13 Ocak 2019 Pazar

Ege'nin Bilgesi Bergama


Unutulmuş dünyaya bir yolculuk için Bergama’dan daha sofistike bir rota az bulunur.  Önce güneşli derin bir sükunete yaklaştığınız hissedersiniz.  Ama bu duygu çok uzun sürmez. Koynunda hazineler barındıran Ege’nin baş döndürücü İzmir’inde gerçek bir hazinedir Bergama.  Antik Çağ’ın dillere destan Pergamon’unda soluk almaya başlayınca insan, saati unutur, takvim akla gelmez adeta. 


                   Kelime anlamı “yüksek yerleşim / kale” anlamına gelen Pergamon’da ilk yerleşimler Eski Tunç Çağına dek uzanır.  Bergama zaman çizgisinde öyle cezbedicidir ki bazı kaynaklarda kurcusunun efsanevi kahraman Herakles’in oğlu olduğu bile söylenir.  Yine de bütün anlatıların, bütün tarihçilerin birleştiği yegane gerçeklik bu güzelim coğrafyanın altın çağını M.Ö. 282 yılında kurulan Pergamon Krallığı döneminde yaşadığıdır.  Siyasi güçle yetinmeyen krallık, Kral 1. Attalos’un sanat,mimarlık, edebiyat gibi alanlarda örnek bir şehir olma arzusunun vücut bulmuş halidir.  Hellenistik Çağ’ın görkemini bugün bile sonuna kadar yaşatan Akropol, Bergama’nın irili ufaklı sokaklarından, caddelerinden çağırır.  Bu isteğe kara yoluyla tırmanarak ya da  aşağıdan Akropol’e uçan halı gibi süzülen teleferikle varmak tamamen size kalmış.  Bergama Akropolü saraylar,kütüphaneler, tapınaklar, galeriler, tiyatrolar içeren devasa bir yerleşim.  Athena’ya adanmış tapınağa saygı gösterircesine boy vermiş zeytin ağaçlarının titreştiği bu uzamda, Trajan Tapınağı’nın görkemi,  Hellenistik dünyanın en dik tasarlanmış tiyatrosu, şimdilerde Berlin’de bulunan Zeus Sunağı’nın hazin boşluğu ve sayısız anıt zamana kafa tutmaya ve ziyaretçilerini büyülemeye devam ediyor. 






Akropol’den ayrılıp yeniden düze indiğinizde mutlaka Rumlardan kalan taş evlerin bozulmamış dokusunda kaybolmak gerek.  Kale Mahallesi rengi solmuş evleri, daracık sokakları, şenlikli sakinleriyle Bergama’nın yaşam enerjisini birinci elden almak için en doğru adres.   Bergama havasına biraz daha dokunmak ve kısa bir mola vermek için çınarlar altında titreşen,demode iskemlelerin hükmünü yitirmediği bir kahvehanelerden birine  oturmak bütün yorgunlukları alıp götürecek.  Bergama’da bu kahvelerin en afilileri arastada bulunuyor. Arnavut kaldırımlı, telaşsız dükkanların sıralandığı bu küçük arastada yan masadaki Bergama sakinleriyle sohbet etmek,  hafif esen rüzgara içilen bir yudum kahvenin kokusunun karışması paha biçilemez.
El dokumalarıyla, özellikle halılarıyla literatüre geçmiş bir bölge Bergama. Yüzlerce yıllık bir geleneğin ilmeklerle buluşması, kök boyalarla renklendirilmesi, şiir gibi dile gelmesi Bergama Halısı. Bu sebepten burada halı turistik bir hatıranın çok ötesinde.  Sokakları adımlarken halı dükkanlarına bakmadan geçmeyin. 









Akropol’den yeryüzüne süzülünce, geçmiş “yukarıda” kaldı sanıyorsanız , yanılıyorsunuz.  Hamuru sanatla kültürle yoğrulmuş Bergama’da kırmızı sütunları, sağır devasa duvarlarıyla Kızıl Avlu, İmparator Hadrianus ‘un çağından bu yana bu toprakları süslüyor. Mısır tanrılarından Serapis onuruna inşa edilen yapı, şehrin el değiştirmesiyle önce kilise, sonra cami olarak işlev görmüş. Günümüzde müze olarak misafirlerini ağırlayan Kızıl Avlu, mimari özellikleriyle alışılmışın dışında bir görüntü sunuyor. 
Antik Çağ’ın şifa dağıtan bölgesi aynı zamanda Bergama. Tarihe damgasını vurmuş hekimleri yetiştiren tıp okulu ve bilinen en eski psikiyatri hastanesinin bulunduğu Asklepion’u ziyaret listenize almayı ihmal etmeyin.   Akdeniz Mitolojisi’nin hekim tanrısı Asklepios’a adanan  yapı kompleksi sütunlu galerileri, kaynak suları, yer altı geçitleri, tiyatrosuyla tıbba verilen değeri gösteren özel bir eser. Tarihin ilklerini saklayan Asklepion’u gezerken uzaktan Akropol’ün sizi izlediği fikrine kapılabilirsiniz.


Bergama’yı yakından tanımak, uzun yıllardır devam eden arkeolojik çalışmalardan elde edilen buluntuların, yörede üretilen her tür dokumanın  ve el emeğinin izini sürmek için Bergama Müzesi’ne de vakit ayırmak çağlar arası yolculuğunuza yeni bir boyut getirecektir.
Rüya içinde rüya gördüren bir mekan burası,  her bakış başka bir anıya, tanınmış ama yakalanamamış bir vakte işaret ediyor. Bergama’nın tarihi dokusu içinde kurulan halk kütüphanesi , şehrin muhteşem devrinin parşömen rulolardan oluşan 200 bin kitaplık Pergamon Kütüphanesi’ni akla getiriyor. Mısır papirüsünü ihraç etmeyi durdurunca parşömeni icat edenlerin yurdunda olduğunuzu bir kere daha hatırlıyorsunuz.   Roma’nın  Mabetler Muhafızı” unvanıyla taltif ettiği bu şehirden ayrılırken, Anadolu’nun muazzam mirasına bir kez daha minnet duyuyorsunuz.    



                                   Veda Busesi

         Bu yılın ilk yazısı, Onur Air'in kurumsal yayını OnAir           Magazine için yazdığım Ege'nin Bilgesi Bergama olsun                   istedim. Satırlara sığmaz bir serüven Bergama,                      kalbimi çalmış, uzun uzun bahsetmek istediğim                 yerlerden. Bu yazı blog'umiçin Bergama'yı keşfediş              yazısı olsun o halde...Devamı başka yazılara saklı kalsın...

15 Aralık 2018 Cumartesi

Şimdi Karadeniz Zamanı: Samsun



Bildiğimiz dünyadan çok önce, yerkürenin yüz ölçümü bilinmez, geceleri yalnızca yıldızlar aydınlatırken, zamanın hükmü efsanelere teslim olmuşken başlar Karadeniz’in coşkun kollarında yer alan bu şehrin hikayesi. Derler ki Anadolu’nun efsanevi  kadın savaşçıları bu toprakların bereketinden beslenir, bu bölgede yaşarlarmış. İşte bu sebepten hala “Amazonların Yurdu” olarak anılan, güneşin doğduğu şehir, Samsun...





 Semalarında her mevsim bulutların raks ettiği Samsun, Hititler’den başlayarak nice uygarlığa ev sahipliği yapar. Şehir Antik Çağ’da Miletos kolonisi haline gelir ve uzun yıllar Amisos adını  taşır.  Göz kamaştıran tarihsel yolculuğu 19 Mayıs 1919’da ayrı bir önem kazanır.  “Güneşin doğduğu şehir”, “Atatürk’ün şehri” olmuştur artık.

Doğası, tarihi, milli mücadelede üstlendiği kahramanlığı, sahili, çok kültürlü geçmişin eseri olan mutfağı, kadirşinas insanlarıyla Samsun, son yıllarda doğa tutkunlarının ve gezginlerin Karadeniz’deki vazgeçilmez rotalarından biri haline gelmiş bulunuyor. Ben de bu çok görmüş geçirmiş şehri tanımaya Karadeniz’in dalgalarıyla hafifçe okşadığı kıyı şeridinden başlıyorum. İlk durağım çağlar boyu bir masal gibi kulaktan kulağa anlatılan,bir  dönem bu kıyıları mesken tutan amazonlar adına kurulmuş Amazon Adası.  Burası Amisos Tepesi’nin yamacına kurulmuş, Amazonların yaşadığı evreni günümüze taşıyan büyük bir canlandırmayı içeren yapay bir ada.  Adanın girişinde yer alan devasa Amazon heykeli ile iki tarafına konumlanmış aslan heykelleri, Karadeniz’in devinim halindeki maviliği eşliğinde görkemli bir görüntü yaratıyor.  Dilerseniz aslan heykellerinin içine girip efsane kadınların çağına ilişkin bilgilere ulaşıp, aslanın ağzında şehrin parlak mavi manzarasına dalıp gidebilirsiniz.  Büyük heykellerin ardından  Amazonların köy hayatının yansıtıldığı kısma geçiliyor. Burada  balmumu heykellerle ziyaretçilere gerçekten bir masal dünyası sunuluyor.   Amazon Adası, Batı Park alanının içinde yer alsa da buradan bir kanal vasıtasıyla ayrılmış. Kanalın üzerinde köprülerle zarif bir doku yaratılmış, etrafta balık restoranları , yürüyüş yolları, piknik alanları bulunuyor. Amazon Adası’nın gerçeküstü atmosferinden çok uzaklaşmadan Batı Park’tan teleferikle Amisos Tepesi’ne konuveriyorum. Amisos, şehrin bilinen en eski yerleşim bölgesi, burada yapılan arkeolojik çalışmalarda iki Tümülüs ve mezar odaları tespit edilmiş. Günümüzde panoramik Karadeniz manzarası ve tarihi dokusuyla gezginleri ağırlayan Amisos Tepesi, huzur vadeden  bir açık hava müzesi. 








Amisos’un ruhu aydınlatan havasının tadını çıkarıp, kentin tarihine doğru yolculuk etmek üzere Samsun Kent Müzesi’nin yolunu tutuyorum. Çağdaş müzecilik anlayışıyla biçimlendirilmiş Kent Müzesi kalıcı sergi salonlarında tarımdan, kent hayatına zamanın gölgelerinde kalan bir Samsun’u kronolojik olarak izlemeyi olanaklı kılıyor. Güncel sergi salonlarında süreli sergilere de yer veren müzenin yer aldığı bina da şehrin tarihsel yapılarından biri olma özelliğini taşıyor.  Şehrin yakın tarihine bu denli kapılmışken rotamı Atatürk Parkı’na çeviriyorum.  Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı başlatması onuruna, Avusturyalı heykeltıraş   Heinrich Krippel tarafından yapılan Onur Anıtı parkın içinde yer alıyor.  Ulu Önder Atatürk’ü şaha kalkmış bir at üzerinde savaş alanında betimleyen heykel, Samsun’un sembolü ve gurur kaynağı. Öyle ki heykelin bulunduğu caddeye Krippel’in adı verilmiş.  Milli Mücadele’nin iliklerine kadar işlemiş şehre ayak basmışken Onur Anıtı’na hiç de uzak düşmeyen, Atatürk ve kurmaylarını Samsun’a ulaştıran  Bandırma Vapuru Müzesi’ni ziyaret ediyorum. 






Samsun büyük ve duygulu bir şehir. İnsanı samimi haliyle hiç yabancı hissetirmiyor. Samsun’a karışmak için en doğru adres Çiftlik Caddesi. Ritmi hiç düşmeyen bu caddede alışveriş yapmak, bir kahve eşliğinde dinlenmek mümkün. Diğer taraftan biraz daha nostaljik bir hava solumak için eski tütün fabrikasına doğru gitmek en doğrusu. Şimdilerde alışveriş merkezi olan fabrika, Samsun’un siyah beyaz zamanlarından fırlamış gibi adeta.  Şehrin merkezinden çok uzaklaşmadan Samsun’un dillere destan kumsallarını görmek için Atakum mevkiine gitmek gerek. Deniz havasını içinize çeke çeke şık restoranlarda Karadeniz’i izleyip meşhur Bafra pidesinin her çeşidini deneyebilirsiniz.  Samsun’a özel lezzetler peşindeyseniz Cumhuriyet Meydanı’nda, 1887 yılından bu yana sırrını ele vermeyen Şekerci Faris Tarihi  Bafra Lokumcusu’nda manda kaymaklı lokumu tam  damak tadını bilenlere göre.




Zenginlikleri sayfalara sığmaz bir Karadenizliye gelince insan, Kızılırmak ve Yeşilırmak gibi akarsuların paletinden süzülen yeşili yakından görmek istiyor doğrusu. 352 kuş türü ve tabiatın bütün güzelliğiyle insanı büyülediği Kızılırmak Deltası ve içinde yer alan Galeriç Longozu zamanı unutturan bir tabiat harikası.  Kısa bir zaman için bile olsa Kızıllırmak Deltası’na vakit ayırmak doğanın yaratıcılığına kapılmak paha biçilemez. 





Veda Busesi

Samsun defalarca gittiğim, gitmeye devam edeceğim, sevdiğim insanları barındıran şehir. Suntimes için yazdığım bu yazı şimdilik küçük bir başlangıç olsun...Gelecekte yazını , kışını, yeni yapılmakta olan Arkeoloji Müzesi'ni, ilçelerini , doğasını da yazmak boynumun borcudur...

25 Kasım 2018 Pazar

Dünya Zeytin Günü'nde Akhisar'da...

Derler ki “Zeytin, dünya üzerinde yetişen ağaçların ilkidir.” Ezeli ve ebedi kimliğiyle, varoluşu insanlık tarihiyle başladığı kabul edilen zeytinin ekseninde bir yolculuk için Akhisar’dayım.

Ege’nin bütün inceliklerinin kesişme noktası Akhisar. Amazonlara kadar uzanan bir kültürün mirasçısı olan bölge günümüzde başta zeytin ve zeytinyağı üretimiyle adından söz ettiriyor.

Yolu Ege’ye düşenlerin mutlaka bir vesileyle uğrak yeri olan Akhisar, tarihi serüveninde Küçük Asya’da iz bırakan bütün bildik isimleri de ağırlamış bir bölge. Büyük İskender’den Bergama Kralı Attalos’a, Julius Ceasar’dan Marcus Antonius’a, bilge Priamos’tan İmparator Konstantin’e varan liste oldukça kalabalık. Uygarlıklar, imparatorlar ve kahraman komutanlar gören Akhisar, farklı kültürlerin itinayla biriktirildiği bir sandık gibi. Erken devirlerde adını Amazon komutan Thyateira ‘nın ismiyle anılan kent, Hititler’de dahil olmak üzere Anadolu’nun kadim medeniyetlerinin göz bebeği oldu. Elverişli konumu, zenginliği, verimli tarım alanlarıyla stratejik değerini kurulduğu günden bu yana bir an bile yitirmedi.
Böylesine etkileyici bir geçmişi olan Akhisar, Ege samimiyetini yaşatan insanları, yumuşak iklimi, tarihi çarşıları, keyifli bir ahenk yakalamış geniş mutfağı ve on iki milyon zeytin ağacıyla misafirlerine mutlu anlar vadeden bir rota.







Türkiye’nin en fazla zeytin ve zeytinyağını üreten Akhisar’da hasat mevsimi gerçek bir şenlik ortamına bürünüyor. Akhisar Ticaret Borsası öncülüğünde gerçekleşen etkinliklerde bölgede zeytine duyulan minnetin, emeğin ve alın terinin coşkusu misafirlerle paylaşılıyor. Zeytin toplayan köylülerle mesaiye katılmak, doğanın cömertliğinde temiz havanın tadını çıkarmak harika bir deneyim. Hele bir de üstüne bölgenin ticaretle olan sıkı bağlarının yaşayan anıtı Tarihi Kasap Haline’de uğrarsanız, hem bir zeytinyağı müzesini ziyaret edip, hem de Akhisar sofralarının muazzam lezzetlerine başlangıç yapabileceğiniz bir restorana ulaşabilirsiniz.








Akhisar uygarlıklardan aldığı birikimi, Yörük-Türkmen geleneğiyle harmanlamış, Kurtuluş Savaşı sonrasında bölgeye yerleştirilen mübadillerle beraber damaklarda iz bırakan, sanatkar bir mutfak yaratmış bir kent. Akhisar’da her mevsimin rengi başka ama tadı bambaşka. Bu memleketin adını duyan herkesin ilk aklına gelen lezzet tabi ki köfte. Kentin tarihi çarşılarında dolaşırken, sıra sıra küçük dükkanlardan oluşan köftecilerden yükselen kokuya karşı koyamayacaksınız. Akhisar köftenin en belirgin özelliğini köfte ustası Fadıl Aydoğdu’dan dinliyorum: “Köftemiz lezzetini etinden alır. Etimiz yağını, suyunu muhafaza eder. Baharat katılmadığından etin tadı olduğu gibi korunur.”Akhisar köfte vazgeçilmez tatlardan biri olarak namının hakkını veriyor. Akhisar Ticaret Borsası Başkanı Alper Ahlat’ın önerisiyle üstüne taptaze manda kaymağı eklenmiş tulumba tatlısının da tadına bakmayı ihmal etmiyorum.






Köfte dışında Akhisar’da kırmızı et başlı başına bir ekol. Akhisar çarşıları kokoreç, pideli paça gibi tatlarıyla da bir hayli iddialı. Ancak bayramlarda ve özel günlerde kuzunun kaburga bölümündeki etin bütün olarak doldurulmasıyla hazırlanan suranın yeri Akhisar mutfağında apayrı. Etin tuzla ovulmasından, pilavla doldurulmasına, ateşte uzun uzun pişirilmesine kadar oldukça meşakkatli bir yemek olan sura, Akhisarlılar’ın lezzeti zahmetinden taşan geleneksel yemeklerinin başlıcası.

Akhisar’ın karma sofralarının diğer bir lezzetiyle yine çarşılarda karşılaşacaksınız. Muhacir Katmeri incecik hamuru zarf şeklinde katlanan, zeytinyağında ağır ağır pişirilerek servis edilen katmer Akhisar’a gitmek için müthiş bir bahane olacak.

Tarihi çarşılar içindeki yürüyüşüme 19. yüzyılda yapılan ve yakın zamanda ciddi bir onarım geçiren Dombaycıoğlu Han’ın sabırlı duvarları önünde küçük bir mola veriyorum. Akhisar merkezi bölgenin Antik Çağ kalıntılarını da görmeye imkan tanıyor. Antik Thyateira Kenti ya da halk arasındaki ismiyle Tepe Mezarlığı Ören Yeri, Roma çağının düşsel atmosferini günümüz Akhisarı’nın adeta kalbine taşıyor. Antik Thyateira’nın ardından hemen yakınındaki Arkeoloji Müzesi’ne uğruyorum. Civardaki kazılardan elde edilmiş eserler, sikkeler, yerel dokumalar, kült heykelcikler bölgenin ticaretle olan binlerce yıllık ilişkisini görünür kılıyor.

Akhisar’ın biraz dışında kalan Zeytinliova, adına yaraşır güzellikte bir yöre. Güneş burada zeytin ağaçlarından bir denize doğup, incecik yapraklara ve her bir taneye dalga dalga yayılıp, akşamüstü yine bu yeşil yaprakların ufkunda kayboluyor. Zeytin ağaçlarıyla donanmış geniş düzlüklerin ardından, Zeytinliova’nın eski evlerinin arasında moloz taş gövdesiyle dikkat çeken Karaosmanoğlu Camii’nin yıllara kafa tutan mimari formuna hayran oluyorum. Değişik zamanlarda restorasyon geçiren caminin ilk yapımı 16. yüzyıla kadar gidiyor. Kemerli bir geçitle iki sokağı birbirine bağlayan cami medrese ve kütüphaneden oluşan bir külliyenin parçası. Zamanında çevredeki bütün alimlerin toplandığı Karaosmanoğlu Camii’ni geride bırakıp, bir zamanlar kilise olan ilkokula doğru süzülüyorum. Zeytinliova’da bütün zamanlar ve bütün mekanlar iç içe. Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk belediyelerinden biri olan Zeytinliova’da gölete uğrayıp etraftaki huzuru bir soluk gibi içime çekiyorum.
Zeytinyağının altın harelerinin şehri Akhisar’da halen varlığını sürdüren en önemli zanaat faytonculuk. Adını Akdeniz mitolojisinde Güneş Tanrısı Helios’un oğlu Phaeton’a borçlu olan faytonlar demirinden,işlemesine tamamen el işçiliğiyle Akhisar’da yapılıp Türkiye’ye ve dünyaya gönderiliyor. Aslına bağlı kalarak, geleneksel yöntemlerin uygulandığı Türkiye’nin tek fayton üretim atölyesini yerinde görmek takvimin tozlu sayfalarına girmek gibi.



Zeytine ömür veren memleket Akhisar. Binlerce yıl ölümsüzlükle eş değer tutulmuş zeytin.Akhisar’da zeytin kendi anlatısını sonsuza aktarırken, benim de Akhisar’daki lezzet peşindeki yolculuğum şimdilik sona eriyor.

6 Kasım 2018 Salı

Gölyazı'da bir sonbahar...

Ulubat Gölü'nün melankolik fonunda yüzen bir nilüfer, bir ada...Balıkçı kadınların ağ ördüğü, yekpare bir sükunete açılan sokaklar, rengi çoktan solmuş eğri büğrü evler, yağ tenekelerinin saksıya dönüştüğü pencereler...Girişinde zeytinlikler, ötesinde kuşlar, efsanevi Apollont'tan Gölyazı'ya dönüşen bir küçük ada...



Anadolu'nun kadim yazgısında, Olymposlular zamana hükmederken başlıyor her şey. Ancak takvimin anımsadığı çağda Odryes Nehri , Bandırma sahilinden denize kavuşurmuş. Bu nehrin havalisinde Melde Krallığı, şimdilerde Ulubat Gölü'nün bulunduğu yörede de Apollonia Krallığı hüküm sürermiş. Günlerden bir gün Melde Kralı'nın oğlu Apollonia Kralı'nın kızına ilk görüşte çarpılmış. Melde Kralı hemen oğlunun dileğini yerine getirip kızı istemiş. Lakin gönül prens de olsa ferman dinlemeyince, dinlemiyormuş; prenses bu evliliğe razı olmayacağını babasına fısıldayıvermiş.  Apollonia Kralı kızını Melde Kralı'nın gazabından korumak için yüksekçe bir tepeye bir saray inşa ettirip,kızını saraya kapatmış. Melde Kralı bu duruma o kadar kızmış ki Odryes Nehri'nin akış yolunu değiştirip Apollonia'yı sular altında bırakmış. Böylece sular altında kalmış Apollonia günümüzde Ulubat adını verdiğimiz göle, prensesin saklandığı tepelik alan da adaya dönüşmüş. 

 


Ulubat Gölü'nün doğu ucunda "Gölyazı" ve "Ağlayan Çınar" yazan kahverengi tabelayı takip ederek Gölyazı'nın göl ve gökyüzüyle sınırlanmış çizgilerine bakarken buluyorum kendimi. Adadan karaya bir yol yapılmış. Yol Gölyazı'yı bir yarımada haline getirmiş diyenler olsa da bana adayı büyük bir halatla karaya bağlamış intibası uyandırıyor.  Kırmızı kiremitler, mevsimden dolayı hızla küsmekte olan mavilere inat, güneşte daha canlı daha diri görünüyor. Milattan önce 6. yüzyıla uzanan bir dokuda yaşıyor Gölyazı. Antik devirde adı Apollonia; manzaraya bakınca ışık tanrısına atıf yapılacak daha göz alıcı bir aydınlık bulunamazdı diye düşünmeden edemiyorum. Apollonia adı zaman içinde Apolyont'a devşiriliyor. Roma çağında imarına önem veriliyor, hatta İmparator Hadrianus, o meşhur Bitinya yolculuğu esnasında bu güzelim adaya da uğruyor. Bizans yani Doğu Roma tarih sahnesine çıktığında Apollonia'nın silüetine kiliseler,manastırlar, ayazmalar ekleniyor. Mübadeleye kadar adanın nüfusunun çoğunluğunu Rumlar oluşturuyor. Rumlar gittikten sonra evler, sokaklar, mimari değişmeye başlıyor.   

  

Ada oluşu gereği bir başyapıt. Monet'nin resimlerindeki titreşen ışıklar, sonbaharın kızıla çalan paletine tezat oluşturan soğuk mavi...Lakin tarihi doku zamana yenilmiş, o görkemli geçmişten geriye kala kala birkaç Rum evi, kentin girişinde Bizans'tan bir kule yıkıntısı ve yeni binaların kullandığı (devşirme) tarihi parçalar kalmış durumda. Bir ada için bu çok yüksek düzeyli bir hoyrat kullanıma işaret ediyor. Sokakları gezerken nelerden vazgeçtiğimizi bilmek derin bir keder vesilesi. 









Gölyazı'yı yürüyerek birkaç saat içinde sokak sokak gezmek mümkün. Ama benim önceliğim Ulubat Gölü'nün kuşlara mesken olan durağan suyundan geçmek oluyor. Ayşe Teyze ve Mehmet Amca'nın kıyıya bağladığı sandala küçük bir ücret ödeyip gölün etrafından adayı turlamaya başlıyorum. Mehmet Amca ile göle açılıyoruz, Mehmet Amca üremek için Manyas'a gelen göçmen kuşların, beslenmek için Ulubat Gölü'ne uğradıklarını anlatıyor. Adını bilmediğim çeşit çeşit kanat güneşin aynasında bir batıp bir çıkarken gölün yarattığı illüzyonun bir parçası olduğumu hissediyorum.   
Açıkçası bu küçük motorlu sandal (başka bir adı varsa bilemiyorum doğrusu) yolculuğu coğrafyanın güzelliğini, Apollonvari bir ışıkla birleştirdiğinden midir nedir derin bir soluk gibi ferah ve romantik bir etki yaratıyor. Ahmet Amca ve eşiyle vedalaşıp köyü adımlama safhasına yeniden devam ediyorum. Dar sokaklar, uçuşan yapraklar, arada bir saçlarımdan geçen rüzgar derken Aziz Pantelemon'a adanmış kiliseyle yüz yüze geliyoruz. Benim bulunduğum anın azizliği de bu ana eşlik ediyor olmalı, zira kilise kapalı. Hemen yanında Gölyazı Kültür Evi ve Göl Yazı Evi gibi yörenin turistik faaliyetlerine yönelik birimler de kapalı olduğundan kısa bir fotoğraf arasıyla adayı adımlamaya geri dönüyorum.  




Köyün içlerine doğru sokulurken karşıma bir yel değirmeni çıkıyor. Yakın zamanda restore edilmiş, köyün unutulan zamanlarından fırlamış gelmiş gibi bir hali var. Zeytin ağaçlarının muntazam düzeni, sıvasız evlerin trajik görüntüsüyle kol kola zamanı kovalarken ağ tamiri yapan köylü kadınlarla karşılaşıyorum. Gölyazı balıkçı kadınlarıyla şöhretli bir köy. Kadınlar "balıkçı" olarak anılmaktan son derece mutlu ve yaptıkları işi zevkle yaptıklarını ifade ediyorlar. Tam bu sırada kulağıma ördek viyaklamaları dolunca ayak üstü sohbete son verip, asla bir kadrajda toplayamadığım ördeklerin peşine düşüyorum. Bu meyanda talih yine yüzüme gülmüyor ama ben bu hayvanları kovalamayı da seviyorum galiba. Çalışkan kadınlar, evlilik akdini ölümsüzleştirmek için fon olarak Gölyazı'yı seçen çiftler derken üşüdüğümü fark ederek Tarihi Hamam'ın yolunu tutuyoruz. Mevsim nedeniyle fazla açık mekan yok, Tarihi Hamam günümüzde bir kahve içmek, bir şeyler atıştırmak için bulabildiğimiz ender yerlerden biri. İçeride yanan soba, nasıl serin bir havadan geldiğimi yüzüme vuruyor adeta. 








Muhteşem manzaraların ışıkta dans ettiği Gölyazı'nın serin havasına yeniden karışıp arada rastlaştığım birkaç keçi ve koyunla Zambaktepe'ye doğru çıkıyorum. Burası ışık tanrısına nazire yapan günbatımlarının en özel seyir noktası. Zambaktepe'ye yaklaşırken antik tiyatro tabelası görülse de tiyatronun kendisi için bir miktar hayal gücü gerekiyor. Güneş artık iyice bulutlara teslim olduğundan ben de ağaç altı bir köy kahvesine oturup sıcak çaya teslim oluyorum. Bir zamanların sahici güzelinden kalan kırık dökük bu anılar adasına veda etmeden Ağlayan Çınar'a uğruyorum. Yedi asır görmüş bu çınar ebedi bir tanık, bir şövalye gibi Gölyazı'da. Kalbimde bir daha ki sefere daha kadri kıymeti bilinmiş bir Gölyazı görmek umuduyla adadan ayrılıyorum.   

17 Ekim 2018 Çarşamba

Efes'le tarihe dokunmak!

Leyleklerin uçuştuğu bir istasyon. Biraz sinema perdesinde gördüklerime benzeyen. Trenden iniş, geniş aydınlık bir İzmir sabahı. Ama İzmir'e hiç benzemeyen bir aydınlık, bir sabah. Klasik Çağ'ın mağrur güzeli Efes'e giden yol,Selçuk İstasyonu. Bir zamanlar dünyanın yedi harikasından birini var eden şehir, uygarlığın temeli İyonya birliğinin muhteşem on ikisinden biri, Efes...  


Günümüzde İzmir’in Selçuk ilçesi sınırlarında bulunan Efes, antik dünyanın en değerli yerleşimlerinden biri. Yapılan araştırmalar kentin ilk kurulduğu bölgenin Selçuk Kalesi ve civarı olduğunu gösteriyor. Troya Savaşı’nı takiben M. Ö. 12-11. yüzyıllarda Anadolu yerleşimi olan kente Yunan kolonicilerin gelmesiyle birlikte bir değişim başlıyor.  Zaman içinde Efes İyonya’nın en nitelikli şehir devletlerinden biri haline geliyor. M.Ö. 3. yüzyılda Efes’te Persler hüküm sürerken şehir bugün bulunduğu yere; Bülbül Dağı’yla Panayır Dağı arasında yer alan verimli vadiye taşınıyor.  İşte bu andan itibaren Efes bir liman kenti olarak değerine değer katıyor. Roma İmparatorluğu’nun Roma, İskenderiye ve Antakya’yla beraber dört büyük şehrinden biri haline geliyor. Zamanla Efes’i bolluk ve berekete katan, onu değerli kılan Küçük Menderes Çayı  aynı zamanda şehrin sonunu da getiriyor. Taşıdığı alüvyonlar neticesinde liman kullanılamaz hale gelince Efesliler de şehri terk etmek zorunda kalıyor.
Efes Antik Kenti tarih kitaplarında anlatılan, zamanın yok ediciliğine baş kaldıran bir uzam.  İlk girdiğimiz andan itibaren Klasik  Çağ'a geçiş yapmışım gibi bir his doluyor içime. Bütün o turist kalabalığı da aynı halet-i ruhiyeyi yaşıyor eminim. Çekik gözlü ve aklını fotoğraf çekmekle kaybetmiş şuursuz ziyaretçileri bu meyanda ayrı tutuyorum.



 24000 kişilik kapasitesiyle Antik Çağ’ın en büyüklerinden biri olan tiyatroya kurulup, mavi gök yüzünde seyrüsefer halindeki bulutlara, geçmişte kalmış anılara, fotoğraf çekmekten yorgun düşen gezginlere, saçlarımı savuran rüzgara gülümsüyorum . Binlerce yıl öncenin Efesliler’inin burada tragedyaları ve gladyatörleri soluksuz seyretmeleri karşısında benim gördüklerim pembe bir rüya sadece. 








Binlerce yıllık bir şehrin caddelerini , meydanlarını adımlıyorum. Burada her duvarın, her sütunun sesi var sanki. Her yönden gelen sözlere kulak vere vere Roma dönemi mimarlığının özgün örneklerinden Celsus Kütüphanesi’ne kadar geliyorum. M.S.2. yüzyıla tarihlenen kütüphane dünyanın en ilginç yapılarından biri. Roma İmparatorluğu 'nun Asya Eyaleti Konsülü Julius Celsus Polemaeanus ' un mezar anıtı olacak şekilde tasarlanmıştır. Hatta giriş cephesi nişlerinde yer alan dört kadın heykeli mezar sahibinin erdemlerini görünür kılar. Bu doğrultuda Sophia (Bilgelik), Arete (Hayal gücü) , Ennoia (Zeka) ve Episteme ( Bilgi) konsülün kişiliğinin özellikleridir. Bir konsül (yahut vali diyelim) için bulunmaz nitelikler! Zamanında 12000 papirüs rulo bulunan kütüphanenin batısında da Celsus ' un mezarı yer alır. Bunları zaten biliyorsanız ilginç bir detay vereyim. Kütüphane  Efes genelevinin karşı çaprazındadır. Bunun "kütüphaneyle ne alakası var?" .Şöyle ki Efes, Efes'ken, Efesliler'in genelev ziyaretleri gizli saklı kalsın diye kütüphaneden geneleve girişi sağlayacak bir tünel yapılmıştır. Muhtemelen kentin ileri gelenleri için yapılan tünel zamanında nice Efesli 'nin sırlarına mazhar olmuştur. An itibarıyla, Antik Çağ dedikodularını da verdiğim bir yazıya imza atmış bulunmaktayım. 




Efes'in dini yapıları,kültür binaları, sütunlu caddeleri derken Efes sakinlerinin görkemli konutlarına geliyor sıra. Yamaç Evler,ismi gibi Bülbül Dağı'nın bir yamacına kondurulmuş. Celsus Kütüphanesi'ne komşu olan evlerde dönemin seçkin sınıfının yaşadığı biliniyor. Konfor ve dekorasyon açısından çağının üstün özelliklerini yansıtan evler iki katlı olarak tasarlanmış. Evlerin duvar bezemeleri naturalist üslupta freskolarla, zemini ise mitolojik sahneler içeren mozaiklerle süslü. Dahası bu evler havuzlu avlulara, akar suyu olan hamamlara,geniş ferah yaşam alanlarına sahipler. İki koca bin yıl geçmesine rağmen insanların güzel ve konforlu ev anlayışının baki kalması insanı şaşırtıyor doğrusu. 
İstemsiz olarak Oscar Wilde'ın  meşhur aforizması "Bana lükslerimi verin, gereksinimlerim olmadan da yaşarım." aklıma geliyor. Ama burada gereksinimler,lükslerle kol kola...
 Diğer yandan Efes'te girişte aldığınız bilet (veya müze kartı) Yamaç Evler'de geçerli değil. Buraya görmek isteyen ziyaretçiler evlerin girişindeki gişeden ayrıca bilet almak zorunda. Biraz bu sebepten, biraz da dış cephe iç mekana göre sönük kaldığından birçok ziyaretçi Yamaç Evler'i görmeden Efes'ten ayrılıyor. 




Ne Celsus, ne tiyatro, ne Yamaç Evler, Efes’te yerli yabancı bütün ziyaretçilerin meraklı bakışlarına mazhar olan yer ise Latrina adı verilen umumi tuvaletler! Gidip görenin dilinden düşmüyor Latrina! Oysa çağı ve içinden çıktığı kültür açısından ele alırsak standart bir uygulama ile karşı karşıyayız. Roma kültüründe tuvaletler de tıpkı hamamlar gibi toplu kullanıma uygun olarak inşa edilirdi. Tuvaletler sosyal hayatın aktif bir parçası olduğundan Efes’te de bu yönde bir uygulamaya baş vurulmuş. Yani tam olarak, bu insanlar tuvalet ihtiyacını giderirken sosyalleşen insanlar. Ve bu insanlar, bize bu şehri armağan eden Efesliler; mimari olanakları seferber ettikleri şehre bakıp, en çok tuvaleti konuşuyor olmamız hususunda bize çok gülerlerdi.  


Tapınakların, çeşmelerin, dükkanların olduğu geniş mermer caddelerden biri olan Kuretler Caddesi, 1400 kişilik meclis binası, Hadrian Tapınağı, Trajan Çeşmesi, meşhur Nike’siyle Domitian Meydanı, Herakles kabartmalı Hadrian Kapısı, gymnasyumları, agoralarıyla Efes özellikle kültür ve sanat meraklılarını cezbeden bir harikalar diyarı. 


Antik Çağ’ın en görkemli kentlerinden biri olarak Efes’in bir diğer özelliği inanç merkezi olması.  Tanrıça Artemis Efes’te en çok tapınılan ve saygı gören ilahlardan biriydi. Bugün artık varlığını sürdürmese de antik dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı’da Efes’in bir parçasıydı.  Hıristiyanlık’ın bölgede etkin olmaya başlamasının ardından Artemis Tapınağı terk edildi ve mimari elemanları başka yapılarda kullanılmak üzere söküldü. Selçuk’ta yer alan St. Jean Kilisesi ve Selçuk İsa Bey Camii’nin yapımında Artemis Tapınağı’ndan getirilen çeşitli mimari öğeler halen görülebilir. Ayrıca Efes’te bulunmuş bir çok kabartma ve heykel yine Selçuk’ta bulunan Efes Müzesi’nde ziyaretçileriyle buluşmakta.  1994 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Geçici Listesi’ne eklenen Efes Antik Kenti 5 Temmuz 2015 tarihinden bu yana  Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alıyor.