Lübnan’ı arşınlamaya üçüncü yazıyla
devam ediyorum. Bu sefer Lübnan’ın Akdenizli ve Orta Doğulu bir ülke olarak barındırdığı
renkliliğin en çarpıcı öğelerini görmek üzere Bekaa Vadisi’ne doğru yola çıkıyoruz.
Lübnan Dağı’na doğru ilerledikçe karlı doruklar içimizi ürpertiyor. Bu Beyrut’tan
yapacağımız en uzun soluklu yolculuk. Bekaa Vadisi, başkente yaklaşık 85 km uzaklıkta. Suriye’nin
başkentine daha yakın bir konuma doğru ilerliyoruz.
Güne Zahle civarında bir şarap mahzeni incelemesiyle başlıyoruz. Chateau Ksara oldukça romantik atmosferiyle kısa sürede gönlümüze giriyor. İlk önce şarapların hangi koşullarda saklandığını göreceğimiz mahzeni geziyoruz. Varillerle dolu birbirini kesen karanlık tünellerde kayboluyoruz. Chateau Ksara'da ikinci aşama şarap tadımı. Tatlı, zevkli anlar. Yine de her sunulan şarabın mükemmel olduğunu söylemek abartı olur :)
Chateau Ksara |
Chateau Ksara'da bize rose, kırmızı ve beyaz şarap ikram edildi. Biz beyazı diğerlerinden çok daha iyi bulduk:) |
Burada en az şarap kadar değerli bir içki daha yapılıyor: Arak. Zahle'deyiz, dünyaca ünlü rakının anavatanındayız. Dolayısıyla hem arak, hem de şarap için Chateau Ksara'nın satış mağazasına yöneliyoruz. Mağaza pek karışık. Aynı anda birçok turist otobüsünün burada bulunmasının curcunası yaşanıyor. Şişeler kapanın elinde kalıyor desem yeri. Çoğunluk az önce denediği şarapların hangisi olduğunun farkında bile değil. Herkes yanlış rafları yağmalıyor:)
Chateau Ksara'nın üzüm bağları... |
Hem kendimize hem de sevdiklerimize alınabilecek en iyi armağan olarak Zahle rakısını seçmiş bulunmaktayız. Ek olarak Akdeniz'in bu yakasının şaraplarını tatmak isteyenlere şarap da etkileyici bir armağan olacaktır. Şişeleri nasıl taşıyacağınızın tasası size kalmış. Zira dünyanın en ucuz free shop'larından birinin de Beyrut'ta sizi beklediği göz önüne alınırsa ...:)
Taş deyip geçme...
Yolculuğumuzun ikinci uğrak yeri bir taş
ocağı. Öyle taş ocağı dediğime bakmayın, Antik Çağ’da burada büyük bir taş ocağı
bulunuyormuş. Bekaa Vadisi’nde Baalbek inşa edilirken devasa taşların
çıkartıldığı yerde bulunuyoruz. Buraya uğramamızın nedeni dünya üzerinde
bilinen en büyük monoliti yakından tanımak. Gerçekten de devasa boyutlarda bir taş (doğrusu
taş demek hakaret kendisine ama) uzaktan kendini gösteriyor. En az 2013 yıllık
olduğu düşünülürse, çağında bu taşı hazırlamak için harcanan insan gücünü
tasavvur etmek akıllara durgunluk veriyor. 1000 ton olduğu tahmin edilen taş Baalbek'teki Jüpiter Tapınağı'nın platformu için hazırlanmış. Ancak artık hangi aşamada bilinmez üzerinde bir çatlak oluşmuş. Bu nedenle de taş ocağında öylece bırakılmış.
Dünyanın en büyük monoliti olduğu iddia edilen "taş":) Fotoğrafına bakıp aldanmayın 20 m uzunluğunda 4.5 m yüksekliğinde. |
Zamanın birinde Neil Armstrong’un da
yolu Bekaa Vadisi’ne düşmüş. O da bizim gibi bu taşın üzerinde zamana karşı
adımlar atarken çok heyecanlanmış. Duyduğuma göre Ay’dan sonra en etkilendiği
yürüyüş buymuş:) Şimdi “Armstrong da nereden çıktı?”
demeyin. Dünya’da bu mukayeseyi yapabilecek Ay’a gitmiş kaç kişi var oldu? :))Hiç bir
zaman Ay’a gidemeyeceğimi varsayarsak (ki ne yazık ki öyle) binlerce yıllık bu
monolitteki her attığım adım Ay’da atılmış bir adım sayılır :) Şaka
bir tarafa bu anekdot hoşuma gidiyor. Ama kutsal olmaya teğet geçmiş bir tapınak parçasının
zamana boyun eğmeyip hala varlığını sürdürmesi ve aynı zamanda kendi başına
şöhret olup ziyaretçilerine farklı duygular yaşatması daha da hoşuma gidiyor :)
Taş ocağının girişinde küçük bir hediyelik eşya mağazası bulunuyor. Burada yer alan anı defterine "biz de buradaydık" yazmayı ihmal etmiyoruz :) |
Güneşe adanmış bir kent: Baalbek...
Baalbek... Sağ tarafta Jupiter, sol tarafta Baküs tapınakları görülüyor. |
Baalbek'ten bir Roma kenti diye söz etsek de tarihsel serüveni oldukça erken dönemlerden başlıyor. Bu noktada şehre adını veren Ba'al'den başlamak gerek. Ba'al aslında bildik özelliklere sahip bir fırtına tanrısı. Birçok kaynakta yanlış olarak "tanrıça" diye geçse de Ba'al eril bir tanrı ve eşi Belit de daha çok toprağın bereketini sembolize eden bir tanrıça. Samiler uzun yıllar Ba'al ve Belit çiftine tapınmışlar ve bahsi geçen bu bölgede Ba'al'e adanmış tapınaklar inşa etmişler. Ba'al bu bölgede öylesine yaygın bir kült ki Yahudi peygamberler de bu tapınımları kutsal kabul etmiş; zaman içinde Yahve'nin tanrısal biçimi Baal'in tanrısal biçiminin yerine geçmiş. Konuyu yeterince dağıttıktan sonra yeniden Ba'al'e dönecek olursak: Bazı durumlarda özellikle toprak dinlerinin ortaya çıkmasına bağlı olarak gök tanrılar ilk baştaki işlevini yitirip atmosfer ve fırtına tanrısı olarak yeniden güncellik kazanır. Birçok durumda gök tanrının yerini güneş tanrısına bıraktığı görülür. İşte Ba'al zaman içinde kendini güncelleyerek güneş tanrı olanlardan. Güneş, toprak üzerindeki bereketin dağıtıcısı ve yaşamın koruyucusu olarak Ba'al'e atfedilmiştir. *
Resim: http://antikforever.com/Syrie-Palestine/Phenicien%20Cananeen/baalbek.htm Baalbek'teki yapı kompleksinin rekonstrüksiyonu. Burada üçlü sistemi oluşturan iki yapı görülüyor : Jupiter ve Baküs. Rekonstrüksiyonda biraz daha dışarıda kalan Venüs Tapınağı'na yer verilmemiş. |
Roma, Akdeniz'in bu bölgesinde hakimiyetini kurduğu sırada inşaat faaliyetleri de başladı. Engebeli arazi üzerinde yer alan devasa tapınak kompleksinin tamamlanması tam 250 yıl sürdü. Kısaca Nero'dan Trajan'a, Antoninus Pius'tan Septimus Severus'a birçok imparator Baalbek'e yeni bir yapı eklenmesine vesile oldu demek en doğrusu.
Görkemli Jupiter Tapınağı 12,5 metre gibi göz kamaştıran boyutlarda bir podyumun üzerinde konumlandırıldı. Jupiter Tapınağı 115,8 metrelik kare bir foruma bakıyordu; bu kare forum ise 58,5 metre genişliğinde altıgen bir ön avluya açılıyordu. Bitişikteki Baküs Tapınağı ise tamamlandığında iç mekanındaki (sella) yoğun bezemelerle dikkat çekmekteydi.
Baalbek'teki bu kutsal mekanları diğer Roma yapılarından ayıran en önemli özelliklere gelince...Bekaa Vadisi gibi imparatorluğun uzak köşelerinde Roma mimarlığı farklı tasarımlara yöneldi. Geç Roma mimarlığında mimari formlar daha büyük, daha gösterişli ve biçim açısından oldukça karmaşık hale geldi. Mimarlık tarihçileri tarafından bunun en çarpıcı tasarımı olarak Baalbek gösterilmektedir. Burada Roma'nın karakteristik sadeliği yerini taşın plastik sınırlarını aşmaya çabalayan uygulamalara bıraktı. O kadar ki bazı uzmanlar Baalbek'i tanımlarken kullanılabilecek en uygun terimin 17. yüzyılda ortaya çıkan "Barok" olduğunu ifade etmektedir. **
Baküs Tapınağı'nı çevreleyen sütun dizisi (Peristil/Peristylos) ve ante duvarları.
Orijinal üst örtüyü görüyoruz;
zamanımıza ulaşan her Roma tapınağına nasip olmayan bir ayrıcalık.
Roma egemenliği altında en parlak günlerini yaşayan Baalbek, Hz Ömer zamanında İslam'la tanıştı. Emevi , Memlük gibi İslam devletlerinin kontrolünde kaldı. Bu nedenle kültür sitesi içinde farklı inanışların renklerini yakalamak mümkün.
Baalbek en büyük yıkımı 1260'ta Moğol İstilası ile yaşadı. Bu tarihten sonra adeta unutuldu. 18. yüzyılda artan seyahat olanakları sayesinde Batılı seyyahların dikkatini çekmeye başladı. 1898 Kasım'ında Alman İmparator Kaiser Wilhelm Hicaz Demiryolu'yla Kudüs'e seyahat ederken Baalbek'i ziyaret etti. Wilhelm, buraya derhal bir araştırma ekibi yolladı; ekipte iki de arkeolog bulunuyordu. Böylece yüzyıllarca suskun kalmış şehir gün ışığına çıkmaya başladı. Savaş sonrası Lübnan'ın Fransız kontrolüne geçmesiyle kazıları da Fransız arkeologlar devam ettirdi. Baalbek 1984 yılından beri UNESCO kültür mirası listesinde.
Görkemli Jupiter Tapınağı 12,5 metre gibi göz kamaştıran boyutlarda bir podyumun üzerinde konumlandırıldı. Jupiter Tapınağı 115,8 metrelik kare bir foruma bakıyordu; bu kare forum ise 58,5 metre genişliğinde altıgen bir ön avluya açılıyordu. Bitişikteki Baküs Tapınağı ise tamamlandığında iç mekanındaki (sella) yoğun bezemelerle dikkat çekmekteydi.
Sağda Baküs, solda Jupiter tapınağı. |
Jupiter Tapınağı |
Fotoğrafın sağında meşhur pembe granit sütunlardan biri kadrajı zorluyor:)
Bizans imparatoru Justinianus'un, Ayasofya'nın yapımı sırasında
dört adet granit sütunu buradaki Jupiter tapınağından getirttiği rivayet olunur.
Baküs Tapınağı Baalbek'in popülerliğinin en önemli kaynaklarından biri. Zira kendisi çağımıza ulaşmış en iyi durumdaki Roma Tapınağı! |
Baküs Tapınağı'ndan duvar mozaiği |
Orijinal üst örtüyü görüyoruz;
zamanımıza ulaşan her Roma tapınağına nasip olmayan bir ayrıcalık.
Baalbek en büyük yıkımı 1260'ta Moğol İstilası ile yaşadı. Bu tarihten sonra adeta unutuldu. 18. yüzyılda artan seyahat olanakları sayesinde Batılı seyyahların dikkatini çekmeye başladı. 1898 Kasım'ında Alman İmparator Kaiser Wilhelm Hicaz Demiryolu'yla Kudüs'e seyahat ederken Baalbek'i ziyaret etti. Wilhelm, buraya derhal bir araştırma ekibi yolladı; ekipte iki de arkeolog bulunuyordu. Böylece yüzyıllarca suskun kalmış şehir gün ışığına çıkmaya başladı. Savaş sonrası Lübnan'ın Fransız kontrolüne geçmesiyle kazıları da Fransız arkeologlar devam ettirdi. Baalbek 1984 yılından beri UNESCO kültür mirası listesinde.
Emevi dönemi mimarisi dini yapıları kadar saray mimarisiyle de ön plana çıkmaktadır.
Bu sarayların En ünlüleri Ürdün'deki Kuseyr Amra ve Meşatta'dır.
Anjar, Emevi kent mimarisinin izlenebileceği dünya üzerindeki tek örnek. Dolayısıyla aynı zamanda bir erken İslam kentiyle de karşı karşıya kalıyorsunuz. 8. yüzyılda bu bölge bir ticaret merkezi. Daha doğrusu dönemin ticari kalbi Şam ile diğer bölgeleri bağlayan hayati bir nokta.
Büyük bir dikdörtgen olan şehir, iki geniş cadde çevresinde kök salmış. Emevi çarşılarında dolaşıyoruz aslında. Biri büyük diğeri küçük olmak üzere iki saray yapısı bulunuyor. Ancak saray restorasyonu gerçekten hayal kırıklığı yaratıyor. Bu bakımdan "iyi ki Baalbek olduğu gibi çağımıza ulaşmış" diye söylenmeden duramıyorum.
Anjar / Saray detay |
Soğuk nedeniyle Anjar'da fire vermiş durumdayız:)
Anjar, tur otobüsü ahalisinin genelinde pek övgüye değer bulunmuyor. Ben bunu daha öncesinde Baalbek'e gidilmiş olmasına veriyorum:) Zira böylesi nadide bir kültür sitesine kulp takılmasını normal bulmuyorum! Buna karşılık Anjar'da herkesi memnun eden en önemli şey yine alışveriş oluyor:) Kentin girişindeki dükkandan küçük anı eşyaları ve gümüş takılar bulabilirsiniz. Burası hediyelik eşya almak açısından benim bütün Lübnan'da gördüğüm en keyifli yer:) Byblos'ta edindiğim olumsuz esnaf intibasını Anadolu kökenli Ermeni mağaza sahipleri bertaraf ediyor:) Bekaa Vadisi'nden yol boyu Hicaz Demiryolu'nun kalıntılarını, çingene çadırlarını, değişik mimari denemelerle inşaa edilen kiliseleri, Filistin kamplarını, Hizbullah askerlerini aracımızdan izleyerek Beyrut'a doğru yol alıyoruz.
Yeniden Beyrut...
Son günümüzü yeniden efsane şehir Beyrut'a hibe etmek niyetindeyiz. Ben bu doğrultuda günlerdir yaptığım planı devreye sokuyorum:) Ne olursa olsun bir yeri layıkıyla keşfetmek arzusu taşıyorsanız yürümeniz gerekir. Hele söz konusu bir şehirse! İşte ben de kaç gündür otobüsle sağa sola giderken yürüme mesafelerini, mekanları, yolları inceliyorum:) Hesabım şehirde ayaklarım şişene kadar dolaşmak:)
Şehitler Anıtı
Şehitler Anıtı Osmanlı'ya karşı çıkan isyan sonucunda ölenlerin anısına yapılmış.
Bu anıtın bulunduğu meydanda binden fazla isyancı idam edilmiş.
Günümüzde şehrin bu alanı Şehitler Meydanı (Place Des Martyrs) olarak isimlendiriliyor.
İç savaş sırasında oldukça tahrip olan heykelin restorasyonunda bu tahribatın büyük ölçüde korunduğu görülüyor.
Üzerindeki kurşun delikleri ve kayıp parçalarıyla adeta kendiliğinden "İç Savaş Anıtı" na dönüşmüş gibi. Son günümüz olmasında ötürü olsa gerek günlerdir süren yağışlı hava yerini parlak bir gökyüzüne bırakıyor:) Yaya şehir turumuza Şehitler Anıtı'ndan başlıyoruz. Şehitler Anıtı Beyrut'un sembol yapılarından biri ve şehrin en merkezi konumunda yer alıyor. Beyrut Marina da yürüme yolumuzun üzerinde. Keyifli vakit geçirilebilecek birçok mekana ev sahipliği yapıyor. Kaliteli ve güzel mekanlar; bir akşam yemeğimizi burada almadığımıza pişman oluyoruz:) Günün bu vaktinde plates yapan, yürüyüş yapan, bizim gibi keşif yapan herkese rastlamak mümkün. Tabi ki Zaitunay Bay'de biz de mola verdik:) Bu vesileyle Lübnan'da en çok tükettiğimiz içecek Almaza'yı tanıtmayı bir borç bilirim:) Almaza, içimi güzel her yerde ısrarla istenen bir bira:)
Pilsener, light ve almaza pure malt olmak üzere üç çeşidi bulunuyor. Muhakkak içilesi:)
14 Şubat 2005 tarihinde suikast sonucu öldürülen Başbakan Refik Hariri anısına yapılmış anıt. Anıtın bulunduğu alan suikastın gerçekleştiği kavşağa çok yakın. Burada sürekli nöbet tutan bir asker bulunuyor.
Yer yer şehrin acı hatıraları da önümüze çıkıyor. 2005 yılında 1000 ton TNT ile yaşamını yitiren Başbakan Refik Hariri ve beraberindekileri anımsatan yapılar bunların arasında. Suikastı temsilen iki anıt dikilmiş. Bunlardan ilki Hariri için özel bir alanda yapılmış olan Hariri'nin heykelinin de bulunduğu bir anıt. Diğeri ise tam patlamanın gerçekleştiği kavşakta yer alıyor.
St. George Oteli
Refik Hariri'nin ve birçok insanın ölümüne yol açan suikastın gerçekleştiği kavşak bu otelin önünde yer alıyor. St. George Oteli de patlama sırasında ciddi hasar görmüş; o gün bugündür de hiç el sürülmemiş. Üzerindeki "Stop Solidere" afişine gelince; bu da Hariri ile ilgili aslında. Hariri öldüğünde dünyanın sayılı zenginleri arasında gösterilmekteydi. Servetinin en önemli kısmını da Beyrut'un yeniden imarından elde etmişti. Suikastın ardından sahibi olduğu şirket bu binayı da alıp inşa etmek istemiş ve hala da istiyor. İşte "Stop Solidere" buradan çıkıyor. Şirketin adı Solidere ve Beyrut'ta bu isimde bir semt bile bulunuyor. Şirket afişi indirdikçe, Solider'e "dur" diyenler tarafından inatla yeniden asılıyor. E bence de "Stop Solidere" :)
Arada bir daldığımız ara sokaklarda İç Savaş'ın hüzünleriyle yüz yüze geliyoruz. Fazla olmasa da top mermisi ile harabeye dönmüş, üzerindeki kurşun delikleriyle bugün artık virane bile olsa zarafetini yitirmemiş efsane "Eski Beyrut" yapıları. Günlerdir dolaştığımız şehrin soluğunu daha bir yüzümüzde hissediyoruz şimdi. Şehir zihnimize nüfuz ediyor. Artık onu daha iyi anlıyoruz.
"Corniche Manara" Beyrut'un Kordon'u
Böyle sakin göründüğüne aldanmayın güneşin etkisini yitirmesiyle kalabalık artıyor. Kimi bankları işgal ederken, kimi patenini, kimi yürüyüş pabuçlarını alıp geliyor. Bu arada Beyrut'un bu bölgesi emlak fiyatlarıyla el yakıyormuş:)
Hamra Caddesi'nde geçirdiğimiz gezinme, yeme-içme, alışveriş dolu anlardan sonra hava alanına doğru yola çıkıyoruz. Dilimizde "keşke birkaç günümüz daha olsa" diyerek:)
Faydalı Bilgiler...
Bu kadar övgüye layık bulduğum seyahatten bazı detayları paylaşmak istiyorum. Gitmeden otellerle ilgili çok eleştiriye rastlamıştım ve doğrusu çok şaşırmıştım. Biz Coral Suits Hamra'da kaldık. Merkezi, temiz ve kahvaltıları nefis:)Yanında bir de balo salonu bulunuyor; bu sayede ilk gün bir Lübnan düğününe kısa bir süre misafir bile olduk:)
Sazlı sözlü Beyrut gece hayatına da katıldık. Tur rehberimizle gittiğimiz mekan oldukça ilginçti. Yemekler, mezeler çoğu yerde rastladığımız gibi çok iyiydi. Şarkılarla coştuk, dansözle eğlendik. İçeride nargile içilebiliyor bu nedenle ortamı sis basmış gibiydi:) Her kesimden insanı bir arada eğlenirken görme şansımız oldu. Ağır abiler, dekoltesiyle göz dolduran kadınlar, eşarplı eşiyle eğlenen adamlar,... Farklı bir ortama sahip. Biz de oldukça eğlendik doğrusu:)
Lübnan mutfağı genel Türk damak tadına çok uygun bu nedenle "aç kalırım" diye korkmayın. Çok beğendiğimiz bir tat olarak Downtown'ta Al Balad'in özel kebabını tavsiye edebilirim. Görünümü içli köfteye benziyor ama çok farklı!!Al Balad'i de Downtown'da bulmak çok kolay:) Mezelerden öyle çok bahsettim ki artık diğer iki yazıya bakmanızı rica edeceğim:) En sevmediğim restorana gelince Bekaa Vadisi'nde yemek yediğimiz Nabaa Anjar. Tüm Orta Doğu'da yediğim en başarısız et ürünlerini denedim ne yazık ki. Mezeler ve çalışanlar da bir problem yoktu ama işte...Ve tabi falafel :) Falafel için Hamra Caddesi'ndeki iki ünlü mekandan birini tercih ediniz:)
Alışveriş için şu ana kadar hiç söz etmediğim bir öneri sunuyorum:Zahter! Aktarlardan edinebilirsiniz. Lübnan'da zahter poğaçaya da katılıyor, salataya da...
Güvenlikle ilgili soru işaretleriniz olabilir. Biz gece kendi başımıza çıktığımız ve oldukça geç saatte döndüğümüz zamanlar da dahil hiç sorun yaşamadık. Yalnız araba kiralayacaksanız dikkat! Çok sık kaza oluyor. Hele şehir dışında ters yöne girmiş araçlar bile yoluna devam edebiliyor...
Mevsim ne olursa olsun aldanmayın, kalın şeyleri valizinize koymayı unutmayın:)
Son olarak Lübnan, Türkiye'ye vize uygulamıyor.
Son söz...
Benim içinden geçtiğim Lübnan böyle bir yerdi. Yaşadığım tecrübeyi bazen hissi, bazen fazla detaylı anlatmış ama yine de eksik kalmış olabilirim...
Hiç şüphe yok ki Şehrazad ben olsam, Binbir Gece Masalları hiç bitmez Şehriyar da şuurunu kaybederdi:)***
Son olarak neresi olursa olsun gittiğiniz her yerin size öğretecek bir şeyi mutlaka vardır! Tadını çıkarın:)
Not: "Tüm zamanların Venüs'ü / İlk tanışma" başlığıyla konuyla ilgili ilk yazıya; "Tüm zamanların Venüs'ü / Jeita Grotto, Harissa, Byblos" başlığından da konuyla ilgili ikinci yazıya ulaşmak mümkündür.
*Konuyla ilgili okuma önerisi: Mircae Eliade/ Dinler Tarihine Giriş. Kitap oldukça kapsamlı ancak biraz konuya hakimiyet gerektiriyor. **Leland M. Roth/ Mimarlığın Öyküsü. ***Binbir Gece Masalları'nın iki önemli kahramanı. Binbir Gece Masalları Şehrazad'ın hükümdar kocası Şehriyar'a anlattığı hikayelerin tamamından oluşur. |
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder