüyorum, yüzümde dünyanın en saçma gülümsemesiyle birkaç cümle sarf ediyorum. Suppiluliuma'nın yörüngesinden çıkmak istemiyorum. Sonuçta diğer ziyaretçilere mani olmamak için üzülerek yanından ayrılmak zorunda kalıyorum. 




 

Mukiş Kralı II. Yarim Lim 


Tuthaliya Steli




Aklım Suppiluliuma'da kalmış olarak müzeyi seyre devam ediyorum. Karşıma krallar, mühürler,sikkeler, imparatorlar, tanrılar, tanrıçalar, binlerce yıl önce tılsımına ve gücüne inanılan heykeller çıkıyor. Tarih derslerinde hep havada kalan bilgiler vardır ya, burada tarihin içinden çıkıp gelen eserlerle birlikte yaratılan kurgusal ortam tam o bilgileri yerli yerine oturtmak için yapılmış gibi. Eserler kronolojik olarak salonlara ayrılmış ve her çağın ruhuna uygun bir sahneleme yapılmış. Neolitik Çağ'dan başlıyorsunuz hayata, Orta Çağ'a kadar yaşıyorsunuz! Zamanı yakalamanın keyfine rastlıyorum gezgin ve heyacanlı bakışlarda.
Her yaştan bir sürü meraklı göz hem eserleri inceliyor, hem de satır satır açıklamaları okuyor. Hatta benim serseri mayın gibi oradan oraya koşturmamı biraz garipsediklerini hissediyorum. Hoşuma gidiyor böylesi müze ziyaretçileriyle karşılaşmak...







 Krallar, kraliçeler geçiyorum. Hepsi birbirinden mağrur, hepsi kendi zamanından benim zamanıma hafif bir küçümsemeyle bakıyor. Taşa hapsolmuş ruhlar ormanından tanrılar katına yükseliyorum. Okeanos kızlarından Tykhe, çağlar öncesinin Antakya'sından fırlamış ve salonun baş köşesine konmuş. Beklenmedik başarı, kader ve şans tanrıçası olarak elindeki buğday başağıyla son derece zarif biçimde müze ziyaretçilerini süzmekte. Ünlü Olymposlular çevremi kuşatmış durumda. Savaş tanrısı Ares ve büyük aşkı Aphrodite'in önünden geçerken gözlerim Aphrodite'in bahtsız kocası Hephaistos'u arıyor. Bu sırada zeka tanrıçası Athena dikkatimi dağıttığından kendimi Roma döneminde dikilmiş mil taşlarını incelerken buluyorum.   


Antakya Tykhe'si

Ve sonunda kaçınılmaz olarak dünya çapında şöhretli mozaiklerle baş başa kalıyorum. Bin yıllar önce Antakya evlerinin zeminlerini süsleyen bu mozaiklerde bir devrin bütün izlerine rastlamak mümkün. Tanrılar, tanrıçalar,günlük hayatın içinden sahneler hepsi bu mozaiklerde saklı. M.Ö. 2. yüzyılla M.S.6. yüzyıl arasında yapılan bu mozaiklerin süslediği evler, avlular, gözümde canlanıyor. Mozaikleri adımlayan güzel Antakyalı kadınları, ayağı takılıp düşen küçük çocukları düşünüyorum. Bir çağı yansıtan sihirli aynalar arasında yolumu kaybetmiş gibiyim... 




Tam ortada yer alan panoda Narkisos ve Ekho betimlenmiş. 
Efsaneler diyarının imkansız aşıkları hikayelerini anlatan büyük ozan Ovidius'un sözünü ettiği ıssız kırda gösterilmiş.  


Andromeda-Perseus ve dansçılar mozaiği.
Andromeda ve Perseus'un hikayesi bin bir entrikayla başlar ama sonunda çok mutlu biter. Sanıyorum dansçıların bu mozaiğe eklenmesi efsanenin keyifli sonuna gönderme yapmasından dolayıdır. 

Üstte dikdörtgen panoda Talassa Deniz Mozaiği görülüyor. 
Merkezdeki figür Thetis, elinde ve çevresinde çeşitli deniz canlıları yer alıyor. Thetis, ünlü kahraman Akhilleus'un annesidir. Mozaik ciddi bir onarımdan geçmiş,hatta biraz fazla restore edilmiş...
Büyük panoda Yakto Mozaiği yer alıyor. Burada sahneleme üç aşamada gerçekleşiyor. Mozaik merkezde madalyon içinde  yer alan Megalopsykhia yani Büyük Ruh etrafında biçimleniyor. Madalyonun dışında kalan bölümde av sahneleri betimlenmiş. En dış bordür en ilgi çekici olan bölüm. Burada dönemin Antakya'sı görsel hale getirilmiş. Çarşıdaki dükkanlar ve yaşamın içinden sahneler, binlerce yıl öncesinin Antakya'sına yolculuk...


Okeanos Mozaiği
Okeanos Gaia'nın yani Toprak Ana'nın
çocuklarından biri. O meşhur savaşlara katılmayan bir Titan. İlk zamanlar dünya üzerindeki bütün nehirleri, ırmakları temsil ederken, sonraları bütün denizleri temsil eden bir konuma yükseliyor. Günümüzde büyük denizlere okyanus denmesinin yegane sebebidir kendileri. 

Daha önceki gelişimde sıkış sıkış müzede gördüğüm mozaikler şimdi atlas yorgan gibi önüme serilmiş durumda. Gerçi ben eski müzedeki kaotik sergilemeyi de kendi içinde seviyordum. Renklerin, desenlerin, başka bir dünyaya ait biçimlerin içinde yol almak öyle veya böyle heyecan verici bir şey...Tanrılar, tanrıçalar, fani Antakyalılar bir sinema perdesindeymiş gibi akıp gidiyorlar önümde. Zaman etrafımdaki rengarenk taşlarda  durgun bir su gibi uzansa da kolumdaki kadranda saatler hızla akıp gidiyor. İster istemez müzeye, tanrıçalara, krallara, Olympos soylulara veda etmek zorunda kalıyorum. Zorunlu vedaları hiç sevmediğimden İstanbul'a gitmeden bir defa daha müzeye uğramayı da ihmal etmiyorum...

Ananeosis
Ananeosis "Yeniden Doğuş"u simgeliyor. Burada Ananeosis değerli mücevherler takmış bir kadın olarak gösterilmiş. Alegorik bir mozaik. M.S. 5. yüzyılda yapılan mozaik 2005 yılında Harbiye bölgesinde bulunmuştur.

Veda Busesi

Sayfa sayfa fotoğraf, sayfa sayfa efsaneyle doldurmak istemediğim bir yazı oldu bu. Çünkü fotoğraflar ve sözler kifayetsiz kalabiliyor bazı durumlarda...
Kimi şehirlerde gezginler müzeleri başka sefere bırakır ya, işte sakın Antakya'da bunu yapmayın. Bir takım eserler restorasyon mağduru olsa da Antakya'nın binlerce yıllık şarkısı bu müzede çalıyor. Şehrin ritmine ayak uydurmak, müziğin bir parçası olmak için Hatay Arkeoloji Müzesi doğru adres!
Son olarak faydalı bir bilgi ;yeni müze şehir merkezine yakın ama tam merkezde değil. Eğer aracınız yoksa hemen  önünden geçen minibüslerle şehir merkezinden kolaylıkla ulaşabilirsiniz. 

28 Nisan 2016 Perşembe

Yeşilçam Efsaneleri Heykel Olursa: "Türk Filmi"

Siyahın beyazı bir film, Türk filmi. Filmin içinde uyurken bile sigara içen bir adam, sokak fotoğrafçısı, Haşmet, Haşmet İbriktaroğlu. Paşa dedesinden kalan bütün serveti tüketmiş elinde kala kala Beylerbeyi'ndeki Külbe-i Ahzan kalmış bir adam. Bir de kız var. Esas kız, Ayşe. İzmir'den gelmiş, artist olmak istiyor, Haşmet'le yolları kesişiyor. Ayşe, Haşmet'in gönül yarası oluyor. 1966'nın İstanbul'undayız işte, siyah-beyaz perdede Beylerbeyi, Boğaziçi, İstiklal Caddesi,
Sultanahmet var şimdi...Her karesini, her cümlesini bildiğim, yüzlerce defa izlediğim, geçtiğimiz yıllarda festival kapsamında gösterildiğinde koşa koşa sinemaya koştuğum başyapıtım: Ah Güzel İstanbul...
Derken günlerden bir gün televizyonda genç sanatçı Çağdaş Erçelik röportaj veriyor. Çok içten, keyifle yaptığı çalışmalardan söz ediyor. Yaptığı çalışmalardan biri hayal meyal arkasında seçiliyor "Haşmet" diyorum. Genç sanatçı sinemadan, Külbe-i Ahzan'dan, Haşmet'ten bahsetmeye başlıyor. Ben de hemen serginin yolunu tutuyorum...

Külbe-i Ahzan yani hüzünler kulübesi ya da kimileri için bildiğiniz gecekondu...

Serginin başlığı "Türk Filmi", Nişantaşı'ndaki Galeri Eksen'den içeriye girdiğim zaman aklımdan ister istemez "Çağdaş Erçelik Gururla Sunar" cümlesi geçiyor. Türk Sineması'nda derin izler bırakan herkes burada. Sert bakışlı kötü adam Erol Taş yine kötü kötü bakıyor mesela, ya da birçok kişinin gerçek adını bilmediği oyuncu, senarist ve yönetmen olarak Yeşilçam'a koca bir ömür vakfeden İhsan Yüce yine düşünceler içinde. Bugünlerde kavuğu devredecek olmasıyla gündemde olan tiyatronun ve sinemanın usta ismi Ferhan Şensoy Varsayalım İsmail olarak galerinin bir köşesinde muzipçe gülüyor. Sokağın ve yaşamın sesleri, sinemanın sesleri yüzüyor galeride. Sol koldan Canım Kardeşim'den Kahraman'ın ağabeyleri geliyor; halleri insanın içini burkuyor. Muhsin Bey onları teselli etmek ister gibi yaklaşsa da kendi derdi başından aşmış...Bir köşede sinemanın sultanına rastlıyorum olanca güzelliğiyle, Afife Jale bütün zarafetiyle yine bütün bakışları üzerine topluyor. İçimizden biri Yaşar Usta'nın sözlerini duymamla ona yönelmem bir oluyor...Sinema perdesi aralanmış da film rulolarının içinde yürüyor gibiyim...


Varsayalım İsmail / Ferhan Şensoy


Benim için hep 40 Haramiler'den biri olarak kalacak olan: Erol Taş

Buradaki herkesin bir hikayesi var. Çağdaş Erçelik Yeşilçam'ın duygu dünyasını kendi hisleriyle tam kıvamında birleştirmiş, insan bu seçkiyi izlerken kapılıp gidiyor gerçekten. Önünden geçtiğim herkesi çılgınlar gibi alkışlamak istiyorum. Ekrem Bora, Ayhan Işık, kötü adam Önder Somer hiç yabancılık çekmiyor insan, tanıdık yüzlerin arasında...Diğer taraftan eserler arasında dolaşırken Ah Güzel İstanbul'un biraz ağırlıklı olmasına da içten içe seviniyorum. 


Ah Güzel İstanbul /1966
Ayşe ve Haşmet Beylerbeyi açıklarında Boğaz'ın ortasındalar. Haşmet birazdan herkesin ezbere bildiği şu sözleri söyleyecek:

 "Sus konuşma artık! Büsbütün öldürme insanı. Seni sevdim ulan. Sevdim be! Esir-i aşkın oldum. Ne istediysen yaptım, hatalar işledim, muradın olsun yüzün gülsün diye olmayacak işlere karıştım. Kendime bile ihanet ettim Haşmeti harcadım Haşmet'i..."


Ah Güzel İstanbul/ 1966
Üst fotoğrafta yer alan sahne...

"Sen büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi Saim Bey.Sen mi büyüksün?Hayır, ben büyüğüm, ben, Yaşar Usta.Sen benim yanımda bir hiçsin, anlıyor musun? Bir hiç.Gözümde pul kadar bile değerin yok!"

Veda Busesi

 Adım adım gezip, tadı çıkarılacak, sonra güzel düşlerle ayrılacağınız bir sergi. Hayatımızda yer etmiş onlarca karakter, sözcük...Her birini uzun uzun anlatmak sayfalar sürer ama sergi devam ediyor. En iyisi bunu yerinde yaşamak. Nişantaşı Galeri Eksen'de halihazırda görülebilcek "Türk Filmi" 3 Mayıs 2016'ya kadar sürecek. Evet çok az kaldı fakat Nişantaşı'nın ardından sergi Balat'a taşınıyor. Eğer 3 Mayıs'a yetişemezseniz Galeri Eksen Balat Art & Artist House Türk Filmi'nin yeni gösterim yeri olacak. Hala vakit varken kaçırmayın...

**Son olarak adresleri de vermek boynumun borcudur.
Galeri Eksen: Maçka Cad. No:29 Nişantaşı.
Galeri Eksen Balat Art & Artist House : Ayan Cad. No:32 Balat.