Adam Mickiewicz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adam Mickiewicz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2021 Cuma

Müzikal ve Tatlı: Lviv

Bütün adımların çikolata ve kahve kokusuna karıştığı, Polonya sınırına sadece 70 km uzaklıkta bir Ukraynalı. Arnavut kaldırımlı caddelerden yükselen ritimle günü geceye bağlayan, sırtını Karpatlar'a dayamış aslanların şehri. Birbirini kesen caddeler, Rönesans ve Barok gibi klasik akımları yansıtan binalar, meydan çeşmeleri, heykeller ve hatta Orta Çağ şatolarıyla romantik bir düş Lviv...


     Ortasından nehir geçmeyen ancak nehirli Avrupa şehirlerine benzeyen, kışın buz tutacağınızı düşünseniz de aldatıcılığı eser miktarda olan güneşle ısınabildiğiniz,  hayata dair seslerin mükemmel bir ezgiyle çınladığı Lviv tam bir eğitim, kültür ve sanat merkezi. Kendi halinde bir sokak müzisyeninin notalarına kapıldığım serin bir sabah Rynok Meydanı’nına varıyorum. Etrafta güvercinler ve 17. yüzyıl modasına göz kırpan giysileriyle şeker satan güzel Lvivli kızlarla keyfe keder  bir sabah. Geleneksel Ukrayna çalgısı Bandura’dan yükselen eski bir halk şarkısı, meydanı sarıp sarmalıyor. Ukrayna dilinde Rynok "pazar" manasını taşıyor. 13. yüzyılın sonunda şehrin kurulmasıyla tasarlanan meydan 16. yüzyılın başındaki büyük Lviv yangınıyla, şehirle beraber meydanı da yok ediyor. Meydan yeniden ayağa kaldırılırken Gotik, Rönesans, Barok gibi akımları yansıtan binaların yanında modern dönem çizgilerini de bünyesinde barındıran yapılarla donatılıyor. Sonunda ortaya her biri diğerinden farklı mimari stiller yansıtan binalarla kuşatılmış bir Rynok çıkıyor. Meydan Adonis, Neptün, Diana gibi Akdenizli tanrılardan seçilmiş kompozisyonlarla hazırlanan çeşmelerle tamamlanıyor. Günümüzde Rynok'un bütün o tarihi binaları müze ya da restoran. Sayısız açık hava kahvesi de bu manzaraya eşlik ediyor. Rynok Meydanı bohem, çekici, Avrupa'ya özgü bir etki yaratıyor. 



Rynok kesinlikle şehrin cazibe merkezi ama aklınıza sadece turistlerin eğlendiği bir alan olarak gelmemeli. Şehrin kendi halindeki sakinlerinin de yaşadığı ve hayatın içinde olduğu bir bölge. Lviv o kadar küçük bir şehir ki başka türlüsü de mümkün değil zaten. Meydanın ortasındaki kahvelerden birine oturup, Tanya isimli minyon bir güzelliğe sipariş veriyoruz. Kış güneşi yavaş yavaş saçlarımızdan sarkıp, şakaklarımızı ısıtırken mavi gözleri ve gülümseyen yüzüyle Tanya kahvelerimizi getiriyor. Kısa bir sohbetle, elimizdeki haritada yakın olan ve mutlaka görülmesi gereken yerleri bir çırpıda işaretliyor.


Şayet bir şehre gidilmişse muhakkak oraya hakim bir tepeye çıkılma zorunluluğu vardır. İlla ki bütün oklar, gezginler ve bilumum seyahat yazıları o tepeye çıkmanın önemini vurgular. İşte Lviv'de öyle bir tepe yok! Düzlükte yaşanılan bir şehir Lviv. Gelgelelim sırtını Karpatlar'a dayayan bu güzel şehri kuşbakışı görmek isteyenler için belediye dev bir hizmette bulunmuş ve 19. yüzyıl karakteristik çizgilerini taşıyan, saat kuleli bir bina yapmış. Saat kulesi 1848 Devrimleri'nden nasibini almış ve o kargaşada yıkılmış olsa da birkaç yıl sonra bugün gördüğümüz kule inşa edilmiş. 2000 yılından itibaren belediye binası ve kule ziyarete açık. Asansörle çıkılan ana binanın ardından kuleye tırmanmak için ahşap merdivenleri kullanıyorsunuz. Merdivenlerin başında kule için bilet kesiliyor. Gerisi nefes nefese 350 basamakcık bir tırmanış. Zirvede Lviv'in kırılgan görünümlü kubbelerine, kırmızı kiremitli çatılarına açılan Rathaus Kulesi misafirlerine sessizce eşlik ediyor. 

Kule sessiz olabilir ama simgesi aslan olan şehir adeta kükrüyor. Ne de olsa Doğu Avrupa'nın eğitim ve kültür merkezindeyiz. Dinamik ve kırılgan karakterli Lviv'de genç nüfus oldukça fazla. Sokaklarda, meydanlarda, müzelerde, kafelerde kendinizi üniversite kampüsünde hissediyorsunuz. Bu coşku şehri yönetenlere de ilham vermiş olmalı zira yılda yüzden fazla festival düzenleniyor Lviv'de. Şaraptan biraya, peynirden caza yıl boyu festivallerin biri bitip biri başlıyor. Organizasyonları hakkını vererek yaptıklarını da eklemek gerek. Bira festivalinde yalnızca yerel biraları tatmakla kalmıyor, sergiler, konferanslarla biranın sırrına eriyorsunuz. Beklenmedik bir anda geziniz gayet leziz ve eğlenceli bir karnavalla buluşabilir. İşte o zaman bu satırları anımsayıp, benim için de eğlenin!



Lviv'in en büyük şansı II. Dünya Savaşı'ndan hasarsız kurtulmuş olması. Üstelik savaş sırasında Sovyetler Birliği'nin sınırlarına dahil olduğunu düşünmek insanın içini ürpertiyor. Şehirde Komünist şehirlerin alameti farikası tek tip konutlara pek rastlanmasa da o zarif apartmanlarının birçoğunda sığınaklar ve tüneller mevcut. Bazı restoranlar ve müzeler karanlık dehlizler için tur bile düzenliyor. Rynok Meydanı'nın yakınlarında kurulan bit pazarı bölgenin tarihi ve etnik kimliğini yansıtan eşyaları incelemek yahut satın almak olası. Benim için bu pazarda şehir sakinleriyle sohbet edip, Sovyet Dönemi’nden kalma eşyalara, elde işlenmiş otantik motifler içeren gömleklere, örgü çoraplara bakıp, hemen bitişiğindeki Lviv Opera’sından ilk temsil için bilet almak, şehrin sakini gibi yaşamanın ilk adımı. Polonyalı Mimar Zygmunt Gorgolewski tarafından tasarlanan ve Barok, Rönesans ve Klasisizm gibi farklı sanat ekollerini yansıtan opera binası Lviv’in sanat odaklarından en ünlüsü. İç mekanı da dış cephesi kadar hayranlık uyandıran yapıyı görmek için, rehberli turlara katılmak yerine, muhteşem bir seyirci eşliğinde dansın ve müziğin davetine iştirak etmek tam bana göre!



Ukraynalı hümanist ve yazar olan Taras Shevchenko, ülkenin her yerinde olduğu gibi Lviv’in de gurur duyduğu bir isim. Opera binasının güneyinde yer alan Taras Shevchenko anıtı halkın bağışlarıyla yapılmış ve bugün az ötesindeki Adam Mickiewicz anıtıyla beraber Svobody Caddesi’ne uzanan hat üzerinde kentin sembolik eserleri olarak yer alıyor. Beyoğlu'nda kolera salgınında ölen Polonyalı şair Adam Mickiewicz'le Ukrayna'da karşılaşınca insan bir tanıdığa rastlamış gibi hissediyor. Tatlı Badem Sokağı'ndaki evi gözümün önüne geliyor bir anlığına.  Anıtlar etrafında düzenlenmiş geniş meydanları, yeşillikler içindeki uçsuz bucaksız parklardaki heykeller kentin doğal dokusunu oluşturan yerel müzisyenleri kendime getiriyor beni.  Lviv’in logosunda yer alan aslanlar, heykel olarak da şehrin her yerindeler. Kelime anlamı “aslan” olan Lviv’de  aslanlar kabartma, duvar resmi, kapı koruyucusu olarak sokakları sarmış durumda. 



Bu küçücük şehir onlarca müzeye, tarihi kiliseye ve şatoya sahip. Müzelerde sanat koleksiyonları yerine yerel kültür, etnografya ve kent tarihini yansıtan eserlere yer veriliyor.  Lviv’e hakim bir tepe üzerinde inşa edilen Barok üsluptaki çarpıcı görüntüsüyle St. George Katedrali, 17. yüzyıldan kalan ve tavan freskleriyle etkileyici bir atmosfer sağlayan St. Andrew Kilisesi,  tarihi kent merkezinde Aziz Peter ve Aziz Paul heykelleriyle göz kamaştıran Jesuit Kilisesi  savaşlardan ve Sovyet döneminden sağ çıkan kiliselerden birkaçı. Doğu Avrupa'da görüp görebileceğiniz en dindar şehirlerden birindesiniz. Kiliseler genelde dolu ve farklı ritüellere denk gelmeniz olası. Lviv’de herhangi bir restoran, kafe tabelasını takip edip, umulmadık müzelere girebilirsiniz. Bazı avlular birkaç yapıyı birden içine alabiliyor. Restorana giriyoruz diye kaç kez müzede bulduk kendimizi anlatamam. Böyle yanlışlıklardan birinde, boyum kadar böceğe benzer bir yaratığın gözlerine bakarken,  hayatı sorgulamama sebep olan anlar yaşamama sebep oldu o tabelalar. 



 Rynok Meydanı’nda bulunan evlerin her birinin ayrı bir mimari akımı yansıttığından daha önce söz etmiştim. Kent bu yapılarla gurur duyuyor. Avrupa'da her yerde var diye aklınızdan geçiyor ama onların çoğu savaş sonrası rekonstrüksiyonu.  Dolayısıyla Lviv, orijinal yapılarını her vesileyle parlatıyor ve övünüyor. Düşünün kurabiyesini dahi yapıyorlar. Bu yapıların en şöhretlisi Black House, bölgenin sembolik yapılarından biri ve aynı zamanda bir müze. 1577'de İtalyan vergi tahsildarı Tomasso Alberti için inşa edilen yapı rustik cephesiyle oldukça zarif. Kumtaşından yapılan bina zamanla, malzemenin azizliğine uğramış ve kararmış. Ev de olmuş Kara Ev.  Şehrin sosyal tarihine ilişkin eşyaların ve belgelerin sergilendiği Kara Ev ya da Black House müze kimliğinden ziyade, 16. yüzyıldan bu yana yaşayan bir evi ziyaret etmek için heyecan vericiydi. Bunda alfabeden ötürü yazılı materyallere gayet Fransız kalmış olmamın da payı vardır muhakkak.   

Yeşillikler içinde Ukrayna’nın köy hayatını hissetmek için, merkeze  birkaç kilometre uzaklıkta olan Yerel Mimari ve Kırsal Yaşam Müzesi   ( Museum of Folk Architecture and Life) farklı bir seçenek.  Gölde yüzen ördekler, geleneksel köy evlerinin kopyaları ve Karpatlar’dan sökülüp getirilmiş gerçek mimarlık örnekleriyle şehre yakın ancak tümüyle şehirden bağımsız tabiatla iç içe bir ortam yaratılmış. Avrupa’nın en geniş açık hava müzelerinden biri olma özelliği taşıyan alan geleneksel Ukrayna müziğinin enstrümanlarına yakından bakmayı da olanaklı kılıyor. Şanslıysanız bir müzenin sorumlu müzikologu aracılığıyla bandura, trembita, santur, buhay gibi enstrümanların kullanma imkanına erişebilirsiniz. Müzikolog beyefendiyle birkaç gün geçirsek bizden gerçek bir orkestra kurabilirdi. Bir ara bayağı güzel bir ritim bile yakaladık. Yaşadığım en eğlenceli müze deneyimlerinden biriydi.  Lviv'de adını ilk defa duyduğum müzik aletlerinden birinin nasıl çalınacağını zorla öğreneceğim ve buna bayılacağım hiç aklıma gelmezdi tabi. 


Lviv açık hava pazarlarıyla gündelik hayata karışmak için enfes fırsatlar sunan bir şehir. Hiçbir neden yokken mor, pembe ve beyaz güllerden bir buket yaptırmak, ya da sadece papatyaların, ortancaların, yaşlı akordeoncunun ritmi eşliğinde yarattığı anın tadını çıkarmak için bile bir çiçek pazarına gidebilirsiniz. Yine bu pazarlarda yerel peynirlerin, Karpatlar’dan gelen çiçek kokulu balın lezzetine kapılıp, eve götürme isteği duyabilirsiniz. Hayat birden güzelleşir Lvivli olduğunuzu zannedebilirsiniz. Aynı zamanda açık hava pazarlarında 17. yüzyıl Flaman resimlerinden fırlamış kasaplar görüp, romantik düşlerinizi tarihsel bağlantılarla okuyabilirsiniz. Arada küçük şaşkınlıklar da yaşamasak seyahat etmenin ne anlamı kalır değil mi ama?

 



Lviv bütün zamanlar boyunca geçiş alanı  olması dolayısıyla farklı damak tatlarına hitap eden sentez bir mutfağa sahip. Kenti yemek fikrinde ayrıcalıklı kılan unsur her biri farklı temaları işleyen iç dekorasyonları. Nitelikli iç dekorasyonlarla farklı konseptlerin sahnelendiği restoranlar , borsch çorbası, vereniky, pampushky gibi Ukrayna kültürüne ait tatların yanında Macar ve İtalyan başta olmak üzere dünya mutfaklarından lezzetlere de menülerinde yer veriyor. Askeri bir mahzen görünümündeki restorana inerken parolayı bilmenin, bazen de eski bir Sovyet arabasının eşliğinde şehir manzarasına karşı yemek yemenin, nalivkanızı içerken kırbaçlanabilmeninmümkün olduğu yer Lviv.  


Arnavut kaldırımlı taşlarla döşenmiş caddeleri, şehir manzarasını aniden yararak geçen tramvayı, el yapımı çikolataları yapılırken seyredebileceğiniz çikolata fabrikası, dokunulmamış mimarisi ve durmaksızın çalan ezgisiyle  soğuk iklimin insanın içini ısıtan kenti Lviv. Her ayrılıkta üzerinizde çikolata kokusu, kulağınızda hoş bir seda bırakan bir şehir. Bakmayın arada beni romantik düşlerden uyandırdığına en sevdiklerimde hep listenin başındadır. Hep yeri ayrıdır.  


*Leopold Masoch'dan ilham alan Masoch Kafe. 




13 Şubat 2017 Pazartesi

Bir derin tutku: Beyoğlu

İstanbul, dikkatle dinleyen kulaklara esrarengiz masallar anlatan, kıtaları ve kültürleri kusursuz biçimde buluşturan eşsiz bir şehir. İstanbul’un en gözde anlatıcısı hiç şüphesiz Beyoğlu. Binlerce yıllık bir serüvenin en sevilen başrol oyuncusu. Zamanın yenilmezliğinde sürekli dönüşse de tılsımı geçmişinden yadigar bir vaha. Farklı sesleri aynı notada birleştiren usta bir müzisyen.  İşte bu sebeplerden herkesin gönlünden bir parça bulduğu, tarihten sıyrılması imkansız olsa  da yeni duygulara yelken açmaya hep hazır bambaşka bir dünya. 




Haliç’in ve o canım Boğaz’ın kavuştuğu noktada başlar bu semtin kadim hikayesi. Çağlar öncesinin ünlü limanı Galata ve çevresinde şekillenir yaşam. Bizans’la başlayan yerleşime Cenevizler ortak olur uzun yıllar. Türkler şehrin çehresine katılınca da Türk, Yunan, Ermeni, Yahudiler ve Levanten Avrupalılar da eklenir yavaş yavaş. Pera’ya doğru çıkıldıkça İtalyan, Fransız ve Maltalılar bölgenin yerel halkı olarak Beyoğlu sakinleri arasındaki yerlerini alırlar. Ve böylece bir zamanların Grand Rue de Pera’sı ya da bizim andığımız adıyla İstiklal Caddesi bu ortamda dirilmeye başlar. Gösterişli sefirlik binaları, Batı’ya öykünen tiyatrolar, kiliseler, apartmanlar, sinagoglar sarar Galata ve Pera’yı. Tanzimat Fermanı’nın ilanıyla bölge adeta küçük bir Avrupa modeli haline gelir. 



Arap Camii
Bölgenin hafızasına inmek için de en doğru yer yine Galata olacaktır. Günümüzde Karaköy sınırları içinde kalan Arap Camii bölgenin en eski tarihi eserlerinden biridir. Kırmızı tuğlalarla örülmüş kare biçimli kulesiyle etrafındaki yapılardan sıyrılan Arap Camisi, kendi mitolojisini yaratmış Beyoğlu’nun gizemli yapılarından biridir. İlk yapıldığı zaman cami olduğu rivayet edilse de bir dönem Aziz Pavlus’a adanmış bir kiliseyken, Latin işgali sırasında Dominiken rahiplere ev sahipliği yapar. İstanbul’un fethiyle birlikte camiye dönüştürülen yapı Gotik kulesi ve ahşap karkaslı iç mekanıyla ziyaretçilerine mimari bir ziyafet sunar.
Karaköy-Galata güzergahında 19. yüzyılın sonunda çoğunlukla azınlıklara mensup ya da yurt dışından gelen mimarlar tarafından inşa edilmiş birçok yapıya rastlamak olasıdır. Yaygın olarak Bankalar Caddesi adıyla anılan Voyvoda Caddesi’ndeki binalar bahsi geçen dönemin bütün mimari özelliklerini taşır. Cadde üzerinde Fransız kökenli Levanten mimar Alexandre Vallaury’nin imzasını taşıyan eski Osmanlı Bankası binası, ki bugün Salt Galata adıyla görkemli bir kültür sanat kompleksi olan yapı gerçekten görülmeye değerdir. Salt Galata’nın tam karşısında, Bankalar Caddesi’yle Banker Sokağı’nı birbirine bağlayan, kıvrım kıvrım bir merdiven sizi karşılar. 1850’lili yıllarda devrinin ünlü banker ailesi Kamondolar tarafından, Art Nouveau stilinde yaptırılmış merdivenler ailenin ismini taşır. Sadece Beyoğlu’nun değil İstanbul’un da en güzel merdivenleri olan Kamondo Merdivenleri günün her saati fotoğraf tutkunlarının uğrak yeridir.  


Salt Galata

Kamando Merdivenleri
Galata’da zamana kapılırsınız. Galata surlarının çevrelediği Ceneviz mahallesi sanki bin yıllardır yerinde duruyor gibidir. Hele taş duvarların, üzerinde haçlar yükselen kiliselerin arasında gök kubbeye değiyormuş gibi görünen Galata Kulesi karşınıza dikilince, bu takvim dışı atmosfere inanmak kaçınılmazdır. Çağlar boyu kah yıldızlar gözlenmiş bu kuleden kah yangınlar, şimdilerde İstanbul gözleniyor sivri külahının altından. Geçmişi 6. Yüzyıla kadar uzanan kuleye tırmanmayı göze almak yeterli Haliç ve İstanbul Boğazı’nı olanca güzelliğiyle önünüze sermek için. Yapıldığı dönemden günümüze kadar semtin simgesi olan kule, dünyanın dört bir tarafından gelen turistler için de İstanbul deyince ilk akla gelenlerden.


Tomtom Tasarım Günleri'nden...
Tophane Çeşmesi

Kılıç Ali Paşa Camii
Beyoğlu’nun ayrı gezegenleri buluşturan galaksisindeki kendi has yerlerden biri de Tophane. Burada son dönemin popüler lokasyonu Tomtom’a uğrayıp, Boğazkesen Caddesi’nin köşesinde yer alan ve Tophane-i Amire’de güncel sergilere katılabilirsiniz. Fatih Sultan Mehmet tarafından kurulan Tophane-i Amire’nin avlusundan görülen manzarada Tophane Çeşmesi ve Kılıç Ali Paşa Camii’yle göz göze gelinir. İstanbul’un üçüncü büyük çeşmesi olan Tophane Çeşmesi Sultan I. Mahmut tarafından yaptırılmıştır. Yapıldığı dönemin sanatsal beğenilerini yansıtan çeşmenin üzerindeki panolarda gerçekçi bitkisel bezemeler dikkat çeker. İlk yapıldığı zaman rıhtıma yakın biçimde konumlanan Tophane Çeşmesi, zamanla denizin doldurulması nedeniyle içerde kalmıştır. Tophane Meydanı’nında vakur bir tavırla yükselen Kılıç Ali Paşa Camii’yse türbe, medrese ve hamamdan oluşan bir külliyenin görkemli bir bölümüdür. Temelde ciddi farklılıkları olmasına rağmen devasa kubbesi ve uçan payandalarıyla Ayasofya’nın küçük bir modeliymiş gibi bir etki bırakan camii Mimar Sinan’ın eseridir. Külliye inşaatından, açılışına ve asırlar boyu süren zaman yolculuğunda birçok tarihi ana şahitlik etmiş ve hatta kendi efsanelerini yaratmıştır. Ama yapılışındaki en kıymetli ayrıntı, hayatı boyunca yüzü gülmemiş İspanyol yazar Miquel de Cervantes’in burada işçi olarak çalışmış olmasıdır.
İstanbul’un en eski ticaret merkezlerinden olup modern zamanların keyifli ve trend mekanlarını barındıran Karaköy’e yönelmeden önce Tophane’de bulunan Türkiye’nin ilk modern sanat müzesi olan ve farklı sanat dallarından etkinlikleriyle geniş kitleleri kendine çeken İstanbul Modern Sanat Müzesi’ne gitmekte fayda var. Burada müze koleksiyonunu inceleyebilir, yeni sergilere katılabilir, harika filmler izleyebilir, eğitim programlarından faydalanabilir, kütüphanedeki eşsiz eserlere dalabilir, restoranın veya müze mağazasının keyfini çıkarabilirsiniz.




Beyoğlu’ndaysanız adım başı bir çan kulesi, tarihi bir kemer, çeşme, sütun sizi beklenmedik diyarlara sürüklerken duvarlara yapılmış rengarenk grafitilerle de bir tezatlar evreninde olduğunuzu düşünebilirsiniz. Yüzyıllardır Beyoğlu’nu Beyoğlu yapan da bu tezatların tuhaf ama sahici birlikteliği değil midir zaten? Karaköy ve çevresi Beyoğlu’nda adeta grafiti galerisi gibi. Fantastik bir alem metruk binaların, kepenklerin, inşaatların cephelerinden sokağa akıyor neredeyse. Surp Pırgiç Ermeni Katolik Kilisesi’nin yüksek kasnaklı kubbesi bu fantastik dünyanın eski zamanlarına işaret ederken; umulmadık bir anda Karaköy Murat Muhallebicisi’nde Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun imzasını taşıyan bir mozaik pano size sürpriz yapabilir.  Beyoğlu’nda sıradan bir günde Tünel’in Karaköy istasyonuna gelmişseniz ve dünyanın en eski ikinci metrosuna bineceksiniz demektir. 90 saniyede Galata’dan Beyoğlu’na çıkıverirsiniz ve bu kelimenin gerçek manasıyla tarihin derinliklerine bir yolculuktur aslında.


Karaköy Murat Muhallebicisi
Bedri Rahmi Eyüboğlu imzalı mozaik pano



Mesnevi / Galata Mevlevihanesi Müzesi
Tünel Meydanı’ndan İstiklal Caddesi’ne bağlanmadan Galata’ya inen Galip Dede Caddesi’ne süzülürseniz sol tarafta zarif cümle kapısıyla Galata Mevlevihanesi Müzesi görüş açınıza girecek. İstanbul’un ilk Mevlevihanesi olan yapı II. Bayezid’in hükümranlığı sırasında kurulmuştur. Beyoğlu’nun kültür dokusunun nadide örneklerinden biri olan Mevlevihane 1975’ten günümüze uzanan süreçte müze olarak konuklarını ağırlamaktadır. Şehrin kültür tarihinin önemli yapı taşlarından olan müze derviş odaları, semahane ve mahfillerden oluşmaktadır. Hem yapının tarihsel geçmişi, hem de Mevleviliğin esasları üzerine şekillenen müzede zaman zaman sema gösterileri de düzenlenmektedir.




Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi
Tramvay seslerinin, insan seline karıştığı, şehrin şah damarı olan büyülü cadde. Adı ister Grand Rue de Pera, ister Cadde Cadde-i Kebir , ister İstiklal olsun kurulduğu günden bu yana popülaritesini bir an bile yitirmemiş eşsiz bir uzam. Aşkın, ihanetin, masumiyetin, göz yaşının, eğlencenin ve bunlardan pek de ayrı düşünülemeyecek bir şey olan sinemanın merkezi. Burada vitrindeki bir pabuca, emektar bir aktöre, bir binadaki kabartmaya, aniden nereden yükseldiği anlaşılamayan bir nağmeye kafayı takabilirsiniz. Ruh haliniz an be an değişir. Dünyada bu kadar hızla duygularınızı değiştirebilecek başka bir yer olma olasılığı çok azdır. İstiklal Caddesi’ni layığıyla köşe bucak gezmek için günler gerekebilir. Ama burada bütün zamanların gürültüsünü duymanın en güzel yolu nostaljik tramvayla caddeyi baştan başa geçmekle olur. Taksim Meydan’ından başlarsınız caddenin kalp atışlarını duymaya. Gümbür gümbür uğuldarken kulaklarınız sol tarafa doğru sapıverirsiniz bir anlığına. Bütün kalabalık ve ses o anda kesilir, zamanıysa Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi’nin çanı yankılanır sokakta. İki tarafındaki çan kulesi ve kocaman kubbesiyle sizi kendine çağırır. Avlusuna girdiğiniz zaman yarattığı uhrevi etkiye şaşarsınız. Asıl ibadet mekanıysa gerek mimarisi, gerek bezemeleriyle enfes bir etki bırakır. İstiklal Caddesi’ne geri döndüğünüzde aynı sonsuz akışa bırakırsınız kendinizi. Cercled’Orient’ın önünden geçersiniz ve ondan gözünüzü alamazsınız mesela. Galatasaray’a kadar inince sinemayla özdeşleşmiş semtin sinema müzesine uğramak kaçınılmaz olur. Yeniçarşı Caddesi’nde Galatasaray Lisesi’nin komşusudur Türvak Sinema Tiyatro Müzesi ve Sanat Kitaplığı. Türkiye’nin ilk ve tek sinema tiyatro olma özelliğini taşıyan Türvak ziyaretçilerine sinemanın ve Yeşilçam’ın sihirli dünyasının kapılarını açıyor.  Yıllarca sinema perdesinden ışıldayan bir dünyanın içinde dolaşma imkanı sunan müze, aynı zamanda sinema, tiyatro ve televizyon tarihini de keyifli biçimde tanımamıza olanak sunuyor.


Avrupa Pasajı
Galatasaray’a gelmişken Meşrutiyet Caddesi’yle Sahne Sokağı’nı yani Balık Pazarı’nı birbirine bağlayan Avrupa Pasajı’na da bir uğramak gerekir. 19. Yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen pasajda bugün ağırlıklı olarak hediyelik eşyalar satan dükkanlar yer alıyor. Avrupa Pasajı yapıldığı dönemdeki Batılı çağdaşlarıyla oldukça benzerlik gösterir. Dükkanların üst sırasında kemerler içinde heykeller sıralanır. Pasaj gün ışığının içeri girmesine imkan veren üst örtüsü, heykelleri ve mermer zeminiyle oldukça çarpıcı bir havaya sahiptir.


Mısır Apartmanı
İstanbul’a bir eşi daha olmayan eserler kazandırmış Ermeni kökenli mimar Hovsep Aznavur’un tasarladığı Mısır Apartmanı da İstiklal Caddesi’nin bağrında yer alır. 1905 yılında Abbas Halim Paşa’nın kışlık ikametgah olarak yaptırdığı bina Art Nouveau stilindedir. İstanbul’un ilk betonarme binalarından olan Mısır Apartmanı, tasarımı ve büyüklüğüyle caddenin cezbedici rotalarından biri. Beyoğlu’nun sanatla buluştuğu mekanlardan olan Mısır Apartmanı güncel sanatı takip edebileceğiniz harika galerilere ev sahipliği yapmaktadır.

St. Antuan Kilisesi
Kırmızı tuğlalarıyla İstiklal Caddesi’nde bir kiliseden çok bir masal şatosu intibası uyandıran St.Antuan Kilisesi Beyoğlu’nun olmaza olmazlarından biridir. Levanten mimar Giulio Mongeri tarafından Neogotik akıma uygun biçimde yapılan bazilika Latin haçı formunu yansıtır. Cephesinde yer alan gülbezekleri, sivri kemerli kapı alınlıklarıyla bir anda herkesi mıknatıs gibi çeker. İstiklal Caddesi’ndeki tasasız kaos buraya asla yansımaz. Kilise caddenin canlılığına ortak olsa da vakur tavrını hep muhafaza eder.


Santa Maria Draperis Kilisesi
St. Antuan’ın biraz ilerisinde alt kotta yer almasıyla biraz gözlerden uzak kalan Santa Maria Draperis de Beyoğlu’nun renklerinden biridir. Yalın dış cephesi manevi bir nezaketin göstergesi gibidir. Neoklasik üslubun belirleyiciyle şekillenmiş yapı çoğu zaman gezginlerin gözünden kaçan etkileyici bir mabettir.
Şişhane ve Asmalı Mescit yıllardır Beyoğlu’nun eğlence ve kültür merkezleriyle tanınan bölgeleri. Meşrutiyet Caddesi’nde bulunan Pera Müzesi sanatsal aktivitenin sürekliliğini sağlaması açısından son derece önemli. Pera Müzesi Suna ve İnan Kıraç Vakfı’na ait koleksiyonların yanı sıra ses getiren birçok sergiye de ev sahipliği yapmaktadır. Müze eserleri izleyiciyle buluşturmak dışında sosyal, kültürel ve eğitici birçok aktiviteyle de Beyoğlu’nun hareketli yapısına uyum sağlamayı başarmıştır.


Tarlabaşı
Beyoğlu’nun arka sokakları derdiyle, kederiyle kendiliğinden şöhretlidir. Sıra sıra dizili Rum evleri, kiliseleri, iplere dizili çamaşırları ve biraz da gölgelere teslim olmuşluğuyla Tarlabaşı ayrı bir iklimi yaşar. En afili delikanlıların kahramanı olduğu romanlar, elemi gözlerinde taşıyan hüzünlü kadınları betimleyen filmler, çok eskilerde kalmış bir Rum ezgisi hep buradan esinlemiştir kendini. Talihi pek yaver gitmese de bir dönemin gözde semtlerinden biridir Tarlabaşı. Daracık sokaklarda sıvası dökülse de inceliğinden bir şey kaybetmeyen cumbalı evler bile hala o görkemli günlerin hatırasını canlı tutmak ister gibidir. Tarlabaşı’nın roman tadındaki kaldırımlarından geçerek, Tatlı Badem Sokağı’nın köşesinde şair Adam Mickiewicz’in evine ulaşırsınız. Polonya’nın milli şairi olan Adam Mickiewicz 1855 yılında görünüşte bilimsel bir görev için ülkesi tarafından İstanbul’a gönderilir. Ama gelişinin asıl nedeni Kırım Savaşı’ndan kaynaklanan gizli bir görevdir. Türk dostu olarak tanınan Mickiewicz’in hayatı cephelerde geçmiştir, Osmanlı İmparatorluğu şairi Tarlabaşı’ndaki küçük eve yerleştirir. Fakat 1855 İstanbul’unun derdi Kırım Savaşı kadar büyüktür. Kolera bütün şehri kasıp kavurmaktadır. Mickiewicz’in İstanbul macerası kısa sürer, şair koleraya yakalanır. Son günlerini Tarlabaşı’ndaki evinde sevdiklerine mektuplar yazarak geçirir. Ölümünün ardından evi o kadar çok Polonyalı tarafından ziyaret edilir ki sonunda müzeye çevrilir.  Günümüzde Tarlabaşı’nın gizemli sokaklarından geçmek ve semtin tarihi bir sayfasına yakından bakmak için Mickiewicz’in müze evine uğramak harika bir bahane gibi görünüyor.



Beyoğlu’nda her bölgenin kendine has bir ritmi vardır. Cihangir’e çıktığınızda deniz manzarasıyla bütünleşmiş sokakları, her gün bir yenisi açılan kafeleri, kedileri, galerileri ve sürekli güncellenen butikleriyle bağımsız bir semt gibidir. Çukurcuma antikacıları, mobilyacıları ve sanat atölyeleriyle hep farklı ve ilginçtir. Galatasaray’a doğru yönelirseniz alternatif eğlence mekanları bulabilir ya da Fransız Sokağı’nda soluklanabilirsiniz.


Aynalıkavak Kasrı
Beyoğlu’nda denizin bir ucundan tutabileceğiniz bölgelerden biri de Hasköy’dür. Beyoğlu’nun Haliç’e bakan kıyısında uzanan Hasköy, semtin genel özelliği olarak çok kültürlü bir geçmişten beslenir. Osmanlı İmparatorluğu’nun İstanbul’a armağan ettiği güzelliklerden olan Aynalıkavak Kasrı Hasköy’de yer alır.  Tersane faaliyetlerinin hız kazanmasıyla gündeme gelen bölge özellikle Lale Devri’nde daha fazla önem kazanır. Tersanenin alanını genişletmesiyle koruluğun ve sarayın yapılarının büyük bölümü tersaneye vakfedilir. Sultan III. Selim döneminde de yapı şimdiki halini alır. Haliç’e bakan geniş ve özenli bir bahçe içinde konumlanan Aynalıkavak Kasrı haftanın beş günü ziyaretçilerine keyifli anlar vadeden bir Beyoğlu alternatifi.


Hali hazırda okumakta olduğunuz Beyoğlu yazısı, Borajet yolcuları için yazdığım yazılardan biri. Bütün hayatım Beyoğlu'nda geçtiği ve geçmekte olduğundan yazmaktan en çok keyif aldığım yer oldu...
Hasköy’ün kültür, sanat ve teknolojiyle yoğrulmuş en gözde mekanı Rahmi M. Koç Müzesi.  Teknolojinin ve mühendisliğin geçirdiği evreleri belgeler ve objeler eşliğinde seyredebileceğiniz Rahmi M. Koç Müzesi konuklarını sıra dışı bir deneyime davet ediyor. Klasik otomobiller, uçaklar, kayıklar, lokomotifler müzenin koleksiyonunun sadece bir kısmını oluşturuyor. Teknolojinin çağlar boyu süren serüveninin bir parçası gibi hissettiren müzede, zamanın nasıl uçup gittiğini fark etmeyeceksiniz.