1 Temmuz 2020 Çarşamba

Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor'ken...



Marx ve Engels imzasını taşıyan Komünist Manifesto siyasi yaşamda, felsefi tartışmalarda, gündelik hayatta ve son olarak da sosyal medya evreninde kendi bağlamında ya da çoğu zaman bağlamı dışında popüler olmayı başarmış bir metin. Komünist Manifesto’nun içinden değişik pasajlar günümüzde zaman, mekan ve konu gözetilmeden her yerde karşımıza çıkabiliyor. Komünist Manifesto’nun popüler söylemlerinden biri de Marshall Berman’ın modernizm, modern insan ve modern hayatla hesaplaşıp, ardından postmodernite karşısında modernizmi desteklediği kitabı Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’u yazmaya sürükleyen bölüm:

"Peşlerinde kadim ve hürmete şayan önyargılar ve kanaatler silsilesini sürükleyen tüm durgun, donuk ilişkiler silinip süpürülüyor; yeni ortaya çıkan her şey daha kemikleşemeden miadını dolduruyor. Katı olan her şey buharlaşıp havaya karışıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor ve sonunda insanlar kendi hayatlarının gerçek koşullarıyla ve diğer insanlarla ilişkileriyle yüzleşmeye zorlanıyorlar."

Berman eserinde modernizmi, durmaksızın değişen bir dünyada insanın kendini evinde hissetmek üzere verdiği mücadele olarak ifade ediyor. Kitabın giriş bölümünde 19. yüzyıldan başlayıp, 20. yüzyılda zirveye ulaşan elektronikte, bilimde, sanatta, mimarlıkta ortaya çıkan gelişimin bütün ışıltısı içinde modernliğin uyandırdığı katışıksız hayranlığın bir dökümüyle karşılaşıyoruz. Garcia Marquez, Carlos Fuentes gibi yazarların, Robert Wilson gibi tiyatrocuların, Kenzo Tange, Mies van der Rohe gibi mimarların, Walter Gropius gibi ortalığın karışmasına aldırmayan tasarımcıların, Jackson Pollock gibi ressamların coşkuyla karşılandığı bir çağda, modernizmin 19. yüzyıla göre nasıl bir aşkla sahiplenildiğini fark ediyoruz. 19. yüzyılın entelektüelleri arasında modernizm tuhaf bir gerilim yaratırken aynı anda hayranlık da uyandırıyordu. Bu çelişki kendi içinde yarattığı dinamikle yaratıcılığın ateşleyicisiydi. Ancak bir sonraki yüzyılda her şey daha kesin sınırlarla ele alındı. Kesin ayrımların hüküm sürdüğü 20. yüzyıl içinde modernizm birbirinden bağımsız iki alan yarattı. Bunların ilki modernizmi, yeninin ve farklının ışığında kutsadı ve gönülden sahip çıktı. Bütün zamanların mirasını gözeten ve klasik dünyanın kesinliğinden vazgeçmeyen ikinci gruptakiler ise modernizme şiddetle karşı durdu.



Elbette modern olmak (biraz da belirsiz karakteri gereği) birkaç cümleyle tanımlanamazdı ve Berman’da tutarlı bir şekilde metin boyunca modern olmanın değişik tariflerini sundu: 

"Modern olmak, paradoks ve çelişkilerle dolu bir hayat sürmek demektir. Çağdaşlık ortak yaşamları kontrol etme ve çoğu zaman yok etme gücüne sahip devasa bürokratik örgütlerin gölgesi altında yaşamak, ama gene de bu güçlerin karşısına çıkmaktan, dünyayı değiştirmek ve bizim kılmak için savaşmaktan bir an olsun caymamak demektir. Aynı zamanda hem devrimci hem muhafazakar olmak, yeni deneyim ve serüven olanaklarına kucak açmak, ama bir yandan da çoğu modern serüvenin yol açtığı nihilistçe derinlikler karşısında korkuya kapılmak, her şey buhar olup giderken bile gerçek şeyler yaratıp onlara tutunmak istemiyle yanıp tutuşmak demektir. Hatta denilebilir ki tam anlamıyla modern olmak biraz da antimodern olmak demektir."

Modern olmanın paradokslarını, çelişik tavrını ve yukarıdaki pasajda sadece bir metafor olarak kullanılan savaşmanın gerçek dünyadaki yansımalarından biri, kitapta Futuristler olarak vücut buluyor. Berman İtalyan Futuristler’ini gayet yerinde bir benzetmeyle “tutkulu partizanlar” olarak niteliyor Bilimin zaferle ilerleyişine sımsıkı sarılan Futuristler’in, başka ülkelerdeki birçok çağdaşı gibi 1914’te savaşa gönüllü olarak katıldığını görüyoruz. Modernizm bu aşamada bütün yönleriyle bu savaşa methiyeler düzen sanatçıları, bilim insanlarını ve aydınları aynı paradoksun içinde eritiyor. Gerçekten de Futurist heykeltıraş Umberto Boccioni gibi isimler cephede, hayranlık duydukları teknoloji harikası bir silahın kurbanı olurken, geride kalanlar Mussolini’nin ya da Hitler’in kurbanı olacaklardı. Berman her ne kadar modernitenin bir dökümünü yapmadığını söylese de aslında her yeni baskıya yaptığı önsözde bile devam eden bir süreci anlatmaya devam ediyor. Berman temelde kitabı üç bölüme ayırmış durumda. 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar olan ilk kısımda çelişkilerle karşılana ama yeni olmanın da coşkuyla karşılandığı, nispeten tanımlanamaz bir ortam ele alınıyor. Fransız İhtilali’nin özgürleşme rüzgarıyla savrulan ikinci bölümde modern toplumun doğuşuna ve gelgitli dramatik mizacına şahit oluyoruz. İlk evrenin kahramanı modern kültürden ayrı düşünülemeyen Goethe’nin trajik figürü Faust oluyor. Faust’un modern dünya halindeki hikayesi üç dönüşüm içinde okuyucuya sunuluyor. Başlangıçta Hayalci olan karakter, Mephistopheles’in yönlendirmesiyle sonraki aşamada bir Aşık'a evrilir. Finalde aşk bir travmaya dönüşür ama kahramanımız küllerinden doğar ve artık bir Geliştirici haline gelmiştir ki bu da hayatının en muazzam anıdır.

Kendi kendini anlamak isteyen modern insanın trajedisini yansıtan Goethe’nin Faust’unun ardından, kitabın ikinci bölümünde karşımıza Marx çıkar. Ekonomi ve politikada modernleşmenin sembol isim olmasına alışkın olduğumuz Marx kültür üzerinden modernizmi okurken pek sık rastladığımız bir kişilik değildir aslında. Bu bağlamda Berman Marx hakkında şöyle bir saptama yapıyor: "Marx modernizm hakkında, modernizmin onun hakkında söylediklerinden daha çok şey söyleyebilir bizlere." Bu meyanda Berman, Komünizm’i açık biçimde bireyselci ve durmaksızın gelişme idealini odak noktasına koymasıyla saf bir modernlik tasavvuru şeklinde ele alır. Örnek olarak Marx’ın devrimci toplum anlayışını değerlendirirken burjuvazinin etkin rolüne değinir. Bir kere endüstriyel gelişimi desteklediği için burjuvazi önemlidir. Endüstriyel gelişimden kaynaklanan rekabet, işçileri birbirine bağımlı hale getirecek ve sonuçta ortaya birlik olmuş bir işçi sınıfı çıkacak. Marx kapitalist üretim sisteminin ister istemez işçiler arasında komünal birlik yaratacağını savunur. Ancak bu noktada Berman duruma şöyle bir yorum katar: 

"Ama bu genel modernlik tasavvuru doğruysa, kapitalist sanayi tarafından üretilen komünite biçimlerinin diğer herhangi bir kapitalist üründen daha kalıcı olması için ne sebep var? Bu kollektiflikler de diğer her şey gibi kısa ömürlü, gelip geçici, eskiyince atılmak üzere tasarlanmış olmaz mı? […] Böyle gevşek ve kaygan bir zeminde kalıcı insani bağlar nasıl gelişebilir? […] Kapitalizmin ergimesine neden olan toplumsal güçlerin komünizmi de ergimesini ne engelleyecek? Modern hayatın dinamiğinde kurulacak komünal birliğin geçiciliğinden yola çıkılır ama bu kadarla da kalmaz. Marksçı diyalektiği irdelerken modern insanın uçarı benliğini de göz ardı etmemek gerekir. Gizemlerle örülü modern insanın bireyselliği de risk altına girer. Toplum ve topluluğun koruyamadığı bütünün, birey ölçeğinde korunabileceğini garanti etmek olası değildir. Öte yandan Marx’a göre, sanat, bilim, teori bir toplumsal üretim tarzıdır. Hal böyle olunca entelektüel kesim kaçınılmaz biçimde proleteryanın bir parçası haline gelir. Böylece piyasanın bağlantıları herkesi içine alabilecek bir forma kavuşacaktır. Entelekrüellerin burjuvalara duyduğu öfke de bütün bu anlatı içinde yersiz bir hal alır. Zira “Burjuvazi her alanda olduğu gibi kültürde de üretim araçlarını kontrol etmektedir ve yaratmak isteyen herkes onun yörüngesi içinde çalışmak zorundadır." 

Burada aklımıza dünyada bazı şeyleri değiştirmek isteyen Goethe’nin Faust’unun ödemek zorunda olduğu bedel gelir. Çünkü o da bir entelektüel model temsilidir. 

Berman Marx’ı ilk ve en büyük modernistlerden biri olarak gördüğünü metin boyunca yineliyor. Modern hayattan şikayet eden günümüz insanının, içinde bulunduğu durumu değiştirmek (anlamak) üzerine kafa yorarsa ister istemez Marx’a uzanacağını idrak ediyoruz. Bu yazarın Marx’ı bu denli kritik etmesinin nedeni olarak önümüzde beliriyor. Yazarın beklentisi Marx’ın insanlığı modernizmin dayattıklarından kurtarması değil, modernizmin çelişkilerini kısa yoldan göstermesini sağlamak. Burada Marksçı diyalektiğin çelişkileri ve problemlerine vurgu yapılır ancak Berman bunu kesinlikle modernizmin doğasından ayrı düşünmez. 

Berman’ın modernizmle hesaplaşması, adı modernizmden ayrı telaffuz edilmeyen Baudelaire’le devam eder. Modernizm konusunda katı bir savucu olan Boudelaire, sokaktaki insanda, hatta sokağın kendisinde modernlik arar. Sanatçınınsa modern olmaması düşünülemez. Bir kere sanat bireyseldir, sanatçı esini kişiseldir. Modern sanatçı geçmişe öykünemez ve kendisinden sonraki kuşakları etkileyeceğini aklından bile geçiremez. Modern hayatın armağanı olan yeni Baudelaire’de şevkle kutsanır. Yeni, bu ana aittir; gelecek yılın yenisi başka olacaktır. Her ikisi de modern hayatın içinde yer alacak ama aynı modern deneyimi sunmayacaktır. Modern hayatın akışkanlığı, uçarı havası ve uzlaşmaz tavrı Baudelaire için büyüleyicidir. Fotoğraf teknolojisinden ve onun sunduğu kesin gerçeklik Baudelaire’i dehşete sürükler. Bunu narsizm olarak değerlendirir. Kentsel doku ve Paris bulvarları ise modern şehrin alameti farikasıdır. Gerçekten de geleneksel şehir anlayışının terk edilmesinde ve “modern” kentlerin ortaya çıkmasında 19. yüzyılda hayatımıza giren bulvar ve Paris modeli ilerleyen yıllarda tekrar edilecektir. 

Bulvarlarla ortaya çıkan yeni Paris’te tarik artık şehrin kalbinden akacak ve yollar bir uçtan bir uca bağlanacaktı. Bulvarlar Paris’teki değişimin simgesiydi ama şehirde kanalizasyondan köprülere kadar köklü bir değişim gerçekleşiyordu. Fakat bu değişim yüzyıllardır görmezden gelinen kenar mahalleleri de görünür kılıyordu. Modern Paris, modern insanın zevkini yansıtan insanları da, ayağına giyecek pabuç bulamayanı da aynı estetik mekanda birleştirmeyi başarmıştı. 

Berman’ın kitapta modernizmi Goethe, Marx, Baudelaire gibi isimler üzerinden okuyucuya sunarken Nietzsche, Kierkegaard, Çernişevski, Dosteyevski’den de referanslara başvurmayı ihmal etmiyor. Diğer taraftan kentleşme ve mimari Berman’ın modernizm okumasının somut alanı. Avrupa modeli gözetilerek ve kuruluşu öyküsü insanı hüzünlendiren Petersburg, Berman’ın bu bağlamda ele aldığı şehirlerden biri. Şehrin inşası, gelişimi, Rus tarihindeki yeri ve Dostoyevski’den Gogol’a Rus edebiyatı üzerindeki yansımaları uzun uzun betimleniyor. Bir modernlik debelenmesi içinde ortaya çıkan Billur Saray ve onun Rus düşüncesi içindeki tuhaf imgesine değiniyor. Berman’ın "modern hayatın nasıl tasavvur edilip, yaşanacağını tüm dünyaya göstermek için yapıldı", dediği New York bu şehirlerden bir diğeri. 

Ancak yazarın ikinci baskı için kaleme aldığı önsözde yer alan Brasilia örneğini modernizm ve kentsel yapı üzerine daha etkileyici buluyorum. 1960’larda, coğrafi konumu nedeniyle Brezilya’nın tam kalbine inşa edilen Brasilia, modern mimariyi yaratan adamlardan biri olarak görülen Le Corbusier’nin öğrencileri Lucio Costa ve Oscar Niemeyer’in imzasını taşıyordu. Şehir jet uçağı gibi tasarlanmıştı. Ve kuşbakışı olarak bakıldığında muazzam bir etki bırakıyordu. Fakat bir sorun vardı. Şehrin içinde yaşayanlar, sokaklarında gezenler için bunun hiçbir karşılığı yoktu. Yaşamak için elverişsiz, insanı yalnızlaştıran bir dokuya sahipti. Büyük meydanlar ekseninde gelişen Latin şehirlerinin bütünleştirici havasından uzak, boş bir uzam gibiydi. Oysa. hocasının izinden giderek yüzyılın en etkili mimarlarından biri olan, tasarımcı Oscar Niemeyer bunun tam aksini iddia ediyordu. Brasilia, halkın ümidinin somut haliydi, ona yapılan saldırı direk halka yapılmış sayılırdı. Tabi ki Niemeyer’i destekleyen bir çevre de vardı ve bu tasarımın modernizmin ulaştığı zirve olarak görüyorlardı. Bu bir bakıma şehrin tasarlandığı 60’lar için doğru bir savunmaydı. Şehrin tasarımı kesinlikle moderndi, pekala halkın da şehirlerinin modern görünmesini istiyor olması anlaşılabilir bir şeydi. Bu ümitli girişim, teknolojinin bütün imkanlarını kullanan tasarımcılar tarafından Brasilia’nın gerçeğe dönüşmesiyle istenilen sonucu vermiş miydi? Brezilya yeni başkentin inşasından kısa süre sonra askeri darbeye maruz kaldı. İnsanlar Brasilia’da toplanacak, konuşacak yer bulamadılar. Şehir adeta onları ele vermek için tasarlanmış gibiydi. Niemeyer’in bütün bu çerçeve içinde çok üzgün olduğunu düşünüyorum. Hayatı boyunca diktatörlüğün karşısında durmuş birinin böyle bir durumu kavramaması olanaksız görünüyor bana. Fakat büyük uğraşlar verip, gerçekten yarar sağlamak istediğiniz topraklarda böyle bir şeye sebep olduğunu da itiraf etmek kolay olmasa gerek. Bu arada kendisi Brezilya için çok çalışmış bir mimar, Niteroi Çağdaş Sanat Müzesi de kendisinin elinden çıkma. Ne yazık ki görünüm olarak bir uzay gemisine benzese ve strüktür açısından benzersiz olsa da müze olmak için bazı sıkıntılara sahip olduğu açıktır. Ama bu dile getirilmez, çünkü müze şehrin sembolü haline gelmiştir.





Modernizm aslında kesin tanımları olmayan bir süreç. Sürekli değişen bir şeyi kelimelerle ifade etmenin zorlukları var. Berman’ın kitap boyunca modernizmi yeni baştan tanımlaması da bundan kaynaklanıyor. Berman sözlerine şu cümlelerle son veriyor: "İnanıyorum ki biz ve bizden sonra gelecek olanlar, bu dünyada kendimizi evde hissetmek için savaşmaya devam edeceğiz. Kurduğumuz evler, modern caddeler, modern ruh hali buharlaşıp havaya karışmaya devam etse de..."









20 Haziran 2020 Cumartesi

Isparta'da Lavanta Kokulu Bir Yaz









*Pegasus Havayolları'nın uçak içi yayımı  flypgs.com Magazine'nin Temmuz 2019 sayısı için yazdığım Kuyucak Köyü/ Isparta yazısı.  





13 Mayıs 2020 Çarşamba

Kleopatra Havuzu: Antik Çağ'da Yüzmek

2020'ye aslında çok keyifli başlamıştık.
 İlk yolculuğumuz üzüm bağlarıyla kuşatılmış, Antik Çağ'ın kutsal kenti Denizli'ydi. Ege ve Akdeniz'i birleştiren Denizli için anlatacak çok şey var. Ancak başlangıç yazısı olarak 2800 yıllık geçmişiyle Kleopatra Havuzu'nda karar kıldım. Zira Denizli kesinlikle "1-2 gün yeter, oradan Salda'ya ya da İzmir'e geçersiniz." şehri değil. Böyle diyenler, Denizli'yi yeterince gezmemiş ve gönülden sevmemiş olanlar. 


Gezegenin en şanslı coğrafyalarından birinde yaşıyoruz. İnsan Pamukkale'yi dünya gözüyle görünce tamı tamına böyle düşünüyor. Pamukkale ve sırtını dayadığı Hierapolis, Anadolu'nun efsanelerle örülü geçmişine uygun, fantastik bir dekor içinde gezginleri düşle gerçek arasında bir yolculuğa çıkarıyor. Pamukkale ve Hierapolis, çift isimli kullanımdan ötürü iki ayrı yermiş gibi algılanıyor ama değil. Aslında buranın adı Hierapolis fakat söyleniş kolaylığı sebebiyle Pamukkale adı Hierapolis'ten daha meşhur. Kent bilinen tarihinde Bergama Kralı II. Eumenes tarafından kuruluyor. Şehrin adı, krallığın efsanevi kurucusu Telephos'un Amazonlar Kraliçesi eşi Hiera'dan ilham alıyor. Böyle gerçeküstü bir yere de bir Amazon kraliçenin adı yakışır tabi ki...

Kentin kaderi şifalı sularıyla şekillenmiş binlerce yıldır. Bütün zamanlar boyunca termal tedavi merkezi olarak, insanlar önce sağlık,sonra beyaz travertenlerin güzellikleri için düşmüşler bu kentin yollarına. Şimdi de değişen bir şey yok aslında, termal hala şifa kaynağı, travertenler hala benzersiz, seyahat etmek fazlasıyla baştan çıkarıcı.



Hierapolis'in doğal ve kültürel mirası 1988'den bu yana UNESCO tarafından tescilli. Antik Havuz da UNESCO'nun koruma altına aldığı sit alanı içinde yer alıyor. Termal su kaynaklarından beslenen havuz dört mevsim 36 derece ve 5,8 PH değerine sahip. Havuz günümüzdeki görünümünü M.Ö. 7. yüzyılda yaşanan depreme borçlu. Depremle birlikte bir kısmı Apollon Tapınağı'na ait parçalar suyun içinde kalmış. Havuza girince sütunlar,merdivenler, arşitrav  parçaları arasında yüzüyorsunuz. Bir zamanlar yakışıklı general Marcus Antonius'la buluşmak üzere Anadolu kıyılarında soluklanan Kleopatra'nın da bu havuzun şanını duyup, bu sularda kulaç attığı gibi bir mit var. Cilt sağlığına iyi gelen bu suyun, Mısır'ın en etkileyici figürlerinden birini Hierapolis'e kadar çekme fikri çok cazip, lakin elde kanıt yok. Ama bütün zamanların en şöhretli kraliçesinin bu havuzda yüzdüğü düşüncesi bile havuza adının verilmesini sağlamış. Böylece Kleopatra'nın ezeli ve ebedi şöhreti çevresinde gelişen anlatı silsilesinde Hierapolis'te şanına yakışır bir yer edinmiş. 


Kleopatra ve Marcus Antonius / Frank Dicksee
İşte Ocak ayının nispeten serin havasında Hierapolis kapılarına dayandığımızda Antik Havuz'a girmek için hazırdık. Termometre 12 derecede güneşli bir gün, mevsimlerden kış, bütün Pamukkale'yi kuşatan Çinli turistler havuza bakmıyor bile. Böyle bir ortamda biletlerimizi aldık (50 TL). Mayo, havlu, parmak arası terlik gibi gayet yazlık bir içeriğe sahip olan küçük valizimiz için bir dolap kiraladık (10 TL). Havuzun arkasındaki kabinlerde üstümüzü değiştirip, havuza atladık. Birkaç Rus turistle havuzun sakin günlerinden biriydi. Görevliler kış mevsiminin sakin geçtiğini dile getirdi.



Açıkçası yazın sıcaklığın 35 derecenin altına düşmediği Denizli'de üzerinden dumanlar çıkan, 36 derecelik bir suya girmek istemezdim ama Temmuz- Ağustos aylarının Antik Havuz'un rekor ziyaretçiye ulaştığı bir zaman olduğunu da belirteyim. 
Antik Havuz için alınan biletler iki saat için geçerli. Havuzun içine elektronik aletlerle girmek yasak. Selfie çubuğu, su altı kamerası gibi şeyleri unutun ve havuzun tadını çıkarın. Çünkü buradaki yüzme deneyimi başka hiçbir yere benzemiyor. Bir kere açık havada olduğu için termal havuzların boğucu etkisi burada yaşanmıyor. Mavi gökyüzünün altında mevsim kış olsa dahi üşümüyorsunuz.  Öte yandan antik kalıntıların etrafında yüzerken gerçekten Helenistik Çağ'a geçiş yapıyorsunuz. Ve tabi ki dünya üzerinde havuzunda yüzebileceğiniz kaç antik kent var diye düşünmeden edemiyorsunuz? 
Sudan çıkınca kabinlere geri dönüp duş alıp,saçınızı kurutabilirsiniz. "Saçımızı ıslatmayız aa kış günü." gibi iddialı cümleler edebilirsiniz, ancak pratikte o pek öyle olmuyor. Buradan Antik Havuz yetkililerine sesleniyorum: Bir tane saç kurutma makinesi sizce de az değil mi sayın yetkililer?
Daha sonra giyinip, süslenip Hierapolis'i gezmeye devam edebilirsiniz tabi haliniz kalırsa. Bilenler bilir termal su biraz daha yorucudur. Eğer mümkünse iki ayrı günde Hierapolis'e gelinmesi daha uygun. Anahtarı geri verdiğinizde, görevli 10 TL'lik dolap ücretini iade ediyor. Ama aynı gün ören yerini de gezme planınız varsa çantayı dolaba kitleyip, akşam ayrılırken anahtarı iade edin. Bu da ıslak havlularla dolaşmamak adına hayat kurtaran bir tüyo. 
Son olarak sadece havuza girecekseniz bile Müzekart çıkartmanız ya gerekiyor. Daha sonra havuz için bilet almanız lazım. 



Veda Busesi

Denizli'yi anlatmaya gelecek yazılarda devam edeceğim. Virüsün Çin'i kasıp kavurduğu günlerde yerin göğün Çinli kaynadığı Pamukkale'deki Çinli turistlerden kaçışımız; ince çoraplarla travertenlere tırmanışım; Zafer Gazozu eşliğinde Laodikya'yı keşif; şarap diyarında şarap tadımı yapılamaması; Tripolis'in güzelliği; Kocabaylar Kebap'ta Hüsamettin Usta'nın elinden yenen kuzular ve çok daha fazlasını anlatacağım. Şimdilik sağlıcakla kalın...



30 Nisan 2020 Perşembe

Hastalıkta ve Sağlıkta: Kolonya

Başlangıçtan bugüne kadar insanlar hep güzel kokuların izini sürdü. Tanrılara yakarışın, toplumda seçkin sınıfın, sağlıklı olmanın vazgeçilmez unsuru olarak koku hep ayrıcalıklı bulundu. Aslında her şey ateşin icadıyla başlamıştı. Alevi canlı tutmanın telaşıyla, ateşe atılan bazı bitkilerin yaydığı kokular insanoğlunu oldukça şaşırtmış olmalıydı. Ama kokunun yakalanması, daha doğrusu bir maddeye hapsedilmesi için tarih sahnesine Mısırlılar'ın çıkması beklenecekti. 



Eski Mısır'ın kendine özgü güzellik anlayışı içinde kokulu yağlar, rahipler sınıfının ve hanedan üyelerinin en önemli temizlik maddelerinden biri haline geldi. Ne de olsa henüz sabun yoktu ve yeryüzüne hükmeden insanların güzel kokmaya ihtiyacı vardı. Kaldı ki koku sadece yaşayanlar için değil öte dünya hayatına geçenler için de önemli bir gereksinimdi. Her beden parası ölçeğinde tahnit edilirken, bedenin güzel kokularla doldurulması da ekonomik gücün bir göstergesiydi. Piramidin en tepesinde olanların ölü bedenleri mürver çiçeği gibi, değerli bitkilerden elde edilen yağlarla doldurulurken, çoğunluğu fakir olan halk ancak egemen sınıf adına kullandığı bedenini koyabildiği sandukaya parfüm kapları çizdirebiliyordu. 



Güzel kokuların tanıların bir alameti fikri olduğu Antik Mısır inanışlarından biriydi. Babil, Asur gibi uygarlıkların yanında Antik Yunan'da kokuların tanrısal bir yönü olduğu konusunda hemfikirdi. Antik uygarlıkların çoğunda koku karışımları kadınlar tarafından hazırlanırdı. Birçok uygarlığın ötekisi olan kadın, koku yaratma gücüyle büyücü sıfatına layık görülüyordu. Tek tanrılı dinlerle beraber koku yine ritüelin gözdesiydi. Dualar tanrıya güzel kokularla daha çabuk ulaşırdı. Buhurdanlarla donatılan kiliselerde yakılan tütsüler arınmanın ve temizliğin gücüne de vurgu yapıyordu. Dünyevi ve ilahi şifa dağıttığı düşünülen kokular Orta Çağ'ın vebaya teslim olan kara günlerinde, koruyucu maddelerden biri sayılmıştı. 


Psyche ve Cupid'leri parfüm yaparken gösteren fresko/ MS 1. yy/ Roma Dönemi 
Modern parfümcülüğe giden yoldaki en önemli atılım Araplarla gerçekleşti. Damıtma ve kokuyu uzun süre muhafaza etme alanında kesin başarılar elde ettiler. Orta Çağ'da İslam dünyası her iki cins için farklı esanslar içeren parfüm yaparak bir ilki gerçekleştirdi. Savaştığı kadar yağmalayan Haçlılar, Doğu'ya özgü egzotik güzelliklerden parfümcülüğü de Batı'ya taşımayı ihmal etmedi. Haçlı Seferleri'yle el değiştiren reçeteler, kokulu maddeler Avrupa'da kısa zamanda popüler oldu.  
Kokulu esanslar ve alkolün birleşimiyle Avrupa'da ilk parfüm Macar Kraliçesi Elizabeth'in arzusuyla yapılır. 1370 tarihli bu içerik gülsuyu ve biberiye gibi kokuları barındırırken, Macaristan Suyu olarak nam salacak ve aynı zamanda tarihin ilk kolonyası olarak kabul edilecektir. 


Pierre Gouthiere / Parfüm Brülörü / 1775

Macaristan'da bunlar olurken Fransızlar'ın parfümün cazibesiyle tanışması Catherina de Medici 'nin saraya gelin gelmesiyle gerçekleşir. Catherina'nın  Floransa'dan beraberinde getirdiği parfümcü kısa sürede Paris'in popüler simalarının arasında yerini alır. Çiçek yetiştiriciliği ve parfüme bağlı başka meslekler ortaya çıkar. Şehirlerin atık sorunlarını çözememesi ve hijyenik sebeplerle güzel kokmak bir gereklilik haline dönüşür. Çiçek kokulu iksirlerle, kötü kokular perdelenir. Dahası veba gibi salgınlardan korunmanın yolu olarak da kokulu yağlarla sıvanmaktan geçer. Suyla temizliğin hastalıklara davetiye çıkaracağı görüşünün desteklendiği bu dönemde herkes koku şişeleri ve kokulu pomatlardan  medet umar. 18. yüzyılda temizlik ölçüsü değişmeye başlar. Suyun arındırıcı gücünü hissetmeye başlayan insanlar iç bayıltıcı kokulardan farkında olmadan uzaklaşır. 


Devir mis gibi kokmanın devridir. Ve ortaya "Eau de Cologne" olarak bilinen, dilimizde kolonya söylenişiyle yer eden ferah bir koku çıkar. Ne olmuşsa Fransızlar'ın Almanya'yla savaşı sırasında yanlarında Eau de Cologne yani Köln Suyu getirmesiyle olmuştur. Köln Suyu'nun tarihi mis gibi kokmakla birlikte oldukça karışıktır. Her şeyden önce keşfedilişine ilişkin iki ayrı hikaye karşımıza çıkar. Bunlardan ilki seyyah Giovanni P. Feminis'in, Floransalı rahibelere ait koku formülünü alıp Köln'e gitmesiyle başlar. Farklı adlarla üretilen koku zamanla Köln Suyu olarak anılır ve şehri bu kokuyu satan onlarca dükkan sarar. Tolstoy'un “Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar:
Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir.” savını destekleyen Feminis'ın yolculuğunun dışındaki diğer anlatıda kokunun reçetesi el yazması bir kitaba bağlanır. Alman parfüm tasarımcısı Wilhelm Muelhens'e armağan edilen kitapta, yer alan Aqua Mirabilis başlıklı şifalı iksirin hayata geçirilmesiyle kolonya icat edilir. İlk zamanlar sindirim problemleri için şaraba karıştırılarak içildi yahut ağızda gargara yapılarak tüketildi. 
Zamanla kullanım şekilleri de çeşitlendi, öyle ki insanlar bütün vücutlarını kolonya ile yıkamaya kadar götürdüler kolonya sevdasını. 


Sanayi Devrimi'yle beraber doğal kokuların esasının taklit edilebileceği ortaya çıkınca bütün parfüm dünyası ve elbette onun halen bir kolu olan kolonya için yeni bir devir başlar. Parfümün egzotik doğasından kaynaklanan erişilmezliği derinden sarsılır. Artık mis kokmak belli bir sınıfın tekelinde olmaktan çıkar. Böylece piyasaya bugün dahi adını bildiğimiz koku üreticileri çıkar.
Guerlain bu dönemin yükselen parfüm üreticisi olarak hayatımıza girer. 



Aynı dönemde Osmanlı İmparatorluğu'nda payitahtın gözde semti Beyoğlu güzel kokuların merkezidir. Gül suyu ve lavanta esansıyla dolu zarif şişeler vitrinlerde arzı endam ederken, saray da aynı çiçeksi kokulara ilgi göstermektedir. Özellikle gül suyu liste başı gitmekteyken, sahneye kolonya çıkar. Osmanlı İmparatorluğu bu ferah kokuyu keşfedince çiçek kökenli bütün kokuların pabucu dama atılır. Böylece kolonya, görülmemiş bir beğeniyle önce İstanbul'un ardından bütün Anadolu'nun koku dünyasına hükmeder. İstanbul merkezli Faruki Kolonya Suyu çağının en gözde markası haline gelir. Üstelik klasik kolonya reçetesi çeşitlendirilmiş alternatif esanslarla farklı türlerde de üretime geçilmiştir. Kolonyanın önlenemez yükselişine eczacılar ve kimyagerler de kayıtsız kalmamış kısa sürede birçok kolonya ve parfüm imalathanesi peyda olmuştur. 1895'te kurulan Rebul Eczanesi, lavanta esanslı kolonyalarıyla günümüze dek uzanan serüvenin bir parçasıdır. 

Osmanlı'da başlayan bu atılım Cumhuriyet'in ilanıyla daha güçlü bir ivme kazanır. Şişeler, etiketler özenle seçilir. Bu dönemde yurt dışından gelen misafirler Faruki kolonyalarından bir şişeyi çantalarına atmadan ülkelerine dönmezler. Ve Faruki'nin izinden yürüyen başka kolonya üreticileri de piyasaya girer. Eczacılar gibi küçük üreticiler açık kolonya yapmaya devam ederken, ambalajlı kolonyaların talibi de çoktur.  
19. yüzyıldan itibaren erkek berberlerinde ikram edilmeye başlayan kolonya, kısa sürede sosyal hayatın içinde kendine yer bulur. Şerbetlerin yanında ikram edilen gül suyu, değişen alışkanlıklarla kahveye eşlik eden kolonyaya dönüşür. Artık misafire sunulacak bir avuç ferahlık olarak, her evin baş köşesine kurulmuştur kolonya. 20. yüzyılın ortalarına kadar çeyize koyulacak kadar değer gören kolonyalar, her bölgenin kendi kolonyasını üretmesiyle daha geniş kitleyi etkisi altına almayı başarır. Şehirden şehire kolonyalar çeşitlenir. Balıkesir'in çam kolonyası orman esintisini evlere taşırken, Rize'nin çay kolonyası, çayın buruk kokusuyla serinletir. 

20. yüzyılın ikinci yarısında eczanelerin bazıları da seri imalata geçer Eczacıbaşı Süleyman Ferit'in kurduğu Eczacıbaşı İlaç Fabrikası bugün bunların en bilineni. Aklımda 80'lerin sonunda Karaköy yönünden Galata Köprüsü'ne girerken bir binanın cephesindeki devasa reklamıyla kalan Pe Re Ja yine 1967'de kurulan bir İstanbul klasiği. 





Adını Köln'den devşirsek de kolonya Türk kültürüne nüfuz edişiyle sosyolojik bir vaka. Artık nişan bohçalarının en sansasyonel öğesi şeklinde algılanmadığı muhakkak ya da seyahat hatırası olarak öncelikli tercihlerden biri değil. Hatta bazı çevrelerce, din, siyaset ve muhafazakarlaşma üçgeninde alkolik muhtevası sebebiyle ötelendiği bile söylenebilir. Üstelik parfümlerin çiçeksi, odunsu, baharatlı, meyvemsi esanslarının arasında, tasarım harikası şişelerin gölgesinde kalması da an meselesiyken 2020'de muhteşem bir dönüş yaptı kolonya. Covid-19 tehlikesinin sevmediği bir şey varsa o da alkolik içerikti ve bu alkolizmin en masum hali eski dost kolonyaydı. Şık ve pahalı parfümler için yüzüne bakmayanlar, alkolü bahane edip evine sokmayanlar bir şişesine sahip olabilmek için uzun kuyruklara girdi. Gramına biçilen değere kolonya bile şaştı, devletin en üst kademesinden alkış aldı, yetmedi karaborsaya düştü. İade-i itibarını hakkıyla kazanan kolonya yeniden Türkiye gündemine ilk sıradan giriverdi. 



Veda Busesi


Geri dönüşü keşke şen bir sebep olsaydı ve kolonya kokusu yine babaanne evlerini, şehirler arası yolculuklardaki renksiz dinlenme tesislerini hatırlatsaydı. Ama o günler de gelecek. Ben yine Selim İleri'nin İstanbul Hatıralar Kolonyası kitabının kapağına bakıp "a bizim mahalle" diyeceğim. İstanbul'un Covid-19 günleri kitabın adı gibi hatıralar kolonyasında yerini alacak. Sağlıcakla kalın... 





27 Mart 2020 Cuma

Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar

Özel televizyonların yeni kurulduğu zamanlar. Hatırladığım kadarıyla bir yaz gecesi. Saat gece yarısını çoktan geçmiş. Özgürlüğünü ilan etmiş TV ekranında şık bir renklilik içinde giyinmiş çeşit çeşit kadın tuhaf bir tartışma içinde, alışılmışın dışında bir sinema diliyle konuşuyor. Ortasından yakalandığım film karşısında hipnotize oluyorum. Takvim yayın akışının dergi olarak basılıp, hafta sonu eki olarak takdim edildiği zamanı gösteriyor. Dergi "Yabancı Sinema" üst başlığının altından  "Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar" bilgisini hafızama not ediyor. Henüz ergen bile değilken, bir filmin adının içerikle örtüşmesine hayranlık duyuyorum. Yönetmen sineması gerçeğini ayırt edecek kadar ufkum açılmadığından olsa gerek, çılgın diyaloglar, çatı katının Akdeniz'in  doygun paletinden fışkıran dekorasyonu, o zamanlar bir Picasso portresini andırdığını asla ifade edemeyeceğim gudubet bakire Marisa, henüz mariachi'liğe terfi edemediğinden gayet sersem bulduğum Carlos (Anotonio Banderas olacak ileride ve ben onu çok seveceğim), sinirlenince bile şıklığından ve güzelliğinden ödün vermeyen Pepa'yla tam bir klasik olacağını kestiremiyorum tabi. 


Zaman sonra, ki bu zaman aralığında ben büyümekteyken, Pedro Almodovar , Kika'yı , Annem Hakkında Her Şey'i çekmiş. Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar'ı baştan sona defalarca seyretmişim. Her defasında Pepa'ya bayıldım, büyüleyici sesiyle insanı deli eden Ivan'a kahretmişim. 



Almodovar filmlerinin büyüsünde temel oyuncu kadrosunu peşinden sürükleyişini izledim, izlemeye devam ediyorum. 
Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar'ı uzun zaman sonra yeniden aklıma getiren içinde bulunduğumuz durum karşısındaki çaresizliğimiz oldu. Haberler, kanaldan kanala koşan ve sürekli benzer sözleri tekrarlayan uzmanlar, kötücül senaryolar, vurdumduymazlar, sosyal medyanın ahalisi,sokağın ahalisi derken arkadaşlarımla uzun telefon görüşmeleri yaptım. Kafalar karışık,belirsizlik Demokles'in kılıcı misali ensemizde sallanırken başka türlüsü de beklenemez haliyle. Herkes gibi endişelere sahibiz. Herkes gibi evinden çıkıp işe gitmek zorundayız, yahut annemiz, babamız, eşimiz bu durumda. Çaresiz hissediyoruz.Ve tabi ki sürekli distopik filmler, salgın içerikli romanlar okuyan ve mütemadiyen felaket senaryoları üreten sosyal medya kişilikleri bu duruma pek faydalı olmuyor. Ateşin ateşle söndürüldüğü nerede görülmüş? Hele ben Daniel Defoe'nun Veba Yılı Günlüğü'nü bile görmeye dayanamaz hale gelmişken. Umutsuzluk veren her şeye ve herkesi rafa kaldırmak eğilimindeyim. Durumu umursamayanlar sokaktayken, konunun vahametini kavrayıp evde karantina hayatına geçenler olarak depresyona ramak kaldı.
İşte covid-19 sokaklarımızı talan ederken Almadovar'ın kadınlarını birer birer ağırladım yeniden. 

İspanyol sinemasının asi çocuğu Almodovar , birçok araştırmacı tarafından Franco'nun diktatörlüğünün ardından 70'lerin ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan Movida hareketinin etkili isimlerinden biri kabul ediliyor. Kilisenin direncinin kırıldığı, kadının toplumsal konumunun özgürleştiği, doğum kontrolü, eşcinsellik gibi konuların baskısının kırıldığı bu dönem demokratik bir değişim süreci olarak görülüyor. Sistemin değiştiği ve sansürün ortadan kalktığı, Movida'yla bütün sanat dallarında yeni bir anlatım dili ortaya çıkıyor. 1949 yılında doğan ve kadın dilinden kadın kadar iyi anlayan yönetmen olarak sinema tarihine yaşarken adını yazdıran Almodovar, Movida'nın sinemadaki temsilcisi olarak anılıyor. 
Bütün bu sebeplerle Almodovar kadınları alışılagelmiş sinema kadınlarından farklı. Dayanışma ruhuyla hareket eden, kendini pasifize eden sisteme karşı dimdik duran, kurtarılmayı beklemeden, çözümü kendileri bulan kadınlar. 






Tüm dünya yıkılıyordu ve ben hem dünyayı hem de kendimi kurtarmak istiyordum. Kendimi Nuh peygamber gibi hissediyordum. Terasa kurduğum kümeste tüm hayvan türlerinden bir çift olmasını çok istedim. Ancak benim için en önemli çifti kurtaramadım, Ivan ve beni.

Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar Pepa'nın bu diyaloğuyla başlıyor. Aşk yüzünden sefil olan binlerce, on binlerce kadından biri mi Pepa? Hiç şüphesiz en başta öyle. Fakat öykü ilerleyip sahneler akarken filmdeki birçok kadın karakter gibi Pepa da olgunlaşıyor ve mağdur pozisyonunu terk ediyor. Filmin başında Ivan'ı bulup,ona gebelik testi sonucunu açıklamak için çaresizce debelenen Pepa, filmin sonuna doğru ilk diyaloğuna uygun bir tavra bürünüyor. Kadından kurtarıcı, yol gösterici, peygamber olmaz mı? Finale yaklaşırken, Pepa'nın Ivan'ı, Lucia'nın kör kurşunlarından kurtardığı sahne, kadının pozisyonun değiştiğinin en önemli göstergesi. 
 Söz konusu Almodovar sinemasıysa cinsel özgürlük, feminizm, bütün ön yargılara karşı duruş Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar'ın da başlıca özellikleri arasında. 
Ulusal ve uluslararası ölçekte yönetmeninden oyuncusuna, senaryosundan kurgusuna bol ödüllü filmlerden biri olan Almodovar'ın sinirli kadınları İspanyol sinemasının başyapıtlarından biri kabul ediliyor.  

Veda Busesi
Tüm dünya yıkılıyordu ve ben hem dünyayı hem de kendimi kurtarmak istiyordum.
Tıpkı Pepa gibi bugünlerde dünyada yaşayan herkes böyle hissediyor. Hayatımızın Covid-19'a karşı durmakla geçtiği bugünlerde Pepa ve arkadaşları bize iyi gelebilir. Bu noktada filme dair fazla ayrıntı vermemeye çalışmama koca bir tebessüm rica ediyorum. Kara günlerin bir an önce bitmesi temennisiyle. Sağlıcakla kalın...