30 Nisan 2017 Pazar

Şöhreti Kilometresinden Büyük: Çınarcık

 Denizler aşıp yeni yerler görme hevesimiz bitmiyor, bitemez. Birçok İstanbullu için nesilden nesile geçmiş bir tutkuya doğru yol alıyoruz. Rotamız Marmara’nın kadirşinas kasabası Çınarcık. Turist olarak gidilip, müdavimi olarak dönülen yerler listesinin en popülerindeyiz. Çay bahçelerinde kağıt helvaların yendiği, çınarların gölgesinde denize girildiği, gün batımına İstanbul’un uzak ışıklarının karıştığı bir keyfin içindeyiz.


Çınarcık, büyük şehir insanının ruhunu serinleten bir kaçış noktası. Okullu çocukların yaz hayali, çalışma temposundan yorulan yetişkinlerin serin gölgesi burası. Özellikle İstanbullu için tatilin klasik adreslerinden biri. Günübirlik de gelseniz, günleri haftalara da bağlasanız yine de tadına doyulamayan yerlerden. Aklımda bu düşüncelerle, gökyüzünün bulutlarla işgal edildiği bir İstanbul sabahında Yenikapı Terminali’nden kalkan gemimle ben de Çınarcık’ın yoluna düşüyorum. Yenikapı’dan Çınarcık’a deniz üzerinde yaptığım yolculuk bir saat sürüyor. Bu kadarcık zamanda başka bir şehirde, başka bir coğrafyada olmanın yarattığı his muhteşem. Çınarcık güneşli bir merhabayla bütün yolcularını karşılıyor. Günün her saati şenlikli olan İskele Meydanı’nda biraz etrafı izliyorum. Baloncular, helvacılar, güvercinler, bisiklete binenler, paten kayanlar derken az sonra sahneye enerjik melodiler yayan bir tren giriyor. Oyuncak bir trenin büyükler için olanı gibi bir şey bu tren. Meydandan binip Çınarcık’ı neredeyse bir baştan bir başa bu eğlenceli vagonlarda turlayabiliyorsunuz. Büyük-küçük herkes trene binmeye can atıyor. Öğlende başlayan trenli gezmeler, gece yarısına kadar devam ediyor.  



Kio’dan Çınarcık’a…

İskele Meydanı’nın sağında ve solunda göz alabildiğine bir koy olarak uzanıyor Çınarcık. Bu masmavi dekor içinde sıra sıra çınar ağaçları selam duruyor. Yılları devirmiş çınarlar bölgeyle özdeşleşmiş. Kasabanın şimdiki adının da bu çınarlardan geldiği düşünülüyor. Çınar bölgenin o denli ayrılmaz bir parçası ki 1994 yılından beri her yaz Altın Çınar Festivali düzenleniyor. Yaz coşkusuna  uygun olarak müziği, dansı ve sanatın farklı dallarını bir araya getiren festival bölgenin sosyal yaşamına bambaşka bir soluk katıyor.
 Anadolu’nun dört bucağı gibi erken devirlerde kurulmuş merkezlerden biri Çınarcık. Frigler’den Bizans’a kimler gelmiş geçmiş bu topraklardan. Korunaklı limanı sayesinde Bizans ve Osmanlı döneminde yıldızı parlamaya başlamış bölgenin. Rumlar Kio adını vermiş bu topraklara “Temiz havası olan şehir” anlamında. Gerçekten de bugün bile mis gibi havası var Çınarcık’ın. Yapılan araştırmalar ülkemizin en temiz havası olan ikinci yeri olduğunu gösteriyor bu bölgenin. Üstelik uzun yıllardır astımlı hastalara bile şifa bulsunlar diye Çınarcık seyahati reçete ediliyor.
Tertemiz havayı içime çekerek kasabanın eskilerinden Beyaz Bahçe’ye yöneliyorum. Beyaz Bahçe, palmiye ağaçlarıyla süslü duvarları, sahile ve iskeleye hakim konumuyla Çınarcık’ın ünlü çay bahçelerinden biri. Özellikle gün batımına karşı içilen okkalı kahveleri ve yaz sıcağına karşı bire bir olan ev yapımı limonataları Beyaz Bahçe’nin geleneksel lezzetlerinden sadece ikisi. Beyaz Bahçe’nin sakin atmosferinde biraz soluklandıktan sonra, eşyalarımı bırakmak üzere Çınarcık’ta kaldığım her günü daha bir güzel kılan Çınarcık Hotel’e doğru ilerliyorum. Kısa bir yürüyüşün ardından ulaştığım Çınarcık Hotel’de muazzam bir manzaraya açılan, ferah bir odaya sahip oluyorum. Gözlerimi masmavi sular ve yemyeşil çınarlarla donanmış odamın manzarasından zorla alarak kendimi tekrar Çınarcık’ın caddelerine atıyorum. Sahil boyu allı morlu çiçekler gibi açılmış şemsiyeleri takip ederek yeniden İskele Meydanı’na süzülüyorum. Burası aynı zamanda dolmuş ve taksi gibi ulaşım araçlarının da kalkış noktası.  Çınarcık’ın mavi bayraklı sahili Kum Plajı yakından görmek için bir dolmuşa atlıyorum. Kısacık bir yolculukla Teşvikiye mevkiinde bulunan Kum Plaja iniyorum. Teşvikiye bölgesi muhteşem kumsalı sayesinde bir Çınarcık seyahatinde mutlaka uğranılması gereken yerlerin başında geliyor. Sahil boyunca birbirinden keyifli beach’ler sıralanıyor.  Bölgenin en gözde mekanıysa Cemos Beach. Konuklarına su sporlarından, beach partilere kadar sezon boyunca sürprizler hazırlayan Cemos Beach’te harika bir geç kahvaltı ediyorum. Cemos Beach’te tatilciler güne böyle lezzetli bir kahvaltıyla başlayıp, güne mavi sularda devam ediyorlar. Bazı geceler tanınmış seslerin performansları bu kumsalı inletiyor. Bu arada Çınarcık’ta ritmi hiç düşmeyen bir gece hayatı var. Gece kulüpleri, beach partiler, konserler Çınarcık gecelerinin vazgeçilmezleri arasında. Yaz mevsimi festivaller, konserler, beach partilerle neşe içinde  geçiyor buralarda.


Çınarcık Hotel'in ufku


Cemos Beach


Cemos'un plaj kahvaltısı



Beyaz Bahçe

Liman Restoran, Çınarcık'ın klasiklerinden.

  Çınarcık'ta dondurmalarıyla ünlü sıra sıra birçok dükkan var. Her birinin önü kuyruk. Benim favorim Özer Usta'nın işlettiği Özkaymak oldu. 


Erikli Yaylasına Doğru...

Çınarcık’la Teşvikiye arası keyifli bir yürüyüş ve bisiklet parkuru. Ama sporla iç içe bir seyahat planlıyorsanız Teşvikiye’nin hemen yanı başındaki Erikli Yaylası’nın yolunu tutmak gerek. Teşvikiye’den Erikli’ye tırmanış yeşilin sizi sarıp sarmalamasıyla sürüp gidiyor. Küçücük köy evleri, koyun sürüleri, zaman zaman görüş açımıza giren bir akarsuyla yaşadığımız coğrafyanın güzelliğine şapka çıkarıyoruz. Aracımız kıvrıla kıvrıla yükselen bir yol hattında ilerliyor. Zümrüt yeşili tabiat Erikli Yaylası’nın doğal güzelliklerinin habercisi gibi görüntüler sunuyor. Etrafta azimli bisikletçiler pedallara yüklenmiş durumda; parkur zorlu fakat herkes halinden memnun görünüyor. Erikli Yaylası artık dokunacak kadar yakın. Şimdi doğanın sesi başlı başına bir orkestraya dönüşüyor. Ağaçlar arasından adeta kutsal haleler saçarak süzülen gün ışığı ve sonsuz bir döngü içinde akan şelalenin sesiyle kusursuz bir tablonun içinde buluyorum kendimi. Yolculuğun bütün yorgunluğu akan suyla yok oluyor sanki. Asma köprülerden geçip, ağaç dallarından gök yüzü görünmüyor zaman zaman. Tabiatın sonsuz hakimiyetine, toprak kokusuna esir oluyorsunuz. Buraya bir kere gelince bütün bir günü burada geçirmemek için hiçbir sebep yok. Bisikletle buralara kadar pedal çevirenler yolculuklarını piknikle tamamlıyor. Kesin olan şu ki gündelik telaşlar Erikli’de çok gerilerde kalıyor ve hiç umursanmıyor…



Çifte Şelale

Toprak yollardan, doğanın ahengini bozmadan kurulmuş çay bahçelerinden geçiyorum. Küçük dereler üzerine atılmış ahşap masalara gün ışığı bir ressamın paletinden çıkmış gibi düşüyor. Değil masalarda oturmak, bu sahneyi izlemek bile başlı başına güzel. İlerleyişim Çifte Şelale’nin bütün haşmetiyle önümde belirmesiyle son buluyor. Doğanın mucizelerinden biriyle karşı karşıyayım. Şelale kendisine kavuşanları güzel manzarasıyla ödüllendiriyor.
Çifte Şelale’den ayrılmadan tabiatın yarattığı resimde kendime de bir yer açarak Hanımeli Gözleme’de kısa bir mola veriyorum. Sobada fokurdayan çaylar, taptaze yeni açılmış gözlemeler suya kondurulmuş ahşap masalara servis ediliyor. Gün batmadan Erikli’nin diğer mücevherlerini görmek için Dipsiz Göller’e doğru yola çıkıyorum. 530 metre rakımda bulunan Dipsiz Göller biri büyük, diğeri biraz daha küçük olmak üzere iki gölden oluşuyor. Sazlıklar, ağaçlar, bulutların gölde titreşen yansımalarıyla söze dökülemeyecek enfes bir manzara önüme seriliyor. Güneş Çınarcık semalarını kızıla boyayıp yerini yıldızlı geceye bırakınca ben de Çınarcık Hotel’deki huzurlu odama dönüyorum. Sabaha dalga sesleriyle uyanıyorum. Zira Çınarcık Hotel’de yeni güne odanızı dolduran dalga sesleri ve deniz kokusuyla başlıyorsunuz.





Garip bana poz verirken.


Çınarcık Hatırası

Günlerden Çınarcık pazarı olunca ister istemez kalabalık sizi alıp pazara götürüyor. Pazarın çoğunluğu çevre köylerden gelen köylüler ve onların bahçelerinde yetişen ürünlerle dolu. Bölgenin alameti farikası zeytin ve zeytin yağı tezgahların baş tacı. Çınarcık ve civarının diğer dillere destan ürünü Kızılcık. Şenköy’ün kızılcığı ve kızılcıktan yapılan reçelleri, şerbetleri pazarın arananları arasında. Antik çağlardan beri şifa kaynağı olarak kullanılan kızılcığın kıymetini biliyor Şenköylüler ve her yıl kızılcık adına festival düzenliyorlar. Sıcak kanlı, güler yüzlü köylüleri pazarda bırakarak denize girenlerin çevresinden dolaşıp Çınarcık Limanı’nın yolunu tutuyorum. Limanın girişinde türlü türlü numaralarla peşimi bırakmayan Garip’le tanışıyoruz. Garip limanın oyuncu ve sevgi arsızı köpeği. Limanda sağa sola konan karabataklar ve martılarla pek iyi anlaşamasa da insanlara karşı son derece sevgi dolu. Çınarcık Liman’ı keyifli bir gezi alanı. Duvarları resimlerle donatılmış, tam uçta “Çınarcık Hatırası” olarak anılarda yer edecek deniz feneriyle, fotoğraf severlerin kaçırmaması gereken yerlerden biri.
Liman ve çevresi kafeleri, restoranları, plajlarıyla Çınarcık’ta hareketli bir bölge. Burada güneşe ve denize doyduktan sonra dilerseniz Hasan Baba Mesire Yeri’ne ulaşabilirsiniz. Çınarcık’ı tepeden gören bir konumda bulunan Hasan Baba envai çeşit ağaçları ve şehre olan yakınlığıyla piknik yapmak isteyenler için biçilmiş kaftan. 


Bu pazar çok güler yüzlü pazarcılarla dolu. 


Kızılcık ve zeytin


Hasan Baba Mesire Alanı


Gittiğim yerde illa ki bir yağmur, bir fırtına, bir sel olur. Çınarcık'ta da gelenek bozulmadı.

Veda Busesi

Çınarcık, İDO'nun dergisi Sealife için yaptığım yolculuklardan biriydi. Çınarcık'tan Esenköy'e kadar uzun bir yazının şimdilik Çınarcık bölümünü aktardım. İlerleyen günlerde yazının Esenköy bölümüyle karşınızda olacağım.


Not:Açılış fotoğrafının yayın hakları  Çınarcık Belediyesi'nde olup, izin alınarak kullanılmıştır.

11 Mart 2017 Cumartesi

Fildişi Kutunun Anlattıkları: "Aphrodite Kadar Güzel"

Aslında bu bir güzellik öyküsü. Tanrılar katından ölümlüler arasına süzülen bir idealin, neredeyse 1500 yıllık bir  fildişi kutuda dile gelmesi. İlahi düzenin dünyevi yansımalarının izinde "En güzel" kadar güzel olmak. Bir tanrıça ölçeğinde, güzelliğin terazisinde, Aphrodite önderliğinde...

Derler ki bir zamanlar Akdeniz dünyasına Olimposlular hükmedermiş. Dağlar, taşlar, uçan kuşlar ve bilumum mahlukat bu tanrılara tabiymiş. Bu Olimposlular günün birinde tanrılara layık bir düğün tertiplemişler. Aslında bana sorarsanız düğün biraz aceleye gelmiş. Şimdi gelin hanım, ki hanım demek hafif kalır, kendisi su tanrıçası Thetis. Tarifsiz bir güzel  öyle ki birbirine benzemez kardeşler Zeus ve Poseidon bile kendisine talip. Fakat Thetis'in kaderi pek karmaşık, pek muamma. Bir kehanet var ki tanrıçayla ilgili tanrılar tanrısı, hovarda Zeus bile yanaşmıyor bu güzele. Kehanete göre Thetis'in doğuracağı oğul babasından çok daha güçlü olacak, babası onun gölgesinde kalmaktan kurtulamayacak. Bu durumda tanrılara varamayacağı anlaşılıyor Thetis'in, iktidar tatlı, can kıymetli...Düşünüp taşınıyorlar, derken çareyi tanrıçayı bir ölümlüye kakalamakta buluyorlar. Damat olarak Teselyalı Myrmidonlar'ın kralı Peleus seçiliyor. Thetis bunu bir hakaret kabul edip, deniz kızı niteliklerini kullanıp tanrıları epeyce atlatsa da sonunda bu faniye eş olmayı kabul ediyor.  Düğün şöleninin Olimpos'ta tanrılar sofrasında yapılmasına karar veriliyor. Bütün tanrılar şölene davet edilirken hangi işgüzarın fikridir bilinmez, kavga tanrıçası Eris, kavga çıkarmasın diye şölene çağrılmıyor. Ve bu an efsaneler çağının en popüler olayının gerçekleşmesine sebep oluyor. 
(Ne diyordu Don Vito Corleone mafyanın o kutsal anlatısında "İntikam soğuk yenen bir yemektir." )
Kurnaz Eris tarihin en ünlü intikam planıyla işe koyuluyor ve üzerine "en güzele" yazdığı elmayı şölen sofrasına atıveriyor. İnsanlık tarihinin en suçlu meyvesi olan elma bu sefer ölümsüzlerin başına bela oluyor. Aphrodite, Athena ve Hera, ölümsüz ve güzel kadınların arasında bir çekişmedir başlıyor. Zeus baba da dahil hiç bir tanrı bu üçlüden birini "en güzel" seçmeye yanaşmıyor. Yine konuyu zavallı bir faniye havale ediyorlar. Böylece altın elmanın sahibini belirleyecek karar Paris'in yargısına bırakılıyor. Birbirinden güzel üç tanrıça Paris'e sınırsız vaatlerde bulunuyor. Paris, Hera'nın sunduğu sonsuz zenginliği ve Athena'nın sunduğu sonsuz kahramanlığı elinin tersiyle itiyor. Aphrodite'se yakışıklı Paris'e Helena'nın büyük aşkını vaat ediyor. Paris tarihin en romantik rüşvetiyle "en güzele" yazan elmayı Aphrodite veriyor. Tabi biliyorsunuz "aşk için ölmeli aşk o zaman aşk" diyor ya şarkı. Bu aşk yüzünden (bu bahaneyle)  Troya savaşı* çıkıyor. Düğün sahibi olan talihsiz gelin Themis'in biricik oğlu Akhilleus (Aşil) da bu savaşta ölüyor. 

Güzeller güzeli Aphrodite çıplak bedeni daha net 
görünsün diye saçının buklelerini geriye atarken...

Nerede Homeros, nerede Akhalar, Troyalılar...Ama işte zaman aksa ve hatta İsa doğup milat olsa bile Aphrodite bütün zamanların en güzeli olarak tanımlanmaya devam ediyor. Ve günün birinde Roma, Doğu ve Batı olarak ayrılmış, henüz Doğu Roma ismini Bizans'a** takas etmemişken Paris'in Yargısı'nın bir fildişi kutu üzerine işlenmesi emrediliyor. 

Emir de nereden çıktı demeyin fildişi erişimi zor, pahalı ve lüks bir tüketim malzemesi. Tıpkı bugün olduğu gibi 6. yüzyılda da bunu ısmarlayan kişinin "emreder" konumda olması icap eder. Fildişi işçiliği Antik Mısır'dan Çin'e kadar bütün büyük uygarlıklarda önemli bir sanat dalı olsa da en görkemli çağını Bizans'ta yaşamıştır. İşte 6. yüzyılda emreden zatı muhterem de Doğu Roma'nın geniş sınırları*** içinde kalan Mısır'da, maharetli bir ustaya Paris'in hikayesini fildişi bir pyksise dönüştürmesini ister. Pyksisler erken dönemlerden itibaren kadınların kozmetik malzemelerini ya da mücevherlerini muhafaza ettikleri silindirik gövdeli, kapaklı kapları tanımlamak için kullanılıyor. Yani bu güzellik hikayesi bir kadını memnun etmek üzere fildişi üzerine işleniyor. 


 Yüksekliği 8.5 cm, çapı 9 cm olan pyksisin üzerinde 
oldukça kalabalık bir kompozisyon görülüyor.


Athena, Hera en sağda elinde elmayla Eris...

Pyksisin üzerinde sahnelenen figürler az önce bahsi geçen kahramanların ta kendisidir.  En cüretkar pozda, yedi düveli birbirine katmayı başaran Eris görülür. Eris çıplaktır ve elindeki elmayı atmaya hazır bir biçimde ortada durur. Kavga tanrıçasının hemen yanında üç ayaklı bir etrafına yerleşmiş dört figür Olimpos tanrılarını temsil ederken, önlerinde havlayan küçük bir köpek yerleştirilmiştir.  Olimposlular'ı takiben bir pelerin (chlamys) giymiş olan Hermes, kanatlı başlığı ve pabuçları ile tanınır.  Haberci tanrı bu sahnede sol elinde asasını tutarken (caduceus), sağ elindeki elmayı da saçının bukleleriyle oynayan çıplak Aphrodite'e doğru uzatır. Aphrodite olanca şuhluğuyla izleyiciye doğru bakarken sağında miğferi ve zırhıyla Athena mizacına ve duruma uygun olarak mağrur bir tavır sergiler. Bu iki tanrıçayı takiben bir tavus kuşu ve başka güzel ve kızgın tanrıçayla göz göze geliriz. Tavus kuşu bu sahnedeki kıskanç kadının Hera olduğunu haber veren bir alamet olarak karşımıza çıkar. Enterasan biçimde kompozisyonda olayın ölümlü kahramanı Paris yoktur. Bunu da siparişi veren kişinin tercihlerine borçlu olmalıyız. 


Hermes "En Güzele" yazan elmayı Aphrodite uzatırken...

Sanat tarihinin nadir parçalarından olan pyksis Bizans günlük hayatının bir parçası. Aynı zamanda Hıristiyanlığın kesin zaferine ve resmi devlet dini olmasına rağmen; Bizans'ın politeist inancın klasik anlatılarını 6. yüzyılda dahi objelerde kullanmaktan geri durmadığının bir göstergesi. 

Diğer taraftan kadının bedensel güzelliği bütün zamanların ortak tutkusu ve başlıca konusu olduğundan; kadın güzelliğiyle bire bir işlevlendirilmiş bir pyksiste süsleme kuruluşunun öncelikle kadın kimliğini vurgulaması kaçınılmaz. Ama burada asıl belirleyici nokta içeriğin reklamının kusursuz biçimde yapılmasıyla alakalıdır. Bu bir çeşit mesaj gibidir: Pyksisin sahibi,pyksisin içindekileri kullandığı zaman bir tanrıça kadar güzel olacaktır. 


 Veda Busesi


Literatüre "Paris'in Yargısı Konulu Pyksis" olarak geçen eser bugün Baltimore, The Walters Art Museum'da ziyaretçileriyle buluşuyor. Binlerce yıllık  mazisinde kendisiyle benim buluşmam tamamen bilimsel nedenlere dayanıyor. Akademik yaşamımda çalışmaktan olağanüstü zevk aldığım bir konunun kısacık bir bölümüyle herkes tanışsın istedim. "Bizans'ta Fildişi İşçiliği" başlıklı bitirme tezimden entrikalarla süslü bir parçayı, akademik anlatımdan soyutlayıp buraya yazıverdim. Belki Baltimore yolunuz düşer ya da illa ki Türkiye ve dünya müzelerinde başka Bizanslı fildişi objelerle karşılaşırsınız. İşte o zaman Aphrodite'in güzelliği ve Eris'in intikamı bir kez daha aklınıza gelir. Yüzünüze tanıdık biriyle karşılaşmanın sıcaklığı yerleşir. 


 Notlar:

*Troya Savaşı'nın asıl nedeni Akhalar'ın (Yunan şehir devletleri) zengin Truva'yı işgal etmek istemesidir. 
**Başkenti Konstantinopolis olan Doğu Roma İmparatorluğu tarih boyunca kendini "Bizans İmparatorluğu" olarak tanımlamamıştır. Bizans terimi 16. yüzyılda başkentin eski adından yola çıkılarak tarihçiler tarafından kullanılmaya başlanmış bir nitelemedir. 
***Doğu Roma İmparatorluğu ya da Bizans, genel kanının aksine İstanbul çevresinde hüküm süren küçük bir devlet değildi. Özellikle 6. yüzyılda devletin sınırları oldukça genişti. 

13 Şubat 2017 Pazartesi

Bir derin tutku: Beyoğlu

İstanbul, dikkatle dinleyen kulaklara esrarengiz masallar anlatan, kıtaları ve kültürleri kusursuz biçimde buluşturan eşsiz bir şehir. İstanbul’un en gözde anlatıcısı hiç şüphesiz Beyoğlu. Binlerce yıllık bir serüvenin en sevilen başrol oyuncusu. Zamanın yenilmezliğinde sürekli dönüşse de tılsımı geçmişinden yadigar bir vaha. Farklı sesleri aynı notada birleştiren usta bir müzisyen.  İşte bu sebeplerden herkesin gönlünden bir parça bulduğu, tarihten sıyrılması imkansız olsa  da yeni duygulara yelken açmaya hep hazır bambaşka bir dünya. 




Haliç’in ve o canım Boğaz’ın kavuştuğu noktada başlar bu semtin kadim hikayesi. Çağlar öncesinin ünlü limanı Galata ve çevresinde şekillenir yaşam. Bizans’la başlayan yerleşime Cenevizler ortak olur uzun yıllar. Türkler şehrin çehresine katılınca da Türk, Yunan, Ermeni, Yahudiler ve Levanten Avrupalılar da eklenir yavaş yavaş. Pera’ya doğru çıkıldıkça İtalyan, Fransız ve Maltalılar bölgenin yerel halkı olarak Beyoğlu sakinleri arasındaki yerlerini alırlar. Ve böylece bir zamanların Grand Rue de Pera’sı ya da bizim andığımız adıyla İstiklal Caddesi bu ortamda dirilmeye başlar. Gösterişli sefirlik binaları, Batı’ya öykünen tiyatrolar, kiliseler, apartmanlar, sinagoglar sarar Galata ve Pera’yı. Tanzimat Fermanı’nın ilanıyla bölge adeta küçük bir Avrupa modeli haline gelir. 



Arap Camii
Bölgenin hafızasına inmek için de en doğru yer yine Galata olacaktır. Günümüzde Karaköy sınırları içinde kalan Arap Camii bölgenin en eski tarihi eserlerinden biridir. Kırmızı tuğlalarla örülmüş kare biçimli kulesiyle etrafındaki yapılardan sıyrılan Arap Camisi, kendi mitolojisini yaratmış Beyoğlu’nun gizemli yapılarından biridir. İlk yapıldığı zaman cami olduğu rivayet edilse de bir dönem Aziz Pavlus’a adanmış bir kiliseyken, Latin işgali sırasında Dominiken rahiplere ev sahipliği yapar. İstanbul’un fethiyle birlikte camiye dönüştürülen yapı Gotik kulesi ve ahşap karkaslı iç mekanıyla ziyaretçilerine mimari bir ziyafet sunar.
Karaköy-Galata güzergahında 19. yüzyılın sonunda çoğunlukla azınlıklara mensup ya da yurt dışından gelen mimarlar tarafından inşa edilmiş birçok yapıya rastlamak olasıdır. Yaygın olarak Bankalar Caddesi adıyla anılan Voyvoda Caddesi’ndeki binalar bahsi geçen dönemin bütün mimari özelliklerini taşır. Cadde üzerinde Fransız kökenli Levanten mimar Alexandre Vallaury’nin imzasını taşıyan eski Osmanlı Bankası binası, ki bugün Salt Galata adıyla görkemli bir kültür sanat kompleksi olan yapı gerçekten görülmeye değerdir. Salt Galata’nın tam karşısında, Bankalar Caddesi’yle Banker Sokağı’nı birbirine bağlayan, kıvrım kıvrım bir merdiven sizi karşılar. 1850’lili yıllarda devrinin ünlü banker ailesi Kamondolar tarafından, Art Nouveau stilinde yaptırılmış merdivenler ailenin ismini taşır. Sadece Beyoğlu’nun değil İstanbul’un da en güzel merdivenleri olan Kamondo Merdivenleri günün her saati fotoğraf tutkunlarının uğrak yeridir.  


Salt Galata

Kamando Merdivenleri
Galata’da zamana kapılırsınız. Galata surlarının çevrelediği Ceneviz mahallesi sanki bin yıllardır yerinde duruyor gibidir. Hele taş duvarların, üzerinde haçlar yükselen kiliselerin arasında gök kubbeye değiyormuş gibi görünen Galata Kulesi karşınıza dikilince, bu takvim dışı atmosfere inanmak kaçınılmazdır. Çağlar boyu kah yıldızlar gözlenmiş bu kuleden kah yangınlar, şimdilerde İstanbul gözleniyor sivri külahının altından. Geçmişi 6. Yüzyıla kadar uzanan kuleye tırmanmayı göze almak yeterli Haliç ve İstanbul Boğazı’nı olanca güzelliğiyle önünüze sermek için. Yapıldığı dönemden günümüze kadar semtin simgesi olan kule, dünyanın dört bir tarafından gelen turistler için de İstanbul deyince ilk akla gelenlerden.


Tomtom Tasarım Günleri'nden...
Tophane Çeşmesi

Kılıç Ali Paşa Camii
Beyoğlu’nun ayrı gezegenleri buluşturan galaksisindeki kendi has yerlerden biri de Tophane. Burada son dönemin popüler lokasyonu Tomtom’a uğrayıp, Boğazkesen Caddesi’nin köşesinde yer alan ve Tophane-i Amire’de güncel sergilere katılabilirsiniz. Fatih Sultan Mehmet tarafından kurulan Tophane-i Amire’nin avlusundan görülen manzarada Tophane Çeşmesi ve Kılıç Ali Paşa Camii’yle göz göze gelinir. İstanbul’un üçüncü büyük çeşmesi olan Tophane Çeşmesi Sultan I. Mahmut tarafından yaptırılmıştır. Yapıldığı dönemin sanatsal beğenilerini yansıtan çeşmenin üzerindeki panolarda gerçekçi bitkisel bezemeler dikkat çeker. İlk yapıldığı zaman rıhtıma yakın biçimde konumlanan Tophane Çeşmesi, zamanla denizin doldurulması nedeniyle içerde kalmıştır. Tophane Meydanı’nında vakur bir tavırla yükselen Kılıç Ali Paşa Camii’yse türbe, medrese ve hamamdan oluşan bir külliyenin görkemli bir bölümüdür. Temelde ciddi farklılıkları olmasına rağmen devasa kubbesi ve uçan payandalarıyla Ayasofya’nın küçük bir modeliymiş gibi bir etki bırakan camii Mimar Sinan’ın eseridir. Külliye inşaatından, açılışına ve asırlar boyu süren zaman yolculuğunda birçok tarihi ana şahitlik etmiş ve hatta kendi efsanelerini yaratmıştır. Ama yapılışındaki en kıymetli ayrıntı, hayatı boyunca yüzü gülmemiş İspanyol yazar Miquel de Cervantes’in burada işçi olarak çalışmış olmasıdır.
İstanbul’un en eski ticaret merkezlerinden olup modern zamanların keyifli ve trend mekanlarını barındıran Karaköy’e yönelmeden önce Tophane’de bulunan Türkiye’nin ilk modern sanat müzesi olan ve farklı sanat dallarından etkinlikleriyle geniş kitleleri kendine çeken İstanbul Modern Sanat Müzesi’ne gitmekte fayda var. Burada müze koleksiyonunu inceleyebilir, yeni sergilere katılabilir, harika filmler izleyebilir, eğitim programlarından faydalanabilir, kütüphanedeki eşsiz eserlere dalabilir, restoranın veya müze mağazasının keyfini çıkarabilirsiniz.




Beyoğlu’ndaysanız adım başı bir çan kulesi, tarihi bir kemer, çeşme, sütun sizi beklenmedik diyarlara sürüklerken duvarlara yapılmış rengarenk grafitilerle de bir tezatlar evreninde olduğunuzu düşünebilirsiniz. Yüzyıllardır Beyoğlu’nu Beyoğlu yapan da bu tezatların tuhaf ama sahici birlikteliği değil midir zaten? Karaköy ve çevresi Beyoğlu’nda adeta grafiti galerisi gibi. Fantastik bir alem metruk binaların, kepenklerin, inşaatların cephelerinden sokağa akıyor neredeyse. Surp Pırgiç Ermeni Katolik Kilisesi’nin yüksek kasnaklı kubbesi bu fantastik dünyanın eski zamanlarına işaret ederken; umulmadık bir anda Karaköy Murat Muhallebicisi’nde Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun imzasını taşıyan bir mozaik pano size sürpriz yapabilir.  Beyoğlu’nda sıradan bir günde Tünel’in Karaköy istasyonuna gelmişseniz ve dünyanın en eski ikinci metrosuna bineceksiniz demektir. 90 saniyede Galata’dan Beyoğlu’na çıkıverirsiniz ve bu kelimenin gerçek manasıyla tarihin derinliklerine bir yolculuktur aslında.


Karaköy Murat Muhallebicisi
Bedri Rahmi Eyüboğlu imzalı mozaik pano



Mesnevi / Galata Mevlevihanesi Müzesi
Tünel Meydanı’ndan İstiklal Caddesi’ne bağlanmadan Galata’ya inen Galip Dede Caddesi’ne süzülürseniz sol tarafta zarif cümle kapısıyla Galata Mevlevihanesi Müzesi görüş açınıza girecek. İstanbul’un ilk Mevlevihanesi olan yapı II. Bayezid’in hükümranlığı sırasında kurulmuştur. Beyoğlu’nun kültür dokusunun nadide örneklerinden biri olan Mevlevihane 1975’ten günümüze uzanan süreçte müze olarak konuklarını ağırlamaktadır. Şehrin kültür tarihinin önemli yapı taşlarından olan müze derviş odaları, semahane ve mahfillerden oluşmaktadır. Hem yapının tarihsel geçmişi, hem de Mevleviliğin esasları üzerine şekillenen müzede zaman zaman sema gösterileri de düzenlenmektedir.




Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi
Tramvay seslerinin, insan seline karıştığı, şehrin şah damarı olan büyülü cadde. Adı ister Grand Rue de Pera, ister Cadde Cadde-i Kebir , ister İstiklal olsun kurulduğu günden bu yana popülaritesini bir an bile yitirmemiş eşsiz bir uzam. Aşkın, ihanetin, masumiyetin, göz yaşının, eğlencenin ve bunlardan pek de ayrı düşünülemeyecek bir şey olan sinemanın merkezi. Burada vitrindeki bir pabuca, emektar bir aktöre, bir binadaki kabartmaya, aniden nereden yükseldiği anlaşılamayan bir nağmeye kafayı takabilirsiniz. Ruh haliniz an be an değişir. Dünyada bu kadar hızla duygularınızı değiştirebilecek başka bir yer olma olasılığı çok azdır. İstiklal Caddesi’ni layığıyla köşe bucak gezmek için günler gerekebilir. Ama burada bütün zamanların gürültüsünü duymanın en güzel yolu nostaljik tramvayla caddeyi baştan başa geçmekle olur. Taksim Meydan’ından başlarsınız caddenin kalp atışlarını duymaya. Gümbür gümbür uğuldarken kulaklarınız sol tarafa doğru sapıverirsiniz bir anlığına. Bütün kalabalık ve ses o anda kesilir, zamanıysa Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi’nin çanı yankılanır sokakta. İki tarafındaki çan kulesi ve kocaman kubbesiyle sizi kendine çağırır. Avlusuna girdiğiniz zaman yarattığı uhrevi etkiye şaşarsınız. Asıl ibadet mekanıysa gerek mimarisi, gerek bezemeleriyle enfes bir etki bırakır. İstiklal Caddesi’ne geri döndüğünüzde aynı sonsuz akışa bırakırsınız kendinizi. Cercled’Orient’ın önünden geçersiniz ve ondan gözünüzü alamazsınız mesela. Galatasaray’a kadar inince sinemayla özdeşleşmiş semtin sinema müzesine uğramak kaçınılmaz olur. Yeniçarşı Caddesi’nde Galatasaray Lisesi’nin komşusudur Türvak Sinema Tiyatro Müzesi ve Sanat Kitaplığı. Türkiye’nin ilk ve tek sinema tiyatro olma özelliğini taşıyan Türvak ziyaretçilerine sinemanın ve Yeşilçam’ın sihirli dünyasının kapılarını açıyor.  Yıllarca sinema perdesinden ışıldayan bir dünyanın içinde dolaşma imkanı sunan müze, aynı zamanda sinema, tiyatro ve televizyon tarihini de keyifli biçimde tanımamıza olanak sunuyor.


Avrupa Pasajı
Galatasaray’a gelmişken Meşrutiyet Caddesi’yle Sahne Sokağı’nı yani Balık Pazarı’nı birbirine bağlayan Avrupa Pasajı’na da bir uğramak gerekir. 19. Yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen pasajda bugün ağırlıklı olarak hediyelik eşyalar satan dükkanlar yer alıyor. Avrupa Pasajı yapıldığı dönemdeki Batılı çağdaşlarıyla oldukça benzerlik gösterir. Dükkanların üst sırasında kemerler içinde heykeller sıralanır. Pasaj gün ışığının içeri girmesine imkan veren üst örtüsü, heykelleri ve mermer zeminiyle oldukça çarpıcı bir havaya sahiptir.


Mısır Apartmanı
İstanbul’a bir eşi daha olmayan eserler kazandırmış Ermeni kökenli mimar Hovsep Aznavur’un tasarladığı Mısır Apartmanı da İstiklal Caddesi’nin bağrında yer alır. 1905 yılında Abbas Halim Paşa’nın kışlık ikametgah olarak yaptırdığı bina Art Nouveau stilindedir. İstanbul’un ilk betonarme binalarından olan Mısır Apartmanı, tasarımı ve büyüklüğüyle caddenin cezbedici rotalarından biri. Beyoğlu’nun sanatla buluştuğu mekanlardan olan Mısır Apartmanı güncel sanatı takip edebileceğiniz harika galerilere ev sahipliği yapmaktadır.

St. Antuan Kilisesi
Kırmızı tuğlalarıyla İstiklal Caddesi’nde bir kiliseden çok bir masal şatosu intibası uyandıran St.Antuan Kilisesi Beyoğlu’nun olmaza olmazlarından biridir. Levanten mimar Giulio Mongeri tarafından Neogotik akıma uygun biçimde yapılan bazilika Latin haçı formunu yansıtır. Cephesinde yer alan gülbezekleri, sivri kemerli kapı alınlıklarıyla bir anda herkesi mıknatıs gibi çeker. İstiklal Caddesi’ndeki tasasız kaos buraya asla yansımaz. Kilise caddenin canlılığına ortak olsa da vakur tavrını hep muhafaza eder.


Santa Maria Draperis Kilisesi
St. Antuan’ın biraz ilerisinde alt kotta yer almasıyla biraz gözlerden uzak kalan Santa Maria Draperis de Beyoğlu’nun renklerinden biridir. Yalın dış cephesi manevi bir nezaketin göstergesi gibidir. Neoklasik üslubun belirleyiciyle şekillenmiş yapı çoğu zaman gezginlerin gözünden kaçan etkileyici bir mabettir.
Şişhane ve Asmalı Mescit yıllardır Beyoğlu’nun eğlence ve kültür merkezleriyle tanınan bölgeleri. Meşrutiyet Caddesi’nde bulunan Pera Müzesi sanatsal aktivitenin sürekliliğini sağlaması açısından son derece önemli. Pera Müzesi Suna ve İnan Kıraç Vakfı’na ait koleksiyonların yanı sıra ses getiren birçok sergiye de ev sahipliği yapmaktadır. Müze eserleri izleyiciyle buluşturmak dışında sosyal, kültürel ve eğitici birçok aktiviteyle de Beyoğlu’nun hareketli yapısına uyum sağlamayı başarmıştır.


Tarlabaşı
Beyoğlu’nun arka sokakları derdiyle, kederiyle kendiliğinden şöhretlidir. Sıra sıra dizili Rum evleri, kiliseleri, iplere dizili çamaşırları ve biraz da gölgelere teslim olmuşluğuyla Tarlabaşı ayrı bir iklimi yaşar. En afili delikanlıların kahramanı olduğu romanlar, elemi gözlerinde taşıyan hüzünlü kadınları betimleyen filmler, çok eskilerde kalmış bir Rum ezgisi hep buradan esinlemiştir kendini. Talihi pek yaver gitmese de bir dönemin gözde semtlerinden biridir Tarlabaşı. Daracık sokaklarda sıvası dökülse de inceliğinden bir şey kaybetmeyen cumbalı evler bile hala o görkemli günlerin hatırasını canlı tutmak ister gibidir. Tarlabaşı’nın roman tadındaki kaldırımlarından geçerek, Tatlı Badem Sokağı’nın köşesinde şair Adam Mickiewicz’in evine ulaşırsınız. Polonya’nın milli şairi olan Adam Mickiewicz 1855 yılında görünüşte bilimsel bir görev için ülkesi tarafından İstanbul’a gönderilir. Ama gelişinin asıl nedeni Kırım Savaşı’ndan kaynaklanan gizli bir görevdir. Türk dostu olarak tanınan Mickiewicz’in hayatı cephelerde geçmiştir, Osmanlı İmparatorluğu şairi Tarlabaşı’ndaki küçük eve yerleştirir. Fakat 1855 İstanbul’unun derdi Kırım Savaşı kadar büyüktür. Kolera bütün şehri kasıp kavurmaktadır. Mickiewicz’in İstanbul macerası kısa sürer, şair koleraya yakalanır. Son günlerini Tarlabaşı’ndaki evinde sevdiklerine mektuplar yazarak geçirir. Ölümünün ardından evi o kadar çok Polonyalı tarafından ziyaret edilir ki sonunda müzeye çevrilir.  Günümüzde Tarlabaşı’nın gizemli sokaklarından geçmek ve semtin tarihi bir sayfasına yakından bakmak için Mickiewicz’in müze evine uğramak harika bir bahane gibi görünüyor.



Beyoğlu’nda her bölgenin kendine has bir ritmi vardır. Cihangir’e çıktığınızda deniz manzarasıyla bütünleşmiş sokakları, her gün bir yenisi açılan kafeleri, kedileri, galerileri ve sürekli güncellenen butikleriyle bağımsız bir semt gibidir. Çukurcuma antikacıları, mobilyacıları ve sanat atölyeleriyle hep farklı ve ilginçtir. Galatasaray’a doğru yönelirseniz alternatif eğlence mekanları bulabilir ya da Fransız Sokağı’nda soluklanabilirsiniz.


Aynalıkavak Kasrı
Beyoğlu’nda denizin bir ucundan tutabileceğiniz bölgelerden biri de Hasköy’dür. Beyoğlu’nun Haliç’e bakan kıyısında uzanan Hasköy, semtin genel özelliği olarak çok kültürlü bir geçmişten beslenir. Osmanlı İmparatorluğu’nun İstanbul’a armağan ettiği güzelliklerden olan Aynalıkavak Kasrı Hasköy’de yer alır.  Tersane faaliyetlerinin hız kazanmasıyla gündeme gelen bölge özellikle Lale Devri’nde daha fazla önem kazanır. Tersanenin alanını genişletmesiyle koruluğun ve sarayın yapılarının büyük bölümü tersaneye vakfedilir. Sultan III. Selim döneminde de yapı şimdiki halini alır. Haliç’e bakan geniş ve özenli bir bahçe içinde konumlanan Aynalıkavak Kasrı haftanın beş günü ziyaretçilerine keyifli anlar vadeden bir Beyoğlu alternatifi.


Hali hazırda okumakta olduğunuz Beyoğlu yazısı, Borajet yolcuları için yazdığım yazılardan biri. Bütün hayatım Beyoğlu'nda geçtiği ve geçmekte olduğundan yazmaktan en çok keyif aldığım yer oldu...
Hasköy’ün kültür, sanat ve teknolojiyle yoğrulmuş en gözde mekanı Rahmi M. Koç Müzesi.  Teknolojinin ve mühendisliğin geçirdiği evreleri belgeler ve objeler eşliğinde seyredebileceğiniz Rahmi M. Koç Müzesi konuklarını sıra dışı bir deneyime davet ediyor. Klasik otomobiller, uçaklar, kayıklar, lokomotifler müzenin koleksiyonunun sadece bir kısmını oluşturuyor. Teknolojinin çağlar boyu süren serüveninin bir parçası gibi hissettiren müzede, zamanın nasıl uçup gittiğini fark etmeyeceksiniz.