30 Mayıs 2018 Çarşamba

Her Daim Özlenecek Şehir: Çanakkale



Marmara’yı Ege’yle birleştiren, cazibesiyle dünyanın en ünlü destanına ilham veren, kahramanlarına müteşekkir olduğumuz, her mevsimin güzeli Çanakkale'yi anlatmaya devam ediyorum...


Kalbinden deniz geçen şehirler,  ozanların şiirinde, seyyahların güncesinde, komutanların gönlünde hep başköşede durur. Nadir bulunan güzellikler böyle yan etkiler yaratabilir (!) Brad Pitt’in Akhilleus olarak hafızalara çakıldığı gişe rekortmeni filmin atının önünden rüya gibi bulutlarla kaplı Boğaz’ı izlerken bu şehrin halet-i ruhiyeyi ters yüz eden semptomları bana da bulaşıyor.  Mitolojiler galaksisinden çıkıp, modern döneme kadar şöhretini bir an bile yitirmeyen Troya Savaşı’nı sembolize eden tahta at, bulutlu Boğaz sabahında fazlasıyla mitsel görünüyor.  Atmosferin etkisinden çıkmadan, konaklayacağım Büyük Truva Oteli’nin restoranında kahvaltı ediyorum.  Ardından tekrar Kordon’u adımlayıp tarihi saat kulesinin dibine varıyorum. Çanakkale’nin merkezini tanımak için yollara düşmüşseniz kesinlikle yürümek, yürümek, yürümek gerekiyor. 





Ayvalık’ın sarımsak taşından 1897 tarihinde yapılan saat kulesini merkeze alıp yönümü ona göre tayin ediyor, adresleri ona göre soruyorum. Farklı şehirlere gittiğim zaman navigasyondan ziyade, yerel halka adres sormayı tercih ediyorum. Bu hem biraz olsun sohbet ortamı yaratıyor, hem de bazen acayip komik anılar yaşamama sebep oluyor. Saat Kulesi ve çevresi capcanlı bir yer. Kulenin bir tarafı Kordon’a açılırken tam aksi istikamette yol alınca Çanakkale’nin tarihi sokaklarından biri olan Fetvane’ye çıkılıyor. Fetvane Sokağı taş binaları ve kahve kokusuyla hipnotize edici bir nokta. Söz konusu kahvenin karşı konulmaz kokusu olunca kendimi Han Kahvesi’nde buluyorum. Mor salkımların rüzgarda salındığı,ağaç gölgelerinde serinleyen, kendiliğinden nostaljik bir kahve.  İl Kültür Müdürlüğü’nden aldığım haritaları kurulduğum masama yayıp, kallavi bir Türk kahvesiyle anın tadını çıkarıyorum.  Aslında kolumdaki kadranda akrep ve yelkovan kovalamaca oynamasa bütün bir günü bu kahveye hibe edebilirim ama zamanım kısıtlı. Han Kahvesi’nden çıkarken girişin sağ tarafında yer alan Kepenek Keramik beni kendine çekiyor. Çömlekçilik ve her tür keramik bu şehrin tarihinin bir parçası. Kepenek Keramik’te Çanakkale’nin tarihinden esinlenilerek hazırlanmış çeşitli idoller, takılar, biblolar bulmak mümkün. Bu küçücük dükkana girer girmez raflardaki her şeye hayran olsam da keramikten üretilen Troya mührü replikasına adeta vuruluyorum.  Troya Antik Kenti buluntuları içindeki ilk yazılı belge olan Luvi dilindeki mühür, M.Ö. 12 yüzyıla tarihleniyor. Kepenek Keramik’te benim beğendiğim mühür madalyon olarak tasarlanmış. Madalyon uygun kordonla birleşip, boynumda yerini alınca, kendimi Toya’nın sahibi gibi hissediyorum. O meşhur lafta dediği gibi “Mühür kimdeyse Süleyman O’dur” değil mi ama? 


Yeniden Fetvane Sokağı’na inip, köşedeki Kent Müzesi’nin kapısını aralıyorum. 1800’lü yılların başından kalma bir yapıda kurulmuş olan müze aynı zamanda bir kültür merkezi olarak düzenlenmiş. Giriş katında güncel sergiler gerçekleştirilen müzenin diğer bölümlerinde şehrin sosyal hayatından,tarihinden, anılarından kurulu sabit bir sergi alanı bulunuyor. Yeniden sokağa çıkıp Yalı Camii’ne, çevresindeki kahvelere, manzaranın en afilisine dalıyorum. Birkaç sokak sonra o meşhur türküdeki yürek burkan Aynalı Çarşı’yla göz göze geliyoruz. İki caddeyi birbirine bağlayan çarşı bugün hediyelik eşya dükkanlarına ev sahipliği yapıyor. Kulaklarımda o duygulu türküyle Çanakkale Boğazı’nın en dar bölümünde gemileri selamlayan Çimenlik Kalesi’ne yürüyorum. Çimenlik ya da Kale-i Sultaniye bugün savaşın akışını değiştiren kahraman Nusret Mayın Gemisi’ni de içine alan bir Deniz Müzesi’nin bünyesinde. 




Deniz kokusunu içime çeke çeke şehir haritasında işaretlediğim, adı Troya Antik Kenti’yle özdeşleşen Manfred Osman Korfmann’ın adını taşıyan kütüphanede soluğu alıyorum. Korfmann Kütüphanesi Surp Kevork Kilisesi’yle sırt sırta vermiş bir yapı. Bir zamanlar kilisenin Sıbyan Mektebi olan kütüphanenin raflarını Korfmann’ın ve başka bağışçıların kitapları süslüyor. Tarihin ve kültürün şehri, o kadar çok rengi saklıyor ki birkaç sokak ötede şehrin sinagogunun zilini çalarken buluyorum kendimi. Kısa bir ziyaretin ardından  hafifçe başlayan yağmur tenime serin bir ürperti serpiyor. Kordon’u takip edip alameti farikası seramik olan şehrin Seramik Müzesi’ne sığınıyorum. Fatih Sultan Mehmet devrine kadar uzanan bir seramik üretimi mevcut bu topraklarda. Seramik öylesine ciddi bir iş ki koca şehre adını bile vermiş zaman içinde. Bugün Seramik Müze’si olan yapı Tarihi Er Hamamı’nın dönüştürülmesiyle ortaya çıkmış.  


Her şehrin hikayesi  vardır ya işte şimdi Çanakkale’nin hikayesinin peşine düşme zamanı. Homeros’un dilinden çıkıp, bugüne dek bir an bile şöhretini yitirmemiş tanrıları, kahramanları ve fanileriyle gizemli bir çağa açılan Priamos’un Troya’sının çağrısına kapılmamak olanaksız. Hele 2018 Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından,Troya Yılı ilan edilmişken Troya’ya dokunmak ayrı bir haz. Priamos’un hazinelerinden, mağrur ve kahraman Hektor’un, Akhilleus’la mücadelesine bir efsanenin doğduğu toprakları görmek gerçekten heyecan verici.   





Troya Çanakkale’nin en büyük hazinesi ama tek değil. Ezine ilçesinde yaklaşık 400 hektar üzerine kurulu bir Alexandria Troas var ki bu kadar göz önünde olup, namı az bilinir olsun, inanılır şey değil. Günümüzde yeşilin kamuflajıyla büyüklüğünü anlayamayıp,yanından geçip gidebilirsiniz. Ama yapmayın, tabelanın çığlığına kulak verin ve devrinin en parlak ticaret şehrini görün. Anadolu’nun en büyük antik kentlerinden biri olan Alexandria Troas ,Büyük İskender’in komutanlarından Antigonos tarafından kurulur.









 Birkaç yıl sonra yine İskender’in valilerinden Lysimakhos devreye girip şehrin adını İskender’e övgü olarak “Alexandria Troas” yapar. Gün gelir I. Konstantin bu şehri Roma İmparatorluğu’nun başkenti yapmayı bile düşünür.  Fakat başkent olma onuru Konstantinopolis’e (İstanbul) sunulur. Belki de Troas’ın kaderi o gün değişir, tarih küllerini savurdukça savurur.  Alexandria Troas’ı gezmeye, öyküsünü dinlemeye doyamasam da bölgeye çok yakın bir antik taş ocağına gitme fikrine tereddütsüz “evet” diyorum.   Neandria Kestanbol Antik Taş Ocakları’ndaki manzara karşısında nutkum tutuluyor. 2800 yıl önce terk edilmiş bir granit yatağı burası. Biçim verilmiş, yola çıkmaya hazır devasa sütunlar boylu boyunca yatıyor önümde. Zeytin ağaçları altında uzanan granit sütunlar trajik ama bir o kadar görkemli bir sahnenin ezeli ve ebedi oyuncuları gibi geliyor bana.  Buraya ilk defa gelmeme hayıflanıyorum. Çanakkale’ye bir kez daha hayran oluyorum…

17 Mayıs 2018 Perşembe

Gururlu ve Kahraman Gelibolu


Boğaz ipekli bir kumaş gibi titreşiyor. İki yaka arasında kanat çırpan martılar destanların kentinin üzerinde pervasızca süzülüyor. Unutulmuş zamanların unutulmayan savaşı Troya ve 1. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren zaferin mağrur şehri Çanakkale’yi keşfetmeye Gelibolu’yla devam ediyorum…



O bildik Hollywood filminin baş aktörü olan Troya atının dibinden gecenin sabaha uzanışını izliyorum. Çanakkale Kordon, henüz batmayan ay ışığının altında bir şiirin en çarpıcı dizesi gibi fısıldıyor.  Abartısız, sakin, dalgın bir güzellik var bu şehirde. Denizin esansı güçlü bir rüzgarla saçlarıma dokunurken, az ötede yolcularına seslenen feribotun gümbürtüsünü duyuyorum. Elimde valizim gün doğmadan sahile açılan Büyük Truva Otel’ine yerleşiyorum. Yol yorgunu halim, birkaç saat uykuyu hak ediyor. Boğaz’a karşı uyanıp, otelin manzarasında kahvaltı ediyorum. Feribot iskelesine doğru hızla yürümek gibi niyetlerim olsa da gün ışığında kordonun canlılığı fotoğraf çekmek için aklımı çeliyor.   
Fotoğraf faslına feribotta devam ederken neredeyse herkesin birbirini tanıdığını fark ediyorum. Sıcak, samimi bir ortamda feribot yol alırken, “Karşıya geçme” fiilinin İstanbul dışında bu denli gerçekçi olması hoşuma gidiyor. Tabiatın uyanışına işaret eden renklerle donanmış Gelibolu yarımadası olanca zarafetiyle beni kucaklıyor. Gelibolu, Çanakkale Savaşları ve Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı’nın kurulmasıyla her geçen gün daha da büyüyen bir açık hava müzesi haline gelmiş.  Denize serili bu yeşil yarımadanın her köşesi Çanakkale Muharebeleri’nin izlerini taşıyor. Mücadelenin zafere dönüştüğü Gelibolu’yu layıkıyla tanımak için en azından iki günlük bir zamana ihtiyaç var. Böylece  tarihi alanı keşfetmek üzere, adı Çanakkale Savaşları’yla özdeşleşen  Seyit Onbaşı’yla birlikte anılan Rumeli Mecidiye Tabyası ve Şehitliği’ne varıyorum.  Burada, 18 Mart 1915’te Boğaz’ı geçip İstanbul’a ulaşmayı hedefleyen müttefik donanmasına cesaretle mücadele eden Seyit Onbaşı ve bütün Mehmetçiklerimizin anısına yapılmış bir anıt yer alıyor.  Askerliğe “Ağır Topçu Neferi” olarak başlayan Seyit Onbaşı, topun mermi kaldıran vinci bozulunca,215 kiloluk top mermisini sırtına alarak namluya sürmüş, ateşlediği top sayesinde İngiliz zırhlısını batırmayı başarmasıyla da efsaneleşmiş bir savaş kahramanı. Böyle bir yiğitlik timsali yaşanan Rumeli Mecidiye Tabyası Gelibolu’nun ziyaretçi  akınına uğrayan bölgelerinden biri.  Kahraman Rumeli Mecdiye Tabyası’nın ardından askerlere sağlık hizmetlerinin verildiği Soğanlıdere Vadi’si,  Alçıtepe Şehitliği,  Çanakkale Cephesi’nin ilk şehitlerinin yattığı Seddülbahir Kalesi, Eskihisarlık Burnu’nda yükselen Şehitler Abidesi izlediğim rotayı oluşturuyor. Çanakkale Savaşları’nın sarsıcılığı her adımda yüreğime dokunuyor. Gelibolu tarihi yaşayan ve yaşatan bir coğrafya.  Bölgede yaşananları daha yakından izlemek içinse Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi’ne uğramak gerek.  Burada önce savaş sırasında kullanılan her çeşit eşyanın sergilendiği bir müzeyi inceleyip, ardından muharebenin etkileyici anlarının ileri simülasyon yöntemleriyle canlandırıldığı alana geçmek mümkün.
Gelibolu’da doğa geçmişi örten bir dantel gibi. Toprağın bereketi savaşın izlerini huşu içinde kamufle ediyor. Arıburnu Sahili’nde bulunan Anzak Koyu’nda verdiğim kısa molada aklımdan bunlar geçiyor.






 Yönümü Eceabat’ın kuzeyinde bulunan Bigalı Köyü’ne çeviriyorum.  Bigalı Köyü,  Nisan 1915’te Atatürk’ü misafir etmiş ve 19. Tümen’e karargah olmuş. Günümüzde Atatürk’ü konuk eden ev müze olarak ziyarete açık.  Kendine özgü dokusunda Bigalı meydanından başlayarak içinizi ısıtıyor. Çınar gölgesine kurulu kahvesi, bayraklarla ve Atatürk’ün sözleriyle donatılmış taş evleriyle Bigalı çabucak kalbe dokunuveriyor.



Gelibolu’da yeni günün ilk durağı mücadelesiyle destan yazan Conkbayırı. Conkbayırı’na ilerleyen yolda 57. Piyade Alayı Şehitliği karşıma çıkıyor. Yarbay Mutafa Kemal’in komutasında çarpışan 57. Piyade Alayı, çıkarmanın ilk gününde Arıburnu’na doğru harekete geçen  Anzak askerlerini geri püskürten Türk kuvvetlerinden biri. Gelibolu’da her adım insanı  cesaretin, kahramanlığın anlatısına götürüyor. Yoluma devam edip savaşa yeni bir yön veren Conkbayırı’na varıyorum.  Gelibolu yarımadası bu noktada, tümüyle görünüyor.  Anafartalar Grup Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in heykeliyle ufka dalıyorum. İçimi bir minnet ve şükran duygusu kaplıyor.



Conkabayırı’nın yarattığı tarifsiz duygu durumunun ardından aracın camından muazzam manzaralar, taş evlerin salındığı köyler, çobanlar, sürüler gelip geçiyor. Küçük Anafartalar Köyü’nün ardından Büyük Kemikli Burnu’nda soluklanıyorum. Kayaların denizle buluşması sürrealist bir etki yaratıyor. Kayalar öyle fantastik formlarda ki doğanın heykeltıraşlığına hayran olmamak imkansız.


 Denize bu kadar yaklaşmışken, yeni rotamı yine deniz belirliyor. Eceabat’ın şirin sahil köyü Kilitbahir’e eriştiğimde Boğaz’ın en dar yerine kurulan yonca planlı kaleyi ziyaret ediyorum. Yapılışı 15. Yüzyıla kadar uzanan Kilitbahir Kalesi, Çanakkale Savaşları ve Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı’nın çalışmalarıyla yaşayan bir tarih müzesine dönüştürülmüş. 
Kalenin yanı başında ancak filmlerde görülebilen bir kır kahvesinde oturup “Denizin Kilidi” anlamına gelen Kilitbahir’e, 1. Dünya Savaşı’na kafa tutan Çanakkale’ye, Boğaz’a, martılara tekrar tekrar  bakıyorum.  Masmavi deniz arada bir geçen gemilerle yırtılıyor. Gururlu ve yalın, Çanakkale sen ne güzelsin…


10 Mart 2018 Cumartesi

2018 Troya Yılı! Troya'ya Gitmenin Tam Zamanı

Efsanevi bir aşk, dünyayı değiştiren bir savaş, dillere destan Troya...Ucu bucağı olmayan zamanın, henüz tam aydınlanmamış anında güzeller güzeli Helen'li, romantik Paris'li, yiğit Hektor'lu, bilge Priamos'lu, kahraman Akhilleus'lu, gaddar Agamemnon'lu, kurnaz Odyseus'lu İlyada'nın dile geldiği Troya...Çanakkale'nin düşle gerçeği kavuşturan, mitsel, romantik ve mağrur Troya'sının UNESCO Kültür Mirası Listesi'ne girişinin 20. yılı...Demem o ki masal gibi bir sene var önümüzde:  2018 Troia Yılı !




Troya Yılı münasebetiyle Troya'da olmanın mutluluğuyla... 



Bütün zamanların en şöhretli anlatısı hiç şüphesiz Homeros'un kaotik bir aşk sarmalında fanilerle, ölümsüzleri karşı karşıya getirdiği ve kurnazlığın kışkırtıcı zaferiyle sonuçlanan dizelerle aktardığı efsanevi Troya Savaşı. Zamana Olimposlular hükmederken başlar bütün hikaye. Ölümsüz tanrılar evreni İda'nın tepesinden seyredip, fanilerin yazgısına, mevsimlere, toprağa, iyiliğe ve kötülüğe hükmederken olur ne olursa. Başrolde güzel bir kadın, kalbine söz geçiremeyen bir erkek ve bir de kutsal metinlerin masum görünüşlü memnu meyvesi elma vardır aslında. Üzerinde "en güzele" yazan elmayla başlayan çekişmeyi güzellik ve aşkın tanrıçası Aphrodite kazanır. Paris, şan şöhret, zenginlik değil de aşk ister çünkü. Aphrodite aşk vaadiyle Hera ve Athena'yı saf dışı bırakıp "en güzel" seçilmesiyle ok yaydan çıkıverir. Ok, Paris'in kalbine tam yerinden saplanırken, sonunda Paris'in yurdu Troya tarih sahnesinden silinecektir.       





Fakat dünya dönerken Troya önce düşlerde, sonra sanatın her dalında erişilmez bir sır gibi algılanmaya devam eder. "Kayıp şehirlerin" o dokunulmaz cazibesi adına kazınmıştır bir kere. İşte 19. yüzyılda, arkeoloji canlanmaya, seyahat olanakları nispeten kolaylaşmaya başlayınca birçok maceraperest ve aç gözlü insan Troya'yı keşfetme ve Priamos'un paha biçilemez hazinesini bulma hayaline kapılır. Bunların arasından en azimlisi hiç şüphesiz Henri Scheliemann'dır. Schliemann kendi uydurduğu biyografisinde çocukluğundan itibaren Homeros'un dizelerine vurulmuş, bu uğurda düşmüş kalkmış, itilip kakılmış ve yılmamış bir karakter olarak karşımıza çıkar. Bu çilekeş biyografinin belki elle tutulur tek doğru tarafı Schliemann'ın yılmayan kişiliğidir. Katip olarak atıldığı iş yaşamında zengin bir tüccara dönüşmüş, kısa sürede birden fazla dili öğrenebilmek için yoğun bir mesai harcamıştır. Ticaretten kazandığı parayı ihtirasla sarıldığı "amatör arkeoloji ruhunun" peşinde savurmuş ve karşılığını kat kat almıştır. Ancak önlenemez şöhreti kudretli Troya'yı bulduğunu ilan ettiğinde yakalar. Çanakkale yakınlarındaki antik kalıntıların arasından çıkardığı iki yüz elli altın objenin tümünü "Priamos Hazinesi" olarak ilan eder. Lakin mücevherleri kimselere haber vermeden Atina'ya kaçırması Türk makamlarıyla başını derde sokar. Üstelik amatör arkeoloji ruhunun altın tutkusu, arkeolojik çevrelerde hiç hoş karşılanmaz. Böylece bütün bu sansasyonun üzerine kocaman bir karanlık çöker. Bundan böyle Schliemann masalı iki görüş üzerinde ilerlemeye mahkum olur. Bu görüşlerden ilki Schliemann'ın bir şekilde modern arkeolojinin babası olduğu yönündedir. Ancak baskın görüş arkeoloji aşkının hilekarlığa alet edildiği şeklindedir. Nitekim 1890'da yaşamı sona eren Schliemann'ın yarattığı kaos her geçen gün büyüyerek çağımıza dek ulaşır. Bütün bu tutarsız tablonun yegane sorumlusu da maalesef Schliemann'ın bizzat kendisidir. 



Priamos Hazinesi'nin mücevherlerini takan Sophia Schliemann

Schliemann, bir masal kahramanı olmayı düşledi. Zengin olmayı, hatta sinema çağını yakalamış olsaydı Indiana Jones'un kimliliğini çaldığını bile iddia edebilirdi. Gerçek olan uygarlık tarihine, sanat tarihine yaptığı katkıydı. Ne var ki Troya düşüşüyle başlayan şiirsel tasavvuru, bin yıllar sonra yeniden keşfedilirken apayrı bir gizem perdesiyle donattı. Gizlice Türkiye'den çıkarılan hazine, dünyanın farklı ülkelerinde soluklandı. Ardından Berlin Müzesi'nde koruma altına alındı. II. Dünya Savaşı felaketi yaşanırken de birçok sanat eseri gibi sırra kadem bastı. Berlin Duvarı'nın yıkıldığı sıralarda yarım asırlık sır nasıl olduysa aydınlanıverdi. Kayıp mücevherlerin önemli bir bölümü Moskova'da Puşkin Müzesi'nde ortaya çıktı. Halen mücevherlerin Türkiye'ye iade edilmesi konusu görüşülüyor. Bu arada hazinenin farklı ülkelerde olan parçalarından bir kısmı yoğun çabayla  ana yurduna döndü. 


İşte bütün bu sansasyona sebep olan, öyküsü sanatın her dalını esinleyen Troya Antik Kenti, 1998 yılında UNESCO Kültür Mirası Listesi'ne girer. Dünyanın en şöhretli antik kentinin UNESCO Kültür Mirası Listesi'ne girişinin 20. yılı olması münasebetiyle 2018 Troya yılı ilan edildi! En erken yerleşimin Tunç Çağı'na dek indiği Troya'da insanlık tarihinden 3000 yılı kesintisiz olarak izlemek mümkün. Homeros'un rehberliğinde benzersiz bir uygarlığın peşine düşmenin tam zamanı. Çanakkale'yi şenlik tadında bir yıl bekliyor. 2018'in  yaz aylarında Troya yepyeni müzesine kavuşacak. 



Veda Busesi


Boğaz'ı, efsaneleri, destansı savaşları, tabiatıyla Çanakkale'ye gitmek için Troya şu sıralar en geçerli sebep. Gelecek yazılarda mitleri, mücadelesi,  yaşanılası atmosferi, sokakları ve insanlarıyla Çanakkale'yi anlatmaya devam edeceğim. 














19 Kasım 2017 Pazar

Dört kapılı, ilahi kent: İznik

Kuşların kanat çırpışını, sonbaharda dökülen yaprakların sakin hışırtısını duyarak, sazlıkların sonsuz ve yumuşak bir müzikle titreştiği bir göl kenarında yürümek...Surlarla kuşatılacak kadar değerli, kutsal kararlar alınacak kadar uhrevi, imparatorluklara başkent olacak kadar önemli bir kent. Güneşin kızıllığına hapsolan sokaklardaki ebedi hüzünle, ilahi ve dünyevi takvimde unutulmuş İznik... 


Derler ki "Zeytin bütün ağaçların ilkidir", zafer, akıl ve barışla özdeşleşen muazzam bir ağaç. Efsaneler çağında bütün zeytin ağaçlarını Athena'nın yarattığına inanılır. Gerçekten de bir antik şehirde Athena'ya ait bir tapınak varsa orada mutlaka bir zeytin ağacı görürsünüz. Kutsal tesadüfler de olmasa hayat çok renksiz olurdu...İşte İznik'e girerken yolun iki yanında, olanca zarafetiyle bütün ufku kaplayan zeytinlikler eşliğinde aklımdan bunlar geçiyor. Aracı müsait bir yere park edip zeytinlerin arasında dolaşmaya başlıyorum. Köylüler erken hasat için çalışıyor. Yerlere örtüler serilmiş, sepetlere, kasalara zeytinler yüklenmiş. Havada tarif edilemez bir sessizlik asılı duruyor. Deklanşör dışında çıt çıkmıyor zeytinlikte. Herkes ağaçları rahatsız etmekten çekiniyor adeta.



Zeytinlikten ayrılıp tarihi surların içinden kadim şehre giriyoruz. Kalacağımız göl kıyısı oteli bulduktan sonra İznik'i adımlamaya başlıyoruz. Dünya üzerinde yürüyerek gezilecek şehirler vardır ya İznik kesinlikle bunlardan biri. Elinize bir harita alıp, görmek istediğiniz yerleri işaretleyin ve ilerleyin. Birbirini kesen Kılıçarslan ve Atatürk Caddesi bu küçük kentin ana yolunu oluşturuyor. Diğer tüm sokaklar bu iki caddenin çevresinde konumlanıyor. 


Bizans İmparatoru Büyük Konstantin, Hıristiyanlığı resmi din yapacağı sıralarda (M.S.325) bazı konularda uzlaşma sağlamak üzere dönemin önde gelen teologlarını ve din adamlarını İznik'te topladı. Böylece kutsal metinler dört İncil olarak kabul edildi ve Paskalya gibi önemli bayramlar belirlendi. Bu sayede çağın Nikaia'sı Hıristiyanlık için kutsal bir mana kazandı. Büyük konsil 787'de yedinci kez yeniden Nikaia'da buluşunca kentin ilahi karakteri perçinlenmiş oldu. Hıristiyan Bizans da, gücüne ve imana yakışır şekilde, çağın ruhuna uygun olarak, Ayasofya'yı Nikaia'ya armağan etti. 
  


Mukaddes bir yazgıyla mühürlenmiş İznik'in asırlar boyu en ünlü yapısı Ayasofya'sı. Uzun yıllar müze olarak korunmasının ardından restore edilip camiye dönüştürülen yapı hala Hıristiyanlar için özel bir değer atfedilen mekanlardan biri. Üç nefli  bazilika yıllara meydan okurcasına İznik'in tam kalbinde yer alıyor. Görmemek, görüp de içine girmemek imkansız. Ayasofya'nın çarpıcı geçmişine karıştıktan sonra İznik'le özdeşleşen çinilerin izini sürüyoruz. Çinicilik bu küçük kenti dünya sanat literatürüne sokmuş bir alan. Yaşam normlarının farklılaşmasıyla gündelik hayatımızın asli unsurlarından biri olmasa da çini hala canlılığını korumaya devam ediyor. Anadolu Selçuklular'dan aldığı mirası geliştiren ve 15.ve 16. yüzyılda zirveye ulaşan Osmanlı çini sanatında İznik özgün bir biçim ve yönteme ulaşmayı başarmış. Bugün Batı'da "Blue Mosque" olarak anılan Sultan Ahmet Camii gibi birçok anıtsal yapının simgesi olan çini panolar, müzelerde ve özel koleksiyonlarda yer alan tabak, kandil, vazo gibi parçalar İznikli zanaatkarların inceliğiyle üretilen eserlerden. Bugün bile sırrı çözülemeyen renklere, kilin zarafet ve sağlamlıkla ulaştığı forma hayran olmamak mümkün değil. İznik'te bugünün çiniciliğini keşfetmek üzere Süleyman Şah tarafından kurulan ve Anadolu'nun ilk medreselerinden biri olan Süleyman Paşa Medresesi'ne sokuluyoruz. Burada çini atölyelerine girip ustalarla sohbet edip, dükkanlarda sergilenen hakiki İznik çinilerinden bir seyahat anısına sahip olmak mümkün. Diğer taraftan kubbelerle ve eyvanlarla çevrili avluda, rayihası havayı zapt eden bir kahveyle mola vermekse paha biçilemez. 






Başlı başına bir açık hava müzesi olan kentte Roma döneminden kalma Antik Tiyatro'ya tepeden bakıyoruz. Zira 15 bin kişilik tiyatro ziyarete açık değil. Gezgin ruhları kucaklayacağı anı bekleyen tiyatrodan ayrılıp 14. yüzyıl Osmanlı mimarlığının seçkin örneği Nilüfer Hatun İmareti'nde soluğu alıyoruz.  Sultan 1. Murat tarafından annesi Nilüfer Hatun adına inşa ettirilen imaret uzun yıllardır müze olarak hizmet veriyor. İznik'te tarih tarih içinde saklanan bir hazine. Kentin biyografisini oluşturan Yunan, Roma, Bizans, Osmanlı medeniyetleri Nilüfer Hatun İmareti'nde bir bir önümüzde beliriyor. Küçücük bir ilçe fotoğraflara, anılara sığmaz oluyor. Derken müzenin bahçesinden doğanın bütün yeşillerini bedeninde taşıyan o ünlü minareyi fark ediyoruz. Müzenin komşusu İznik Yeşil Camii, Erken Osmanlı Mimarisi'nin baş tacı bir yapı. Merkezi bir kubbenin örttüğü kare kubbesi ve firuze-lacivert çinileriyle Yeşil Camii gerçek bir başyapıt.  
Güzel bir günün olmazsa olmazı lezzetli yemeklerle donatılmış bir sofradır. Bizde günün kritiğini yapmak ve şöhreti bütün yurda yayılmış köftelerin tadına bakmak üzere Köfteci Yusuf'a yöneliyoruz. Özellikle Marmara'dan Ege'ye kara yolunu tercih edenlerin aşina olduğu Köfteci Yusuf'un ilk şubesi 21 yıl önce İznik'te açılıyor. Sonrası Köfteci Yusuf'un marka olmasıyla devam ediyor. Bizim favorimiz, köfte ve turşu olsa da burada kırmızı et ve kahvaltı namına ne ararsanız var. İçerisi İznik'in en kalabalık yeri. Uzun saatler açık olmasının, tadın ve güler yüzün bu ilgiyi hak ettiğini söylemek gerek. 
Akşam iyiden iyiye inerken yorgunluğumuzu dindirmek otelimize dönüyoruz. 




Yeni gün İznik Gölü'nün yanı başında, Askania Otel'in keyifli kahvaltısıyla başlıyor. Kahvaltının ardından biraz gölün keyfini çıkarıp yine surlarla kuşatılmış, dört kapılı Nikaia'ya gidiyoruz. Surlar bir devrin en önemli savunma yapılarıysa, kapılar da bahsi geçen devrin mimarlık abideleri. İznik'i çevreleyen surların kapıları da mimari ve sanatsal nitelikleriyle son derece dikkat çekici. Bu kapılardan en ilginci süsleme kuruluşunda gülen ve ağlayan tiyatro maskları bulunan İstanbul Kapı. İznik'in diğer anıtsal kapıları Yenişehir Kapısı, Göl Kapısı ve Lefke Kapısı olarak sıralanıyor. Neredeyse  iki bin yılı devirmiş kapılardan geçip, zamanın usulca aktığı sokaklarda yeni rotamız Orhan Gazi Hamamı. 











Restore edilip bir kültür merkezi haline çevrilmiş hamam yine tarihi mekanda çini dükkanlarıyla buluşmamızı sağlıyor. Hatailer, çintemaniler, güller, kıvrık dallarla bezenmiş mavi beyaz çinilerin dekorunda, Orhan Gazi Hamamı'nın avlusunda bir çay içmek kaçınılmaz oluyor. Kısacık çay arasının ardından Yenişehir Kapısı'nı geçip kentin merak uyandıran yapısı Kırgızlar Türbesi'ne uğruyoruz. Buranın İznik'in fethi sırasında şehit olan Kırgızlar'ın anısına Orhan Gazi tarafından yaptırıldığı sanılıyor. Türbe mimari ve kalem işi süslemeleriyle tarihimizin şaşırtıcı yapılarından olmasının yanında önünde yer alan Kırgız heykeliyle de İznik'in özgün tarihinin tanıklarından. Ayrıca Kırgızlar'ın da bu türbeye hürmet gösterdiği ve İznik'te Kırgız şenlikleri düzenledikleri biliniyor.  





 Veda Busesi

İznik'e İstanbul'dan çıkışta bir kahverengi tabela uzaklığında. Kışın üzerine çöken kömür kokusu bile içindeki  cevheri gölgeleyemiyor. Ama uzak ve unutulmuş gibi; tam tastamam olacakken bir yerlerden dönülmüş gibi. Fazlaca bakıma, biraz süse, lakin en çok geçmişine top yekun sahip çıkmaya ihtiyacı var. Kocaman bir kültür kenti olacağına, üzerinde kimsenin sahiplenmediği bir keder asılı. Üçüncü gelişimde coşkun ve layığınca ol İznik...Bu boynu bükük halin içime dokunuyor çünkü...