8 Temmuz 2018 Pazar

Mavi düşler Bodrum'una yolculuk...

Begonvillerle donatılmış beyaz badanalı evler, yelkenlerle donanmış engin mavilikler, yeşile sırtını dayamış cennet gibi koylar, hareketini asla yitirmeyen sokaklar… Gönlümüzü Ege’ye, yolumuzu ilham verici atmosferiyle Bodrum’a düşürmenin tam zamanı…
“İtalya’yı gör de öl derler. Yok canım; Bodrum ve kıyılarını gör ve yaşa” demiş Türk edebiyatının usta kalemi, adını Antik Çağ’ın Bodrum’undan alan Halikarnas Balıkçısı. Yıllar yılı Balıkçı’nın izinden Bodrum’un peşine düştü binlerce gezgin. En sonunda seyahatin vazgeçilemeyeni oldu ve zirveye yerleşti Bodrum… Dört mevsim gezginlerin uğrak yeri bu mavilerden mavi beğenmiş liman, ama şimdi Bodrum’la kıyılarını görmenin ve keyfini çıkarmanın en güzel zamanı. Mavi düşlerin gerçeğe dönüştüğü Bodrum bağrında kusursuz plajlar, eşsiz koylar saklıyor. Ama şehir merkezinin dinamizmine kendinizi kaptırdıysanız, Kumbahçe sahilindeki plajlardan birini tercih edebilirsiniz. Işıl ışıl sakin bir koyda, balıklarla birlikte yüzmek içinse şehir merkezinden birazcık yürüyerek Bardakçı Koyu’na uzanmak lazım. Bardakçı Koyu, Türk müziğinin efsane ismi Zeki Müren’le özdeşleşmiş bir nokta. Bir tarafı Bodrum Kalesi’yle diğer tarafı da yel değirmenleriyle kuşatılmış durumda olan Bardakçı’da Azka Otel’in mavi bayraklı kumsalı zümrüt yeşili sularla buluşmak için harika bir tercih olacaktır.

Son yıllarda Bodrum’un yükselen yıldızı olan Gümüşlük de denize girmek için oldukça ilginç bir alternatif. Gelin gibi süslü bir sahile sahip Gümüşlük. Su kabaklarıyla bezenmiş ağaçlar, nazar boncukları, mumlar, çiçekler Ege’nin kıyıcığında ziyaretçilerine farklı bir deneyim sunuyor. Gümüşlük’ü asıl özel kılan unsursa tarihi Myndos kentinin kalıntılarına ev sahipliği yapıyor olması. Öyle ki sahilden 150 metre uzaklıkta yer alan Tavşan Adası’na Antik Kral Yolu’nu takip ederek ulaşabilirsiniz. Binlerce yıllık bir yoldan denizin ortasındaki bir adaya yürümek kaçırılmaması gereken bir deneyim.





Halikarnassos’tan Bodrum’a…

Bodrum, yani çağlar öncesinin Halikarnassos’u, Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olarak kabul edilen Halikarnas Mozolesi’nin (Mausoleion) kenti. Bu sebeple dünyanın her yerinden gezgini tarifsiz güzellikteki coğrafyası kadar tarihi serüveniyle de kendine çeken tılsımlı bir yer. Her ne kadar günümüzde Halikarnas Mozolesi temel seviyesinde kalsa da (Anıtın bazı bölümleri, heykelleri ve kabartmaları günümüzde British Museum’da sergileniyor) gezginlerin ziyaret listesine girmeyi başarıyor. Bugün artık Bodrum’un sembolü haline gelmiş olan Bodrum Kalesi’yse çağlara meydan okuyan tavrıyla ziyaretçilerini başka dünyalara sürüklemeye devam ediyor. St. Jean Şövalyeleri tarafından 15. yüzyılın ilk yarısında yapılan kalede Halikarnas Mozolesi’nin parçaları da kullanılmıştır. Beş kulesi ve yüksek surlarıyla Ege’nin soluk kesen mavilikleri arasında yükselen kalenin içinde Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi görülebilir. Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi içinde gezerken Antik Çağ’da Anadolu kıyılarındaki gemicilerin izini süreceksiniz. Kalenin kulelerine tırmanmayı göze alırsanız Bodrum’un kendine has zarafetini seyretmeye doyamayacaksınız. Kalenin yarattığı mavilikler içindeki manzarayı uzaktan görmek istiyorsanız Bodrum Antik Tiyatro’yu mutlaka ziyaret etmelisiniz. Binlerce yıllık bir tiyatrodan mavilerin, beyazlarla bütünleştiği kent size bütün sırlarını verecek ve harika fotoğraflar çekeceksiniz.

Bodrum’un Paşa’sı olarak anılan, büyük sanatçı Zeki Müren’in hayatının son yıllarını geçirdiği evi de müzeye dönüştürülmüş durumda. Sanat yaşamından, gündelik hayatına Sanat Güneşi’nin yaşamına ışık tutan Zeki Müren Müzesi misafirlerini keyifle ağırlıyor.








Bodrum’da lezzete yolculuk…


Bodrum mutfağı kaçınılmaz olarak Ege’nin hafif ve taze lezzetlerine ev sahipliği yapıyor. Ege otlarının muhteşem tariflerle sunulduğu mezeler, deniz ürünlerinin geçit yaptığı iştah açıcı sofralar, bir Bodrum seyahatinin olmazsa olmazı. Güne taptaze bir limon bahçesinde başlamak için asırları devirmiş bir Bodrum evi olan Ha Lâ Bodrum’a uğramalısınız. Ha Lâ Bodrum’un huzurlu atmosferinde yapacağınız kahvaltıyla güne ferah bir başlangıç yapacaksınız.

Kabak çiçeği dolması, deniz börülcesi, fava, köpoğlu gibi Ege yolculuğunun olmazsa olmazı mezeleri Bodrum’da birçok restoranda rahatlıkla tadabilirsiniz. Ama Ege’nin bu klasik mezelerini binlerce yıllık Antik Kral Yolu manzarası eşliğinde denemek için Gümüşlük’te bulunan Myndos Restoran kesinlikle doğru adres. Burada günlük hazırlanan, mezeler ve balıklarla Ege’nin gerçekten tadına varabilirsiniz.
Bodrum seyahatinizde yeni lezzetler keşfedeceğiniz durak ise Marina’nın hemen girişinde yer alan Musto Bistro. Bodrum’un gözde mekanlarından biri olan Musto’da et ve balık ürünleri olağanüstü tariflerle hazırlanıyor. Soya soslu kalamar ızgara, közlenmiş patlıcan eşliğinde ahtapot ızgara, hurma püresiyle servis edilen kuzu sırt ızgara, kurutulmuş domates reçeli üzerinde kızarmış peynir topları Musto’nun alışılmışın dışında ama bağımlılık yaratacak tatlarından sadece birkaçı. 
Rengarenk çiçeklerin hüküm sürdüğü daracık Bodrum sokaklarında bu kentin ruhuyla bütünleşmiş bir yegane mekansa Avlu Bistro Bar. Avlu Bistro Bar, 160 yılı geride bırakmış bir Bodrum evinde hizmet veriyor. Klasikleşmiş Ege yemeklerini ve dünya mutfağının özel tatlarını misafirlerine sunan mekan atmosferiyle de keyifli anlar vaat ediyor.
Bodrum sahili irili ufaklı birçok işletme barındırıyor. Güneşin berrak sularla buluştuğu ve görüş açınızı Bodrum Kalesi’nin doldurduğu kısa molalar için ideal mekan Leman Kültür. Eğlenceli dekorasyonu ve mavinin her tonuna hakim lokasyonuyla Leman özellikle dondurmalı tatlılarıyla yazın hakkını veriyor.







Bodrum çarşıları


Bodrum çarşıları, pazarları hep enerjik, hep kıpır kıpır. Mozaik avizelerden, sokak ressamlarının manzaralarına, çinilerden el yapımı takılara Bodrum’da tezgahlar, vitrinler her zaman çok davetkar. Bölgenin hediyelik eşya pazarlarının hakimi, Bodrum’un simgelerinden biri olan yel değirmeni modelleri. Birazcık rüzgarda fırıl fırıl dönen beyaz yel değirmenleri Bodrum anılarınızı hep capcanlı tutacak objelerden. Bodrum’da kendinizi gerçek bir Bodrumlu gibi hissetmek istiyorsanız tamamen doğal ürünlerden ve el emeğiyle üretilen bir çift Bodrum sandaleti alabilirsiniz. Cumhuriyet Caddesi üzerinde bulunan BODRUM Sandalet, Antik Çağ’dan esinlenilmiş modelleriyle farklı bir alışveriş deneyimi yaşatacak.
Bodrum’da balıkçı ağlarına takılıp birer dekoratif öğeye dönüştürülen salyangozlar, deniz yıldızları ve mercanlar da tezgahlarda arzı endam ediyor. Ege’nin derin maviliklerinde gelişmiş bu tamamen doğal ürünler yabancı gezginlerin ilgi odağı. Denizle bu kadar iç içe bir memleketten iyot kokulu bir anıyla dönmek kim istemez?




Bodrum’da konaklama deyince:

Bodrum her bütçeye uygun konaklama alternatifiyle gezginlere pek çok seçenek sunan bir yer. Yaşanmışlığı olan yerlerden hoşlanıyorsanız 5 asırlık tarihi bir evde konaklamak harika bir seçenek. Marina’ya çok yakın bir konumu, mimarisi ve limon kokan bahçesiyle Ha Lâ Bodrum beklentilerinize fazlasıyla cevap verecek bir mekan. Şehirden çok uzaklaşmadan, beş yıldızlı otel konforunun pırıl pırıl kumsalla buluştuğu yer ise Bardakçı Koyu’nda yer alan Azka Otel. Gökkuşağının bütün renkleriyle uyanmak isteyenlerdenseniz Su Hotel Bodrum’a bir göz atmalısınız. Bodrum’un kalbinde yer alan Su Hotel, begonvillerin adeta dans ettiği bahçesi ve renkli tasarımıyla sizi neşeye davet edecek.





Tavsiyeler:


Bodrum coğrafi avantajıyla Türkiye’nin en güzel koylarına ve plajlarına ulaşılabilecek bir yarımada. Bodrum’un hemen her yerinden denize girmek mümkün. İnce kumların ayaklarınıza değdiği upuzun sahilleri yaz boyu dolup taşıyor. Seyahat programınıza bölgenin kuytu koylarını görmek üzere en az bir tekne turu alabilirsiniz. Tekneyle irili ufaklı Bodrum adacıklarına, elmas kadar parlak suların gözlerinizi kamaştıracağı burunlara, popüler plajlara ulaşabilirsiniz. Bodrum sahilinde günübirlik tekne turlarına katılabileceğiniz gibi, tekne kiralayıp kendi yolculuk planınızı da oluşturabilirsiniz.






Bodrum’da ulaşım:


Bodrum yaz aylarında oldukça kalabalık olan bir yer; bu nedenle trafik ve otopark sorunu yoğun biçimde hissediliyor. Araba kiralamak iyi bir seçim olsa da maalesef böyle zorlukları da olacaktır. Diğer taraftan kara ulaşımı pratik hale getiren unsur dolmuşlar. Neredeyse 24 saat dolmuş bulmak mümkün. Şehir merkezinden birçok yere rahatlıkla dolmuşlarla ulaşabilirsiniz. Yaz mevsiminde dolmuşların geçiş sıklığı da artmaktadır. Bodrum’da taksi kullanmak da bir alternatif ama çok pahalı olduğunu unutmayın!

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Her Daim Özlenecek Şehir: Çanakkale



Marmara’yı Ege’yle birleştiren, cazibesiyle dünyanın en ünlü destanına ilham veren, kahramanlarına müteşekkir olduğumuz, her mevsimin güzeli Çanakkale'yi anlatmaya devam ediyorum...


Kalbinden deniz geçen şehirler,  ozanların şiirinde, seyyahların güncesinde, komutanların gönlünde hep başköşede durur. Nadir bulunan güzellikler böyle yan etkiler yaratabilir (!) Brad Pitt’in Akhilleus olarak hafızalara çakıldığı gişe rekortmeni filmin atının önünden rüya gibi bulutlarla kaplı Boğaz’ı izlerken bu şehrin halet-i ruhiyeyi ters yüz eden semptomları bana da bulaşıyor.  Mitolojiler galaksisinden çıkıp, modern döneme kadar şöhretini bir an bile yitirmeyen Troya Savaşı’nı sembolize eden tahta at, bulutlu Boğaz sabahında fazlasıyla mitsel görünüyor.  Atmosferin etkisinden çıkmadan, konaklayacağım Büyük Truva Oteli’nin restoranında kahvaltı ediyorum.  Ardından tekrar Kordon’u adımlayıp tarihi saat kulesinin dibine varıyorum. Çanakkale’nin merkezini tanımak için yollara düşmüşseniz kesinlikle yürümek, yürümek, yürümek gerekiyor. 





Ayvalık’ın sarımsak taşından 1897 tarihinde yapılan saat kulesini merkeze alıp yönümü ona göre tayin ediyor, adresleri ona göre soruyorum. Farklı şehirlere gittiğim zaman navigasyondan ziyade, yerel halka adres sormayı tercih ediyorum. Bu hem biraz olsun sohbet ortamı yaratıyor, hem de bazen acayip komik anılar yaşamama sebep oluyor. Saat Kulesi ve çevresi capcanlı bir yer. Kulenin bir tarafı Kordon’a açılırken tam aksi istikamette yol alınca Çanakkale’nin tarihi sokaklarından biri olan Fetvane’ye çıkılıyor. Fetvane Sokağı taş binaları ve kahve kokusuyla hipnotize edici bir nokta. Söz konusu kahvenin karşı konulmaz kokusu olunca kendimi Han Kahvesi’nde buluyorum. Mor salkımların rüzgarda salındığı,ağaç gölgelerinde serinleyen, kendiliğinden nostaljik bir kahve.  İl Kültür Müdürlüğü’nden aldığım haritaları kurulduğum masama yayıp, kallavi bir Türk kahvesiyle anın tadını çıkarıyorum.  Aslında kolumdaki kadranda akrep ve yelkovan kovalamaca oynamasa bütün bir günü bu kahveye hibe edebilirim ama zamanım kısıtlı. Han Kahvesi’nden çıkarken girişin sağ tarafında yer alan Kepenek Keramik beni kendine çekiyor. Çömlekçilik ve her tür keramik bu şehrin tarihinin bir parçası. Kepenek Keramik’te Çanakkale’nin tarihinden esinlenilerek hazırlanmış çeşitli idoller, takılar, biblolar bulmak mümkün. Bu küçücük dükkana girer girmez raflardaki her şeye hayran olsam da keramikten üretilen Troya mührü replikasına adeta vuruluyorum.  Troya Antik Kenti buluntuları içindeki ilk yazılı belge olan Luvi dilindeki mühür, M.Ö. 12 yüzyıla tarihleniyor. Kepenek Keramik’te benim beğendiğim mühür madalyon olarak tasarlanmış. Madalyon uygun kordonla birleşip, boynumda yerini alınca, kendimi Toya’nın sahibi gibi hissediyorum. O meşhur lafta dediği gibi “Mühür kimdeyse Süleyman O’dur” değil mi ama? 


Yeniden Fetvane Sokağı’na inip, köşedeki Kent Müzesi’nin kapısını aralıyorum. 1800’lü yılların başından kalma bir yapıda kurulmuş olan müze aynı zamanda bir kültür merkezi olarak düzenlenmiş. Giriş katında güncel sergiler gerçekleştirilen müzenin diğer bölümlerinde şehrin sosyal hayatından,tarihinden, anılarından kurulu sabit bir sergi alanı bulunuyor. Yeniden sokağa çıkıp Yalı Camii’ne, çevresindeki kahvelere, manzaranın en afilisine dalıyorum. Birkaç sokak sonra o meşhur türküdeki yürek burkan Aynalı Çarşı’yla göz göze geliyoruz. İki caddeyi birbirine bağlayan çarşı bugün hediyelik eşya dükkanlarına ev sahipliği yapıyor. Kulaklarımda o duygulu türküyle Çanakkale Boğazı’nın en dar bölümünde gemileri selamlayan Çimenlik Kalesi’ne yürüyorum. Çimenlik ya da Kale-i Sultaniye bugün savaşın akışını değiştiren kahraman Nusret Mayın Gemisi’ni de içine alan bir Deniz Müzesi’nin bünyesinde. 




Deniz kokusunu içime çeke çeke şehir haritasında işaretlediğim, adı Troya Antik Kenti’yle özdeşleşen Manfred Osman Korfmann’ın adını taşıyan kütüphanede soluğu alıyorum. Korfmann Kütüphanesi Surp Kevork Kilisesi’yle sırt sırta vermiş bir yapı. Bir zamanlar kilisenin Sıbyan Mektebi olan kütüphanenin raflarını Korfmann’ın ve başka bağışçıların kitapları süslüyor. Tarihin ve kültürün şehri, o kadar çok rengi saklıyor ki birkaç sokak ötede şehrin sinagogunun zilini çalarken buluyorum kendimi. Kısa bir ziyaretin ardından  hafifçe başlayan yağmur tenime serin bir ürperti serpiyor. Kordon’u takip edip alameti farikası seramik olan şehrin Seramik Müzesi’ne sığınıyorum. Fatih Sultan Mehmet devrine kadar uzanan bir seramik üretimi mevcut bu topraklarda. Seramik öylesine ciddi bir iş ki koca şehre adını bile vermiş zaman içinde. Bugün Seramik Müze’si olan yapı Tarihi Er Hamamı’nın dönüştürülmesiyle ortaya çıkmış.  


Her şehrin hikayesi  vardır ya işte şimdi Çanakkale’nin hikayesinin peşine düşme zamanı. Homeros’un dilinden çıkıp, bugüne dek bir an bile şöhretini yitirmemiş tanrıları, kahramanları ve fanileriyle gizemli bir çağa açılan Priamos’un Troya’sının çağrısına kapılmamak olanaksız. Hele 2018 Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından,Troya Yılı ilan edilmişken Troya’ya dokunmak ayrı bir haz. Priamos’un hazinelerinden, mağrur ve kahraman Hektor’un, Akhilleus’la mücadelesine bir efsanenin doğduğu toprakları görmek gerçekten heyecan verici.   





Troya Çanakkale’nin en büyük hazinesi ama tek değil. Ezine ilçesinde yaklaşık 400 hektar üzerine kurulu bir Alexandria Troas var ki bu kadar göz önünde olup, namı az bilinir olsun, inanılır şey değil. Günümüzde yeşilin kamuflajıyla büyüklüğünü anlayamayıp,yanından geçip gidebilirsiniz. Ama yapmayın, tabelanın çığlığına kulak verin ve devrinin en parlak ticaret şehrini görün. Anadolu’nun en büyük antik kentlerinden biri olan Alexandria Troas ,Büyük İskender’in komutanlarından Antigonos tarafından kurulur.









 Birkaç yıl sonra yine İskender’in valilerinden Lysimakhos devreye girip şehrin adını İskender’e övgü olarak “Alexandria Troas” yapar. Gün gelir I. Konstantin bu şehri Roma İmparatorluğu’nun başkenti yapmayı bile düşünür.  Fakat başkent olma onuru Konstantinopolis’e (İstanbul) sunulur. Belki de Troas’ın kaderi o gün değişir, tarih küllerini savurdukça savurur.  Alexandria Troas’ı gezmeye, öyküsünü dinlemeye doyamasam da bölgeye çok yakın bir antik taş ocağına gitme fikrine tereddütsüz “evet” diyorum.   Neandria Kestanbol Antik Taş Ocakları’ndaki manzara karşısında nutkum tutuluyor. 2800 yıl önce terk edilmiş bir granit yatağı burası. Biçim verilmiş, yola çıkmaya hazır devasa sütunlar boylu boyunca yatıyor önümde. Zeytin ağaçları altında uzanan granit sütunlar trajik ama bir o kadar görkemli bir sahnenin ezeli ve ebedi oyuncuları gibi geliyor bana.  Buraya ilk defa gelmeme hayıflanıyorum. Çanakkale’ye bir kez daha hayran oluyorum…

17 Mayıs 2018 Perşembe

Gururlu ve Kahraman Gelibolu


Boğaz ipekli bir kumaş gibi titreşiyor. İki yaka arasında kanat çırpan martılar destanların kentinin üzerinde pervasızca süzülüyor. Unutulmuş zamanların unutulmayan savaşı Troya ve 1. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren zaferin mağrur şehri Çanakkale’yi keşfetmeye Gelibolu’yla devam ediyorum…



O bildik Hollywood filminin baş aktörü olan Troya atının dibinden gecenin sabaha uzanışını izliyorum. Çanakkale Kordon, henüz batmayan ay ışığının altında bir şiirin en çarpıcı dizesi gibi fısıldıyor.  Abartısız, sakin, dalgın bir güzellik var bu şehirde. Denizin esansı güçlü bir rüzgarla saçlarıma dokunurken, az ötede yolcularına seslenen feribotun gümbürtüsünü duyuyorum. Elimde valizim gün doğmadan sahile açılan Büyük Truva Otel’ine yerleşiyorum. Yol yorgunu halim, birkaç saat uykuyu hak ediyor. Boğaz’a karşı uyanıp, otelin manzarasında kahvaltı ediyorum. Feribot iskelesine doğru hızla yürümek gibi niyetlerim olsa da gün ışığında kordonun canlılığı fotoğraf çekmek için aklımı çeliyor.   
Fotoğraf faslına feribotta devam ederken neredeyse herkesin birbirini tanıdığını fark ediyorum. Sıcak, samimi bir ortamda feribot yol alırken, “Karşıya geçme” fiilinin İstanbul dışında bu denli gerçekçi olması hoşuma gidiyor. Tabiatın uyanışına işaret eden renklerle donanmış Gelibolu yarımadası olanca zarafetiyle beni kucaklıyor. Gelibolu, Çanakkale Savaşları ve Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı’nın kurulmasıyla her geçen gün daha da büyüyen bir açık hava müzesi haline gelmiş.  Denize serili bu yeşil yarımadanın her köşesi Çanakkale Muharebeleri’nin izlerini taşıyor. Mücadelenin zafere dönüştüğü Gelibolu’yu layıkıyla tanımak için en azından iki günlük bir zamana ihtiyaç var. Böylece  tarihi alanı keşfetmek üzere, adı Çanakkale Savaşları’yla özdeşleşen  Seyit Onbaşı’yla birlikte anılan Rumeli Mecidiye Tabyası ve Şehitliği’ne varıyorum.  Burada, 18 Mart 1915’te Boğaz’ı geçip İstanbul’a ulaşmayı hedefleyen müttefik donanmasına cesaretle mücadele eden Seyit Onbaşı ve bütün Mehmetçiklerimizin anısına yapılmış bir anıt yer alıyor.  Askerliğe “Ağır Topçu Neferi” olarak başlayan Seyit Onbaşı, topun mermi kaldıran vinci bozulunca,215 kiloluk top mermisini sırtına alarak namluya sürmüş, ateşlediği top sayesinde İngiliz zırhlısını batırmayı başarmasıyla da efsaneleşmiş bir savaş kahramanı. Böyle bir yiğitlik timsali yaşanan Rumeli Mecidiye Tabyası Gelibolu’nun ziyaretçi  akınına uğrayan bölgelerinden biri.  Kahraman Rumeli Mecdiye Tabyası’nın ardından askerlere sağlık hizmetlerinin verildiği Soğanlıdere Vadi’si,  Alçıtepe Şehitliği,  Çanakkale Cephesi’nin ilk şehitlerinin yattığı Seddülbahir Kalesi, Eskihisarlık Burnu’nda yükselen Şehitler Abidesi izlediğim rotayı oluşturuyor. Çanakkale Savaşları’nın sarsıcılığı her adımda yüreğime dokunuyor. Gelibolu tarihi yaşayan ve yaşatan bir coğrafya.  Bölgede yaşananları daha yakından izlemek içinse Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi’ne uğramak gerek.  Burada önce savaş sırasında kullanılan her çeşit eşyanın sergilendiği bir müzeyi inceleyip, ardından muharebenin etkileyici anlarının ileri simülasyon yöntemleriyle canlandırıldığı alana geçmek mümkün.
Gelibolu’da doğa geçmişi örten bir dantel gibi. Toprağın bereketi savaşın izlerini huşu içinde kamufle ediyor. Arıburnu Sahili’nde bulunan Anzak Koyu’nda verdiğim kısa molada aklımdan bunlar geçiyor.






 Yönümü Eceabat’ın kuzeyinde bulunan Bigalı Köyü’ne çeviriyorum.  Bigalı Köyü,  Nisan 1915’te Atatürk’ü misafir etmiş ve 19. Tümen’e karargah olmuş. Günümüzde Atatürk’ü konuk eden ev müze olarak ziyarete açık.  Kendine özgü dokusunda Bigalı meydanından başlayarak içinizi ısıtıyor. Çınar gölgesine kurulu kahvesi, bayraklarla ve Atatürk’ün sözleriyle donatılmış taş evleriyle Bigalı çabucak kalbe dokunuveriyor.



Gelibolu’da yeni günün ilk durağı mücadelesiyle destan yazan Conkbayırı. Conkbayırı’na ilerleyen yolda 57. Piyade Alayı Şehitliği karşıma çıkıyor. Yarbay Mutafa Kemal’in komutasında çarpışan 57. Piyade Alayı, çıkarmanın ilk gününde Arıburnu’na doğru harekete geçen  Anzak askerlerini geri püskürten Türk kuvvetlerinden biri. Gelibolu’da her adım insanı  cesaretin, kahramanlığın anlatısına götürüyor. Yoluma devam edip savaşa yeni bir yön veren Conkbayırı’na varıyorum.  Gelibolu yarımadası bu noktada, tümüyle görünüyor.  Anafartalar Grup Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in heykeliyle ufka dalıyorum. İçimi bir minnet ve şükran duygusu kaplıyor.



Conkabayırı’nın yarattığı tarifsiz duygu durumunun ardından aracın camından muazzam manzaralar, taş evlerin salındığı köyler, çobanlar, sürüler gelip geçiyor. Küçük Anafartalar Köyü’nün ardından Büyük Kemikli Burnu’nda soluklanıyorum. Kayaların denizle buluşması sürrealist bir etki yaratıyor. Kayalar öyle fantastik formlarda ki doğanın heykeltıraşlığına hayran olmamak imkansız.


 Denize bu kadar yaklaşmışken, yeni rotamı yine deniz belirliyor. Eceabat’ın şirin sahil köyü Kilitbahir’e eriştiğimde Boğaz’ın en dar yerine kurulan yonca planlı kaleyi ziyaret ediyorum. Yapılışı 15. Yüzyıla kadar uzanan Kilitbahir Kalesi, Çanakkale Savaşları ve Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı’nın çalışmalarıyla yaşayan bir tarih müzesine dönüştürülmüş. 
Kalenin yanı başında ancak filmlerde görülebilen bir kır kahvesinde oturup “Denizin Kilidi” anlamına gelen Kilitbahir’e, 1. Dünya Savaşı’na kafa tutan Çanakkale’ye, Boğaz’a, martılara tekrar tekrar  bakıyorum.  Masmavi deniz arada bir geçen gemilerle yırtılıyor. Gururlu ve yalın, Çanakkale sen ne güzelsin…