13 Haziran 2019 Perşembe

Orta Doğu'nun Akdenizli Kızı: Beyrut


Eski bir şarkı Beyrut için  “Tüm zamanların Venüs’ü” diyor.  Akdeniz ve Orta Doğu bileşkesi kimliğiyle gerçek bir tanrıça Beyrut. Tarih boyunca yakılıp yıkılmış ama efsanevi Zümrüdü Anka Kuşu misali her sefer küllerinden doğmuş bir şehir. Hayatın tadını bilen ve bütün gücüyle konuklarına bunu hissettiren bir Akdenizli...







Zengin bir tarih, gösterişli bir coğrafya, Akdeniz’de binlerce yıldır göz kamaştıran bir şehir Beyrut. Fenike’den Roma’ya, Emeviler’den Osmanlı’ya nice uygarlık görmüş, geçirmiş bu topraklar. Her gelen bir iz, bir ses bırakmış bu gök kubbede.  Bütün farklı izleri, bambaşka sesleri aynı bestede, sonsuz bir uyumla bir araya getirmeyi başarmış Beyrut.  Kültürel dokusuyla, sıcak ve duygulu insanlarıyla, lezzetli mutfağıyla yaşamın her saniyesinin değerini bilen bir şehir.
Kitaplarda, filmlerde, şarkılarda anlatılan gizemli bir liman Beyrut.  Akdeniz’in harikulade güneşinde gözleri kamaştıracak ışıltılarla parlayan Güvercin Kayalıkları’ndan (Pigeon Rocks) bu şehrin doğa eliyle yaratılmış sembollerinden biri.  Gün boyu güneşin aynasında kızıldan gümüşe  bir renk paletinde yüzen Güvercin Kayalıkları, özellikle fotoğraf çekmek için doğru adres. Hele bir de hava durumu uygunsa kayalıkların etrafında küçük bir tekne gezintisi yapmak mümkün.
Lübnan egzotik ve leziz mutfağıyla haklı bir şöhrete sahip. Hal böyle olunca günün her öğünü ayrı bir ritüel gibi düzenleniyor.  Geleneksel, süzme yoğurtlu Lübnan kahvaltıları için Beyrut’un görkemli marinası Zaitunay Bay’a uğramak keyifli olacaktır.  Zaitunay Bay sıra sıra dizilmiş restoranları, kıyısına demirlemiş lüks tekneleri, zarif mimarisiyle Beyrut’un keyifli noktalarından biri.  Marina dünyanın her yerinden gelen konuklarla dolup taştığı için dünya mutfağından seçenekler sunan restoranlar da alternatifler arasında.
  Beyrut Marina'dan şehrin merkezi olan Downtown, yürüme mesafesinde. Downtown dünyanın bütün seçkin markalarını bulabileceğiniz, tarihi mekanlara da ev sahipliği yapan, mimarisi ve konumuyla adeta Beyrut'un kalbi. Tarihi saat kulesiyle ünlü Nejmeh Meydanı, Memlük devrinin yaşayan anıtı Al-Omari Camii, parlamento binasına yakın konumda bulunan Roma hamamı kalıntıları, St.Elias Kilisesi, St. George Manorite Kilisesi gibi  Beyrut'un tarihi serüveninden ve kültürel çeşitliliğinden izler taşıyan birçok eser de Downtown'un mulaka görülesi yerleri arasında. Beyrut'un trajik geçmişini yansıtan Şehitler Anıtı ve yakın tarihte yapılmasına rağmen mavi kubbesiyle şehrin sembollerinden biri olan Muhammed El-Emin Camii de bu bölgenin popüler ziyaret rotalarından. Şehrin nabzı hiç düşmeyen bölgelerinden biri de Hamra Caddesi . Hamra tatlıcıları ve kafeleriyle gece geç saatlere kadar canlılığını koruyan, keyifli  mekanlara ev sahipliği yapan bir cadde.
Gündüz şehri keşfederken klasik Lübnan tatlarına da küçük bir başlangıç yapılabilir. Orta Doğu ve Akdenizli sentez Lübnan mutfağının büyük şöhretlerinden biri olan falafel, hiç şüphesiz bu tatların başında geliyor. Beyrut’un sürekli dolup, boşalan ve yıllardır aynı tadı korumayı başaran falafelcilerinden biri Hamra Caddesi üzerindeki Barbar. Burada başta  falafel olmak üzere,Lübnan mutfağına özgü bütün yemekleri tadabilirsiniz.







Beyrut’un şehir hayatından biraz uzaklaşıp doğal güzelliklerine dokunmak için dünyaca ünlü Jeita Grotto’nun yoluna düşmek gerek. Jeita Grotto'nun içinde bulunduğu Nahr al-Kalb bölgesi şehir merkezine 20 km kadar bir uzaklıkta bulunuyor. Yemyeşil bir vadi ile karşılaşınca, gündelik telaşlara kapılmış şehir merkezi buradan çok uzaktaymış gibi geliyor.  Jeita Grotto birbirine bağlı iki katlı karstik oluşumlu bir mağara. Üst katı yürüyerek gezilebilirken; alt katı yağış durumuna göre botla geziliyor. Üst Jeita'dan alt Jeita'ya oyuncak görünümlü şirin mi şirin bir tren vasıtasıyla geçiliyor. Adeta harikalar diyarı hissiyatı yaşatan Jeita'da zamanı durdurmak isteyeceksiniz. 
Şehrin cazibe merkezlerinin bir diğeri Jounieh kasabasındaki kutsal Harissa Tepesi. Jounieh, Beyrut'a 22 km mesafede bir sahil kasabası. Harissa'ya karayoluyla ya da Jounieh'den teleferik aracılığıyla ulaşılabiliyor. Harissa, Lübnan’daki haç noktalarından bir tanesi. Burayı Hıristiyan hacılar için en önemli yapan şey, 1908 yılında açılışı yapılan sarmal bir kaidenin üzerinde 15 ton ağırlığı ile Lübnan’ı izleyen Meryem Ana heykeli. Heykele tırmanırken fotoğraf makinanızı yanınıza almayı ihmal etmeyin. Zira Meryem Ana'ya yaklaştıkça Akdeniz'e serilmiş Beyrut ve Jounieh manzarası oldukça etkileyici. Harissa Tepesi'nden ayrılmadan çevredeki kiliseleri ziyaret edebilir ve hediyelik eşya mağazalarından bir Harisa hatırası edinebilirsiniz.



Beyrut gücünü tarihe sımsıkı sarılmış köklerinden alıyor. Özellikle Antik devrin ticaretle özdeşleşen uygarlığı Fenike ve Osmanlı mirasını yakından görmek için,  şimdilerde sayfiye mekanı olan Byblos ‘u görmek gerek.   7000 yıllık tarihiyle her yıl binlerce gezgini ağırlayan Byblos küçük bir sahil kasabası. Modern alfabenin temellerinin atıldığı bu kadim kentte Fenike'den Osmanlı'ya birçok medeniyetin içinde yürüyorsunuz.  Fenike Nekropolü, Haçlı Kalesi, Osmanlı Evi, Roma Tapınağı, Fenike Surları, Roma Tapınağı,... derken zaman uçup gidiyor. Byblos'un çarşılarında dolaşırken yerel baharatlar satan aktarlara uğramayı unutmayın.
Tarih deyince birçok gezginin Beyrut’a gelme nedeni olan Baalbek, Beyrut’tan 85 km uzaklıkta yer alıyor.  Bekaa Vadisi içinde kalan Baalbek erken dönemlerden itibaren tapınak alanı olarak kullanılmış bir bölge. Ama günümüzdeki şöhretini Roma devrinden kalan Jüpiter, Venüs ve Baküs’e adanmış tapınaklarına borçlu. Baalbek’te bulunan Baküs tapınağı, Roma devrinden çağımıza mimari bütünlük içinde ulaşan en iyi durumdaki örneklerden biri olmasıyla da önemli.
Tabi ki Beyrut deyince dillere destan gece hayatından söz etmek olmaz. Beyrut'ta eğlence 365 güne yayılmış devam ediyor. Rengarenk, canlı, sürprizlerle gösterilerle dolu geceler bir Beyrut seyahatinin olmazsa olmazı arasında. Şehir merkezinde bulunan Gemmayzeh, retoranları ,barları, kafeleri ve pubları ile Beyrut gece hayatının nabzının hızla attığı bir yer.  Önce Le Chef gibi yerel mezeleri ve kebapları sunan bir mütevazı bir restoranda, muhteşem bir yemek yiyip ardından Gemmeyzeh Caddesi'nin irili ufaklı eğlence mekanlarında bir tur yapabilirsiniz.  Orta Doğu'ya kadar gelmişken sazlı, sözlü, göbek dansı gibi eğlenceleri sunan bir akşam geçirmek isteyenler için de Beyrut en doğru şehir.

Not: Yazı SunExpress'in uçak içi yayını SunTimes Mart /2019 sayısı için kaleme alınmıştır. 

2 Haziran 2019 Pazar

Daima Genç: Berlin



Her yıkımdan daha güçlü çıkan bir şehir Berlin. Hazzı ve gerçeği, geçmişi ve geleceği aynı anda içinde barındıran gücünü yaratıcı ruhundan alan bir şehir.   




Dünyada yağmur çiselerken en keyifle yürünecek şehirlerden biri Berlin.  Bulutlarla kaplı gökyüzü bu şehre tarif edilemez bir gizem katıyor.  İçinde büyük savaşlar görüp, derin yıkımlar geçirmenin izleri bulunsa da mizacına işlenmiş yeniden doğuş enerjisine bir anda kapılıyorsunuz.  Berlin’in tarihi ortasından geçen Spree Nehri’nin iki yakasında yer alan küçük balıkçı köyleriyle başlıyor.  Ben de kendini kolay ele vermeyen, yavaş yavaş kendini sevdiren kentin tarih boyunca canlı kalmasına vesile olan  Spree Nehri’nde keyifli bir tekne turunu kesinlikle ilk tanışma için uygun buluyorum.  Nehir gezisi sırasında Berlin’de bütün zamanların birlikte ve kusursuz bir uyum içinde yükselişi önümden akıp gidiyor.  Yüzyılları deviren kiliselerle, yeni nesil yapıların özgür çizgileri eşlik ettiği şaşırtıcı birlikteliğine kırmızı tuğlaları ve kuleleriyle Oberbaum Köprüsü’nün zarafeti ekleniyor, derken Jonathan Borofsky imzası taşıyan 30 m uzunluğundaki Molecule Man karşımda beliriyor. 
 Berlin’i bir zamanlar trajik biçimde ikiye ayıran o ünlü duvar yolculuğumun ikinci durağını oluşturuyor.  Soğuk Savaş’ı görünür kılan duvar  1961’de inşa edildiğinde 46 km boyunca uzanıyordu. 1989’da yıkılan duvarın, Spree Nehri’nin kuzey yakasında yaklaşık 1,5 kilometrelik bölümü halen korunuyor.  Dünyanın dört bir köşesinden gelen sokak sanatçılarının garaffitileriyle bir açık hava müzesi haline gelen duvardan, günümüze kalan bölüm East Side Gallery olarak anılıyor. 
 






Tarihi Berlin’e sokulmak üzere parlamento binası Reichtag’tan başlayan bir yürüyüş yapmaya karar veriyorum.  Reichtag , üstündeki cam kubbesiyle tam bir cazibe merkezi.  Burası ziyarete açık ve eğer cam kubbeye çıkarsanız size mimari detayların yanı sıra bütün şehrin manzarasını sunmasıyla da ayrıcalıklı bir yer. Bir zamanlar saraya giden yola açılan Brandenburg Kapısı yürüyüş güzergahımın en popüler parçası. Zafer tanrıçasının heykeliyle süslü kapının önünden itibaren Unter den Linden’e  uzanıyorum. Burası ıhlamur ağaçlarıyla süslü bir cadde, modern mimarinin göz kamaştırıcı örnekleriyle şehrin bütün yıkımların karşısındaki dirilişini temsil eder gibi bir tavırla şık ve zarif. Elçilik binaları, butikler, kafeler derken adını Opera Binası ve 18. yüzyıldan bu yana şehrin portresini güzelleştiren Berlin Katedrali çağlar arasında geziniyormuşum hissi uyandırıyor.  Değişik zamanlarda onarım gören kilise eklektik bir mimari anlayışı yansıtıyor. Yıl boyunca zengin bir konser programı olan bu büyüleyici mekan, Mayıs ayı boyunca beş klasik müzik konseriyle ziyaretçilerine farklı bir deneyim  sunuyor.



Berlin’in ritmi hiç düşmeyen caddelerinden bir diğeri de Kurfürstendam yapımı. 16. yüzyıla kadar uzanan cadde Otto von Bismarck’ın isteği üzerine görkemli bir caddeye dönüşür.  Uzun yıllar eğlence , iş ve kültürel aktivitelerin merkezi olan cadde II. Dünya Savaşı’nda büyük hasar görür. Bugüne geldiğimizde burası alışveriş yapmak, tasarım kafelerde dinlenmek, güncel bir sergiye katılmak için ideal bir bölge.  II. Dünya Savaşı’nın izleriyse bu bölgede yer alan Kaiser Wilhelm Anıt Kilisesi’nde hala yaşıyor.  Savaş yaralısı olarak bombalamanın ardından restore edilmemiş kilise,  bir dönemin yıkıcılığını olduğu gibi yansıtıyor.  
 Hareketli gece hayatı, tiyatroları, festivalleri ama en çok da kültür ve sanatıyla dünya gündemini meşgul eden bir başkent Berlin. Yüzlerce müze ve galeriye ev sahipliği yapan şehir , dünyanın dört bir yanından sanat tutkunlarını kendine çağırıyor adeta. Spree Nehri üzerindeki adada yer alan Museumsinsel, daha tanıdık ifadeyle Müzeler Adası ziyareti Berlin gezisinin olmazsa olmazı arasında.  Müzeler Adası’nda Bode -Museum, Neues Museum ,Alte Nationalgalerie, Altes Museum ve Pergamonmuseum ‘u ziyaret etmek mümkün. Rodin’den Van Gogh’a sanat tarihinin şöhretli isimlerinin resmi geçit yaptığı müzelerde ayrıca farklı coğrafyalardan toplanmış eserler de görülebilir. Özellikle Pergamonmuseum, İştar Kapısı'ndan Yazılıkaya'ya kadar gerçekten baş döndürücü bir etkiye sahip.





Berlin ‘in sanatla ilişkisi büyük savaşın çok öncesine dayanıyor.  1919’da Walter Gropius veOskar Schlemmer, Vassily Kandinsky ve László Moholy-Nagy gibi önemli isimleri bünyesinde barındıran Bauhaus Okulu bu ilişkinin en ilginç örneklerinden biri. Disiplinlerarası bir şekilde sanat ve zanaatı bir araya getirmeye çalışan bu hareketin bu yıl 100. yılı olması dolayısıyla Mayıs ayı boyunca Helmut Newton Stiflung’da “Bauhaus und die Fotografie” başlıklı sergi ile   Haus der Kulturen der Welt'te Bauhaus Okulu’nun bugüne kadar geçirdiği süreci ve dünyadaki etkileşiminin incelendiği çalışma görülebilir.  İlkbaharın gelişiyle renkli bir atmosfere bürünen Berlin’de 5 Mayıs’ta sanatçılar ve izleyiciler arası diyalogu arttırmak üzere  bir açık hava sergisi düzenleniyor. Oberbaum Köprüsü’nün mekan olarak kullanılacağı etkinlik sırasında köprü trafiğe kapalı olacak.

Not: Yazı SunExpress'in uçak içi yayını SunTimes Mayıs/2019 sayısı için kaleme alınmıştır. 


18 Mayıs 2019 Cumartesi

Davetkar Bayram Rotaları


Hanımeli kokusu saçlarımızda dalgalanırken, begonyanın renklerinin, ortancanın gösterişiyle yarıştığı yaz mevsimi içimizi ısıtmaya devam ediyor.  Yaklaşan bayram tatilinin yaza denk gelmesi ise mutluluk verici bir tesadüf olarak heyecanı ikiye katlıyor. Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpüp, bayramlaşmanın huzur verici güzelliğini yaşadıktan sonra, birkaç gün tatile kaçmak ilaç gibi gelecek.


Onur Air'in uçak içi yayını OnAir 'in Ağustos 2018  sayısı için kaleme aldığım seyahat yazısıdır. Yazıya eşlik eden fotoğraflar da bana aittir. 

Dinlenmek, mavi sularda kulaç atmak, çam ağaçlarının reçinesinin damladığı ormanları adımlamak, antik bir kalıntının eşliğinde hayallere dalmak,…her gezginin düşü başka. Haydi şimdi bayram tatilinin farklı rotalarına hep beraber uzanma zamanı...







Mevsimlerden yaz ise illa ki gönlümüze bir Akdeniz ateşi düşüyor. Bu sefer pusulamız tarih boyunca özgün şahsiyetiyle dikkat çeken Hatay’ı gösteriyor. “Medeniyetler Şehri” söyleminin hakkını veren şehir,  bir bilge misali tevazusu ve kültürüyle her nefeste farkını ortaya koyar. Antakya’nın birbirini dik olarak kesen daracık sokaklarında, bir dokunsanız açılmaya “hayır” demeyecek kapıların yoldaşlığında yürüyerek bu şehre karışmaya başlarsınız. Pencerelerden gülümseyen, hal hatır soran yüzlerin sevincine, terk edilmiş evlerden taşan hüzün karışır. Kiliseler, havralar derken, dinlerin buluştuğu şehirde hem Hıristiyanlar, hem Müslümanlar için kutsal olan Habib-i Neccar Camii’nin avlusundan içeri süzülürsünüz. İnanışa göre Hz. İsa’nın havarilerinden Yuhanna ve Pavlos, Habib-i Neccar Camii’nin türbesinde yatmaktadır. Anadolu’nun bu ilk camisi Hatay’ın bir ahenkler coğrafyası olduğunun en çarpıcı örneklerinden biri olduğunu fark edersiniz.  Mezopotamya’yı Akdeniz’e bağlayan limanların şehrinde Arkeoloji Müzesi mutlaka ziyaret listesine alınmalı. Binlerce yıla tanıklık etmiş şöhretli mozaikler başta olmak üzere, Hatay Arkeoloji Müzesi her bir eseriyle ayrı bir zaman yolculuğu vaat ediyor. Tarihi Uzun Çarşı’da baharatların, Antakya tulumunun izini sürüp, Asi Nehri’nin kıyısında şöyle bir yürüdükten sonra, muazzam sofralara kurulup seyahatinizi bir gastronomi şölenine çevirebilirsiniz. Ne de olsa tepsi kebabının, cevizli biberin, tadına doyulmaz süzme yoğurdun ve künefe gibi tadına doyulmaz lezzetlerin anavatanındasınız.







Akdeniz’in gastronomi ve kültür şehrinin ardından turkuaz koyları, sonsuza uzanan narenciye bahçeleri, efsaneler çağının mirası antik kentleriyle Fethiye yaz coşkusunu yaşamak için harika bir alternatif olabilir. Dört mevsim solmayan bir güneş etrafında Kordon’da martılara simit atıp, dünyanın en iyi uzun yürüyüş parkurlarından biri olan Likya yolunu keşfedip, tekne turlarıyla binlerce yılı devirmiş bir antik kente uğrayabilirsiniz.  Saklıkent Kanyonu’unda rafting yapabilir, olmadı Kelebekler Vadisi’nde doğanın ferahlığını yaşayabilirsiniz. Burada tarih adım başı size eşlik eder. M.Ö. 4. Yüzyılda devasa bir kayaya oyulmuş kaya mezarlarına tırmanırsanız, bu topraklara hükmetmiş kralların hala Fethiye ‘nin mavi manzarasını gözlediklerini fark edersiniz. Eğer takvimin bilinmeyen zamanlarını daha yakından tanımak isterseniz Tlos, Pınara, Letoon gibi antik kentlere yolunuzu düşürmelisiniz.   Diğer taraftan yakın tarihten, mübadil bir köy kalıntısı olarak Kayaköy, bölgenin etkileyici geçmişinden önemli bir alan. Tabi ki Fethiye’deysek dünyanın en göz alıcı sahillerine çok yakınız demektir. Mavinin en güzel tonuna hükmeden Ölüdeniz Türkiye’nin en popüler plajlarından biri. Ölüdeniz’de 1975 metre yükseklikteki Babadağ’dan yamaç paraşütü yapıp bu muhteşem doğada kuş gibi süzülebilirsiniz. Yine burada dalış tekneleriyle açılıp, Ölüdeniz’in su altı evrenine de yakından bakabilirsiniz.  





Ege’nin kavuran güneşinden serin bir Karadeniz sahiline yol alıyoruz şimdi. Adını mitolojik dünyada Tanrılar tanrısı Zeus’un aşık olduğu güzel Sinope’den alan, Türkiye’nin en kuzey ucu Sinop’ta yaz bambaşka. Karadeniz ‘in bu harikulade yarımadası mutluluğu tescilli insanlarıyla kimseye yabancılık çektirmez. Eski film tadındaki tarihi Sinop sokaklarında başlayarak, Pervane Medresesi’ne, günümüzde müzeye dönüştürülen Tarihi Sinop Cezaevi’ne, oradan eşsiz Karadeniz panoramasıyla büyüleyen Sinop Kalesi’ne yürüyerek ulaşabilirsiniz. Şehrin simgesi haline gelen, ünlü Sinoplu Kinik felsefenin kurucusu, Sinoplu Diogenes’in heykeliyle fotoğraf çektirip Karakum ya da Sarıkum Plajı’nda serinleyebilirsiniz.  Yemyeşil bir ferahlık içinse 28 şelalenin olağanüstü dokusuyla işlenmiş Erfelek’e geçmek lazım. Zümrüt yeşili ağaçların billur gibi sularla kaynaştığı Erfelek Takım Şelaleleri’ni tırmanarak daha yakından tanıyabilirsiniz. 






Sırada Anadolu’nun misafirperverliğini sonuna kadar yaşatan, İpek Yolu’nun mirasçısı Aksaray var. Aksaray’ı tanımaya peribacaları ve vadilerle süslü ilçesi Güzelyurt’tan başlayabilirsiniz. Tarih boyunca Kapadokya’nın giriş kapısı olarak tanımlanan Güzelyurt peribacalarına oyulmuş kiliseleri, Ihlara Vadisi gibi bütün dünyayı mest etmiş doğa harikalarıyla dolu dolu bir seyahat rotası. Güzelyurt’ta başlayacağınız Aksaray seyahatine Selçuklu mimarlığının seçkin örnekleri Ulu Camii, Sultan Han Kervansaray’ı, yerel (tüf) taştan inşa edilen Zinciriye Medresesi gibi yapılarla devam edip. Şehrin el emeği göz nuru dokuma halılarının ve çinilerinin peşine düşebilirsiniz. Ticaret hayatının binlerce yıldır canlı olduğu bu şehirde özellikle semt pazarlarına uğramayı da ihmal etmeyin. Köylülerin tezgah açtığı yerel pazarlarda peynirin, çökeleğin, meyvenin kurusunun en lezzetlisini bulabilirsiniz.    

13 Mayıs 2019 Pazartesi

İpek Yolu'nun Karla Kaplı Şehri: Erzurum


Termometrelerin sıfırın altında olmasına alışık, iklimi soğuk lakin Anadolu insanının sıcaklığıyla kuşatılmış şehir Erzurum.  Karlı dorukların eteğinde görkemli anıtların yükseldiği, doğanın baştan çıkarıcılığına, namı dünyaya yayılmış lezzetlerin karıştığı misafirperver Erzurum.







Bilinen zamanlardan çok daha erken başlar Erzurum’un hikayesi. Bugün sokaklarında yürürken şehir her adımda takvimin unutulmuş anlarından dem vurur.  Tanıklığı M.Ö. 4000’lere kadar uzanır. Göçler, savaşlar, istilalar görmüş, Hurriler’den Asurlar’a, Kimmerler’den Roma’ya sayısız uygarlığın egemenliği ve yok oluşunu yaşamıştır.   İpek Yolu’nun Doğu ile Batı’yı yaklaştırdığı eski dünyanın en önemli durağı olan şehrin mamur zamanlarının izinde ilk olarak Erzurum Kalesi ‘ne çıkmak icap eder. 5. yüzyıldan bu yana bu coğrafyanın tanığı olan kale, yüksekliği 2000 metreye yaklaşan bir tepenin üzerinde kuruludur.  Bu nedenledir ki şehrin bütün soluğu burada duyulur, binlerce yılı saklayan sokakların sırrı burada çözülmeye başlar.  İşte tam burada az ötede rengarenk çinilerle süslü iki minaresiyle Erzurum’un alameti farikası haline gelen Çifte Minareli Medrese’nin peşine düşmek hasıl olur.  Kısacık yürüyüşe, sıcak sohbetler, kervan yolu olmanın mirası asırlık çeşmelerin şırıltıları karışır.  Çifte Minareli Medrese’nin her karışı ayrı maharetle bezenmiş , sanat eseri kapısı öylesine güzeldir ki içeriye girip girmemekte tereddüt etmek kaçınılmazdır.  Taşın destan gibi işlendiği kapıdan geçince mistik bir dünyaya geçiş yapılır.  İlhanlı devrinin çarpıcı üslubunu yansıtan medresenin yarattığı etkiyi hemen arkasında yükselen Üç Kümbetler de sürdürür.  Üç Kümbetler’den en büyük olanın Saltuklu Hükümdarı Emir Saltuk adına yapıldığı sanılmaktadır. Sekizgen gövdesi, iki renkli taş işçiliği ve üzerinde bulunan hayvan kabartmalarıyla geçmişi geleceğe yansıtmaya devam eder.  Bu anlarda ister istemez masif duvarları ve yalın görünümüyle Ulu Cami’nin çekim alanına girersiniz.  1179 yılında Erzurum’un çehresine katılan camide iç mekan taşıyıcı ayakların ve kemerlerin yarattığı bir denize açılır.  Selçuklu mimarisinin özelliklerini sunan cami halen Erzurum’un en büyük camisidir.  Selçuklu mimarlığının zarafetinin izini sürerek Yakutiye Medresesi’ne ulaşılır. Çağımızda Türk-İslam Eserleri Müzesi olarak gezginleri ağırlayan medrese 1310 tarihinde inşa edilmiştir. Kapalı avlulu medrese geleneğinin örneği olan eser, başlı başına bir mimarlık şaheseri  olmanın yanında, taç kapısının sembolik ve simetrik tasarımıyla göz alıcıdır.  Bu güzelim kapının tam karşısında Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan Lala Mustafa Paşa Camisi insanı kendine çağırır. Dönemin merkezi kubbe anlayışının uygulandığı cami, süsleme kuruluşunda yer alan çinileri ve hat levhalarıyla Osmanlı karakterini sunar. Modern Erzurum’un içinde saklıdır eski Erzurum. Biraz kararlı adımlar Erzurum’un gizini sökmemize yardım eder. Abidelerle süslü şehirde geçmiş kendini kolayca ele verir. 
Kışları çetin ve uzun geçen, karlı doruklarıyla kendine hayran bırakan Erzurum’da şehir içindeki yolculuğa beyaz bir mola çok yakışır. Son yıllarda Palandöken kış sporları alanında gerçek bir yıldız oldu. Buradaki kayak pistleri dünyanın en uzun ve en dik pistleri arsında gösterilmesinin yanında, şehir merkezine yakın mesafede yer alması gibi pratik avantajlara sahip.  Karlı dorukları yılın beş ayı her seviyede kayakçıyı ağırlayabilen Palandöken, 2011 yılında düzenlenen Üniversiteler Kış Oyunları’na ve çeşitli uluslararası  yarışmalara ev sahipliği yaparak niteliklerini bütün dünyaya gösterdi.  2000 ile 3176 rakım farkına sahip olan kayak merkezi, farklı zorluk derecelerindeki pistler, bu pistlerde   faaliyet gösteren 10 telesiyej, 1 teleski, 2 baby lift, 1 gondol lift  ile kışın tadına doyasıya varmak için doğru adres.  Alp disiplini ve  snowboard için uygun pistlere de sahip olan Palandöken’de bembeyaz kar üzerinde yamaç paraşütü, dağcılık, snowtube gibi farklı etkinliklere katılmak da mümkün.  Zirvenin heyecanına kapılmak, düz ovanın vakur sessizliğine beyaz bir ara vermek için Palandöken son derece davetkar ve eğlenceli.




Palandöken’e çıkınca Nene Hatun Tarihi Milli Parkı’nda tabyaların sessizliğinde,zamanın dehlizlerine  sokulabilirsiniz.  93 Harbi’nin kadın kahramanı Nene Hatun’un türbesinin de bulunduğu alan, tarihi dokusu ve doğal bitki örtüsüyle şehrin tarihinden tarifsiz anları önünüze serer.
Kervanların, tacirlerin ve seyyahların kapılarını aşındırdığı ilham verici Erzurum, hamamlar, kervansaraylar ve hanlar kentidir.  Birçok yapı zamanın yıpratıcı etkisinden payına düşeni alsa da Kanuni Sultan Süleyman Han’ın damadı ve sadrazamı olan Rüstem Paşa’nın adını taşıyan kervansaray, günümüzde halen aktif olarak ticari yaşamdaki yerini korur. Osmanlı mimari dokusunda, yöreye özgü oltu taşı takılar biblolar, işçiliğiyle göz kamaştıran ışıl ışıl gümüşle donatılmış vitrinleriyle Rüstem Paşa Kervansarayı Erzurum yolculuğunun olmazsa olmazı arasında.    
Anadolu’nun bereketli toprakları üzerinde Erzurum. Biraz şehir merkezinden uzaklaştıkça hayvan sürüleri, ekili tarlalar akıp gider etrafınızdan.  Doğanın yarattığı şaheserleri görme zamanıdır artık.  18. yüzyılın sonuna doğru bir heyelan neticesinde oluşan Tortum Şelalesi, Erzurum’un akıllara kazınmış fotoğrafıdır.  Suyun 48 metre yüksekten düşerek görsel bir şölen yarattığı Tortum, kış aylarında donmasıyla da ayrı bir şöhrete sahip. 


Kültürel çeşitliliğin zengin içeriği Erzurum mutfağını da biçimlendirmiş.  Erzurum mutfağı yüzyılların geleneğini hala yaşatıyor.Öncelikle  kırmızı etin başrolde olduğu lezzetler dikkat çekecektir. Kuyruk yağı olmadan, koyun ve kuzu etiyle hazırlanan Cağ Kebabı, Erzurum’dan çıkıp adeta şöhret olmuş bir lezzet. Öte yandan ilçelere doğru uzandığınızda yerel tatların çeşitliliği damaklarda iz bırakacak cinsten. Asırlık ahşap evleri ve Karadeniz’e göz kırpan bitki örtüsüyle Aksu Vadisi’ni içine alan İspir kuru fasulyesi, dut pekmezi ,kızılcık pestili gibi tatların buluşma noktası.  Değişik otlarla harmanlanan Gendime Çorbası, Ayva Yahnisi, Dut Çullaması ve Kadayıf Dolması Erzurum seyahatine tat katacak yemeklerin sadece birkaçı.


Notlar: SunExpress 'in uçak içi yayını SunTimes 'ın Ocak sayısı için yazdığım Erzurum yazısıdır. 
Blog'da kullandığım fotoğraflar Erzurum İl Kültür Müdürlüğü ve Palandöken Belediyesi'nden alınmıştır. 




13 Ocak 2019 Pazar

Ege'nin Bilgesi Bergama


Unutulmuş dünyaya bir yolculuk için Bergama’dan daha sofistike bir rota az bulunur.  Önce güneşli derin bir sükunete yaklaştığınız hissedersiniz.  Ama bu duygu çok uzun sürmez. Koynunda hazineler barındıran Ege’nin baş döndürücü İzmir’inde gerçek bir hazinedir Bergama.  Antik Çağ’ın dillere destan Pergamon’unda soluk almaya başlayınca insan, saati unutur, takvim akla gelmez adeta. 


                   Kelime anlamı “yüksek yerleşim / kale” anlamına gelen Pergamon’da ilk yerleşimler Eski Tunç Çağına dek uzanır.  Bergama zaman çizgisinde öyle cezbedicidir ki bazı kaynaklarda kurcusunun efsanevi kahraman Herakles’in oğlu olduğu bile söylenir.  Yine de bütün anlatıların, bütün tarihçilerin birleştiği yegane gerçeklik bu güzelim coğrafyanın altın çağını M.Ö. 282 yılında kurulan Pergamon Krallığı döneminde yaşadığıdır.  Siyasi güçle yetinmeyen krallık, Kral 1. Attalos’un sanat,mimarlık, edebiyat gibi alanlarda örnek bir şehir olma arzusunun vücut bulmuş halidir.  Hellenistik Çağ’ın görkemini bugün bile sonuna kadar yaşatan Akropol, Bergama’nın irili ufaklı sokaklarından, caddelerinden çağırır.  Bu isteğe kara yoluyla tırmanarak ya da  aşağıdan Akropol’e uçan halı gibi süzülen teleferikle varmak tamamen size kalmış.  Bergama Akropolü saraylar,kütüphaneler, tapınaklar, galeriler, tiyatrolar içeren devasa bir yerleşim.  Athena’ya adanmış tapınağa saygı gösterircesine boy vermiş zeytin ağaçlarının titreştiği bu uzamda, Trajan Tapınağı’nın görkemi,  Hellenistik dünyanın en dik tasarlanmış tiyatrosu, şimdilerde Berlin’de bulunan Zeus Sunağı’nın hazin boşluğu ve sayısız anıt zamana kafa tutmaya ve ziyaretçilerini büyülemeye devam ediyor. 






Akropol’den ayrılıp yeniden düze indiğinizde mutlaka Rumlardan kalan taş evlerin bozulmamış dokusunda kaybolmak gerek.  Kale Mahallesi rengi solmuş evleri, daracık sokakları, şenlikli sakinleriyle Bergama’nın yaşam enerjisini birinci elden almak için en doğru adres.   Bergama havasına biraz daha dokunmak ve kısa bir mola vermek için çınarlar altında titreşen,demode iskemlelerin hükmünü yitirmediği bir kahvehanelerden birine  oturmak bütün yorgunlukları alıp götürecek.  Bergama’da bu kahvelerin en afilileri arastada bulunuyor. Arnavut kaldırımlı, telaşsız dükkanların sıralandığı bu küçük arastada yan masadaki Bergama sakinleriyle sohbet etmek,  hafif esen rüzgara içilen bir yudum kahvenin kokusunun karışması paha biçilemez.
El dokumalarıyla, özellikle halılarıyla literatüre geçmiş bir bölge Bergama. Yüzlerce yıllık bir geleneğin ilmeklerle buluşması, kök boyalarla renklendirilmesi, şiir gibi dile gelmesi Bergama Halısı. Bu sebepten burada halı turistik bir hatıranın çok ötesinde.  Sokakları adımlarken halı dükkanlarına bakmadan geçmeyin. 









Akropol’den yeryüzüne süzülünce, geçmiş “yukarıda” kaldı sanıyorsanız , yanılıyorsunuz.  Hamuru sanatla kültürle yoğrulmuş Bergama’da kırmızı sütunları, sağır devasa duvarlarıyla Kızıl Avlu, İmparator Hadrianus ‘un çağından bu yana bu toprakları süslüyor. Mısır tanrılarından Serapis onuruna inşa edilen yapı, şehrin el değiştirmesiyle önce kilise, sonra cami olarak işlev görmüş. Günümüzde müze olarak misafirlerini ağırlayan Kızıl Avlu, mimari özellikleriyle alışılmışın dışında bir görüntü sunuyor. 
Antik Çağ’ın şifa dağıtan bölgesi aynı zamanda Bergama. Tarihe damgasını vurmuş hekimleri yetiştiren tıp okulu ve bilinen en eski psikiyatri hastanesinin bulunduğu Asklepion’u ziyaret listenize almayı ihmal etmeyin.   Akdeniz Mitolojisi’nin hekim tanrısı Asklepios’a adanan  yapı kompleksi sütunlu galerileri, kaynak suları, yer altı geçitleri, tiyatrosuyla tıbba verilen değeri gösteren özel bir eser. Tarihin ilklerini saklayan Asklepion’u gezerken uzaktan Akropol’ün sizi izlediği fikrine kapılabilirsiniz.


Bergama’yı yakından tanımak, uzun yıllardır devam eden arkeolojik çalışmalardan elde edilen buluntuların, yörede üretilen her tür dokumanın  ve el emeğinin izini sürmek için Bergama Müzesi’ne de vakit ayırmak çağlar arası yolculuğunuza yeni bir boyut getirecektir.
Rüya içinde rüya gördüren bir mekan burası,  her bakış başka bir anıya, tanınmış ama yakalanamamış bir vakte işaret ediyor. Bergama’nın tarihi dokusu içinde kurulan halk kütüphanesi , şehrin muhteşem devrinin parşömen rulolardan oluşan 200 bin kitaplık Pergamon Kütüphanesi’ni akla getiriyor. Mısır papirüsünü ihraç etmeyi durdurunca parşömeni icat edenlerin yurdunda olduğunuzu bir kere daha hatırlıyorsunuz.   Roma’nın  Mabetler Muhafızı” unvanıyla taltif ettiği bu şehirden ayrılırken, Anadolu’nun muazzam mirasına bir kez daha minnet duyuyorsunuz.    



                                   Veda Busesi

         Bu yılın ilk yazısı, Onur Air'in kurumsal yayını OnAir           Magazine için yazdığım Ege'nin Bilgesi Bergama olsun                   istedim. Satırlara sığmaz bir serüven Bergama,                      kalbimi çalmış, uzun uzun bahsetmek istediğim                 yerlerden. Bu yazı blog'umiçin Bergama'yı keşfediş              yazısı olsun o halde...Devamı başka yazılara saklı kalsın...

15 Aralık 2018 Cumartesi

Şimdi Karadeniz Zamanı: Samsun



Bildiğimiz dünyadan çok önce, yerkürenin yüz ölçümü bilinmez, geceleri yalnızca yıldızlar aydınlatırken, zamanın hükmü efsanelere teslim olmuşken başlar Karadeniz’in coşkun kollarında yer alan bu şehrin hikayesi. Derler ki Anadolu’nun efsanevi  kadın savaşçıları bu toprakların bereketinden beslenir, bu bölgede yaşarlarmış. İşte bu sebepten hala “Amazonların Yurdu” olarak anılan, güneşin doğduğu şehir, Samsun...





 Semalarında her mevsim bulutların raks ettiği Samsun, Hititler’den başlayarak nice uygarlığa ev sahipliği yapar. Şehir Antik Çağ’da Miletos kolonisi haline gelir ve uzun yıllar Amisos adını  taşır.  Göz kamaştıran tarihsel yolculuğu 19 Mayıs 1919’da ayrı bir önem kazanır.  “Güneşin doğduğu şehir”, “Atatürk’ün şehri” olmuştur artık.

Doğası, tarihi, milli mücadelede üstlendiği kahramanlığı, sahili, çok kültürlü geçmişin eseri olan mutfağı, kadirşinas insanlarıyla Samsun, son yıllarda doğa tutkunlarının ve gezginlerin Karadeniz’deki vazgeçilmez rotalarından biri haline gelmiş bulunuyor. Ben de bu çok görmüş geçirmiş şehri tanımaya Karadeniz’in dalgalarıyla hafifçe okşadığı kıyı şeridinden başlıyorum. İlk durağım çağlar boyu bir masal gibi kulaktan kulağa anlatılan,bir  dönem bu kıyıları mesken tutan amazonlar adına kurulmuş Amazon Adası.  Burası Amisos Tepesi’nin yamacına kurulmuş, Amazonların yaşadığı evreni günümüze taşıyan büyük bir canlandırmayı içeren yapay bir ada.  Adanın girişinde yer alan devasa Amazon heykeli ile iki tarafına konumlanmış aslan heykelleri, Karadeniz’in devinim halindeki maviliği eşliğinde görkemli bir görüntü yaratıyor.  Dilerseniz aslan heykellerinin içine girip efsane kadınların çağına ilişkin bilgilere ulaşıp, aslanın ağzında şehrin parlak mavi manzarasına dalıp gidebilirsiniz.  Büyük heykellerin ardından  Amazonların köy hayatının yansıtıldığı kısma geçiliyor. Burada  balmumu heykellerle ziyaretçilere gerçekten bir masal dünyası sunuluyor.   Amazon Adası, Batı Park alanının içinde yer alsa da buradan bir kanal vasıtasıyla ayrılmış. Kanalın üzerinde köprülerle zarif bir doku yaratılmış, etrafta balık restoranları , yürüyüş yolları, piknik alanları bulunuyor. Amazon Adası’nın gerçeküstü atmosferinden çok uzaklaşmadan Batı Park’tan teleferikle Amisos Tepesi’ne konuveriyorum. Amisos, şehrin bilinen en eski yerleşim bölgesi, burada yapılan arkeolojik çalışmalarda iki Tümülüs ve mezar odaları tespit edilmiş. Günümüzde panoramik Karadeniz manzarası ve tarihi dokusuyla gezginleri ağırlayan Amisos Tepesi, huzur vadeden  bir açık hava müzesi. 








Amisos’un ruhu aydınlatan havasının tadını çıkarıp, kentin tarihine doğru yolculuk etmek üzere Samsun Kent Müzesi’nin yolunu tutuyorum. Çağdaş müzecilik anlayışıyla biçimlendirilmiş Kent Müzesi kalıcı sergi salonlarında tarımdan, kent hayatına zamanın gölgelerinde kalan bir Samsun’u kronolojik olarak izlemeyi olanaklı kılıyor. Güncel sergi salonlarında süreli sergilere de yer veren müzenin yer aldığı bina da şehrin tarihsel yapılarından biri olma özelliğini taşıyor.  Şehrin yakın tarihine bu denli kapılmışken rotamı Atatürk Parkı’na çeviriyorum.  Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı başlatması onuruna, Avusturyalı heykeltıraş   Heinrich Krippel tarafından yapılan Onur Anıtı parkın içinde yer alıyor.  Ulu Önder Atatürk’ü şaha kalkmış bir at üzerinde savaş alanında betimleyen heykel, Samsun’un sembolü ve gurur kaynağı. Öyle ki heykelin bulunduğu caddeye Krippel’in adı verilmiş.  Milli Mücadele’nin iliklerine kadar işlemiş şehre ayak basmışken Onur Anıtı’na hiç de uzak düşmeyen, Atatürk ve kurmaylarını Samsun’a ulaştıran  Bandırma Vapuru Müzesi’ni ziyaret ediyorum. 






Samsun büyük ve duygulu bir şehir. İnsanı samimi haliyle hiç yabancı hissetirmiyor. Samsun’a karışmak için en doğru adres Çiftlik Caddesi. Ritmi hiç düşmeyen bu caddede alışveriş yapmak, bir kahve eşliğinde dinlenmek mümkün. Diğer taraftan biraz daha nostaljik bir hava solumak için eski tütün fabrikasına doğru gitmek en doğrusu. Şimdilerde alışveriş merkezi olan fabrika, Samsun’un siyah beyaz zamanlarından fırlamış gibi adeta.  Şehrin merkezinden çok uzaklaşmadan Samsun’un dillere destan kumsallarını görmek için Atakum mevkiine gitmek gerek. Deniz havasını içinize çeke çeke şık restoranlarda Karadeniz’i izleyip meşhur Bafra pidesinin her çeşidini deneyebilirsiniz.  Samsun’a özel lezzetler peşindeyseniz Cumhuriyet Meydanı’nda, 1887 yılından bu yana sırrını ele vermeyen Şekerci Faris Tarihi  Bafra Lokumcusu’nda manda kaymaklı lokumu tam  damak tadını bilenlere göre.




Zenginlikleri sayfalara sığmaz bir Karadenizliye gelince insan, Kızılırmak ve Yeşilırmak gibi akarsuların paletinden süzülen yeşili yakından görmek istiyor doğrusu. 352 kuş türü ve tabiatın bütün güzelliğiyle insanı büyülediği Kızılırmak Deltası ve içinde yer alan Galeriç Longozu zamanı unutturan bir tabiat harikası.  Kısa bir zaman için bile olsa Kızıllırmak Deltası’na vakit ayırmak doğanın yaratıcılığına kapılmak paha biçilemez. 





Veda Busesi

Samsun defalarca gittiğim, gitmeye devam edeceğim, sevdiğim insanları barındıran şehir. Suntimes için yazdığım bu yazı şimdilik küçük bir başlangıç olsun...Gelecekte yazını , kışını, yeni yapılmakta olan Arkeoloji Müzesi'ni, ilçelerini , doğasını da yazmak boynumun borcudur...