Cannes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cannes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Temmuz 2012 Pazar

Antik Çağ’dan Günümüze: Beyaz ten…Bronz ten…Derken…

Dalgalı denize atar atmaz onları
Gittiler engine doğru uzun zaman.
Ak köpükler çıkıyordu tanrısal uzuvdan:
Bir kız türeyiverdi, bu ak köpükten.
Önce kutsal Kythera'ya uğradı bu kız,
Oradan da denizle çevrili Kıbrıs'a gitti
Orada karaya çıktı güzeller güzeli tanrıça,
Yürüdükçe yeşil çimenler fışkırıyordu
Narin ayaklarının bastığı yerden.
Aphrodite dediler ona tanrılar ve insanlar,
Bir köpükten doğmuş olduğu için.” Hesiodos / Theogonia


Filippo PARODI / Aphrodite (Venüs)/ 1680
Böyle anlatıyor ünlü ozan Hesiodos, aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite’in doğuşunu. Herkes böyle doğuştan Aphrodite gibi  ‘mükemmel’ olamadığından çareler aramış insanlar, en çok da kadınlar daha güzel olmak için.

Altın renkli ve yanmamış tenleriyle Mısır’ın soyluları…

 İlk olarak  ‘şeytan alameti’ olarak görülmüşse de güzellik sanatı, Antik Mısır’da ilk olarak din adamlarıyla meşrulaştırılır. Önceleri rahipler sınıfı sır gibi saklar yüzlerine ve bedenlerine uyguladıkları formülleri. Sonra soylular sınıfı bu formüllerin peşine düşmüş 'Para bizde, asalet bizde, güzellik de bizim olmalı' diyerek herhalde. 
Rahiplerin derdi en kutsala beğendirmek olsa da kendilerini; nihayetinde sır falan kalmaz, öğrenilir güzelliğin formülleri. Rahipler ve onların çevresindeki bu varsıl kesim bir anlamda dinin bir göstergesi olarak geniş kitlelerden daha görkemli olmaya başlar. 
Ve MÖ 2500 civarında cilt renginin beyaza çalması önemli bir farkın göstergesi haline gelir. Bu önemli ayrımda güneşten yanan ten, sokakta çalışan adamın alametiyken; akça pakça güneş görmeyen ten evde oturan, bir anlamda çalışmaya ihtiyacı olmayan insanın, özellikle kadının alameti olur.  M Ö 2500’lerde başlayan bu sınıflandırma neredeyse hiçbir taviz vermeden 20. yüzyıla kadar anlamını yitirmez. 


III. Tutmosis Kabartması / Mısır Sanat Müzesi Luksor
Mısırlılar bu dönemde uzun ve meşakkatli bir temizlenme sürecinden sonra vücutlarını sarı bir aşıboyasıyla renklendirirler. Adeta altın birer heykele dönüşen bedenlerde, yüz ve gövdede ki damarlar mavi renk ile belirgin hale getirilir.  
Cildin dış etkilerle renklenmesi, kendini sorgusuz sualsiz ele veren bir sosyal konum ifadesi olarak kısa sürede kanıksanır. Altın sarısı ve yanmamış ten Antik Mısır’da en geçerli kartvizit olarak kendini gösterir. (Tabii kast edilen bir Mısır  insanının  olabileceği kadar beyazlıktır.)

Yunan kadının beyazlama çabaları…

Bir erkek demokrasisi olarak Antik Yunan’da da güzel olma çabası en başta dehşetle kınanır. Bunda güzeller güzeli Aphrodite’in ‘Pandemos’ * sıfatının ve güzelliği de tekelinde bulunduran tehlikelerin tehlikelisi Pandora’nın da etkisi olması muhtemeldir. 
Kısacası Yunan kadını kocasıyla baş başa kalmadığı her an, dönemin heykellerinden bile solgundur. Her türlü süslenme girişimi Helenistik döneme kadar fahişelik ile bir tutulur. 
Helenistik dönem ise Yunan kadını bembeyaz olmayı kafaya koyar; böylece kadınlar arasında üstübeç (psimuthion)** ya da alçı, tebeşir benzeri maddeleri kullanma modası başlar. Bu beyazlığı destekleyen maddelerin sürekli kullanımı sonucunda ortaya çıkan cilt kusurları, dişlerin kararması ve hatta dökülmesi, sinir sistemini bozması gibi etkiler de Pandora’nın sinsiliğine ve Aphrodite’in hafif meşrep doğasına bağlanmış olmalıdır.  


Üç Güzeller / M.Ö. 2. yüzyıl / Roma Kopyası Yunan Heykeli / Louvre  M. 
Bu arada erkeklerde de mermervari beyazlıkta tenler at başı gider. 
Hele bir de bahsettiğimiz erkek, bir kadına aşıksa, bembeyaz, solmuş bir tene sahip olması kesinlikle tavsiye edilir.
 Aşık bir erkek solgun beyaz teniyle göz dolduracağından bu bir moda değil, neredeyse bir gerekliliktir. 

 Ortaçağ'ın yasağı...Rönesans'ın vazgeçilmezi...

Yeni dinle birlikte güzellikle ilgili birçok şey direk şeytan işareti olarak algılanır. Ortaçağ’a gelindiğinde değil üstübeç, banyo bile yasaklanır! Yasak olmasına yasaktır ama gizliden gizliye bazı alışkanlıklar az da olsa devam eder. Bu dönemde beyazlamak uğruna üstübeçle sağlıksızlaşan, cildi günden güne katranla kaplanan kadın ise olsa olsa şeytanın biçimlenmiş halidir!
Rönesans’ta beden bir sanat eseri gibi algılanır. Güzellik kesin, matematiksel formüllere bağlanır. Mükemmel bir beden, yedi, dokuz ve üç kanonuna aykırı olmamalıdır. İşte burada kadına ait üç beyaz devreye girer. Bu üç beyazdan en önemlisi güneş görmemiş tendir. 


S. BOTTICELLI/ Athena ve Kentaur /1482 / Galleria Degli Uffizi
Beyaz ten Rönesans’ta en olmazsa olmaz güzellik ölçüsü olarak yerini sağlamlaştırır. Gerekirse vücudun görünen her yeri üstübeç gibi beyazlatıcı maddelerle kaplanır. Cildin beyazlatılması umuduyla envai çeşit bitki ve kimyasal karışımla ovulur. Erkekler de bu dönemde cildi beyazlatan ürünler kullanmaya başlar. Ancak erkek kullanımında, sınıfsal ayrıma vurgu yapmak ön plandadır. Geniş kenarlı şapkalar bu dönemde ciddi bir atılım yapar. Şapkanın aksesuar olması yanında güneşe karşı verdiği mücadele de keşfedilmiş olmalıdır.   

Maskeyle korunan beyaz ten...

Barok dönemde güneşten korunmak esastır. Beyazlık halen asaletin vazgeçilmezidir. Şapkalar ve hatta gündüz gezilerinde takılan maskelerle güneş ışıklarına geçit verilmez. 
18. yüzyılın sonuna doğru kozmetik ve diğer beyazlatıcı uygulamalardan uzaklaşılır ama beyazlık tamamen terk edilmez. Yalnızca doğal beyazlık daha geçerli kılınır.  


J.H.FUSELI / Genç kadın portresi / 1781 
 Romantizmin etkisiyle yüzyılın ortalarından itibaren ‘hastalıklı solgunluk’ dönemi başlar. İnsanlar veremliler gibi sağlıksız görünmeyi yeni güzellik anlayışı olarak benimser. Ressamlar bu hastalıklı görünen kadınları zevkle betimlerken, şairler güzelliklerini yüceltir.
19. yüzyıla gelindiğinde dönemin yenilikçi etkileriyle idealize güzellik ölçütlerinden neredeyse tümüyle vazgeçilir. Fakat halen aristokrat kesim güneşten korunmak ve çeşitli karışımları cilde uygulamak suretiyle beyaz kalmakta ısrarcıdır! 

P.P. PRUD'HON/ İmpratoriçe Josephine /1805 / Louvre M. 

Hatta Napoléon’un gözdesi Josèphine’in solgunluğundan dehşete kapılıp ona Allık sürün Madam. Cesede benziyorsunuz!’demişliği bile vardır.
        
Beyazlığın terk edilişi  ve bronzluğun zaferi...

20. yüzyılın ilk çeyreğinde üstübeç yasaklanır. İş hayatında ve toplum içinde konumu değişmeye başlayan kadın, değişen dünya ile denize girmeye, açık havada spor yapmaya başlar. Böylece güneşten kaçmamayı da öğrenir.


Avusturalya kadın yüzme takımı/ 1919
Hep anlatılan bir hikayeye göre:  Coco Chanel bir arkadaşının sayfiye evinde havuz başında uyuyakalmış ve uyandığında güneşten yandığı için de bronz ten Paris’te moda olmuştur. 
Coco’nun işini şansa bırakmayacak bir mizacı olduğunu düşündüğümden, bunun bir tesadüfi hareket olmadığına eminim . Her şeyden önce Coco dünyanın değiştiğini ve kadının da bu dünyada yerini alması gerektiğinin bilincindeydi.
Ayrıca bronzlaşmayı desteklemesinde büyük olasılıkla Fransız Rivierası’nda açtığı ikinci mağazasının gelirleri ile ilgili ciddi planlarının da etkisi vardı. Planı kaçınılmaz biçimde başarılı oldu. Bir anlamda  Paris’teki müşterilerini yazlık alana çekmenin cezbedici yolu güneş banyosundan geçiyordu da diyebiliriz.   



Bir film yıldızı /Brigitte Bardot, Kirk Douglas / 1953 / Cannes 
Böylece güneşte yanmak kısa sürede popüler hal aldı. 
Tarihin en uzun süre moda olan akımı beyaz ten, güneşin kavuruculuğuna teslim edildi.  Ortaya çıkan karamelize renkler başta kadınlar olmak üzere herkesi cezbetmeye yetiyordu.
 Özellikle varsıl kesim arasında güneşin altında başka bir şey yapmadan uzanmak yine bir sınıf göstergesi olarak öne çıktı. 
Artık beyaz ten terk edilmiş ancak kösnüllüğün başka bir ifadesi olarak kapitalizm bronz teni keşfetmişti. Porselen beyazlık, bronz tene dönüşmüş, renk değişse de içerik aynı bırakılmıştı.
 Bu keşifte malum ayrım o kadar belirgindi ki çalışan kişinin güneş yanığı hor görülmeye devam etti. Aslında ülkemizde 'amele yanığı' olarak nitelediğimiz durum da bu hor görmenin bir parçası olarak kabul edilebilir.



Cannes Film Festivali için hazırlanmış Ambre Solaire spotu / 1950
Bronzlaşmanın bir moda halini almasının akabinde güneşin zararlı etkileri de keşfedilir. Güneşin, cildin kendi doğasından kaynaklanan yaşlanmayı hızlandıran ve süreci kısaltan bir düşman olarak belirlenmesi bronzlaşma modasını tıpkı üstübeç de olduğu gibi durduramaz. Ancak gelişen teknoloji devreye girer. 1936’da Ambre Solaire, güneş altında bol vakit geçirme fırsatı olan refah düzeyi yüksek Fransızlar’ın imdadına yetişir. Yine de güneşlenme konusunda tam bir aydınlanma yaşanamaz. Bu arada tek parça mayolar bikiniye dönüşür. Zaman içinde çıplaklar kampı fikriyle bütün beden güneşe sunulur.
Güneşin zararlı etkileri büyük kitlelerce asla tam anlaşılamaz. 
Elbette güneşin altında geçirilen zamanın insanın pozitif duygularıyla da ilgisi vardır. Bu mutluluğun, bedenin güneş altında kaldığı süre boyunca endorfin salgılamasıyla ilişkisi olduğu sanılmaktadır. 
Ayrıca sanılanın aksine güneş vücutta D vitamini üretmez. Ancak güneşin morötesi B (UVB) ışınları vücuttaki D vitaminini aktif hale getirir. Yine de bu morötesi ışınlara çok güvenmemek lazım...
Yaşadığımız güneş yanıklarını , deri yaşlanmasının artmasını, kırışıkların derinleşmesini, güneş çarpmasını, cilt kanserini,…morötesi ışınlara borçluyuz. 
Morötesi A (UVA) ışınların ise 20 yıl öncesine kadar daha masum olduğu düşünülüyormuş ama o kadar da masum değilmiş. Bütün enlemlerin aldığı Morötesi A ışınları alt deriye kadar yıl boyu etki edebilmesiyle, cildin bağışıklık sistemine çomak sokan, güneş alerjilerinin nedeni ve yine cilt kanserinin nedenlerinden biri olarak görülmekte.
Bu arada dünya üzerindeki birçok insanın aksine insan derisinin hafızası mükemmel çalışıyor. Deri, yaşadığı iyi ve kötü hiçbir şeyi unutmuyor. Güneş yanığı da bunlardan biri. Ve sıklıkla buna maruz kaldığında kendini savunamaz hale gelebiliyor. 
Uzmanlar sadece güneşli yaz günlerinde değil, yılın her günü, havanın her durumunda cildi korumanın esas olduğunda hemfikir. Cildi hem korumak hem de dirençli hale getirmek için birçok yöntem var ama bunlar içinde yaşadığımız mevsimde her gün başka bir gazetenin malzemesi olduğundan ben aktarmayacağım.   
Ülkemizde güneşten korunmak çok yaygın bir durum değildir. 
Öyle ki ören yerlerinde eldivenli, şemsiyeli, şapkalı, yüzleri, boyunları kapalı Uzak Doğulu gezginleri gördüğümüzde çoğumuz garipseriz.
 Biz şort, askılı bluz ve dört tarafı açık sandaletimizle püfür püfür gezerken bu birbirinden ayırt edemediğimiz milletlerin insanları kendilerine eziyet ederler bizim gözümüzde. 
Güneş lekelerini ciddi problemler olarak gören ve cilt sağlığına öncelik tanıyan Japon, Çin ya da diğer herhangi bir Uzak Doğulu’nın gözünden bakıldığında ise biz toplu intihar grubuyuz herhalde. Ayrıca Uzak Doğu'da birçok insan için halen beyaz tenin bir soyluluk ifadesi olduğunu da belirtmekte fayda var. Bir taşla iki kuş vuruyorlar yani. 


 


*Aphrodite Pandemos: Baştançıkarıcı tanrıça, orta malı, Aphrodite’in hafif meşrep yönüne vurgu yapan niteliği.

**Üstübeç: Kurşun karbonat içeriği olan ve zehirli olması nedeniyle harici kullanılan pigment. 




















28 Mayıs 2012 Pazartesi

Grace’li Monako yazısı…



Bilindiği gibi Monako, Akdeniz’in güzelliği dillere destan Cote d'Azur  sahilinde yer alır. Bir zamanlar bir Fenike sömürgesi olan Monako, XI. yüzyılda Ceneviz boyunduruğuna girdi. Stratejik olarak önemli olan bölgenin alınması oldukça güç görünüyordu. Kurnazlığı ile nam salmış olan Grimaldi ailesinin büyük oğlu François takvimler 1297’yi gösterdiğinde tarihin en alışılmadık planlarından birini uygulamaya koyuldu. François ve kuzeni Rainier Ben ile beraberindeki bir grup asker Fransisken rahibi kılığına girerek kaleye sızmayı başardı. Cenevizler din adamı sandıkları adamlarca pusuya düşmüşlerdi. François Grimaldi bu olaya istinaden ‘il Malizia’ (kurnaz) olarak anılmaya başlandı. 

Rahip kılığında kılıçlı François Grimaldi  heykeli / Monako Prenslik Sarayı


 Grimaldi hanedan armasında görülen elleri kılıçlı rahipler bu kazançlı kurnazlığın simgesi olarak atalarına gönderme yapar. Dönemi için mertçe savaşmak yerine böyle bir “üç kağıda” başvurmak Grimaldi hanedanının her fırsatta aşağılanmasına çanak tutar.Hanedanın değişik dönemlerde yaşadığı talihsizlikler bu 'tarihi hırsızlığın laneti' olarak Monako'nun az sayıdaki yerlisinin zihnini kurcalamış mıdır bilinmez.
Yüzlerce yılda Grimaldi’li Monako’nun başından geçen olayları burada bir kenara bırakarak  1297’den 1949’a hızlı bir geçiş yapıp XX. yüzyılın kurnaz Grimaldi’sine ve onun mükemmel  prensesine değinmeyi kesinlikle daha zevkli buluyorum.


Monako XX. yüzyılın başından itibaren gerçekten müreffeh bir dönem yaşadı. Avrupa’nın sayılı zenginleri kumar oynamak için bu minik prensliği tercih ediyor ve bu da prensliğin ekonomik olarak ayakta kalmasını sağlıyordu. Ancak Akdeniz’de yüzyılın ortalarına doğru parlayan başka şehirler vardı ve Monako gerçek bir gözden düşme yaşıyordu.Tam bu ortamda  Rainier Louis Henri Maxence Bertrand Grimaldi  yani dünyaya mal olmuş adıyla III. Rainier  1949 yılında tahta çıktı. Acil olarak bir çözüm bulması şarttı yoksa prensliğin iflas etmesi an meselesiydi. Ekonomik problemden sonraki en önemli mesele veliahttı. Eğer Rainier bir varis sahibi olmazsa yasaya göre Monako Fransa’ya katılacaktı. Bir prens olmanın muhtemel kadınların üzerindeki masalsı etkisi ile nispeten parasız ( tabii bu durum henüz açıklanmamıştı ) ve sevimsiz olmasına rağmen önemli bir koca namzedi olarak görülüyordu. Bu arada uygun bir aday aramaya başladı ve planını uygulamaya koydu. Hollywood’un ‘asil sarışını’ Grace Kelly mükemmel bir prenses adayıydı. Güzeldi, aileden gelen muazzam bir serveti vardı, katolikti, soyluydu ama bunlardan daha önemlisi Oskar almış bir sinema yıldızıydı. Bu şöhrette biri Monako Prensesi unvanına sahip olduğunda hiç şüphesiz tüm dünyanın gözü Monako’yu tekrar ve bambaşka bir parlaklıkta görebilirdi.


Grace Kelly  (1929-1982)


Dolayısıyla Grace taht için en önemli adaydı. Gerisi Rainier’nin  Grace’in gönlüne girebilmesine kalıyordu.

 1955 yılında Cannes’daki festivale davet edilen Grace, Paris Match dergisine röportaj vermek üzere Monako’da saraya davet ediliyor. Burada ilk karşılaşma bir saray, güzeller güzeli bir film yıldızı ve bir prens…Grace bu modern masalın kurnaz Grimaldi tarafından bütünüyle kurgulandığını bilmiyor ve mektuplaşmaya başlıyorlar.
Bu arada aşk dedikoduları manşetlere taşınmışken çift 5 Ocak 1956’da nişanlanıveriyor. Buraya kadar her şey olabildiğince romantik bir biçimde gelişiyor: Çift az görüşüyor ama sık aralıklarla mektuplaşıyor. Grace bu süreçte bulutların üzerinde uçuyor ve maalesef bu çok kısa sürüyor.  Bulutlardan aşağıya ilk iniş tahta varis doğurup doğuramayacağının incelenmesiyle başlıyor. Doğurgan olduğunu kanıtlayınca düğün hazırlıklarına girişiliyor.  4 Nisan günü Grace yanında ailesi, bir dolu akraba, bir grup arkadaşı ile gemiyle Monako’ya yola çıkıyor. Elbette azımsanmayacak sayıda basın topluluğu da Rainier’in beklentilerine  ve çıkarlarına uygun olarak onlara eşlik ediyor. Bu yolculuğun ve misafirlerin en konforlu biçimde seyahatinin masraflarını Grace’in tuğla fabrikatörü babasının karşıladığı bilgisinin altını çizelim. Üstelik dahası da vardı: Bu ‘soylu’ evlilik için aile Rainier’e  iki milyon dolar çeyiz parası vermişti. Ve bu çok büyük bir sırdı. Hiç şüphesiz masalsı atmosfer son hızla dağılıyordu. Yine de yaklaşık sekiz günlük yolculuk sonunda Monako sahiline yaklaşan Grace’i yatıyla karşılayan prens bütün bu olanı biteni bilmeyen herkes için hala iflah olmaz bir aşık gibi gözüküyordu. 
Grace Kelly ve Rainier'nin düğünü


Düğün günü geldiğinde MCM stüdyoları ile halen anlaşması süren Grace eşinin de teşvikiyle düğünün gösterimi için bir anlaşma yaptı. Böylece ‘Yüzyılın Düğünü’ isimli belgesel ortaya çıktı ve elbette çift karın yarısını aldı. Farkında olmadan Grace ekonomiyi kurtaramaya aktif olarak başlamıştı. Üstelik filmi otuz milyon civarında insanın izlediği varsayılıyordu. Ciddi bir reklam kampanyasıyla bile bu denli bir başarı elde edilmesi dönemin koşulları düşünüldüğünde mümkün değildi.

Çift yedi hafta sürecek bir İspanya adaları yolculuğuna çıktı. Yedi haftalık balayı gelinin gerçeklerle yüzleşmesi için ciddi bir sınav oldu. Dönüşte hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını anlamış bulunuyordu. Rainier son derece katı, her ayrıntıyı kontrol etmek isteyen ve bütün günü somurtarak geçirebilen biriydi. Ayrıca prensin ailesi, Monako halkı ve hatta saraydaki çalışan grubu bile Grace’i bir türlü kabullenememişti ve bunu saklamak için hiçbir neden görmüyorlardı.
Caroline,Grace, Stephanie, Albert ve Rainier

Sonra mutsuz prensesin imdadına hamilelikler yetişiyor. İki kız bir erkek olmak üzere üç veliaht doğuruyor. Bu arada evliliğin üçüncü ayında bekarlık günlerine geri dönen Rainier’le basına ‘mutlu aile’ pozları veriliyor. Tabii turizm bu arada alıp başını gidiyor. Üst sınıf kumarbazların yanı sıra Grace’i yalnız bırakmayan Hollywood’lu oyuncu dostlarının villaları ile Monako dolup taşıyor. Bir taraftan prenses sosyal sorumluluk projeleri düzenliyor ve dünya çapındaki yıldızlar bir basın ordusuyla Grace için bu davetlere katılıyor. Rainier’in planları tıkır tıkır yürüyor.      

Çocuklar büyüdükçe hem Rainier’le hem çocuklarla ilişkileri çıkmaza giriyor Paris’ten bir daire alıyor. Ayrılık resmiyete asla kavuşmuyor ama ciddi olarak kendini gösteriyor.

Grace, Eylül 1982’de kızı Stephanie ile muhtemelen tartıştığı bir sırada Monako tepelerinden birinde virajı alamayarak kırk metrelik uçurumdan aşağıya düşen bir araçta koma halinde bulunuyor. Stephanie hiç yara almadan kazadan kurtuluyor. Kazanın ertesi günü 14 Eylül 1982’de III. Rainier’in isteği üzerine Grace’in yaşam destek ünitesi kapatılıyor.
Diana, Grace, Charles

20. yüzyılın iki mutsuz prensesinin de şaibeli trafik kazaları ile ölmesi ayrı bir tartışma konusudur. Diana 1981’de Grace’in ev sahipliği yaptığı bir davet sonrasında Grace’in mutsuzluğunu yürekten hissettiğini belirtmiştir. Diana için bu tespiti yapmak hiç zor olmasa gerek.

Grace, Monako’ya Rainier’in hesapladığı her şeyi sağladı. Ekonomik kaynak, reklam, veliaht ve kesin bir saygınlık.

Evliliği ile ortadan kalkan sinema kariyerine bir daha asla dönemedi. Aslında Stenly Kubrick ile böyle bir çalışma yapmak için bir dönem heveslendi, ama tutucu Monakolular prenseslerinin prens dışında başka bir erkekle görünmesi fikrine şiddetle muhalefet ettiler. Bir prensin çapkınlık yapması hatta evlilik dışı çocuklara sahip olması garipsenecek bir durum olmadığı gibi adeta bir gelenekti. Buna karşılık tahta çıkan bir kadının kurmaca olduğu herkesçe bilinen profesyonel ve saygın bir projede yer alması prensliğe zarar verebilirdi (!)
Prens Albert ve Prenses Charlene

Bugünün Monako’sunda Grace ve Rainier’in oğlu Prens II. Albert 2005’den beri Monako’nun Grimaldi soyunun temsilcisi. Babası ölmeden çapkın oğlunun huyunu bildiğinden  yasaya ‘tahta yasal varis geçebilir’ maddesi ekledi. Prens Güney Afrikalı olimpiyat şampiyonu yüzücüsü Charlene Wittstock’la 2011 yılında evlendi. Aslında Albert’in evlilik dışı kız ve erkek çocukları var. Yine de Charlene’nin geçen zamanda hamilelik alametleri göstermemesi Monako vatandaşlarını konuyla ilgilenmeye itmiş. Nedenine gelince birkaç yıl önce, tahtın sahibinin erkek çocuğu olmasa bile kız varislerin tahta geçmesi onanmış. Yani Albert ‘yasal vasi’ sahibi olamazsa Prenses Caroline ya da Prenses Stephanie tahta geçebilecek. Bu olası bir durumda  prenslik Fransa’ya katılmasın diye alınmış bir önlem. Ancak Monako ahalisi kızların tahta geçmesine  karşı çıkıyor ve bunun sorumlusu olarak hala bir erkek doğuramamış Prenses Charlene’i suçluyorlar.

Anlaşılacağı üzere Monoko’yu yüzyıllardır yöneten Grimaldi hanedanını ve Monako Prensliği yaşayanları üzerine izlenimlerim son derece olumsuz.  Kumarla geçinen bir toplum olmaları bir tarafa iki de bir kendi prenslerine bakmadan kadınlara kafayı takmaları ahlaki bir çelişki yaratıyor.  Umarım Albert’in de bir sürü kızı olur ve tahta bir kadın varis geçer. Bu arada tahtı kadınlara bırakmak istemeyen Monako’da hiç kadın yerel yönetici de bulunmamakta…

Son olarak Monako’ya gitmek isteyenlere son söz ; yıllar önce bir dergide şöyle bir ifade okumuştum ‘Monako’ya giden iki tür turist vardır: Bunlardan ilki parasının hesabını bilmeyecek  kadar zengindir ve  daha da zenginleşmeye gider, ikinci grup ise ilk grupla aynı kategoride olamayacak kadar zengindir ama ancak ilk grubu izlemeye gider.’