15 Aralık 2016 Perşembe

Batum: Mucizevi ve Aşık (2)

Kış Kuzey Yarım Küre'de bas bas bağırıyor bugünlerde. 2016 gitti, gidiyor. Olsun, takvimin bildik savurganlığı. Şimdi yine Batum'dayız. En azından ben ve bu yazıyı okuyacaklar için hava bir müddet Ağustos sıcağı, enlem boylam Gürcistan sınırı.  
 Karadeniz'in bizim olmayan kıyısında, "Mucizenin ve aşkın şehri" olarak ebediyen mühürlenmek isteyen Batum'un olmazsa olmazlarını ilk yazıda anlatmıştım (ki kendisi burada ), şimdi meydanlara inme, hayata karışma zamanı. 


Avrupa Meydanı 

Batum sokakları sürprizlerle dolu. Osmanlı ve Sovyet izlerini taşıyan, denizlere açılan caddelerin hakiki tarih kokan halini mutlaka seveceksiniz. An gelecek karşınıza tasarım harikası, romantik meydanlar çıkacak. Zamanı saklamaya çalışsa da meydanların yeni olduğunu anlayıp yine de bu romansın içine kapılmaktan kendinizi alamayacaksınız. Sonra şehir içinde şehir, çağdaş çizgilerin har vurup harman savurduğu yapılar da eklenecek bu bulutlu tabloya. Asla "olmamış" demeyecekseniz. Karmaşanın yarattığı katışıksız ahengin bu şehrin içine işlediğini ve onsuz düşünülemeyeceğini hemen fark edeceksiniz. 


Avrupa Meydanı.
 Elinde altın post tutan Medea heykeli meydanın simgesi.
Medea mitolojiler dünyasının en güçlü kadın karakterlerinden biridir. Serüveni her çağda popülaritesini korumuş ve yeniden yorumlanmıştır. Güneş soylulardan olan Medea Karadenizli'dir ve Antik Çağ'ın en korkunç büyücülerinden biri olarak kabul edilir. Birçok mitolojik kişilikte olduğu gibi iyi ve kötü özellikleri birlikte yansıtır. Kardeşini kesip parçalarını yollara savuracak, öz çocuklarını öldürüp babalarının önüne atacak kadar zalim ama aynı zamanda egzotik ve mazlum bir kadın olarak gösterilir. Anlayacağınız üzere korkunç hikayelerin kahramanıdır bu heykeli dikilmiş Medea. Karadeniz'in birçok bölgesinde Altın Post efsanesine sahip çıkılır. Görünen o ki Gürcüler de hikayenin geçtiği yer olarak Batum'u görmektedir.

Batum'un en güzel meydanlarından biriyle yolculuğuma başlıyorum işte. Avrupa Meydanı (Europe Square) şehrin ana meydanı olarak kabul ediliyor. Elinde altın post tutan Medea Heykeli etrafında biçimlenen meydanda fıskiyeler, Avrupa'nın tanıdık yapılarından ilhamını almış anıtsal binalar, kafeler,restoranlarla meydan tam bir cazibe merkezi. Mevsim yaz püfür püfür giysiler içinde fıskiyeler arasında koşuşturanlara katılmamak için en büyük sebep elimdeki kamera. Ama tabi ki kameramı kollayarak fıskiyelerin arasından geçmeden de duramıyorum. Burası günün her saati keyifle gezilebilecek bir yer. Sokak sergilerinde harika fotoğraflar satın alıp, Prag'ın simgesi saat kulesine gönderme yapan saate sırtınızı verip fotoğraflar çekebilirsiniz. Meydana açılan BK Restoran nefis yemekler ve çarpıcı Gürcü şarapları tatmak için ideal bir mekan. Kitaplarla dolu şık bir ortam, yemekler ve sunum oldukça iyi. Buraya bunaltıcı bir yaz akşamında uğrama şansınız olursa, muhtemelen saksafon ve piyanodan oluşan küçücük bir orkestraya rastlayacaksınız, bu durumda harikulade Gürcü peynirleri ve onun en samimi dostu Gürcü şarabını masanıza davet etmek yararınıza olacaktır.


Batum'un Astronomik Saat'iyle...
Astronomik saatler özellikleri gereği Güneş , Ay, Zodyak takımyıldızları ve bazen de gezegenlerin birbirlerine olan konumlarını gösteriyor. Ben Batum'dayken Güneş Leo takımyıldızını yani Aslan Burcu'nu işaret ediyordu. 
Avrupa Meydanı








BK

Şarapta marine edilmiş biftek. 

BK


Gürcü peynirleri ve serin kokteyller. 
Fotoğrafta şarap yoksa da bu masada şarap olmadığı anlamına gelmesin lütfen.



 Avrupa Meydanı'ndan sonra bunaltıcı ve dirhem dirhem eriten Ağustos sıcağında ara sokaklara sapıyorum. Kaldırımlar turistik anı eşyalarıyla dolu. Zaman zaman fotoğraf ve tablo satanlar da karşıma çıkıyor. Birkaç katlı bitişik nizam yapılmış binalarla bu sokaklar oldukça sade. Bazı sokaklarda evlerin önüne ancak klasik filmlerde görülebilecek arabalar park edilmiş. Şehrin kendi halindeki kuytularında dolaşmak bambaşka bir dünya. Işıklar sönmüş, makyaj silinmiş, Batum'un ikinci yüzü bu sokaklarda. Sıkıcı olduğunu düşünüyorsanız hiç değil ve bu belkide ne aradığınıza bağlı. Sovyetler'in yorgun sokakları bunlar, her köşede o kapalı kutuya daha da yakınlaşmış gibi bir hisse kapılıyorum. Bu hafif rutubet kokulu, sarmaşıklı, dar kaldırımlı sokakları görmeden Batum'u anlamanın imkansızlığını yaşıyorum aslında. Nem tepeme tepeme vururken hafif bir yağmur geçişi oluyor. Oh, nihayet derin bir nefes umudu hakim olurken, sıcaklık ve nem aynı şiddette devam ediyor. İnanılmaz! 
Yağmurla beraber bikinili, mayolu kadınlar caddeden taksi çeviriyor, biri anlatsa "abartıyor" diye düşüneceğim bir sahne. Burada kaldığım her gün benzerlerini görünce kanıksıyorum. Bir pareo ve bir bikiniyle taksiye rahatça binilen, hatta caddede dolaşılan bir şehir, Artvin'in kapı komşusu. 






Rustaveli Ave.

Ara sokakları geride bırakıp şehrin ünlü caddelerinden biri olan 
Şota Rustaveli'ye kadar geldiğimi fark ediyorum. Cadde boyunca uzayıp giden tasarım binalar,restoranlar, otellerle çevre bir anda değişiyor. Şota Rustaveli Gürcü edebiyatının mimarı olarak kabul ediliyor bu nedenle ülkede ve Batum'da birçok önemli noktaya adı verilmiş durumda. Rustaveli caddesi üzerinde ilerlerken Hilton, Sheraton gibi zincir oteller, özenle tasarlanmış parklar, restoranlar, kafeler ve Şota Rustaveli Üniversitesi gibi önemli mekanlara rastlamak olası. Dünyanın farklı yerlerinden fırlayıp gelmiş binaları, parkları, insanları fotoğraflayarak ilerlerken daha önceden gitmeyi aklımın bir köşesine yazdığım Caffe Monet'i tam da Fransız gotiği tarzında yapılmış bir binanın altına yerleştirilmiş olarak buluveriyorum. Bir mojito ve Fransız usulü cheescake sipariş veriyorum. Burada binalar ve içerikleri paralellik gösteriyor, gerçi her menüde Gürcü lezzetleri mutlaka oluyor ama pek popüler bir tatlıları yok anladığım kadarıyla. Kısa ve tatlı aranın ardından Batum Hilton'un karşı tarafında bulunan Nurigeli Gölü'nü gözüme kestiriyorum. Nurigeli yapay bir göl özellikle yerli halkın balık tutmak ve bisiklete binmek için tercih ettikleri yerlerin başında geliyor. Nurigeli Gölü'nün bir ucunda yunus parkı var, yanından geçerken yunusların çığlıklarını duymak korkunç. Hayvanların doğal ortamından koparılıp, böyle bir alana tıkıştırılması kabul edilemez. Batum için yegane eksi puan bu yunus parkına gidiyor tarafımdan... 
Caddeyi boydan boya yürürken ara sokaklardan döne döne yeniden şehrin anıtsal meydanlarından birine, Tiyatro Meydanı'na ulaşıyorum. Elinde yabasıyla denizlerin ve depremlerin tanrısı Poseidon'u merkeze almış bir fıskiye etrafında gelişen meydan günün her saati oldukça hareketli. Kentin tarihi tiyatro binası ve komünist dönem konutlarıyla çevrili meydanı boş yakalamak şans işi. Zira tur otobüslerinin biri gidip, biri geliyor. Birkaç fotoğraf çekerek bu bölümden uzaklaşıyorum. Komünist konut mimarisi içimi daraltıyor çünkü. Bu sadece Batum'a özgü değil, başka ülkelerde de benzer hisleri yaşamışlığım var Komünist mimari konusunda...


Nurigeli Gölü


Caffe Monet

Tiyatro Meydanı
Sarı, kırmızı ve mavi balkonlarla (sonradan) renklendirilmiş tekdüze binalar Komünist konutlar.
Komünistler'in arkasında eğri kesilmiş pasta gibi duran yapı Radisson Blu Hotel.


Tiyatro Meydanı
Buraya Neptün Meydanı da deniyor, malum Poseidon'un Roma'daki adı Neptün.

 Tiyatro Meydanı'nı geride bırakırken kısa bir yürüyüşle Adjara Museum of Art'a varıyorum. Daha önceki yazıda söz ettiğim gibi Gürcistan üç özerk bölgeden oluşuyor, Batum'u kapsayan bölge Adjara. Bu sebepten gezip tozarken Adjara sözcüğüne de Batum kadar aşina olmak mecburiyet. Bakımlı ve mütevazı bir müzecik ile teşerrüf ediyorum. Personel sevimli, biletler oldukça ekonomik. Giriş galerisinde genelde geçici sergiler düzenlendiğini öğreniyorum. Gürcistan'dan ve genelde eski Sovyet ülkelerinden çağdaş sanatçıların işleri alt galeride izleyiciyle buluşuyor. Üst galeri Adjara bölgesinde yaşamış sanatçıların eserlerine ayrılmış durumda. Klasik müzik eşliğinde Gürcü sanatına yakından bakıyorum. Fevkalade bir yaz sıcağını utanmaz bir klima serinliğiyle aldatmak ilaç gibi geliyor. Müzenin yakın çevresindeki önüme çıkan birkaç galeriye de girmeyi ihmal etmiyorum. Otelden edindiğim şehir haritası, telefonuma indirdiğim Batumi City uygulaması ve sokaklara yerleştirilmiş tabelalar işimi kolaylaştırıyor. Bu arada dil sebebiyle anlaşamadıklarıma cep telefonunun ekranından aradığım yeri gösteriyorum. Hemen yol gösteriyor sevgili Batumlular, ben bir türlü anlamamışsam karşılıklı gülüyoruz.  




Adjara Museum of Art


Müzede klasik müzik çalma sebebini fotoğrafta görmek mümkün.


Adjara Museum of Art

 Şehri adım adım ezberlerken hediyelik eşya dükkanlarına girip çıkmayı ihmal etmiyorum. Yoldaş ve Gürcü Stalin kupaların üzerinden bana kendinden emin gülümserken, kendime üzerinde kocaman beş haçlı Gürcü bayrağı olan bir çanta alıyorum. Gayet geniş çantamı anında elimdekilerle dolduruyorum. İçini doldururken bunun bir plaj çantası olduğu gerçeğiyle yüz yüze geliyorum. Ne fark eder zaten burası da bir deniz şehri. Fakat çantayla ilgili en dikkat çekici ayrıntı etiketinde kocaman "made in Turkey" yazması. Zaten ilerleyen günlerde bunları ihraç eden Türk beyefendiyle de karşılaşıyoruz. 
Ortaçağ esintili Gürcü bayraklı* çantamla gayet kutsal bir mekana doğru süzülüyorum. Neogotik formuyla şehrin ana kilisesi olan The Virgin Nativity karşımda ansızın beliriyor. Bir 19. yüzyıl eseri olan yapı adından anlaşılacağı üzere Meryem Ana'ya adanmış bir kilise.  Komünist rejim burayı genelde yaptığı gibi arşiv olarak kullanmış, yetmemiş sonrasında da yüksek gerilim laboratuarına çevirmiş. Sovyetler'in dağılmasıyla kilise bilimsel işlerden arındırılıp, Ortodoks kilisesinin ruhani kollarına teslim edilmiş. Kapısından başlayarak kutsal kitap sahneleriyle donatılmış kilisenin az sayıdaki ziyaretçisinden biriyim. Mum diken birkaç inançlı Gürcü dışında kilise boş sayılır. Baş döndürücü bir tütsü kokusu genzime dolarken, yapının bu şehir için oldukça aykırı bir hava yarattığı gerçeğini düşünmeden edemiyorum. Bu da uhrevi havaya kapılmamı ciddi biçimde zorlaştırıyor doğrusu. 


The Virgin Nativity Katedrali
Yapının gün ışığına göre renk değiştirme niteliği olan bir malzemeyle yapıldığı ve dolayısıyla hava koşullarına göre renk değiştirdiği söyleniyor. Fakat hava Karadenizli bulutlarla kuşatıldığından pek bir sonuca varamadım.




The Virgin Nativity Katedrali



Bir şehri yeni tanıyorsanız ve kendi başınıza yürüyorsanız kaybolmak adettendir. Ben de kah kaybola kaybola Arkeoloji Müzesi'ni buluyorum. Yapayalnız bir müze, Ağustos'ta kimse kentin arkeolojik geçmişiyle ilgilenmiyor haliyle. Biraz Yeşilçam filmlerindeki sert mürebbiyeleri anımsatan bir müze yetkilisi hanım bana yardımcı oluyor. Görüntüsünün aksine çok tatlı, müze hakkında bilgi veriyor ve beni eserlerle baş başa bırakıyor. Fotoğraf çekmek casino'lar haricinde bütün şehirde serbest bu da beni Batum'da ekstradan mutlu eden bir sebep.


Roma'dan Bizans'a, Osmanlı'dan çağımıza Batum'un tarihteki yolculuğuna ilk elden tanık olmak için Batum Arkeoloji Müzesi kesinlikle doğru adres.


Bir liman kenti olarak Batum'da Arkeoloji Müzesi batıklardan çıkarılan amforalar geniş yer tutuyor. Ayrıca müze hatırı sayılır ölçüde bir mücevher koleksiyonuna sahip. 



,Müzeden çıktığımda bulutların ele geçirdiği gök yüzünde gün ışığı hükmünü iyiden iyiye yitirmiş durumda. Yorulduğumu fark ederek otelime doğru yürüyorum. Leogrand Hotel & Casino'nun Batum manzarasına bakan ferah terasında yavaş yavaş neonların göz kırptığı geceye kaptırıyorum kendimi. Manzarada rengarenk teleferik vagonları bir görülüp bir kayboluyor. Otelime yürüme mesafesindeki teleferikle Sputnik Tepesi'ne çıkmalıyım. Ertesi gün için ilk planımı yaptım bile. Gece şehrin sokaklarında yüzerken ben de şehrin karanlığını görmek üzere otelimden çıkıyorum. Ama önce hafif bir şeyler atıştırmak üzere abidevi mimarisiyle önünden geçerken beni kendine son hızla çeken Red Cafe'ye uğruyorum. Red'in içiyle dışı birbirinden o denli farklı ki öğrenci kantini gibi bir yere gelmiş olduğumu anlamam için bir saniye yetiyor. Menüden tuhaf isimli bir salata seçiyorum. Yemek faslı pek uzun sürmüyor.  Red'den çıkıp dünyanın en uzun Bulvarlarından biri olan Batum Bulvarı'na yöneliyorum.


Red Cafe

Ben bir şehri seveceksem önce insanları seveceğim.


Bambular, bambular, bambular her yerde.
Batum Bulvarı oldukça geniş bir alanı kapsıyor bir kısmı böyle yağmur ormanları
 kıvamında bir park. 


Her akşam başka bir renge bürünen Alfabe Kulesi.
Bütün Batum seyahat fotoğraflarının olmazsa olmazı.
Aslında içine girilebilecek şekilde yapılmış. 
Hatta kulenin üstü tam tur dönüyor, şehri döne döne seyrediyorsunuz.
Fakat işletmesiyle ilgili bir sorun var sanıyorum. Kimisi restoran olacak diyor, kimi seyir terası...
2012 yılında tamamlanmış kulenin akıbeti belirsiz. "Aman ne olacak öyle dursun," demeyin, belediyeye bakım maliyeti çok fazla oluyormuş. Bu arada dünyanın en eski alfabelerinden biri olan Gürcü alfabesini ve Gürcü halkını sembolize ediyor kule onu da ekleyeyim. Görüntüsünün de ifade ettiği gibi tasarımını DNA sarmalına borçludur.


Batum Bulvarı
Yine Batum'a gidenlerin görmeden dönmeyeceği Ferris Wheel ve deniz fenerinin akşam hali. 


Batum Bulvarı
Bu devasa göz gibi yapının ne işe yaradığını tam çözemedim.
Defalarca önünden geçtim hep kapalıydı. Bu yapının arkasında envai çeşit fıskiyelerden oluşan bir park uzanıyor. En sonunda da Pier Batumi'ye ve plajlara ulaşıyorsunuz. 


Batum Bulvarı

Gündüz denize giren ya da aşırı nemden evlerinden çıkmayanlar akşam olunca kendilerini nispeten daha serin Karadeniz gecesine bırakıyorlar. Bana sorarsanız bizim bildiğimiz serin Karadeniz akşamlarıyla buranın alakası yok. Hatta gece denize girenler oluyor, o kadar rüzgarsız ve ılık bir sahil burası. Ne işe yaradığını kestiremediğim Alfabe Kulesi'ni, onun biraz çaprazında kalan ve ilhamını İzmir'deki saat kulesinden alan saat kulesini, yıldız yıldız otelleri, Ali ve Nino'yu izleyerek bulvarın bambularla ve fıskiyelerle süslü bölümüne varıyorum. Burada fıskiyeler fonda çalan şarkıya göre hareket ediyor. Etraf kalabalık, milli bayramlar, yeni yıl kutlamaları gibi zamanlarda burada adım atacak yer olmadığını öğreniyorum. Sıradan bir yaz gecesi bile oldukça hareketli bir nokta, özel günlerde ne kadar kalabalık olduğunu hayal edebiliyorum. Birden fonda bir zamanların ünlü grubu Filipinki'nin efsane şarkısı Batumi çalmaya başlıyor. Burası benim için önemli... Farklı ülkelere, kültürlere doğru bir yolculuğa çıkacaksam ve vaktim de varsa mutlaka şarkılara bir kulak kabartıyorum. Dilini anlamasam da ne çıkar, caddelerde yürürken, gece bir yere giderken, sokaklarda avare avare dolaşırken bu kendi kendime mırıldandığım melodiler belleğim her dem taze tutar. Filipinki Batum'a gelmeden dinlediklerim arasında en sevdiklerimden. O nedenle yabancı bir şehirde bir tanıdıkla karşılaşmışım gibi hissediyorum.
Filipinki, Polonya menşeli bir müzik kalabalık bir kız grubu. Bir zamanlar Komünizm'in hüküm sürdüğü bütün Avrupalılar'da rüzgar gibi esmiş bu Filipinki. Sözlerini ezbere bildiğim, bütün gün mırıldandığım şarkı çalınca hemen videoya kaydediyorum fıskiyeyi. Bana eşlik edenler şarkıyı bilmeme çok şaşırıyor. Eğer çok geziyorsanız ve biraz da cesaretiniz varsa bunu deneyin, bir turistten, berbat bir aksanla kendi şarkılarını dinleyen yerliler kadar mutlusu ve şaşkını yoktur!

Veee karşınızda kıvrak fıskiyeler eşliğinde Filipinki 'den Batumi...


Veda Busesi

Şimdi, evet, iki yazı yazmış, Pier Batumi, Argo teleferik, Batum Batonik Bahçesi, Piazza Square, Dancing Fontain gibi yerlerden söz etmemiş olabilirim. Ama bu etmeyeceğim anlamına gelmez. Devam yazılarında Batum'dan daha anlatacağım çok şey olacak. Yani bitmedi, devamı var...


*Çağdaş Gürcistan bayrağı, Ortaçağ Gürcü Krallığı'nın bayrak tasarımıyla aynıdır.


29 Temmuz 2016 Cuma

Batum : Mucizevi ve Aşık (1)

Borajet Magazine için Batum'a gideceğimi öğrendiğim andan itibaren dilimde "Ben giderim Batum'a" biçiminde çalıp söylüyorum. Hatta hiç susmuyorum Batum'da da devam ediyorum. Yeni bir şehirle tanışmanın heyecanı içimden taşıyor. Küt küt atan kalbimle kısa zamanda Batum'la ilgili bilgiler toplamaya başlıyorum. Edindiğim intiba muhteşem, daha yola düşerken sevdim bu şehri! Böyle bir hissiyatla Trabzon'a iniyorum. Birkaç saatlik bir yolculukla Sarp Sınır Kapısı'na geliyorum. Kapı'dan yaya olarak geçmem gerekiyor. Daha önce Cilvegözü'nden geçmişliğim olmasına rağmen burası bana pek değişik geliyor. Deli gibi bir karmaşa hakim. Ufacık bir çıkış formu dolduruyorum ve Gürcü polisine doğru gidiyorum. Gürcistan'a geçerken pasaporta lüzum yok, sadece Türkiye Cumhuriyeti nüfus cüzdanınız yanınızda olması yeterli. Form yerine pasaporta da işlem yaptırabilirsiniz ama polis sizi form konusunda ikna etmeye çalışıyor. Pasaportta yer kaplamasın gibi bir gerekçe sunuyorlar, tabi adamlar ne bilsin ben pimpirikli bir insanım, kağıdı kaybederim korkusu içindeyim...Neyse muhteşem şekilde Gürcüce konuşan Gürcü polisiyle de teşerrüf ediyorum. Bir valiz, bir sırt çantasından ibaret yükümü kontrol cihazına yerleştiriyorum. Aralarında koyu bir sohbet dönüyor, çantamla hiç ilgilenmiyorlar. Akabinde Gürcü kontrol noktasına ulaşıyorum, düzensiz mi düzensiz bir öbek insanın arasına karışıyorum. Eğer kalabalığa karışmasam ve normal bir sıra düzeni beklesem bulunduğum yerde saatlerce kalma ihtimalim olabilir... 
Ve o hengamede sıra bana geldiğinde Sovyet döneminden beri o camekanın arkasında oturduğunu düşündüğüm bir kadın polisle burun buruna geliyorum. Kadın duyguları ameliyatla alınmış gibi bir yüzüme bir kimliğe bakıyor. "Tebessüm etsem mi?", "Gürcüce merhaba ne demek acaba?" diye düşünürken kimliğimi ve kaybetmekten korktuğum giriş kağıdını mühürleyip uzatıyor. Ta daaa Karadeniz'in bizim olmayan ucundayım, artık Batum benim...


Sheraton Batum'un şehir manzarası...

Sarp'tan geçtikten sonra beni bekleyen araca doğru ilerliyorum. Ama arabanız yoksa buradan kalkan taksileri ya da otobüsleri kullanarak da şehir içine ulaşabilirsiniz. Sarp Sınır Kapısı'yla Batum'un merkezi öyle saatler sürmüyor zaten. 
Hava sıcak ve müthiş nemli.  Bizim Karadeniz kıyılarımızda olduğu gibi püfür püfür bir iklim bekliyorsanız bunu kesinlikle unutun. Hava buluttan görünmese ve hatta kısa yağmur geçişleri olsa bile sıcaklık pek düşmüyor. Buna karşılık Batum oldukça ciddi yağış alan bir memleket. Hani türküde geçen "Batum'un batağı" var ya işte o bir zamanlar tamamen gerçekmiş. Stalin Sovyetler'de iktidarı ele geçirip "dediğim dedik" kıvamını tutturunca Batum'un da durumu değişmiş. Aslen Gürcü olan Yoldaş Stalin, Batum'a gelince şehirdeki bataklığın ıslah edilmesini emretmiş. İşte günümüzdeki modern Batum için belki de en önemli adım o zaman atılmış. Bugün hala şehrin park ve bahçelerinde devasa bambular, okaliptus ağaçları görebilirsiniz. 
Bitkiler, ağaçlar demişken Batum'un iklim özelliklerinin şehre kattığı asıl güzellik Batum Botanik Bahçesi ki bunu da ayrıca anlatmak gerek.  





 Gelelim yepyeni bir ülkede en gerekli bilgilere...Öncelikle vize ve pasaporta lüzum olmadığını yeniden hatırlatayım ve bir gezginin en çok ihtiyaç duyacağı konu olan paraya geçeyim. Gürcistan'ın para birimi Lari (GEL). 1 Lari yaklaşık 1.30 TL civarına tekabül ediyor. Her türlü alışveriş için paranızı mutlaka Lari'ye çevirmelisiniz, çünkü başka bir parayı dolaşıma sokma ihtimaliniz yok. Döviz büroları şehrin her köşesinde ve böyle bizim alışık olmadığımız bir görüntüde ama hiç sıkıntılı değil. Güvenle seçtiğiniz bir döviz bürosunda paranızı değiştirebilirsiniz. 
Batum'da normal olarak ağırlıklı olarak konuşulan dil Gürcüce. Sosyal hayatta az çok Türkçe bilen insanlarla karşılaşmak mümkün. Taksiler, marketler, restoranlar, oteller Türkçe açısından oldukça avantajlı. 
Batum merkezinde bir konaklama mekanı seçerseniz şehirde birçok yere yürüyerek ulaşabilirsiniz. Taksi kullanmak da Batum için oldukça ekonomik bir seçenek. Yine de taksiye binerken mesafe ne olursa olsun pazarlık etmeyi unutmayın. Ayrıca şehrin her yerinde bisiklet kiralama noktaları var ve Batum boydan boya bisikletle gezilebilecek bir şehir.  







Batum hem tanıdık hem yepyeni hisler uyandıran bir şehir. Sarp Sınır Kapısı'ndan otelime gidene kadar binalardan, caddelerden gözümü alamıyorum. Büyük bir turizm şehri olma isteği fışkırıyor şehrin her köşesinden. Şehir tasarım binalar, meydanlarla donatılmış ve donatılmaya devam ediyor. Öyle ki birkaç ayda bile şehrin dokusuna yepyeni yapılar eklenebiliyor. Sürekli bir değişim yaşanıyor burada. Belki şehrin kuytularında aynı ışıltı, aynı gösteriş yok ama zaman içinde Batum tümüyle bambaşka bir çehreye bürünecek bir çabada. Ve bu çabayı takdir etmemek elimde değil.


Heykellerle dolu bir şehir Batum, 
Meydanlar, ara sokaklar sanat her yerde...Her yerde değilse de zamanla her yerde olacağına eminim.
Fotoğrafta uzay mekiği gibi görünen bina bakanlıklardan birine ait. Eğer Batum'da yatırım yapacaksanız bu binaya gelip işlemlerinizi yapıyorsunuz. 

Batum'u bir uçtan bir uca gezdim. Zaman geldi yürüdüm, zaman geldi teleferikle şehri tepeden izledim, otelleri, restoranları, meydanları, parkları, plajları dolaştım...
Anlatacak çok şey var ama bu başlangıç yazısı olduğundan keşiflerimden, sevdiklerimden birkaçına değineceğim yalnızca. Öncelikle otellerden söz edeyim. Batum'da her bütçeye uygun konaklama seçeneği bulmak söz konusu. Zincir ve çok yıldızlı oteller de bunlara dahil ve alışık olduğumuz kadar yüksek fiyatlarla da karşılaşmayacaksınız. Ayrıca otellerin filmlerde görülecek ölçekte gösterişli casinoları da var. Ben seyahatim süresince Batum'da Leogrand Hotel & Casino'da kaldım. Leogrand'a geldiğim andan itibaren hiç yabancılık çekmedim. Personel yeteri kadar Türkçe'ye hakim ve çok misafirperver. Odalar geniş ve neredeyse bütün odaların manzarası çok güzel. Leogrand, Batum teleferiğe birkaç dakikalık yürüme mesafesinde, denize ve şehir panaromasına hakim bir konumda. Kısaca yine gitsem, yine burada kalırım.
Karadeniz kıyısında Batum ve Leogrand Hotel & Casino

Ferris Wheel'de Batum


Ferris Wheel'den plaj manzaraları...

Batum cesurca modernize edilen bir şehir. Şehirde mutlaka uğranması gereken yer hiç kuşkusuz deniz kıyısında bulunan büyük dönme dolap Ferris Wheel. Dönme dolapta Batum'u seyretmek bu şehirde ilk yapılacak şey! Fotoğraf makinesini alıp, Ferris Wheel'le bir yerde, bir gökte, bir denizde olmanın tadına varacaksınız. Batum'un uçan halısı Ferris Wheel...
Ferris Wheel'in baş döndürücü manzaralarının ardından tam dibinde dramatik bir aşk hikayesiyle karşılaşacaksınız. Detaylarını uzun uzun yazacağım elbette ama Ali ve Nino bir türlü kavuşamayan aşıklar, bu sahilde birbirlerine kavuşuyorlar. Gürcü heykeltraş Tamara Kvesitadze imzasını taşıyan heykel gün boyu hareket ediyor. Ali ve Nino'yu izlerken hislerinizin alt üst olacağını garanti edebilirim. 


Ali ve Nino hareketli bir heykel grubu. 
Müslüman bir gençle, Gürcü bir genç kızın hikayesinin yaşayan hali.
Heykeller belli aralıklarla birbirinin içinden geçiyor, sonra yeniden ayrılıyorlar.

Batum mutfağından ve şehirdeki envai çeşit restorandan uzun uzun söz etmek gerek ama şimdilik Gürcü mutfağının olmazsa olmazlarından bir kupleyle giriş yapayım. Batum, Gürcistan'ın on iki yönetim merkezinden Adjara'nın yönetim merkezi. Bu bilgi yeme içme konusunda çok önemli. Şöyle ki Gürcüler'in çok ünlü şarapları, peynirleri ve hamur işleri var. İşte bu hamur işlerinden biri şöhreti sınırlardan taşan haçapuri.  Haçapuri yumurtalı, peynirli, tereyağlı bir pide. Batum'a gittiğinizde menülerde üç çeşit haçapuri göreceksiniz. Eğer Batum'a özgü olanını tatmak istiyorsanız yanında Adjara yazanı tercih etmelisiniz. Zaten diğerlerini istediğinizde şaşkın bakışlara maruz kalacaksınız. Ne de olsa Batum'dasınız. Haçapuri şehirdeki bütün restoranlarda harikulade biçimde yapılıyor ama Retro Restoran bu lezzetin en doğru adresi kabul ediliyor. 
  Bu şehirde her yerde karşınıza çıkacak diğer bir lezzet khinkali. Devasa boyutlarda mantı hayal etmeye çalışırsanız khinkaliyi görünce şıp diye tanıyacaksınız. Bizim damağımıza hiç uzak değil bu tatlar ama domuz eti konusunda hassasiyetiniz varsa mutlaka sipariş etmeden bir sorun. Yerli meyvelerdan üretilen gazozlar Gürcü mutfağının vazgeçilmezlerinden. Üüzümlü, tarhunlu, limonlu gibi çeşitleri olsa da en çok tüketilen armut suyundan yapılmış olanı. Gürcüler sofrada ne olursa olsun, hatta şarap bile içecek olsalar önden bu gazozlardan içiyorlar.  


Haçapuri (Adjara)
Elle yemek vaciptir ve de ben ancak yarısını bitirebiliyorum.


Bu da bir başka Haçapuri.
Genelde turistler bunu tercih ediyor.


Khinkali, bir tabakta ancak beş tane oluyor.
 Dev mantı derken abartmıyorum.


Armut suyundan yapılan sofraların olmazsa olmazı gazoz.

"Mucizenin ve aşkın şehri"


Borajet Magazine okuyucuları için benim gözümden Batum...
Bu arada ben Trabzon üzerinden gitmiş olsam da, Batum'a artık Borajet'le direk uçabilmek mümkün...

 Veda Busesi

Batum sloganı gibi  "Mucizenin ve aşkın şehri"  olmak istiyor. Ben şimdilik Karadeniz'in bizim olmayan kıyısındaki bu şehre yolu düşeceklere ilk tüyoları yazdım, devamı, detayları gelecek...

*Devam yazıları için tık tık :

Batum: "Mucizevi ve Aşık" (2)

Batum: "Mucizevi ve Aşık" (3)

Batum "Mucizevi ve Aşık" (4)



17 Haziran 2016 Cuma

Çırağan Sarayı'nda Bir Gün

Güneş içimize damlamaya başladı, yaz bizi iyiden iyiye kucakladı. Ben yine İstanbul'da Osmanlı İmparatorluğu'nun görkemli saraylarını gezmeye devam ediyorum. İşte şimdi Boğaziçi'ndeyim, iki kıtayı birleştiren köprü görüş açımda...Aklımda önceki ziyaretlerimde kaldığı gibi, zamana meydan okuyan, çarpıcı bir güzellikle karşı karşıyayım... 




Film gibi bir geçmişe sahip Çırağan Sarayı. Düşünün bir kere bütün hikayenin başlangıcı aşkın, müziğin, debdebenin hüküm sürdüğü Lale Devri'ne kadar uzanıyor. Devir işte o devir, Boğaziçi'nin bu güzelim kıyısı zarif köşklerle süslü. Hanedana ait bu canım köşklerde dillere destan gece eğlenceleri tertip ediliyor. Hele yaz geceleri yıldızlar mücevher gibi gök yüzünde parlarken düzenlenen meşale şenlikleriyle cümle alemin gözü bu köşklere kitleniyor. Bu ışıltılı geceler halkın o kadar ilgisini çekiyor ki Boğaz'ın bu köşesi Frasça "ışık kaynağı" anlamına gelen "çırağan" tabiriyle anılmaya başlıyor. Gel zaman git zaman imparatorluk payitahtın bu kıyıcığına da bir saray yaptırmaya karar veriyor. Takvimler 1871'i gösterirken sarayın inşaatı tamamlanıyor. Tahtta Sultan Abdülaziz oturmakta, bu arada sarayın inşaası için 2,5 milyon altın sikke harcanıyor. Yapının tasarımı Balyan ailesi* üyelerine emanet ediliyor. Abdülaziz'in Avrupa'yla temaslarının zirvede olduğu çağdayız, kendisi Avrupa'ya seyahat eden ilk imparator. Dolayısıyla devletin her kademesinde bir yenileşme hareketi belirgin. Hükümdar bu yepyeni sarayın da Batı kaynaklı bir ekolü yansıtmasını istiyor. Lakin Abdülaziz'in Avrupası'nda moda olan daha çok Kuzey Afrika ve Uzak Doğu unsurları içeren Oryantalist mimari olunca uygulamada şaşırtıcı bir sonuca ulaşılıyor. Yapının iç mekanı çağın ruhuna uygun biçimde Oryantalist eğilimlerle biçimlendiriliyor. Dış cephede de Oryantalist yaklaşım hissediliyor ama klasik-Gotik tasarıma da vurgu yapılıyor. Kısaca Batılı olması beklenen yeni saray ister istemez yine Doğulu oluyor. 





 Yeni saray kısa sürede hanedanın sevdiği bir mekan haline geliyor. Devlet erkanı ciddi resmi toplantılar için hep burayı tercih ediyor. 14 Kasım 1909'da saray meclisin toplantı yapacağı yer olarak düzenleniyor. Bu yeni dekorasyonda Sultan II. Abdülhamid'in sanat koleksiyonundan seçkin parçalara da yer veriliyor. Rembrandt, Ayvazovski gibi ustalar bu koleksiyonun en tanınmış isimlerini oluşturuyor. Fakat birkaç ay sonra tarihte sırrı pek çözülemeyen olaylardan biri gerçekleşiyor. 20 Ocak 1910 tarihinde nedeni hala kesin biçimde aydınlanmamış bir yangın çıkıyor. Birkaç saat içinde II. Abdülhamid'in özel koleksiyonu, V. Murad'ın içinde nadide kitaplar olan kütüphanesi, hanedanın asırlardır sakladığı çeşitli antikalar alevlere yenik düşüyor.    




Büyük yangınla yapı tabiri caizse kaderine terk ediliyor. İstanbul'un işgali sırasında Fransızlar metruk sarayı kullanıyor. 1930'larda Beşiktaş (BJK) sarayın bahçesine müdahale ederek bu alanı Şeref Stadı olarak kullanmaya başlıyor.  Aziz Nesin'in enfes kitabı Gol Kralı'nın sinemaya uyarlanmış hali olan 1980 yapımı Kemal Sunal filminde Çırağan Sarayı'nın futbolla olan ilişkisi beyaz perdeye yansımaktadır. Ayrıca Yeşilçam'ın ve Kemal Sunal'ın başka filmlerinde de Çırağan Sarayı'nın metruk haline rastlamak olasıdır. 

Büyük yangından iç mekanda sağ çıkan  tek alan  hamam bölümü. Haman küçük bir mücevher kutusunun içine girmişsiniz gibi bir etki bırakıyor. Sanki etrafınızdaki her şey sizi başka bir kainata sürüklemek için yapılmış gibi. 
        1985 yılına gelindiğindeyse saray kelimenin tam manasıyla küllerinden doğar. Bir grup girişimci sarayı yeniden İstanbul panaromasına eklemek için bakanlıkla temasa geçer. Çırağan Sarayı bir müze olamasa da İstanbul'un en güzel konaklama mekanı olarak hizmet vermeye başlar.

                                                     Saray ve Boğaz'ın ilham verici birlikteliği...
                                        



İşte sarayın dillere destan Sultan Suit'inden bir kare.
Bu yatak gerçek krallara, kraliçeleri ağırlamış bir yatak.
Enrico Iglesias, Madonna gibi ikonlar bu yatağın ünlü misafirlerinden sadece ikisi.


Sultan Suit Avrupa'nın en büyük suitlerinden birinin olmanın yanında en pahalı süitlerinden biri.
Dekorasyon ihtişamlı, manzara kelimelerle tarifsiz...

                                                 Sultan Suit'in diğer yatak odası...


1990 yılında Çırağan Sarayı ek binalarıyla birlikte Çırağan Palace Kempinski adıyla açılır. Yapının günümüzde orijinal haline göre ciddi kayıpları vardır. Fakat özellikle dış cephe aslına uygun restore edilmeye çalışılmıştır. Çırağan Sarayı bugün hala Osmanlı İmparatorluğu'nun izlerini geleceğe taşıyan bir abide olarak varlığını sürdürmekte. Gerçek bir sarayda olmanın verdiği haz, hele böyle muhteşem bir manzaraya açılıyorsa gerçekten tarifsiz. Onca badireyi atlatmış, imparatorlar görmüş bir sarayın zarafetine kapılmamak imkansız. Bugün belki Çırağan Sarayı bir müze değil ama bu Çırağan Sarayı'na gitmemek için bir sebep de değil. Boğaziçi'nden bir gün çalmak, zamanda yolculuk yapmak için Çırağan Sarayı'na bir kahveye ya da bir yemeğe uğrayabilirsiniz. Boğaz'ı mesken tutan martılar eşliğinde, bir devrin hikayesini yeniden yaşamak için aslında 2016 harika bir zaman. Çırağan Palace Kempinski bu yıl 25. yaşını kutluyor. Yıl boyunca yolu Çırağan Sarayı'na düşenler bu kutlamaların küçük sürprizleriyle karşılaşabilir. 

                                 Çırağan Palace Kempinski'nin 25. yıl özel pastası. 
             İlhamını Tülin Şahin'den alan pasta hediye paketi formunda tasarlanmış ve tadı                                                         müthiş, kalorisi minimumda. 


                                             25. yıl sürprizlerinden biri daha...
Bahar çiçeklerinin beyaz çikolata ve limonla buluşması...Yine Tülin Şahin'in esin kaynağı olduğu ve adını verdiği rengarenk bir pasta...Çırağan Sarayı'nın keyifli restoranı Gazebo'da tadabileceğiniz bu güzellik glutensiz ve sadece 140 kalori...


                             Borajet Magazine'in için İstanbul'un saraylarını yazdım. 
                           Bu da yazının son fotoğrafı olsun; Çırağan Sarayı sayfası!


Veda Busesi

Çırağan Sarayı, İstanbul'un günlük telaşımız içinde görmezden geldiğimiz güzelliğine odaklanmamızı sağlayan bir kamera gibi. Çocukluğumda çeşitli sebeplerle içine girmişliğim olsa da bendeki asıl vurucu etki yüksek lisans yaptığım sırada Çırağan'ı da içeren bir proje hazırlamak zorunda olmamla gerçekleşti galiba. Elimde dijital kamerayla uygun ışık ve açı kollarken sarayın rıhtımının soluğumu kestiği o an, Çırağan Sarayı deyince hep aklıma gelir. Bunu takip eden dönemde çeşitli etkinlikler için Çırağan Sarayı beni çağırdı elbette ama Borajet Magazine için gidince daha detaylı inceleme fırsatı buldum. Bu doğrultuda bütçeniz uygunsa ve İstanbul'a seyahat etmeyi planlıyorsanız kesinlikle konaklama için de Çırağan Sarayı'ndan daha mutlu olabileceğiniz bir adres olamaz diye düşünüyorum. İstanbul'da yaşadığımızı fark etmek için arada böyle güzel yerlerde soluklanmak lazım...Şehrin hafızasına inmek lazım...



Not: *Balyan ailesinin yaptığı düşünülen birçok yapının mimarı hakkında bugün farklı tezler mevcuttur. En geçerli tez Balyan ailesinin müteahhit olarak çalıştığı ve dönemin Mimarbaşısının tasarımı üstlendiği yönündedir. Halen tartışma konusu olduğu ve genel kabul gören bilgi olduğu için bu şekilde ifade etmeyi uygun buldum.






7 Mayıs 2016 Cumartesi

Hatay Arkeoloji Müzesi'nde Bir Gün

Tarihin ta kendisi bir şehir...Coğrafyanın, kültürün ve lezzetin eşsiz buluşması: Hatay...Ve bu şehirde dünyanın en büyük ikinci mozaik koleksiyonu: Hatay Arkeoloji Müzesi...
Şehirlerin Kraliçesi'ni anlatmaya üçüncü yazıyla devam ediyorum. Daha önce söz ettiğim gibi Hatay'a ikinci gidişim. İlk gidişimde de Asi kıyısındaki müzeyi görmüşlüğüm var. Çok bir şey beklemeden kapısından girdiğim, binanın yetersizliğine rağmen girdikten sonra çıkmak istemediğim bir müze olarak aklımın bir köşesinde kalan bir yer olmuştu. İşte bu sebepten yeni müzenin yoluna düşerken heyecan dorukta. 



Geç Hitit Patina/ Unka Kralı Suppilulima
Muhtemelen bu ölçülerde bir heykel, şehrin iç kale kapısı için yapılmıştı.
Küçük Asya'da ve Suriye'deki Geç Hitit devletlerinde kale girişlerine hükümdar heykeli dikmek bir gelenek. Kralın tanrı tarafından şehri korumak, şehirlerin kapısını muhafaza etmek için gönderildiğinin bir göstergesi.



Bu düşüncelerle müzenin kapısına geliyorum. Eski müzenin mütevazı görüntüsüyle alakası olmayan Anadolu'da gördüğüm en gösterişli müze girişlerinden birinden geçiyorum. Öncelikle gözüme bir tarih çizelgesi ilişiyor. Şehrin tarihi, dünya tarihiyle birlikte anlatılmış. Biraz ilerleyince çeşitli canlandırmalarla verilen bilgilerin desteklendiğini görüyorsunuz. Ben bu dakikalarda müzeyi metrekare bazında hafızama kaydetmeye başlıyorum. Uzun fotoğraf molaları veriyorum. Ve bir anda karşıma o çıkıyor. Varlığını biliyorum, bulunduğunda yaşanılan heyecanı an be an takip ettim falan ama karşımda onu öylece görünce nutkum tutuluyor. Üç bin yaşında, adı Suppiluliuma, bir buçuk metre boyu, bir buçuk ton ağırlığı var. Yarattığı etki tek kelimeyle muhteşem. Gözleri ayrı bir taştan oyulup sonradan yerleştirilmiş, arka cephesinde Luvice hiyeroglif bir yazıta yer verilmiş. Etrafında dönüyorum, yüzümde dünyanın en saçma gülümsemesiyle birkaç cümle sarf ediyorum. Suppiluliuma'nın yörüngesinden çıkmak istemiyorum. Sonuçta diğer ziyaretçilere mani olmamak için üzülerek yanından ayrılmak zorunda kalıyorum. 




 

Mukiş Kralı II. Yarim Lim 


Tuthaliya Steli




Aklım Suppiluliuma'da kalmış olarak müzeyi seyre devam ediyorum. Karşıma krallar, mühürler,sikkeler, imparatorlar, tanrılar, tanrıçalar, binlerce yıl önce tılsımına ve gücüne inanılan heykeller çıkıyor. Tarih derslerinde hep havada kalan bilgiler vardır ya, burada tarihin içinden çıkıp gelen eserlerle birlikte yaratılan kurgusal ortam tam o bilgileri yerli yerine oturtmak için yapılmış gibi. Eserler kronolojik olarak salonlara ayrılmış ve her çağın ruhuna uygun bir sahneleme yapılmış. Neolitik Çağ'dan başlıyorsunuz hayata, Orta Çağ'a kadar yaşıyorsunuz! Zamanı yakalamanın keyfine rastlıyorum gezgin ve heyacanlı bakışlarda.
Her yaştan bir sürü meraklı göz hem eserleri inceliyor, hem de satır satır açıklamaları okuyor. Hatta benim serseri mayın gibi oradan oraya koşturmamı biraz garipsediklerini hissediyorum. Hoşuma gidiyor böylesi müze ziyaretçileriyle karşılaşmak...







 Krallar, kraliçeler geçiyorum. Hepsi birbirinden mağrur, hepsi kendi zamanından benim zamanıma hafif bir küçümsemeyle bakıyor. Taşa hapsolmuş ruhlar ormanından tanrılar katına yükseliyorum. Okeanos kızlarından Tykhe, çağlar öncesinin Antakya'sından fırlamış ve salonun baş köşesine konmuş. Beklenmedik başarı, kader ve şans tanrıçası olarak elindeki buğday başağıyla son derece zarif biçimde müze ziyaretçilerini süzmekte. Ünlü Olymposlular çevremi kuşatmış durumda. Savaş tanrısı Ares ve büyük aşkı Aphrodite'in önünden geçerken gözlerim Aphrodite'in bahtsız kocası Hephaistos'u arıyor. Bu sırada zeka tanrıçası Athena dikkatimi dağıttığından kendimi Roma döneminde dikilmiş mil taşlarını incelerken buluyorum.   


Antakya Tykhe'si

Ve sonunda kaçınılmaz olarak dünya çapında şöhretli mozaiklerle baş başa kalıyorum. Bin yıllar önce Antakya evlerinin zeminlerini süsleyen bu mozaiklerde bir devrin bütün izlerine rastlamak mümkün. Tanrılar, tanrıçalar,günlük hayatın içinden sahneler hepsi bu mozaiklerde saklı. M.Ö. 2. yüzyılla M.S.6. yüzyıl arasında yapılan bu mozaiklerin süslediği evler, avlular, gözümde canlanıyor. Mozaikleri adımlayan güzel Antakyalı kadınları, ayağı takılıp düşen küçük çocukları düşünüyorum. Bir çağı yansıtan sihirli aynalar arasında yolumu kaybetmiş gibiyim... 




Tam ortada yer alan panoda Narkisos ve Ekho betimlenmiş. 
Efsaneler diyarının imkansız aşıkları hikayelerini anlatan büyük ozan Ovidius'un sözünü ettiği ıssız kırda gösterilmiş.  


Andromeda-Perseus ve dansçılar mozaiği.
Andromeda ve Perseus'un hikayesi bin bir entrikayla başlar ama sonunda çok mutlu biter. Sanıyorum dansçıların bu mozaiğe eklenmesi efsanenin keyifli sonuna gönderme yapmasından dolayıdır. 

Üstte dikdörtgen panoda Talassa Deniz Mozaiği görülüyor. 
Merkezdeki figür Thetis, elinde ve çevresinde çeşitli deniz canlıları yer alıyor. Thetis, ünlü kahraman Akhilleus'un annesidir. Mozaik ciddi bir onarımdan geçmiş,hatta biraz fazla restore edilmiş...
Büyük panoda Yakto Mozaiği yer alıyor. Burada sahneleme üç aşamada gerçekleşiyor. Mozaik merkezde madalyon içinde  yer alan Megalopsykhia yani Büyük Ruh etrafında biçimleniyor. Madalyonun dışında kalan bölümde av sahneleri betimlenmiş. En dış bordür en ilgi çekici olan bölüm. Burada dönemin Antakya'sı görsel hale getirilmiş. Çarşıdaki dükkanlar ve yaşamın içinden sahneler, binlerce yıl öncesinin Antakya'sına yolculuk...



Okeanos Mozaiği
Okeanos Gaia'nın yani Toprak Ana'nın
çocuklarından biri. O meşhur savaşlara katılmayan bir Titan. İlk zamanlar dünya üzerindeki bütün nehirleri, ırmakları temsil ederken, sonraları bütün denizleri temsil eden bir konuma yükseliyor. Günümüzde büyük denizlere okyanus denmesinin yegane sebebidir kendileri. 

Daha önceki gelişimde sıkış sıkış müzede gördüğüm mozaikler şimdi atlas yorgan gibi önüme serilmiş durumda. Gerçi ben eski müzedeki kaotik sergilemeyi de kendi içinde seviyordum. Renklerin, desenlerin, başka bir dünyaya ait biçimlerin içinde yol almak öyle veya böyle heyecan verici bir şey...Tanrılar, tanrıçalar, fani Antakyalılar bir sinema perdesindeymiş gibi akıp gidiyorlar önümde. Zaman etrafımdaki rengarenk taşlarda  durgun bir su gibi uzansa da kolumdaki kadranda saatler hızla akıp gidiyor. İster istemez müzeye, tanrıçalara, krallara, Olympos soylulara veda etmek zorunda kalıyorum. Zorunlu vedaları hiç sevmediğimden İstanbul'a gitmeden bir defa daha müzeye uğramayı da ihmal etmiyorum...


Ananeosis
Ananeosis "Yeniden Doğuş"u simgeliyor. Burada Ananeosis değerli mücevherler takmış bir kadın olarak gösterilmiş. Alegorik bir mozaik. M.S. 5. yüzyılda yapılan mozaik 2005 yılında Harbiye bölgesinde bulunmuştur.

Veda Busesi

Sayfa sayfa fotoğraf, sayfa sayfa efsaneyle doldurmak istemediğim bir yazı oldu bu. Çünkü fotoğraflar ve sözler kifayetsiz kalabiliyor bazı durumlarda...
Kimi şehirlerde gezginler müzeleri başka sefere bırakır ya, işte sakın Antakya'da bunu yapmayın. Bir takım eserler restorasyon mağduru olsa da Antakya'nın binlerce yıllık şarkısı bu müzede çalıyor. Şehrin ritmine ayak uydurmak, müziğin bir parçası olmak için Hatay Arkeoloji Müzesi doğru adres!
Son olarak faydalı bir bilgi ;yeni müze şehir merkezine yakın ama tam merkezde değil. Eğer aracınız yoksa hemen  önünden geçen minibüslerle şehir merkezinden kolaylıkla ulaşabilirsiniz.