16 Ocak 2017 Pazartesi

Batum "Mucizevi ve Aşık" (4)

Karadeniz'in vizesiz ve hatta pasaportsuz tatil rotası Batum'un son yazısıyla yine güneşin zirve yaptığı yaz günlerindeyim. Pusulam dünyanın en büyük botanik parklarından biri olan Batum Botanik Bahçesi'ni işaret ediyor. Şehir merkezine 10 km mesafede ve dile kolay 108 hektarlık bir alanda, masmavi bir denizle sarmaş dolaş bir burunda yer alıyor. Yazın yerli yabancı bütün Batum'un en gözde mekanlarından biri burası. Önümüze atlası alırsak, neredeyse dünyanın bütün enlem ve boylamlarında yetişen bitki türlerini bu bahçede görmek olası. Artık  Asya mı dersiniz, Amerika mı istersiniz, Meksika'dan geçip Himalayalar'a mı uzanmak hevesindesiniz, yoksa  Avusturalya'dan Akdeniz'e ani bir dönüş peşinde misiniz, işte 108 hektara yedi iklim dört bucağı sığdırmış adamlar. Bu adamlardan en önemlisi Rus Botanik Bilimci Andrey Nikolayeviç Krasnov (1862-1914). Kendisi
 Rus tarihiyle birazcık ilgilenenlerin bileyakından tanıdığı General Pyotr Krasnov'un da ağabeyi oluyor. Krasnov kardeşler bu parkın ortaya çıkması için yoğun çaba sarf etmiş. Uzak ülkelerden fidanlar ve tohumlar getirmek için dönemin koşullarını sonuna kadar zorlamışlar. Parkın resmi olarak açılması 3 Kasım 1912 tarihinde gerçekleşmiş. Ekim Devrimi'nin ardından buraya büyük ihtimam gösterilmiş ve Sovyetler'i uluslararası ölçekte gururlandıran bir yer olarak öne çıkarılmış. O kadar ki günümüzde 2000'den fazla bitki ve ağaç türüne ev sahipliği yapan Batum Botanik Bahçesi'nin , Sovyetler Birliği dağılmadan önce bu rakamdan iki kat fazla türe sahip olduğu ifade ediliyor.


Andrey Nikolayeviç Krasnov (1862-1914)
Parkın içinde, bu muhteşem parkın kurucusuyla da karşılaşıyoruz.


 İklimi nedeniyle  Batum genel olarak yılın neredeyse tamamında yeşili muhafaza edebilen bir şehir. Bu sebepten hangi mevsimde olursa olsun Batum Botanik Parkı'nı gezi programınıza alabilirsiniz. Şehir merkezinden otobüslerle ya da bir taksiyle ulaşabileceğiniz kadar yakın bir mesafede. Mütevazı girişinden bilet aldıktan sonra kendinizi Lara Croft'ın hoplayıp zıpladığı ormanda gibi hissedeceksiniz. Her ağacın, her bitkinin açıklamalarını okuyarak ilerlemek çok zamanınızı alacak. Arada Nikolayeviç Krasnov'un izlerine rastlayacaksınız. Zira kendisi yaşamını buraya adadığından evi ve mezarı halen burada.
Yürüyerek gezerken mutlaka zorlanacaksınız ama turistik shuttle yapan araçlar imdadınıza yetişecek. Acıkırsanız parkın içlerinde bambulardan yapılmış küçük pizzacılara, kahvelere rastlayacaksınız.  Biz de bu bambulu gölgeliklerden birinde kendimize bir Batum günü biterken yer bulduk. Adını okuyamadığım yerel bira eşliğinde harika bir pizza yedik. Daha önceki yazılarda değindiğim gibi hamur işi faslı Batum için çocuk oyuncağı. Fakat burada gezinirken pek ayrımına varamadığım sinekler (sinekgillerdenbir şeyler adları başka bir şey de olabilir) bu kısa moladan oldukça fazlaca nemalandılar. Günün yorgunluğuyla çok fark etmesem de ertesi sabah bacaklarımda kocaman şişler ve deli gibi kaşıntıyla uyandım. İstanbul'a döndüğümde bile kötü görünüyorlardı. Zaten ısırıklar o kadar şiştiler ki sonradan birer mor gölgeye dönüştüler. Bu noktada önlem almak artık ziyaretçilere kalmış, ben uyarımı yapıyorum, günah benden gidiyor!

Bu manzaraya sırtını verip, fotoğraf çekmek Batum Batonik Parkı'nın olmazsa olmazı.
Selfie çubuklarından yer bulabilirseniz, bilin ki çok şanslısınız.







Gövdesi iki yakayı birleştiren, dalları gökyüzüne uzanan capcanlı bir ağaç.
Adeta efsaneler çağından fırlamış, gelmiş gibi...
Üstünde poz vermek de serbest bu arada!

Diğer taraftan Batum Botanik Parkı'na geldiniz, mevsim yaz. Etrafta hasırını yere sermiş manzaraya tepeden bakanlar, kendi çapında ağaçlık bölgelerde olmamak kaydıyla piknik yapanlar göreceksiniz. Dahası mayolu, ıslak insanlara rastlayacak ve belki denize girmek isteyeceksiniz. O zaman parkın içinden geçen eski Gürcü demiryolunu takip edin, beyaz sütunlu eski bir istasyona gelince durun. İstasyonun önü alabildiğine Karadeniz, kendi halinde bir plaja sahip. Ama tabi şezlong, şemsiye gibi kıvır zıvırlar, cankurtaran gibi ehemmiyetli insanlar beklemeyin, çünkü yok. Yine de İsterseniz havlunuzu, serip denize atlayabilirsiniz. İşte bu satırlar hazırlıklı gidin ve o sıcakta denizle buluştuğunuzda beni bir an olsun hatırlayın diye yazıldı!







Nilüferler, sonsuza uzanan bambular, çiçekli tarhlar, ilk defa gördüğüm ağaçlar, nostaljik bir hava yaratan tren rayları ve açık biçimde hüzünlendiren eski bir istasyon; tam karşıda Karadeniz'in pusuna karışmış Batum silueti...
Bütün bir günü hiç sıkılmadan hibe edebileceğiniz ve hatta  sinekler sizi haşat etse de gittiğinize pişman olmayacağınız bir botanik bahçesi.  



Gonio Kalesi

Böyle yazıyı bitirmişim gibi oldu ama Batum'daki son durağım Gonio Kalesi'ni de anlatarak rekor sayıdaki Batum anlatısına son vermek niyetindeyim. 
Gonio Kalesi Çoruh Nehri ağzında kurulmuş, çağının önemli bir ticaret merkezi. İlk ortaya çıkışı Roma dönemine kadar uzanıyor. Roma İmparatorluğu'nun tarih sahnesinden çekilmesiyle de Doğu Romalılar'ın yani Bizans'ın ve akabinde de Ayastefasnos'a kadar da Osmanlı himayesinde kalmış bir kale. Gonio zamana karşı kendini oldukça iyi korumuş durumda. Burçları, den danları, kanalizasyon sistemi, neredeyse her bir şeyi yerli yerinde. Kalede arkeolojik çalışma halen devam ediyor ama burayı özel kılan en önemli etken Aziz Matta.  Evet, İsa'nın on iki havarisinden biri olan Matta'dan söz ediyorum. Hatta Yeni Ahit'teki dört İncil'den ilkinin de yazarı oluyor kendileri. 

Gonio Kalesi


Gonio Kalesi'nde dilek ağacı izdihamı



İnanışa göre Havari Matta, İsa'nın öğretisini yaymaya uğraşırken bu topraklara kadar geliyor. Ecel de kendisini Gonio Kalesi'nde yakalıyor ve bu kutsal beden kaleye defnediliyor. Kısacası rivayet odur ki Havari Matta'nın fani bedeni bu kale içinde bir yerde gömülü. Bu tabi Gürcü arkeologlar tarafından kesin bilgi olarak lanse ediliyor. Ve ciddi biçimde parlatılıp servis ediliyor. Dolayısıyla birçok Hıristiyan için burası da bir haç rotası oluyor. Nitekim yılın belli dönemlerinde burada dünyanın farklı noktalarından gelen din adamları buluşup ayin yapıyor. Tabi inançlı Hıristiyanlar da hacı olmak için üşenmeyip buralara kadar geliyorlar. Aziz Matta'nın kutsal kişiliği yalnızca Hıristiyanlar'ı değil Batum'u ziyaret eden her dinden insanı da bir araya getiriyor. Kalenin içindeki büyük kuyuya yakın kocaman bir ağaç dilek ağacı olma görevini üstlenmiş. Neredeyse her yaprağı Aziz Matta'ya yollanmak üzere dileklerle doldurulmuş. Dilek ağacına yaklaşıp ben de bir dilekte bulunmayı ihmal etmiyorum elbette. Ayrıca ağacın üstünde çok fazla biniş kartı olması dikkatimden kaçmıyor. Birazcık inceleyince dilek ağacının ciddi ciddi Türkiye için mesai yaptığını anlıyorum. 
Ee ne diyordu Bulutsuzluk Özlemi "Bir umuttu yaşatan insanı"...
Böyle hem tarihi, hem kutsal, hem de umut vaadeden bir yer Gonio Kalesi. Benim Batum'dan ayrılmadan önce ziyaret ettiğim son alan olarak kayıtlara geçiyor zihnimde. 

Veda Busesi

Ve böylece nihayet Batum içerikli yazılarım sona erdi. En azından yeniden Batum'a gidene kadar...Belleğimde ışıl ışıl bir şehir olarak kaldı Batum. Sanırım biraz bu sebepten, biraz da uzun kaldığım için olsa gerek anlatacaklarım da uzadı gitti. Ve ben en sonunu umutla bitirebildim...
 "Aşkın ve Mucizenin Şehri Batum" bir gün yeniden buluşacağız, sen çok değişmiş olacaksın ve mutlaka ben de... 


*Batumlu yazıların tamamını okumak için tık tık:

Batum: "Mucizevi ve Aşık" (1)

Batum:  Mucizevi ve Aşık (2)

Batum: "Mucizevi ve Aşık (3)

26 Aralık 2016 Pazartesi

Batum: Mucizevi ve Aşık (3)

Mevsim kış, hava buz olsa da sımsıcak yaz günlerinde komşuda gezmelere devam ediyoruz. Yine ayardan ağustos, yine şehirlerden Batum'dayız. Aşkla ve mucizeyle anılmak isteyen bu güzel Karadenizli'yi öyle kısaca anlatmak mümkün olmayınca (birinci , ikinci) üçüncü yazıyla karşınızdayım. "Herkes beni görsün, herkes bana gelsin!" diye çığlık çığlığa bağıran Batum'u adım adım, dip bucak gezmeye devam ediyorum işte...

Dancing Fountain
Gündüzü başka gecesi bambaşka olan bir Batum mekanı.
Geceleri bu sakin sular müzik eşliğinde hareket eden fıskiyelere dönüşüyor. Üstüne bir de slayt gösterisi yapılıyor. Batum gecelerine katılmak için iyi bir başlangıç. Sahile paralel bir alanda bulunuyor. Arkada kule gibi görünen bina bir restoran önü alabildiğine Karadeniz, arkası da bu dans eden göl. Bence "fountain" değil en azından günün her saati değil. 

Hafif yağmurlu bir sabah yaz sabahına Batum Katolik Kilisesi manzaralı odamda "günaydın" diyorum. Önceki yazılarda söz ettiğim gibi Batum'da Leogrand Hotel & Casino'da kaldım. İlk geldiğim gün deniz manzaralı odaları olmadığı için üzülerek şehir manzaralı oda verdiler. Otelin bütün odaları kocaman ve dışa açılan cephe boydan boya pencere olarak düzenlenmiş. Yaklaşık bir hafta kaldığım otelde her sabah Batum Katolik Kilisesi'ne bakarak uyandım. Yapı o kadar güzel ki perdeyi bir kere bile çekmek aklıma gelmedi. 


Batum Katolik Kilisesi

 
Leogrand Hotel'den Argo Cable Car


Leogrand Hotel & Casino



 Böyle bir odada uyanıp, otelin sahile bakan restoranında fevkalade bir kahvaltıya koyulurken, gökyüzü de dakika dakika koyulaşıyor. Ama oturduğum yerden gördüğüm kadarıyla Batum Teferik (Argo Cable Car) vızır vızır işliyor. Güne planladığım gibi başlamak üzere kendimi Argo istasyonuna atıyorum. Yanımda Batum seyahati boyunca bana eşlik eden Volkan Bey'le epeyce sıra bekliyoruz. 30-35 dakikanın ardından Sputnik Tepesi'ne iniş yapıyoruz.
 Burada isimlerle ilgili bir parantez açmak boynumun borcudur. Sputnik 1 dünyanın uzaya gönderdiği ilk yapay uydunun adı. Dünya derken Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği tarafından gönderildiğini, Amerkalılar'ın hasetinden çatladığını, uzay konusunda inatlaşmanın Sputnik'le başladığını da belirteyim. Sovyetler'de bir sürü yerin adı bu nedenle Sputnik; Sovyetler dağılmış olsa da bu gurur verici olayın anısına hala bu yerler adını koruyor. Diğer yandan teleferiğin adının Argo olması da tesadüf değil ama bunun Sovyetler'le alakası yok. Bu önceki yazıda bahsi geçen Medea'nın efsanevi maceralarından biri olan Jason ve Argonotlar'la bağlantılı bir isim. Bu mitte kahramanların adı bindikleri geminin adı olan Argo'dan gelir. İşte bu teleferik istasyonunun tasarımında da Argo'nun sembollerinden yararlanılmıştır. Bu aşırı gerekli bilgilerin (!) ışığında yeniden Sputnik tepesindeyim, artık yağmur iyiden iyiye bastırmış durumda. Arkamızda Anuria Dağı, önümüzde Batum ve Karadeniz, elimizde Argo'nun enfes kahveleri yağmurun dinmesini beklemekten başka çare kalmıyor. Yağmur geçti, geçiyor, yok canım geçecek derken, şiddeti büsbütün artıyor. Öyle deli yağıyor ki açık havadaki masalar anında boşalıyor. Biz de çaresiz Argo Restoran'a atıyoruz kendimizi. Servis yapılan alana çok yakın oturup çalışanlarla muhabbete girişiyoruz. Gelen giden siparişlere göz atıyorum. En çok haçapuri istiyor müşteriler, bir de armut suyu. Yağmur hızını kesmeyince Argo Restoran'ın bitişiğindeki Kakhetian Traditional Winemaking'e yöneliyorum. Burası Gürcistan'da üretilen birçok yerel şarabı tadıp, alabileceğiniz bir yer. Bir sürü şarap denedikten ve hepsine bayıldıktan sonra, muhtemelen gri gökyüzünün etkisiyle alkol oranı ölümcül seviyelerde olan ünlü Gürcü şarap markası Askaneli Biraderler'in etiketini taşıyan bir şişe brendi alıyorum. Fiyatlar yüksek değil ve şaraplar çok kaliteli ama benim elim kolum o kadar dolu ki çantamda ancak bir şişe için yer var. Bütün bunlar olurken rüzgar ve yağmur Batum'u sallamaya devam ediyor. Nihayetinde teleferik seferleri iptal ediliyor. Elimizde şarap kadehi Sputnik'te mahsur kalmak dışında fazla bir şey yapamıyoruz. Yaktın beni Karadeniz diye sitemleri sitemlere bağlıyorum. Ümidimi kaybetmeme ramak kalmışken bir muhteşem güneş bulutların arasında beliriyor. Yağmur yeniden başlar korkusuyla manzaranın tadına varanlara karışamadan kamerama sarılıyorum. 


Armut Suyu
Argo Restoran


Kakhetian Traditional Winemaking


Sputnik Tepesi
Sputnik'ten Batum

Gökyüzü sakinleşince yeniden teleferiğimize atlayıp yeryüzüne süzülüyoruz. Volkan Bey beni Türk mahallesine götürüyor. Burada çoğunluğu Karadeniz'den gelmiş Türkler yaşıyor. Kahvehaneler, berberler, restoranlar her şey Türkler'in tekelinde ama bana kalırsa şehrin geri kalanına bakınca ve kalkıp buralardan gidince hiç ilgi çekici değil. 
Ara sokaklarda ilerlerken Piazza Square'in kuleleri görüş alanıma giriyor. Çevre hediyelik eşyalarla sokak sergileriyle süslü yine. Kim demiş az önce rüzgarla yağmur kol kola buradan geçti diye. 





St. Nicholas Ortodoks Kilisesi

Piazza Square şehrin özenle tasarlanmış yeni alanlarından biri. İlhamını İtalyan meydanlarından almış bir alan. Adı da aslında Piazza Batumi, Piazza da İtalyanca meydan demek zaten. Kırmızı tuğlalı bir saat kulesi ve mitolojik sahnelerin betimlendiği devasa bir yer mozaiği çevresinde oteller, kafeler ve restoranlarla çevrili bir iç cep. Yaz akşamlarında canlı müzik ve güzel yemekler arayan gezginlere için biçilmiş kaftan. Piazza'ya girdiğim andan itibaren gözlerim bir tarayıcı gibi işliyor. Hemen hemen bütün mekanlara girip çıkarak tasarımına ve garson kızların cicili bicili giysilerine kanarak Mimino'yu seçiyorum. Atmosfer çok güzel, çalışanlar çok tatlı.

 
Piazza Batumi


Saat başına denk gelince...





Salata, armut suyu, şaşlık
Mimino'dan geleneksel Gürcü lezzetlerinden mantar salatası.
Mantar salatası oldukça sağlıklı bir seçim olsa da öyle lezzet patlamaları yaratmıyor.
Yanında yine geleneksel Gürcüler'den o dillere destan çaça'yı görüyorsunuz. Çaça bir çeşit votka. Her Gürcü evinde yapılıyor. Alkol oranı %55 ile %90 arasında değişiyor. Dolayısıyla çok sert bir içki. Gürcü şarapları dışında eşe dosta alınabilecek bir hediye olabilir. Efkarlı gecelerde üç shot'la hafızayı sıfırlama garantili kısaca...

Mimino'dan mısır ekmeği ve güveçte fasulye.
Geleneksel Gürcü  mutfağından yaptığım seçimlerden. Mısır ekmeği çok güzel, bildiğimiz, Karadeniz'de yediğimiz gibi.
Ama fasulye neredeyse içine başka hiçbir şey katılmadan kendi başına pişirilmiş gibi, biraz yavan benim damak zevkim için.

Haçapuri

Mimino'da yerel tatları denemeye devam ediyorum. Geleneksel Gürcü içkisi ki her evde bir yapan bulunuyormuş, çaça'yla açılışı yapıyorum. Sonra güveçte fasulye,khinkali,  mantar  salatası, şaşlık, armut suyu, yumurtalı bir tür salata ve tabi haçapuri. İşte klasik Gürcü lezzetlerinden oluşan bir sofra. Akabinde Gürcü şarabı elbette. Öncelikle şunu belirteyim şaraplar hem ekonomik hem de enfes. Armut suyu, khinkali ve haçapuriden ilk yazıda söz etmiştim. Haçapuri yumurta, peynir ve pide severler için kaçırılmaması gereken bir yiyecek.  Armut suyu bir çeşit gazoz ama Gürcüler tutkuyla bağlı desem abartmamış olurum. Çaça bütün gün gezen, tozan, yürüyen bünyeler için aşırı yıpratıcı bir içki. Alkol oranı çok yüksek ve oldukça sert. O nedenle shot olarak mini mini servis ediliyor. "Aman da ne güzel," deyip lıkır lıkır içerseniz, filmin devamını kaçırabilirsiniz. Benden söylemesi. Mantar salatası ve fasulye bizim damak zevkimiz için fazla kuru ve alışılmadık. Yumurtalı salata ve şaşlık kesinlikle daha tercih edilesi ve lezzetli. Bir de baklava ikram ettiler ama olmamıştı, üzgünüm. Zaten buradan taa oralara gidip baklava aranmaz herhalde. Yemek faslına yine değineceğim ama şöyle bir parantez açayım, peynir seviyorsanız burada peynirle yapılmış her şeyi denemelisiniz. Çünkü kullandıkları peynirlerin tamamı lokal ve çok lezzetli; dolayısıyla neye katılsa harika oluyor. 
Servis oldukça ağırdan alındığından Gürcü dostlarımızın tüm bu yemekleri ve içecekleri afiyetle yediğini de söylemek isterim. Özgün bir sofra adapları var, masadaki en yaşlı kişi kalkıp küçük bir konuşma yapıyor, kadeh kaldırıyor ve bütün masa ona eşlik ediyor. Hoş bir seremoni. Genelde kalabalık gruplar olarak yemek yiyorlar, tahmin edersiniz ki sofrada ne yemek olursa olsun çok keyifli bir hava esiyor. 


Mimino

Gürcüler için klasik, benim için yepyeni lezzetlerin ardından, güneş de kendini iyice gösterdiğine göre, sahile inme zamanı. Batum sahili de baştan başa tasarlanmış bulunuyor. Neredeyse Artvin sınırından itibaren kıvrıla, büküle sere serpe uzanan taşlık bir plajla çevrili Batum. Yaz için su sıcaklığı muazzam, dalga yok, günün her saati son derece sakin. Açıkçası bizden daha doğuda olduğu için daha hoyrat bir deniz bekliyordum ama tam tersi bir tablo çıktı karşıma. Gündüz hiç giremesem de bir akşam ayaklarımı sokayım derken karanlıkta denize girmiş kadar oldum. Şu kadarını söyleyeyim su sıcaklığı Akdeniz'e kafa tutacak kadar yüksek.
Sahil plaj dışında da çok aktif. Bu masmavi uzam boyunca manzarayı önüne çekmiş bir dolu restoran ve kafe karşınıza çıkacak. Yürüyüş parkurları, bisiklet yolları ve bütün bunları kullanan Batumlular günün her anında çevrenizi kuşatacak. Yine buralarda bir gece gezmesine çıkarsınız ayak üstü barların, minimal lunaparkların renklerini de göreceksiniz. 
Ayrıca caddeye doğru yönelirseniz parklar ve içindeki tasarım harikası fıskiyeler, binalar, heykeller derken zamanı fark etmeyeceksiniz. 








Batum'un yenilenmemiş akvaryumunun bahçesi...


Hediyelik eşyalardan bir kuple...

 Sahil deyince Batum'da en popüler alan Pier Batumi. Batum Bulvarı'nın denizle buluştuğu noktada yer alan Pier Batumi gece, gündüz eğlencenin nabzını yüksek perdeden duyabileceğiniz bir yer. Hele hava denize girmeye uygunsa Pier Batumi çevresi hem Batumlular, hem de oteller bölgesine yakın olduğundan plajda adım atacak yer olmuyor. Burası yemek, alışveriş, deniz, güneş derken bütün bir günü dolu dolu geçirmeyi mümkün kılan bir rota. 


Pier Batumi




Pier Batumi'nin plaj manzarası.
Arkada kule gibi yükselen Sharaton Batum, paralelindeki mavi camlı bina da Hilton Batum. 



Gün batımına doğru otelime doğru dönüyorum. Akşamüstü için Batum Sanat ve Müzik Merkezi'nde geleneksel bir dans gösterisine biletim var. Günün yorgunluğunu atıp, akşam için biraz da olsa hazırlanmam gerek. Lakin valizim de öyle bir yer için uygun kılık olduğuna pek emin değilim. Batum Sanat ve Müzik Merkezi şehrin dokusuna yeni kondurulmuş son derece şık bir yapı. Adından da anlaşılacağı üzere sergilere, konserlere ev sahipliği yapıyor. Gittiğim mevsim göz önüne alınırsa her mevsim gözde temsillere denk gelmek de mümkün. Spor ayakkabı, keten elbise, Batum'lu plaj çantasından devşirdiğim çantamla Leogrand'ın araçlarından birine kuruluyorum. Biletleri de otelim ayarladığından herhangi bir şeyle uğraşmama gerek kalmıyor. Önce akşam yemeği için yol üzerinde bulunan Megrul-Lazuri'ye uğruyorum. Megrul- Lazuri Tiflis Caddesi üzerinde böyle kale gibi bir mimariye sahip. Yani illa gitmek isterseniz mutlaka bulacağınız bir yer. Tipik Gürcü mutfağı ve Gürcü içkilerinin sakin bir ortamda sunulduğu Orta Çağ havası esen bir mekan. 


Megrul-Lazuri

Megrul-Lazuri'nin ardından Batum Sanat ve Müzik Merkezi'ne ulaşıyorum. Yaz günü, sıcaktan damla damla dökülürsünüz ama Batum burada toplanmaya karar vermiş gibi. Zarif ve şık bir kültür merkezinde sanatsever bir toplulukla beraberim. Gürcü Ulusal Bale Topluluğu Sukhishvili'nin sunacağı geleneksel bir temsili izlemek için hazırız. Gürcüler'in çok iyi bildiği bir aşk hikayesinin dansla bütünleştirilmiş hali. Gösteri başlayınca herkes nefesini tutuyor. Neredeyse iki saat Kafkas danslarının en hareketlisiyle karşı karşıya kalıyoruz. Dansçıların müthiş enerjisi tembel ağustos gecesini esir alıyor. Bu arada Sukhishvili'nin turnede olduğunu ve şansıma sadece Ağustos boyunca Batum'da temsil verdiklerini öğreniyorum. Ayrıca her gecenin dopdolu geçtiği, Gürcüler'in tiyatro, bale, opera gibi sanatsal faaliyetleri yakından takip ettiği de kulağıma çalınıyor. Kalabalığa gıptayla bakıp, keşkeleri de keşkelere düğüm yapıp, güzel geceye dalıyorum. 

 
Batum Sanat ve Kültür Merkezi

Ertesi güne yine Leogrand'ın fevkalade Batum manzaralı restoranındaki leziz mi leziz bir kahvaltıyla başlıyorum. Akabinde otelin karşı caddesinden bir taksiye biniyorum. Esasen ulaşım için başka imkanlarım var ama o anda içimden öyle geliyor. Batum'da ulaşım sorun değil. Birçok yere eğer şehir merkezindeyseniz yürüyebilirsiniz. Bunun dışında otobüsler de sizi şehrin herhangi bir noktasına götürebilir. Taksiler büyük otellerin veya caddelerin kenarlarında her dakika bekliyor ve ekonomik. Kullanışlı bir ulaşım sistemine sahip bir şehir Batum. Taksi şoförüyle pazarlık edip öyle araca bindiğimi hatırlatmayı görev bilirim. Taksici önce Rusça konuşuyor, boş baktığımı görünce nereli olduğumu soruyor. Türk olduğumu söyleyince Türkçe olarak şaşırıyor! Elini yüzüne götürüp işaret ederek "Sen de hiç Türk yok, hiç Gürcü yok! Sen de Ruski var, Ukrainski var!"  diyor.  O kadar şaşkın ki yol boyu benden gözünü ayırmadan, Rusça bir şeyler söylüyor; çaresizce beni Türk olmadığıma inandırmaya çalışıyor. Yolculuğumuz kısa sürdüğünden kendini yola verememiş olmasına pek aldırmıyorum. Konusu açılmışken Batum Ruslar'ın ve Ukraynalılar'ın yaz için tercih ettiği bölgelerden biri. Bu nedenle yazın şehirde bu iki milletin insanlarını görmek son derece olağan. Sokaklarda dolaşan sarışın güzel kadınların büyük çoğunluğu bu düşman kardeşlerden tatil amaçlı gelenler.
Varış noktam Krimala ya da White Restoran. Krimala yine bildik Gürcü yemeklerinin yapıldığı bir yer. Mimari olarak tümüyle ters inşa edildiğinden şehre gelen herkesin ilgi odağı. Ben Krimala ve çevresinden dolaşarak merkeze yürümeye niyetliyim. Burada her an her yerde karşınıza bir şeyler çıkıyor ve bunu ancak adım adım keşfetmenin mümkün olduğuna inancım tam. 


Krimala ve yanında Colosseum görünümlü Colosseum Hotel. 




Yürümek iyi, güzel de fotoğraf çekerken güneş gözlüğü ve şapka kullanamıyorum. Kısa sürede ağustos sıcağı kulaklarımdan buhar çıkarmaya başlıyor. Güneşte dolaşmaktan birkaç gündür yanan dudaklarım sebebiyle bir eczane arayışına giriyorum. Aklıma şehre ilk geldiğim gün de bir yara bandı almak üzere eczaneye gittiğim, dakikalarca derdimi anlatamadığım geliyor. İngilizce yara bandı ne demek öğrenmek lazımmış, bildiğim bütün tıbbi terimler eczacıya hep yanlış sinyal yolluyor. En son gözlerim rafları araştırırken, talihli bir tesadüfle Türkçe bilen bir Gürcü hanım sayesinde yara bantlarına kavuşuyorum. Derken kutunun üzerinde kocaman ve Türkçe olarak yazan "yara bandı" yazısıyla da hepimiz dakikalarca gülüyoruz. Yara bandı bildiğiniz Türk malı çıkıyor...Neyse bu sefer şişmekte olan dudağıma uçuk ilacı alacağım. Uluslararası markalardan girer durumu kurtarırım gibi düşünceler içindeyim. Döviz bürosu görünümlü bir eczacı dükkanına girip en ünlü ilaçları sayıyorum. Anlıyor ve fakat bana üzerinde Kirilitsa'yla yazılmış minik bir kutu uzatıyor. Kafamda deli sorular oluşuyor: "Ya bu başka bir şeyse!!". Neyse herpes kısmını vurguluyorum, o da bana ilacın Ukrayna'da üretildiğini o çok bilinen İngiliz'den daha iyi olduğunu anlatıyor. Prospektüse bir bakış bakabilseydim, gördüğümü okuyabilseydim, tarifsiz kederler içindeyim... Pimpirikli doğam bir türlü rahat edemiyor...Ama ilacı alıyorum. Bu kadar eczane anısının ardından Batum'da nöbetçi eczane kavramı olmadığını belirteyim. Zira burada daha iyisi var. Bütün eczaneler 7/24 açık. Aradığınız şeyi anlatabildiğiniz takdirde çok da iyi bir uygulama kanımca.

 
Dancing Fountains

Doğaçlama olarak şehri adımlıyorum binalar, sokaklar, sahil, restoranlar etrafımda resmi geçit yapıyor sanki. Dancing Fountain'e ulaşınca seviniyorum. Gündüzün bu vakti yeşil bir vaha gibi. Sadece doğanın değil, insanın elinin de güzel bir şeyler yapabileceğinin bir kanıtı gibi selamlıyor beni. Haftanın belirli günleri müzik eşliğinde Dancing Fontain yani dans eden çeşme fıskiyelerini sergiliyor. Üstüne de slayt gösterisi yapılıyor. Ben her gece başka planlar yaptığımdan bu gösterilere şahit olamasam da her izleyen büyülenmiş gibi anlatıyor.

 

 Yürürken gördüğüm sanat galerilerine girmeyi ihmal etmiyorum. Meselenin sanatla en ufak bir alakası yok havadaki nem o denli yüksek ki giysilerimle denize atlamayı bile göze alabilirim. Yoluma bir de Sovyetler zamanında kurulmuş olan eski püskü bir akvaryum çıkıyor. Balık çeşitliliği inanılmaz ama sıkış tepiş bir yer. Gel gelelim o kadar serin ki detaylara takılmıyorum. Ben akvaryumda klimanın tadını çıkarırken telefon çalıyor. Telefondaki ses bana bu öğleden sonra Makhuntseti Şelalesi'ne gitmek için her şeyin hazır olduğunu haber veriyor. Mutluyum ama hazır hava iyiyken şehir manzaralarını tamamlamak istiyorum. Neticede şehir panoraması ve yükseklik açısından uygun olan Sheraton'da soluğu alıyorum. Sheraton'ın restoranında Volkan Bey'le buluşuyoruz. Çektiğim onlarca manzaraya bir de farklı bir açıyı ekliyorum. Ufak tefek bir şeyler atıştırıp yola düşüyoruz. Ve Batum Karadenizli olduğunu hatırlayıp gökyüzünü erkenden solduruyor. Yaklaşık bir saat süren bol virajın ardından Makhuntseti'ye varıyoruz. Oldukça yüksekten ama sükunetle dökülen bir şelale. Çevresine kameriyeler yapılmış ve her biri kalabalık gruplarla dolu. Akşamüstü pikniği gibi bir şey yapıyorlar. Tabi  yanında bolca şarap ve şelale de bulunuyor. Işık tümden gitmeden fotoğraf çekmeye çalışıyorum, kayalar da yüksek olunca acelem artıyor. İşim bittiğinde keyif ehli piknikçiler ayağa kalkıp benim için kadeh kaldırıyor. Söylediklerinden tek kelime anlamıyorum ama güzel bir şey olduğuna kanaat getiriyorum. Burada yabancı bir konuğu onurlandırmak bir gelenek  olduğundan pek garipsemiyorum açıkçası.Selam verip yolun karşısındaki Makhunseti Köprüsü'ne doğru koşturuyorum. Alüvyonlu bir su akıyor köprünün ardından, arada bir yağan yağmurun eseri olarak. Köprü dedimse volkanik taşlardan inşa edilmiş zarif ve ancak bir kişinin yürüyebileceği bir kemer. Kraliçeler kraliçesi unvanıyla anılan Tamar tarafından 12. yüzyılda yaptırılmış bir köprü. 

Makhuntseti Şelalesi


Makhuntseti Köprüsü 

Kraliçeler kraliçesi unvanıyla anılan Tamar tarafından 12. yüzyılda yaptırılmış köprü Tamar Köprüsü olarak da biliniyor.
Bir Mısır firavunu adını çağrıştıran Makhuntseti aslında altından akan ırmağın ismi.
Makhuntseti yolunda Batum'un en şık restoranlarından biri bulunuyor: Adjarian Wine House. Üzüm bağlarının ve yemyeşil dağların ortasına kurulu Adjarian Wine House. Yemekler ve şarap bütün Batum'un en iyisi olarak tanımlanabilir. Atmosfer de işin içine girince kendinizi Baküs gibi hissedeceksiniz. Lirik atmosfer, etrafı saran üzüm buğusu bir yaz akşamı için tam yerindeyiz. Büyük bir mahzen, ay ve yıldızlarla ışıldayan bahçe masaları yaz için tam isabet. Kış için de kocaman bir şömineleri ve envai çeşit şarapları var. Daha ne olsun? 
Adjarian Wine House günü sonlandırmak için mükemmel bir seçim olduğunu ispat ediyor. 
Kilise manzaralı odama döndüğümde; Batum'un aşkın ve mucizenin şehri olmasının yanı sıra her şeye rağmen anın tadını çıkaran insanların şehri olduğunu düşünerek uykuya dalıyorum. 


Adjarian Wine House



Veda Busesi

Haddini hududunu şuursuzca aşmış bu yazıyı şimdilik noktalıyorum. Batum Botanik Parkı ve Gonio Kalesi ağırlıklı devam yazısıyla "mucizenin ve aşkın" şehrini anlatmaya devam edeceğim. Meğer Batum'la ve Batum'da kendimle ilgili anlatacağım ne kadar çok şey varmış. Geçmiş ve gelecek Batum yazılarını okumayı unutmayın!