6 Kasım 2018 Salı

Gölyazı'da bir sonbahar...

Ulubat Gölü'nün melankolik fonunda yüzen bir nilüfer, bir ada...Balıkçı kadınların ağ ördüğü, yekpare bir sükunete açılan sokaklar, rengi çoktan solmuş eğri büğrü evler, yağ tenekelerinin saksıya dönüştüğü pencereler...Girişinde zeytinlikler, ötesinde kuşlar, efsanevi Apollont'tan Gölyazı'ya dönüşen bir küçük ada...



Anadolu'nun kadim yazgısında, Olymposlular zamana hükmederken başlıyor her şey. Ancak takvimin anımsadığı çağda Odryes Nehri , Bandırma sahilinden denize kavuşurmuş. Bu nehrin havalisinde Melde Krallığı, şimdilerde Ulubat Gölü'nün bulunduğu yörede de Apollonia Krallığı hüküm sürermiş. Günlerden bir gün Melde Kralı'nın oğlu Apollonia Kralı'nın kızına ilk görüşte çarpılmış. Melde Kralı hemen oğlunun dileğini yerine getirip kızı istemiş. Lakin gönül prens de olsa ferman dinlemeyince, dinlemiyormuş; prenses bu evliliğe razı olmayacağını babasına fısıldayıvermiş.  Apollonia Kralı kızını Melde Kralı'nın gazabından korumak için yüksekçe bir tepeye bir saray inşa ettirip,kızını saraya kapatmış. Melde Kralı bu duruma o kadar kızmış ki Odryes Nehri'nin akış yolunu değiştirip Apollonia'yı sular altında bırakmış. Böylece sular altında kalmış Apollonia günümüzde Ulubat adını verdiğimiz göle, prensesin saklandığı tepelik alan da adaya dönüşmüş. 

 


Ulubat Gölü'nün doğu ucunda "Gölyazı" ve "Ağlayan Çınar" yazan kahverengi tabelayı takip ederek Gölyazı'nın göl ve gökyüzüyle sınırlanmış çizgilerine bakarken buluyorum kendimi. Adadan karaya bir yol yapılmış. Yol Gölyazı'yı bir yarımada haline getirmiş diyenler olsa da bana adayı büyük bir halatla karaya bağlamış intibası uyandırıyor.  Kırmızı kiremitler, mevsimden dolayı hızla küsmekte olan mavilere inat, güneşte daha canlı daha diri görünüyor. Milattan önce 6. yüzyıla uzanan bir dokuda yaşıyor Gölyazı. Antik devirde adı Apollonia; manzaraya bakınca ışık tanrısına atıf yapılacak daha göz alıcı bir aydınlık bulunamazdı diye düşünmeden edemiyorum. Apollonia adı zaman içinde Apolyont'a devşiriliyor. Roma çağında imarına önem veriliyor, hatta İmparator Hadrianus, o meşhur Bitinya yolculuğu esnasında bu güzelim adaya da uğruyor. Bizans yani Doğu Roma tarih sahnesine çıktığında Apollonia'nın silüetine kiliseler,manastırlar, ayazmalar ekleniyor. Mübadeleye kadar adanın nüfusunun çoğunluğunu Rumlar oluşturuyor. Rumlar gittikten sonra evler, sokaklar, mimari değişmeye başlıyor.   

  

Ada oluşu gereği bir başyapıt. Monet'nin resimlerindeki titreşen ışıklar, sonbaharın kızıla çalan paletine tezat oluşturan soğuk mavi...Lakin tarihi doku zamana yenilmiş, o görkemli geçmişten geriye kala kala birkaç Rum evi, kentin girişinde Bizans'tan bir kule yıkıntısı ve yeni binaların kullandığı (devşirme) tarihi parçalar kalmış durumda. Bir ada için bu çok yüksek düzeyli bir hoyrat kullanıma işaret ediyor. Sokakları gezerken nelerden vazgeçtiğimizi bilmek derin bir keder vesilesi. 









Gölyazı'yı yürüyerek birkaç saat içinde sokak sokak gezmek mümkün. Ama benim önceliğim Ulubat Gölü'nün kuşlara mesken olan durağan suyundan geçmek oluyor. Ayşe Teyze ve Mehmet Amca'nın kıyıya bağladığı sandala küçük bir ücret ödeyip gölün etrafından adayı turlamaya başlıyorum. Mehmet Amca ile göle açılıyoruz, Mehmet Amca üremek için Manyas'a gelen göçmen kuşların, beslenmek için Ulubat Gölü'ne uğradıklarını anlatıyor. Adını bilmediğim çeşit çeşit kanat güneşin aynasında bir batıp bir çıkarken gölün yarattığı illüzyonun bir parçası olduğumu hissediyorum.   
Açıkçası bu küçük motorlu sandal (başka bir adı varsa bilemiyorum doğrusu) yolculuğu coğrafyanın güzelliğini, Apollonvari bir ışıkla birleştirdiğinden midir nedir derin bir soluk gibi ferah ve romantik bir etki yaratıyor. Ahmet Amca ve eşiyle vedalaşıp köyü adımlama safhasına yeniden devam ediyorum. Dar sokaklar, uçuşan yapraklar, arada bir saçlarımdan geçen rüzgar derken Aziz Pantelemon'a adanmış kiliseyle yüz yüze geliyoruz. Benim bulunduğum anın azizliği de bu ana eşlik ediyor olmalı, zira kilise kapalı. Hemen yanında Gölyazı Kültür Evi ve Göl Yazı Evi gibi yörenin turistik faaliyetlerine yönelik birimler de kapalı olduğundan kısa bir fotoğraf arasıyla adayı adımlamaya geri dönüyorum.  




Köyün içlerine doğru sokulurken karşıma bir yel değirmeni çıkıyor. Yakın zamanda restore edilmiş, köyün unutulan zamanlarından fırlamış gelmiş gibi bir hali var. Zeytin ağaçlarının muntazam düzeni, sıvasız evlerin trajik görüntüsüyle kol kola zamanı kovalarken ağ tamiri yapan köylü kadınlarla karşılaşıyorum. Gölyazı balıkçı kadınlarıyla şöhretli bir köy. Kadınlar "balıkçı" olarak anılmaktan son derece mutlu ve yaptıkları işi zevkle yaptıklarını ifade ediyorlar. Tam bu sırada kulağıma ördek viyaklamaları dolunca ayak üstü sohbete son verip, asla bir kadrajda toplayamadığım ördeklerin peşine düşüyorum. Bu meyanda talih yine yüzüme gülmüyor ama ben bu hayvanları kovalamayı da seviyorum galiba. Çalışkan kadınlar, evlilik akdini ölümsüzleştirmek için fon olarak Gölyazı'yı seçen çiftler derken üşüdüğümü fark ederek Tarihi Hamam'ın yolunu tutuyoruz. Mevsim nedeniyle fazla açık mekan yok, Tarihi Hamam günümüzde bir kahve içmek, bir şeyler atıştırmak için bulabildiğimiz ender yerlerden biri. İçeride yanan soba, nasıl serin bir havadan geldiğimi yüzüme vuruyor adeta. 








Muhteşem manzaraların ışıkta dans ettiği Gölyazı'nın serin havasına yeniden karışıp arada rastlaştığım birkaç keçi ve koyunla Zambaktepe'ye doğru çıkıyorum. Burası ışık tanrısına nazire yapan günbatımlarının en özel seyir noktası. Zambaktepe'ye yaklaşırken antik tiyatro tabelası görülse de tiyatronun kendisi için bir miktar hayal gücü gerekiyor. Güneş artık iyice bulutlara teslim olduğundan ben de ağaç altı bir köy kahvesine oturup sıcak çaya teslim oluyorum. Bir zamanların sahici güzelinden kalan kırık dökük bu anılar adasına veda etmeden Ağlayan Çınar'a uğruyorum. Yedi asır görmüş bu çınar ebedi bir tanık, bir şövalye gibi Gölyazı'da. Kalbimde bir daha ki sefere daha kadri kıymeti bilinmiş bir Gölyazı görmek umuduyla adadan ayrılıyorum.   

17 Ekim 2018 Çarşamba

Efes'le tarihe dokunmak!

Leyleklerin uçuştuğu bir istasyon. Biraz sinema perdesinde gördüklerime benzeyen. Trenden iniş, geniş aydınlık bir İzmir sabahı. Ama İzmir'e hiç benzemeyen bir aydınlık, bir sabah. Klasik Çağ'ın mağrur güzeli Efes'e giden yol,Selçuk İstasyonu. Bir zamanlar dünyanın yedi harikasından birini var eden şehir, uygarlığın temeli İyonya birliğinin muhteşem on ikisinden biri, Efes...  


Günümüzde İzmir’in Selçuk ilçesi sınırlarında bulunan Efes, antik dünyanın en değerli yerleşimlerinden biri. Yapılan araştırmalar kentin ilk kurulduğu bölgenin Selçuk Kalesi ve civarı olduğunu gösteriyor. Troya Savaşı’nı takiben M. Ö. 12-11. yüzyıllarda Anadolu yerleşimi olan kente Yunan kolonicilerin gelmesiyle birlikte bir değişim başlıyor.  Zaman içinde Efes İyonya’nın en nitelikli şehir devletlerinden biri haline geliyor. M.Ö. 3. yüzyılda Efes’te Persler hüküm sürerken şehir bugün bulunduğu yere; Bülbül Dağı’yla Panayır Dağı arasında yer alan verimli vadiye taşınıyor.  İşte bu andan itibaren Efes bir liman kenti olarak değerine değer katıyor. Roma İmparatorluğu’nun Roma, İskenderiye ve Antakya’yla beraber dört büyük şehrinden biri haline geliyor. Zamanla Efes’i bolluk ve berekete katan, onu değerli kılan Küçük Menderes Çayı  aynı zamanda şehrin sonunu da getiriyor. Taşıdığı alüvyonlar neticesinde liman kullanılamaz hale gelince Efesliler de şehri terk etmek zorunda kalıyor.
Efes Antik Kenti tarih kitaplarında anlatılan, zamanın yok ediciliğine baş kaldıran bir uzam.  İlk girdiğimiz andan itibaren Klasik  Çağ'a geçiş yapmışım gibi bir his doluyor içime. Bütün o turist kalabalığı da aynı halet-i ruhiyeyi yaşıyor eminim. Çekik gözlü ve aklını fotoğraf çekmekle kaybetmiş şuursuz ziyaretçileri bu meyanda ayrı tutuyorum.



 24000 kişilik kapasitesiyle Antik Çağ’ın en büyüklerinden biri olan tiyatroya kurulup, mavi gök yüzünde seyrüsefer halindeki bulutlara, geçmişte kalmış anılara, fotoğraf çekmekten yorgun düşen gezginlere, saçlarımı savuran rüzgara gülümsüyorum . Binlerce yıl öncenin Efesliler’inin burada tragedyaları ve gladyatörleri soluksuz seyretmeleri karşısında benim gördüklerim pembe bir rüya sadece. 








Binlerce yıllık bir şehrin caddelerini , meydanlarını adımlıyorum. Burada her duvarın, her sütunun sesi var sanki. Her yönden gelen sözlere kulak vere vere Roma dönemi mimarlığının özgün örneklerinden Celsus Kütüphanesi’ne kadar geliyorum. M.S.2. yüzyıla tarihlenen kütüphane dünyanın en ilginç yapılarından biri. Roma İmparatorluğu 'nun Asya Eyaleti Konsülü Julius Celsus Polemaeanus ' un mezar anıtı olacak şekilde tasarlanmıştır. Hatta giriş cephesi nişlerinde yer alan dört kadın heykeli mezar sahibinin erdemlerini görünür kılar. Bu doğrultuda Sophia (Bilgelik), Arete (Hayal gücü) , Ennoia (Zeka) ve Episteme ( Bilgi) konsülün kişiliğinin özellikleridir. Bir konsül (yahut vali diyelim) için bulunmaz nitelikler! Zamanında 12000 papirüs rulo bulunan kütüphanenin batısında da Celsus ' un mezarı yer alır. Bunları zaten biliyorsanız ilginç bir detay vereyim. Kütüphane  Efes genelevinin karşı çaprazındadır. Bunun "kütüphaneyle ne alakası var?" .Şöyle ki Efes, Efes'ken, Efesliler'in genelev ziyaretleri gizli saklı kalsın diye kütüphaneden geneleve girişi sağlayacak bir tünel yapılmıştır. Muhtemelen kentin ileri gelenleri için yapılan tünel zamanında nice Efesli 'nin sırlarına mazhar olmuştur. An itibarıyla, Antik Çağ dedikodularını da verdiğim bir yazıya imza atmış bulunmaktayım. 




Efes'in dini yapıları,kültür binaları, sütunlu caddeleri derken Efes sakinlerinin görkemli konutlarına geliyor sıra. Yamaç Evler,ismi gibi Bülbül Dağı'nın bir yamacına kondurulmuş. Celsus Kütüphanesi'ne komşu olan evlerde dönemin seçkin sınıfının yaşadığı biliniyor. Konfor ve dekorasyon açısından çağının üstün özelliklerini yansıtan evler iki katlı olarak tasarlanmış. Evlerin duvar bezemeleri naturalist üslupta freskolarla, zemini ise mitolojik sahneler içeren mozaiklerle süslü. Dahası bu evler havuzlu avlulara, akar suyu olan hamamlara,geniş ferah yaşam alanlarına sahipler. İki koca bin yıl geçmesine rağmen insanların güzel ve konforlu ev anlayışının baki kalması insanı şaşırtıyor doğrusu. 
İstemsiz olarak Oscar Wilde'ın  meşhur aforizması "Bana lükslerimi verin, gereksinimlerim olmadan da yaşarım." aklıma geliyor. Ama burada gereksinimler,lükslerle kol kola...
 Diğer yandan Efes'te girişte aldığınız bilet (veya müze kartı) Yamaç Evler'de geçerli değil. Buraya görmek isteyen ziyaretçiler evlerin girişindeki gişeden ayrıca bilet almak zorunda. Biraz bu sebepten, biraz da dış cephe iç mekana göre sönük kaldığından birçok ziyaretçi Yamaç Evler'i görmeden Efes'ten ayrılıyor. 




Ne Celsus, ne tiyatro, ne Yamaç Evler, Efes’te yerli yabancı bütün ziyaretçilerin meraklı bakışlarına mazhar olan yer ise Latrina adı verilen umumi tuvaletler! Gidip görenin dilinden düşmüyor Latrina! Oysa çağı ve içinden çıktığı kültür açısından ele alırsak standart bir uygulama ile karşı karşıyayız. Roma kültüründe tuvaletler de tıpkı hamamlar gibi toplu kullanıma uygun olarak inşa edilirdi. Tuvaletler sosyal hayatın aktif bir parçası olduğundan Efes’te de bu yönde bir uygulamaya baş vurulmuş. Yani tam olarak, bu insanlar tuvalet ihtiyacını giderirken sosyalleşen insanlar. Ve bu insanlar, bize bu şehri armağan eden Efesliler; mimari olanakları seferber ettikleri şehre bakıp, en çok tuvaleti konuşuyor olmamız hususunda bize çok gülerlerdi.  


Tapınakların, çeşmelerin, dükkanların olduğu geniş mermer caddelerden biri olan Kuretler Caddesi, 1400 kişilik meclis binası, Hadrian Tapınağı, Trajan Çeşmesi, meşhur Nike’siyle Domitian Meydanı, Herakles kabartmalı Hadrian Kapısı, gymnasyumları, agoralarıyla Efes özellikle kültür ve sanat meraklılarını cezbeden bir harikalar diyarı. 


Antik Çağ’ın en görkemli kentlerinden biri olarak Efes’in bir diğer özelliği inanç merkezi olması.  Tanrıça Artemis Efes’te en çok tapınılan ve saygı gören ilahlardan biriydi. Bugün artık varlığını sürdürmese de antik dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı’da Efes’in bir parçasıydı.  Hıristiyanlık’ın bölgede etkin olmaya başlamasının ardından Artemis Tapınağı terk edildi ve mimari elemanları başka yapılarda kullanılmak üzere söküldü. Selçuk’ta yer alan St. Jean Kilisesi ve Selçuk İsa Bey Camii’nin yapımında Artemis Tapınağı’ndan getirilen çeşitli mimari öğeler halen görülebilir. Ayrıca Efes’te bulunmuş bir çok kabartma ve heykel yine Selçuk’ta bulunan Efes Müzesi’nde ziyaretçileriyle buluşmakta.  1994 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Geçici Listesi’ne eklenen Efes Antik Kenti 5 Temmuz 2015 tarihinden bu yana  Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alıyor.

3 Ekim 2018 Çarşamba

Horst, Lopez: Moda, Işık, Seks

Kimileri için kapitalizmin renkli yüzü, bazıları için ahkam kesmenin sonsuz rahatlığı, her kulun sırrını bildiği (!) ama nihayetinde "en yakışanı giydiği"...Şıklık, rüküşlük derken kokoşluğun da literatüre girdiği, ebediyete kadar durmaksızın değişmekle lanetlenmiş, tılsımlı kelime moda...Ve onu var edenler; 20. yüzyılda bu büyük endüstriye ilham veren iki dahi adam "Işık Üstadı" fotoğrafçı  Horst P. Horst ve cesur tarzıyla 70'lere damgasını vuran illüstratör Antonio Lopez...    





















Başlık okuyucuyu ürkütmesin ve tabi ki çıkmaz sokaklara sürüklemesin. Bu post moda tarihinden fırlamış bir belgesel, ve halihazırda yine aynı tarih kaynağından fırlayıp gelen bir sergi hakkında. İlk olarak İstanbul Film Festival'inin belgesel kuşağında izlediğim  Antonio Lopez:Sex, Fashion & Disco 'dan ve tabi ki Antonio Lopez'den söz edeceğim.  




1943'te Porto Riko'da doğan Antonio Lopez, 1960'larda  sanat yönetmeni   Juan Ramos'la hazırladıkları illüstrasyonlarla  moda dünyasını yıldırım gibi çarptı. Çarpıcı ve sansasyonel bakış açısıyla Vogue, Elle başta olmak üzere sektöre yön veren dergilerde, New York Times gibi gazetelerde ve elbette birçok ünlü moda tasarımcısıyla çalıştı. Onunla çalışmak bir prestij meselesinin çok ötesindeydi. Zira savaş sonrası modasının kalıplarını kırmak çetin bir işti ve Antonio 'yla Juan tam da bu süreçte sokak stilinden başlayarak savaş sonrasının muhafazakar tarzını alaşağı etmeyi başarmıştı. İlham perileri sokaktaydı ve bu ikili Paris'te, Londra'da, New York'ta sokakların ama en pespayesinden en seçkinlerine  kadar bütün sokakların dilini çözmeyi öğrenmişti. Artık yaptıkları çalışmalar çağın ruhuna, sokağın ritmine uygun biçimde erotizm ve cinsellik yüklüydü. "Antonio'nun kızları" her tasarımcının, her editörün hayaliydi. Muhteşem gözüyle moda dünyasına Jerry Hall, Donna Jordan, Grace Jones, Pat Cleveland gibi isimleri itekleyivermişti. Klasik güzellik fikrine bağımlı olmak gibi bir derdi yoktu. Dahası o döneme dek zencilerden pek hoşlanmayan moda alemini renk renk kadınlarla tanıştırmaktan da geri durmuyordu. Başka hiçbir şeye benzememek önemliydi. Bütün bunlar olurken dostu, sırdaşı, sevgilisi, ortağı Juan'la geceyi gündüze karıp iş için didinen biri gibi bir imaj belirebilir. Ancak o tıpkı belgesel filmin afişinde okunan gibi bir hayatı yaşıyordu: Seks, moda ve disko...Kısa hayatı aslında altın çağının ta kendisiydi, bir röportajında "Evet şimdi çizeceğim, sonra çıkıp eğleneceğim ve parti yapacağım." diyordu. 1970'le takip eden dört yıl boyunca Antonio, Juan'la gerçek bir çekim alanı yarattı. Sihirli, sınırsız, coşkulu, özgür, üretici ve popüler. 70'ler ruhunu modanın suratına çarpan bu adam için çöküş AIDS'e yakalanmasıyla başlıyor. Projeleri "bitiremeden ölür" endişesiyle reddediliyor. Yaşam ellerinden akıp giderken üretmeye devam ediyor. 1987 yılında bir hastane odasında hayata veda ederken arkasında belgesellere konu olacak bir hikaye bırakıyor. Amerikalı yönetmen James Crump'ın aynı zamanda senarist olarak karşımıza çıktığı Antonio Lopez: Sex, Fashion, Disco ,  izleyicisini Lopez'in hayatının en şaşalı günlerine doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Ve bunu yaparken de disko müziğin parladığı, cinsel devrimin eyleme geçtiği, modanın gücünü keşfettiği 70'lerin esinleyici nefesini her dakika hissettiriyor. Ayrıca film bittiğinde moda dünyasında bugün hala tahtı kimseye terk etmemiş bazı isimlerin takındığı tavra üzülmek, Antonio'nun ölene kadar yakınında olan gerçek dostlarının duygusallığı karşısında da karmakarışık olmak garanti. Sadece modayı değil,popüler kültürü de derinden etkileyen Lopez'i ve Lopez'in dünyasını tanımaya değer.  





Lopez'in ardından yazının diğer kahramanı Horst P. Horst'ü anmanın zamanıdır. İstanbul'un sanatta aşırı doza maruz kaldığı mükemmel bir sonbahar yaşıyoruz. Irving Penn ve Richard Avedon ile beraber, moda ve portre fotoğrafçılığında, 20. yüzyılın çığır açan üç isminden biri olan Horst, 24 Kasım 2018'e kadar Leica Gallery'de İstanbullularla buluşuyor.




 "Işık Ustası" namıyla maruf Horst'ü yıllar önce  güzellik idealini kritik eden bir kitap aracılığıyla yakından tanıma şansı bulmuştum. Bir moda fotoğrafını kimin çektiğini merak ettiğim ender anlardan biriydi. Çoğu zaman insan bu tarz beğenilerin peşinden gitmez, gitse de isimlere pek takılmaz. Horst ise avangard teknikleri,radikal kompozisyon anlayışı,  ikonik moda imgeleriyle akıldan çıkacak gibi değildi. Bu nedenle Horst'ün İstanbul'da olduğu fikri bile bana cezbedici geldi. 1930'larda Vouge'un baş fotoğrafçısı olduğunda adı sanı pek duyulmamıştı. Ancak kısa sürede çalışmaları "gerçeküstü,romantik,  etkileyici ve zamansız" olarak tanımlandı, kendisi ise "fotoğrafçılığın simyacısı" gibi ifadelerle anılır oldu. Oysa Horst için fotoğraf yaşamın bir parçasıydı, bir söyleşide "Fotoğraf çekmeyi seviyorum, çünkü hayatı seviyorum." demişti. 



Horst, 1999 yılında hayata gözlerini yumduğunda geriye 60 yıllık muazzam bir kariyer ve sayısız fotoğraf karesi bıraktı. Yaratıcılığından süzülen fotoğraflar  Vouge, House and Garden gibi dergilerin kapaklarını süsledi. Moda dışında devlet başkanları, Hollywood yıldızları, Kraliçeler, yazarların portrelerine imza attı. 
Uzun ve çalışkan bir ömrü, bir fotoğraf sihirbazını yakından görmenin tam zamanı. Bana şimdi Horst'ün objektifinden, Yves Saint LaurentCy TwomblyPaloma PicassoMarella AgnelliEmilio PucciElsa PerettiDiane von Furstenberg gibi isimlerin portreleri ve moda fotoğraflarından çarpıcı bir seçkiyi ziyaret etmek için son günün 24 Kasım olduğunu hatırlatmak, gerisini de Leica Gallery ziyaretinize bırakmak düşer.
Demem o ki vakit,uzun anlatımları bir kenara bırakıp Antonio'u izlemek, Horst'ü vakit varken ziyaret etmek vaktidir! 


10 Ağustos 2018 Cuma

Tatlı bir kaçamak: Selimiye

Ege'de bir köy. Kışın kuşlar ve çiçeklerle baş başa kalan kaldırımsız sokaklara, yazın gösterişli arabaların dizildiği, dağlarla çevrelenmiş kıyısına boy boy teknelerin demirlediği, birazcık tezatlar içeren bir köy. Marmaris'in kusursuz güzelliğinden nasibine düşeni almış, begonvilleri kristal sularla buluşturan, köylüğü ancak coğrafi bir terim olarak kalan, tatlı bir yaz düşü, Selimiye... 



Plansızca, sırf haritadaki mesafeyi gözeterek Bodrum'dan Marmaris yollarına düşüyoruz. Bodrum hangi ara olduğunu kestiremediğim bir süreden beri yaz klasiğimiz ama bu sefer tebdil-i mekanda ferahlık peşindeyiz. Marmaris'e ilk yolculuk, yeni bir yeri tanımanın heyecanı dolup taşıyor içimizden. Bodrum'dan Marmaris'e geçerken içinde bulunduğumuz resim an be an değişiyor. İki buçuk saatlik mesafede Bodrum'un kel dağları buada yakın planda yeşil, ötelerde mora çalıyor. "O da nasıl şey", diyenleri duyar gibiyim...Marmaris, HD kalitede, üç boyutlu manzaraların vücut bulmuş hali. Virajlı, yokuşlu, manzaralı,kasksız motorcuların kol gezdiği yollardan geçiyoruz. Az gidip, uz gidip Marmaris'e varıp, yerleşiyoruz. Lakin bu Marmaris yazısı değil, o apayrı bir yazı olacak. Bu yazı Marmaris'in o sıra sıra dağlarının içindeki manzaralardan Selimiye Köyü'nün yazısı. Selimiye, Ege'nin yükselen yıldızı, hatta kimilerince kalabalığa teslim olmamış son kalesi. Bana sorarsanız tatlı ve dingin bir hafta sonu için biçilmiş kaftan. Zira Marmaris muazzam hareketli ve termometreleri ağlatacak derece sıcak!




Selimiye Köyü, Marmaris'ten araçla yaklaşık 45 dakika, tabi yolları kaybetmemek, yanlış sapaktan dönmemek gibi olağan durumlarda. Kıvrım kıvrım, düğüm düğüm bir yolu var Selimiye'nin o da zaten 90'larda yapılmış. Diyelim ki yolu kaybetmediniz, sabah güneşi aracın camından süzülüp bağrınızı yakıyor. Selimiye'ye 5-6 km kalmış, bu anlarda gözünüzü dört açın, yolun sağında, fevkalade bir koy Lady Diana'nın akuamarin yüzüğü gibi ışıldayacak. Gösterişsiz bir tabelada Delikyol Deniz Restoran ifadesini okuyacaksınız. Muhtemelen tabelanın havalisinde fotoğraf meraklıları olacak. Neyse siz aracınızı park edip , minik koya doğru ilerleyin. Kahvaltı etmediyseniz günün ilk öğününü burada alın. Tabiatın güzelliği, zeytin ve çam ağaçlarının titreştiği gölgeler altında "işte huzur" yazan sosyal medya klişeleri aklınızda burayla özdeşleşsin. Sonra Selimiye'ye devam edin, nasılsa gelecekte bütün bir günü burada geçirmek isteyeceksiniz.  Birkaç kıvrımın ardından yol bir tepenin üzerinden şiirsel bir balıkçı köyü sunacak. İşte bu şiirdeki köy Selimiye. Bu kadar şöhrete kavuşmadan evvel balıkçı köyüymüş,şimdilerde balıkçılık eser miktarda sürüyor ama artık "balıkçı köyü" tanımlaması burası için fazla mütevazı kalıyor. 


Bütün Ege kıyıları gibi Selimiye'nin de başlangıcı tarihin gel gitleri içinde yitip gitmiş. Antik dönemde bu bölgeye Hydas denirken, zaman içinde Losta adını almış. Görünen o ki Antik Çağ'dan itibaren bu durağan deniz gemicilerin sığınağı olmuş ve hala olmaya da devam ediyor. Köyün geçmişinden miras küçük bir kale kalıntısı halen varlığını sürdürüyor. 
İki kilometrelik bir kıyıcığa sahip Selimiye. Pek de eskimemiş tarihlerde Rumlar daha çok sahil şeridinde yaşarken, Türk nüfus evlerini tepelere yapmayı tercih etmiş. Günümüzde sahil boyu yer alan evlerin neredeyse tamamı pansiyon,otel tarzı işletmelere dönüşmüş. Bu yapıların hepsi adeta denizin içine inşa edildiğinden, kum veya çakıl bir plaj ortamı söz konusu değil. Ayağınızı atıp şezlongdan yahut iskeleden (sahil olmadığından bu konaklama tesislerinin çoğu iskeleye sahip) cup diye denize giriyorsunuz. Köyün en ucuna ilerlediğiniz takdirde kumluk ve nispeten geniş bir halk plajı bulunuyor. Ama şezlong,şemsiye gibi hazırlığınız yoksa Selimiye güneşinde sahil otellerine yönelmek daha akıllıca tabi. Genellikle bu işletmeler 30-40 TL gibi bir kota ile çalışıyorlar. Yani kişi başı bu miktarda harcama yapıyorsunuz. Marmaris bölgesinde yaygın uygulama bu şekilde olsa da yeme içme açısından Selimiye sahili fiyatlandırma açısından daha yüksek. Köyde biraz dolaşırsanız gerçek Selimiyeliler'le dallarından limon, portakal sarkan ağaçlar eşliğinde sohbet edebilirsiniz. Ama işletmeler çoğunlukla farklı yerlerden gelmiş yönetici ve çalışanlardan oluşuyor. 



 Diğer yandan Selimiye'de denize güzelleme yapmaktan daha kolay bir şey bulunamaz. Berrak suyun içinde türlü renkte balığı dalmadan görüyorsunuz. Küçük,sevimli hallerine  bakakaldığınız anda, hiç acımadan bir alınan bir ısırıkla tatlı rüyanızdan uyanıyorsunuz. Şaşkınlığı üzerinizden atınca bunlar harika seyahat anılarına dönüşüyor. 



Selimiye'de derin bir sükunet hakim, o nedenle acaba çarşı yok mu diye düşünebiliyor insan. Köyün girişinde marketlerin olduğu kısımda biraz dolaşınca Ege renklerine uygun dükkanlar bir bir sıralanıyor. Doğal taşlar, örgüler, seramikler, el emeği,göz nuru incik boncuk yaz renklerinde. Restoranlar genelde küçük, menüler her konuğu kucaklayalım tarzında "ne ararsan var" şeklinde değil. Yani mantıcı, balıkçı, tatlıcı, hamburgerci aynı bünyede buluşmuyor ki Ege'de az bulunur bir uygulama. Burada tipik Ege mezeleri ve balıklar sofraların baş tacı. Lakin yerel tatlar peşindeyseniz Losta Tatlıcısı'nı bulup,losta tatlısı yemek şart. Tatlıcıyı bulmak avuç içi köyde mesele değil de yaz günü şerbetli tatlı ağır olur sanıp dondurmaya yönelmek büyük hata. İncecik hamuru, keçi peyniriyle hazırlanmış içi, şerbetine katılan narenciye ile losta tatlısı, beklenmedik şekilde hafif ve lezzetli. Galip Usta'nın tarifleriyle hazırlanan Losta Tatlıcısı'nda her ürün doğal malzemeyle yapılıyor. Selimiye'de müdavimi olunacak bir yer varsa o da Losta Tatlıcısı! 
Diğer taraftan sosyal medyada çilekli limonatasıyla kalplere girmeyi başaran Paprika da ziyaretçilerin sevdiği mekanlardan.  Çilekli limonata deyip geçmeyin, üzerinde kocaman bir pamuk şekerle servis ediyorlar; limonata film yıldızı muamelesi görüyor. 

  

Selimiye'de bütün gün denize girilen iskeleden güneşe veda edebilirsiniz. Bu anlarda güneş kırmızı bir tülle örtülmüş gibi olur.  Kızıla boyalı gökyüzü yerini simsiyah fonda yanıp sönen binlerce yıldıza bıraktığında, aynı iskele üzerinde akşam yemeğine hazırlanırken bulursunuz kendinizi. 
Selimiye belki, artık köy olmayı geride bırakmak üzeredir ama "Ben Ege'yim" diye kulağınıza fısıldar. Ve Selimiye'den ayrılsanız bile bu ses hep aklınızda kalır. Müsait bir zamanda yine kavuşmak istersiniz...   


8 Temmuz 2018 Pazar

Mavi düşler Bodrum'una yolculuk...

Begonvillerle donatılmış beyaz badanalı evler, yelkenlerle donanmış engin mavilikler, yeşile sırtını dayamış cennet gibi koylar, hareketini asla yitirmeyen sokaklar… Gönlümüzü Ege’ye, yolumuzu ilham verici atmosferiyle Bodrum’a düşürmenin tam zamanı…
“İtalya’yı gör de öl derler. Yok canım; Bodrum ve kıyılarını gör ve yaşa” demiş Türk edebiyatının usta kalemi, adını Antik Çağ’ın Bodrum’undan alan Halikarnas Balıkçısı. Yıllar yılı Balıkçı’nın izinden Bodrum’un peşine düştü binlerce gezgin. En sonunda seyahatin vazgeçilemeyeni oldu ve zirveye yerleşti Bodrum… Dört mevsim gezginlerin uğrak yeri bu mavilerden mavi beğenmiş liman, ama şimdi Bodrum’la kıyılarını görmenin ve keyfini çıkarmanın en güzel zamanı. Mavi düşlerin gerçeğe dönüştüğü Bodrum bağrında kusursuz plajlar, eşsiz koylar saklıyor. Ama şehir merkezinin dinamizmine kendinizi kaptırdıysanız, Kumbahçe sahilindeki plajlardan birini tercih edebilirsiniz. Işıl ışıl sakin bir koyda, balıklarla birlikte yüzmek içinse şehir merkezinden birazcık yürüyerek Bardakçı Koyu’na uzanmak lazım. Bardakçı Koyu, Türk müziğinin efsane ismi Zeki Müren’le özdeşleşmiş bir nokta. Bir tarafı Bodrum Kalesi’yle diğer tarafı da yel değirmenleriyle kuşatılmış durumda olan Bardakçı’da Azka Otel’in mavi bayraklı kumsalı zümrüt yeşili sularla buluşmak için harika bir tercih olacaktır.

Son yıllarda Bodrum’un yükselen yıldızı olan Gümüşlük de denize girmek için oldukça ilginç bir alternatif. Gelin gibi süslü bir sahile sahip Gümüşlük. Su kabaklarıyla bezenmiş ağaçlar, nazar boncukları, mumlar, çiçekler Ege’nin kıyıcığında ziyaretçilerine farklı bir deneyim sunuyor. Gümüşlük’ü asıl özel kılan unsursa tarihi Myndos kentinin kalıntılarına ev sahipliği yapıyor olması. Öyle ki sahilden 150 metre uzaklıkta yer alan Tavşan Adası’na Antik Kral Yolu’nu takip ederek ulaşabilirsiniz. Binlerce yıllık bir yoldan denizin ortasındaki bir adaya yürümek kaçırılmaması gereken bir deneyim.





Halikarnassos’tan Bodrum’a…

Bodrum, yani çağlar öncesinin Halikarnassos’u, Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olarak kabul edilen Halikarnas Mozolesi’nin (Mausoleion) kenti. Bu sebeple dünyanın her yerinden gezgini tarifsiz güzellikteki coğrafyası kadar tarihi serüveniyle de kendine çeken tılsımlı bir yer. Her ne kadar günümüzde Halikarnas Mozolesi temel seviyesinde kalsa da (Anıtın bazı bölümleri, heykelleri ve kabartmaları günümüzde British Museum’da sergileniyor) gezginlerin ziyaret listesine girmeyi başarıyor. Bugün artık Bodrum’un sembolü haline gelmiş olan Bodrum Kalesi’yse çağlara meydan okuyan tavrıyla ziyaretçilerini başka dünyalara sürüklemeye devam ediyor. St. Jean Şövalyeleri tarafından 15. yüzyılın ilk yarısında yapılan kalede Halikarnas Mozolesi’nin parçaları da kullanılmıştır. Beş kulesi ve yüksek surlarıyla Ege’nin soluk kesen mavilikleri arasında yükselen kalenin içinde Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi görülebilir. Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi içinde gezerken Antik Çağ’da Anadolu kıyılarındaki gemicilerin izini süreceksiniz. Kalenin kulelerine tırmanmayı göze alırsanız Bodrum’un kendine has zarafetini seyretmeye doyamayacaksınız. Kalenin yarattığı mavilikler içindeki manzarayı uzaktan görmek istiyorsanız Bodrum Antik Tiyatro’yu mutlaka ziyaret etmelisiniz. Binlerce yıllık bir tiyatrodan mavilerin, beyazlarla bütünleştiği kent size bütün sırlarını verecek ve harika fotoğraflar çekeceksiniz.

Bodrum’un Paşa’sı olarak anılan, büyük sanatçı Zeki Müren’in hayatının son yıllarını geçirdiği evi de müzeye dönüştürülmüş durumda. Sanat yaşamından, gündelik hayatına Sanat Güneşi’nin yaşamına ışık tutan Zeki Müren Müzesi misafirlerini keyifle ağırlıyor.








Bodrum’da lezzete yolculuk…


Bodrum mutfağı kaçınılmaz olarak Ege’nin hafif ve taze lezzetlerine ev sahipliği yapıyor. Ege otlarının muhteşem tariflerle sunulduğu mezeler, deniz ürünlerinin geçit yaptığı iştah açıcı sofralar, bir Bodrum seyahatinin olmazsa olmazı. Güne taptaze bir limon bahçesinde başlamak için asırları devirmiş bir Bodrum evi olan Ha Lâ Bodrum’a uğramalısınız. Ha Lâ Bodrum’un huzurlu atmosferinde yapacağınız kahvaltıyla güne ferah bir başlangıç yapacaksınız.

Kabak çiçeği dolması, deniz börülcesi, fava, köpoğlu gibi Ege yolculuğunun olmazsa olmazı mezeleri Bodrum’da birçok restoranda rahatlıkla tadabilirsiniz. Ama Ege’nin bu klasik mezelerini binlerce yıllık Antik Kral Yolu manzarası eşliğinde denemek için Gümüşlük’te bulunan Myndos Restoran kesinlikle doğru adres. Burada günlük hazırlanan, mezeler ve balıklarla Ege’nin gerçekten tadına varabilirsiniz.
Bodrum seyahatinizde yeni lezzetler keşfedeceğiniz durak ise Marina’nın hemen girişinde yer alan Musto Bistro. Bodrum’un gözde mekanlarından biri olan Musto’da et ve balık ürünleri olağanüstü tariflerle hazırlanıyor. Soya soslu kalamar ızgara, közlenmiş patlıcan eşliğinde ahtapot ızgara, hurma püresiyle servis edilen kuzu sırt ızgara, kurutulmuş domates reçeli üzerinde kızarmış peynir topları Musto’nun alışılmışın dışında ama bağımlılık yaratacak tatlarından sadece birkaçı. 
Rengarenk çiçeklerin hüküm sürdüğü daracık Bodrum sokaklarında bu kentin ruhuyla bütünleşmiş bir yegane mekansa Avlu Bistro Bar. Avlu Bistro Bar, 160 yılı geride bırakmış bir Bodrum evinde hizmet veriyor. Klasikleşmiş Ege yemeklerini ve dünya mutfağının özel tatlarını misafirlerine sunan mekan atmosferiyle de keyifli anlar vaat ediyor.
Bodrum sahili irili ufaklı birçok işletme barındırıyor. Güneşin berrak sularla buluştuğu ve görüş açınızı Bodrum Kalesi’nin doldurduğu kısa molalar için ideal mekan Leman Kültür. Eğlenceli dekorasyonu ve mavinin her tonuna hakim lokasyonuyla Leman özellikle dondurmalı tatlılarıyla yazın hakkını veriyor.







Bodrum çarşıları


Bodrum çarşıları, pazarları hep enerjik, hep kıpır kıpır. Mozaik avizelerden, sokak ressamlarının manzaralarına, çinilerden el yapımı takılara Bodrum’da tezgahlar, vitrinler her zaman çok davetkar. Bölgenin hediyelik eşya pazarlarının hakimi, Bodrum’un simgelerinden biri olan yel değirmeni modelleri. Birazcık rüzgarda fırıl fırıl dönen beyaz yel değirmenleri Bodrum anılarınızı hep capcanlı tutacak objelerden. Bodrum’da kendinizi gerçek bir Bodrumlu gibi hissetmek istiyorsanız tamamen doğal ürünlerden ve el emeğiyle üretilen bir çift Bodrum sandaleti alabilirsiniz. Cumhuriyet Caddesi üzerinde bulunan BODRUM Sandalet, Antik Çağ’dan esinlenilmiş modelleriyle farklı bir alışveriş deneyimi yaşatacak.
Bodrum’da balıkçı ağlarına takılıp birer dekoratif öğeye dönüştürülen salyangozlar, deniz yıldızları ve mercanlar da tezgahlarda arzı endam ediyor. Ege’nin derin maviliklerinde gelişmiş bu tamamen doğal ürünler yabancı gezginlerin ilgi odağı. Denizle bu kadar iç içe bir memleketten iyot kokulu bir anıyla dönmek kim istemez?




Bodrum’da konaklama deyince:

Bodrum her bütçeye uygun konaklama alternatifiyle gezginlere pek çok seçenek sunan bir yer. Yaşanmışlığı olan yerlerden hoşlanıyorsanız 5 asırlık tarihi bir evde konaklamak harika bir seçenek. Marina’ya çok yakın bir konumu, mimarisi ve limon kokan bahçesiyle Ha Lâ Bodrum beklentilerinize fazlasıyla cevap verecek bir mekan. Şehirden çok uzaklaşmadan, beş yıldızlı otel konforunun pırıl pırıl kumsalla buluştuğu yer ise Bardakçı Koyu’nda yer alan Azka Otel. Gökkuşağının bütün renkleriyle uyanmak isteyenlerdenseniz Su Hotel Bodrum’a bir göz atmalısınız. Bodrum’un kalbinde yer alan Su Hotel, begonvillerin adeta dans ettiği bahçesi ve renkli tasarımıyla sizi neşeye davet edecek.





Tavsiyeler:


Bodrum coğrafi avantajıyla Türkiye’nin en güzel koylarına ve plajlarına ulaşılabilecek bir yarımada. Bodrum’un hemen her yerinden denize girmek mümkün. İnce kumların ayaklarınıza değdiği upuzun sahilleri yaz boyu dolup taşıyor. Seyahat programınıza bölgenin kuytu koylarını görmek üzere en az bir tekne turu alabilirsiniz. Tekneyle irili ufaklı Bodrum adacıklarına, elmas kadar parlak suların gözlerinizi kamaştıracağı burunlara, popüler plajlara ulaşabilirsiniz. Bodrum sahilinde günübirlik tekne turlarına katılabileceğiniz gibi, tekne kiralayıp kendi yolculuk planınızı da oluşturabilirsiniz.






Bodrum’da ulaşım:


Bodrum yaz aylarında oldukça kalabalık olan bir yer; bu nedenle trafik ve otopark sorunu yoğun biçimde hissediliyor. Araba kiralamak iyi bir seçim olsa da maalesef böyle zorlukları da olacaktır. Diğer taraftan kara ulaşımı pratik hale getiren unsur dolmuşlar. Neredeyse 24 saat dolmuş bulmak mümkün. Şehir merkezinden birçok yere rahatlıkla dolmuşlarla ulaşabilirsiniz. Yaz mevsiminde dolmuşların geçiş sıklığı da artmaktadır. Bodrum’da taksi kullanmak da bir alternatif ama çok pahalı olduğunu unutmayın!