canavar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
canavar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Nisan 2013 Cumartesi

"Yılan Madam" Catherina de' Medici ve Leonardo da Vinci


Küçük Catherina, Rönesans’ın ortasında bir “Medici” olarak dünyaya geldi.  Ailesinin sosyal ve politik konumu düşünüldüğünde ilerde kraliçe olması hatta kral naipliği görevini yürütmesi kaderinin gayet “normal” ve hatta kaçınılmaz seyri gibi algılanmasına yol açtı. Oysa yaşama görünenden çok daha dramatik bir biçimde başlamıştı. 

                                                                            Resim:  http://www.wga.hu/index1.html
Ressam bilinmiyor / Catherina de'Medici / Galleria degli Uffizi / Floransa
Francesco Melzi / Leonardo da Vinci Portresi / 1510 sonrası / Kraliyet Kütüphanesi / Windsor


Babası Urbino Dükü Lorenzo di Piero de’ Medici, annesi ise Fransa Kralı I. François’nın kuzeni olan Madeleine de la Tour d’Auvergne’ydi. Bütün bunlara rağmen Catherina, babası ticaretle uğraştığı için avam tabakasının bir üyesiydi. Daha kötüsü dünyaya geleli henüz iki hafta olmuşken annesini, ardından aynı ay içinde dönemin popüler hastalığı frengi nedeniyle babasını kaybetti. Dört yaşından itibaren siyasi ilişkilere yön veren evlilik anlaşmalarının başlıca konusu oldu. Birkaç yıl sonra Medici ailesi Floransa’da politik gücünü yitirince Catherina değişik manastırlarda ikamet etmek zorunda bırakıldı. Bu süreçte Katolik mezhebinin esaslarını, Yunanca, Latince ve Fransızca’yı öğrendi. Aslında bunlar iyi günleriydi. Medicilerden herhangi biri Floransa’yı ele geçirme planı yapsa bunun acısı Catherina’dan çıkartılıyordu. Bazen sokaklarda insanların alaylarına maruz kalıyor, bazen şehri kuşatan aile üyelerinin onu vurabilmesi için çıplak olarak surlardan sarkıtılıyordu. 

                                                 Resim:http://www.wga.hu/index1.html

          Agnolo Bronzino / Papa VII. Clement'in portresi / 1564-70 / Galleria degli Uffizi / Floransa

Bütün bunlardan kurtulduğunda kuzeni Guilio de’ Medici, Papa VII. Clement olarak Hristiyan dünyasına liderlik etmekteydi. Catherina ile ilgilendi. Dengeler aleyhinde değişmeden Catherina için karlı bir izdivaç tasarlanmalıydı. Bunu Papa olan kuzeni herkesten önce düşünüp, kocayı da kısa sürede bulmuştu. Fransa tahtına en yakın aday Orleans dükü Henry bu iş için biçilmiş kaftandı. Üstelik Henry’nin babası Kral I. François da bu işe sıcak bakıyordu. Sonuçta gelin hem yüklü bir servetin varisi hem de Papa’nın kuzeniydi. 
Yine de 14 yaşındaki gelinin bir sürü kusuru vardı. Ailesinin mirası pörtlek gözlere, yayvan ve huzursuzluk yaratan dudaklara sahipti.  Ayrıca hem yaşının küçük olmasından hem de fiziki özelliklerinin doğası gereği çok ufak tefekti. Üstelik bu çelimsiz hali onu olduğundan daha sevimsiz gösteriyordu. Geleceğin Fransa kraliçesini gösterişli bir hale sokmak gerekiyordu. Öncelik standardın çok altında kalan boy meselesine bir çözüm bulundu. Antik dönemden beri bilinen ayakkabı destekleri devreye girdi. Topuklu ayakkabı bir eşya olarak muhtemelen bu seviyede biri tarafından ilk defa kullanılacaktı. Son derece komik görünmesine karşın boyuna 5 santimlik katkı yapıyordu ve bu katkı hayati bir değerdeydi.

                                       Resim: http://arttattler.com/archivewomeninpower.html
Jacopo Chimenti / Catherina de'Medici ve II. Henry'nin düğün töreni / Galeria degli Uffizi / Floransa 


Leonardo da Vinci’li “topuklu ayakkabı” masalı…

Burada bir parantez açmakta fayda var. Modanın uzun yıllardır vazgeçilmezi ve muhtemelen ilelebet vazgeçilemeyecek aksesuarı topuklu ayakkabı ve Catherina de’Medici üzerine birçok hikaye anlatıldı. Bunlardan en çok itibar göreni içinde Leonardo da Vinci’yi bulduğumuz anlatıdır: Hikayede olaylar tam yukarıda anlattığımız gibi gelişir. Kızımız evlenecektir ve saraya gidecek kızın kat kat kumaş elbiselerin içinde bir ucube gibi görünmesini engellemek şart olmuştur. Mediciler yıllar yılı birçok çalışmasını finanse ettikleri Rönesans’ın dahisi Leonardo da Vinci’ye başvurur. Leonardo, velinimetlerine seve seve yardım eder ve Catherina için bir topuklu ayakkabı tasarlar. Böylece hem Leonardo hem de Catherina moda da çığır açan bir yeniliğin iki kahramanı olmuştur.
Doğrusunu söylemek gerekirse bu hikayenin gerçeği yansıtma ihtimali ne yazık ki yok. Öncelikle teknik olarak Leonardo ve Catherina’nın hiçbir zaman resmen tanışmadıkları kesindir.* Şöyle ki Leonardo 5 Nisan 1452’de doğmuş 2 Mayıs 1519 tarihinde Fransa’da ölmüştür. Catherina ise 1519 Mayıs’ında daha birkaç haftalık bir bebektir ve bu süre zarfında Floransa’dan hiç ayrılmamıştır. Dolayısıyla topuklu ayakkabı fikrinin kimden çıktığı bu aşamada karanlık bir noktadır. Leonardo’nun günlükleri ya da bıraktığı eskizler içinde bir topuklu ayakkabı fikri varsa bile bu konuda sağlam bir veriye ulaşılamamıştır.** Esasen Leonardo’nun “topuklu ayakkabının mucidi” olarak anılmasında kendisinin sayısız yenilikçi tasarımı ortaya koyan tarihteki en önemli zihin olmasının payı büyüktür. Yine de şöyle bir ayrıntıyı göz ardı etmemek bu konuya farklı bir boyut kazandırabilir. Rönesans İtalya’sında esasen çok yaygın olmasa da topuklu ayakkabı kadın ve erkekler arasında kullanılan bir nesnedir. Leonardo’nun çağının çok ilerisinde fikirler üretmesinden yola çıkarak, hali hazırda bilinen ve hatta kullanılan bir şeyi yeniden yorumlamış olma ihtimaline de dönemin rekabetçi ortamı göz önüne alındığında çok sıcak bakmadığımı belirtmek isterim.    

                                                                                   Resim:http://www.wga.hu/index1.html
Leonardo da Vinci'ye ait Lorenzo de'Medici portresi. Muhteşem Lorenzo adıyla tanınan ünlü tüccar Rönesans'ın en önemli sanat koruyucularından biriydi. Catherina de'Medici'nin büyük dedesi oluyordu.  

Fransız Sarayı’nda İtalyan modası…

Yeniden Catherina de’Medici’ye döndüğümüzde Fransızlar, yeni gelini oldukça garip bulmuşlardı. Buna rağmen onun ülkesinden getirdiği ve büyük bir kısmı şahsına ait olan “tuhaflıkları” kısa sürede benimsedi. Catherina’nın topuklu ayakkabıları Fransızları çok şaşırtmıştı; ancak bu şaşkınlık 19. yüzyıla kadar sarsılmaz biçimde saray ve çevresi arasında her iki cinsi de esir aldı. Catherina’nın yaptığı cilt maskeleri de meşhurdu. Özellikle kanatlı hayvanlardan seçilen dışkılarla yüzünü ve vücudunu ovmayı adet edinmişti. Daha çok 18. yüzyıl modası olan korse, Catherina’nın vazgeçilmez ilgi alanlarından biriydi. Sarayın zırh ustalarına yaptırttığı çelik korselerle beli 40 santimi bile bulmuyordu. Bu kukla görüntüsü gerçekten şok etkisi yaratıyordu. Güzel kokulara ve esanslara olağanüstü bir merak duyuyordu; bu nedenle İtalya’dan isim yapmış birkaç parfümcüyü de yanında getirtmişti. Fransız aristokratlar arasında kraliçenin güzel kokusu belki de en çok kıskanılan yönüydü. Güzel esanslara duyulan ilgi Fransa’da kısa sürede toplumun her kesimine yayıldı. Günümüzde Fransa’nın dünya parfüm pazarının hatırı sayılır bir kısmını elinde tutmasında Catherina’nın payı büyüktür. 

                                                                                         Resim:http://www.wga.hu/index1.html
    François Cloued /Aile üyeleri ile çevrelenen II. Henry ve Catherina de'Medici portresi/ Galleria degli Uffizi/ Floransa

Catherine’in gebe kalma yöntemleri…

Fransız sarayında Barok güzelliğin temellerini atan Catherina de’Medici’nin bir kraliçe olarak en büyük eksiği veliahttı. Kral açık bir biçimde Catherina’ya karşı ilgisizdi ve evlilik dışı bir çocuğu olmuştu. Catherina’nın üzerinde ciddi bir baskı kuruldu.  Ancak kraliçe kolay pes edecek değildi; şifalı kaplıcalara gitmeler, katır idrarı içmeler, sığır dışkısına bulanmalar,...10 yıl boyunca gebe kalmak için denediği yöntemlerden yalnızca birkaçıydı. Yıllar sonra nasıl olduysa saray hekimi Catherina’nın hamile kalmasını sağladı. Kraliçe bütün aşağılanmalarının ve çektiği onca eziyetin intikamı olarak mı bilinmez peş peşe 10 veliaht doğurdu. Bu çocuklardan 3’ü ilerde Fransa’nın tahtına oturacak anneleri de ülkeyi yöneten asıl güç olacaktı. 

Kraliçe "Yılan Madam" oluyor...


Kral II. Henry, 10 Temmuz 1559’da at üstünde mızrakla yapılan bir spor *** sırasında yüzünden aldığı darbeyle ölünce taht oğullarına kaldı. Catherina, oğullarının hükümdarlığı döneminde oldukça katı bir politika uyguladı. Tahtın kocasının mensubu olduğu Valois hanedanlığının tekelinde kalması için çocuklarını bile güç durumlara sokmaktan çekinmedi.  Yönetimi elinde tuttuğu sırada din savaşları ülke istikrarını sekteye uğrattı. Ama asıl kötü şöhretini 24 Ağustos 1572 tarihinde Aziz Bartholmeo Günü başlayan olaylara borçludur. Aziz Bartholmeo Katliamı olarak tarihe geçen olaylarda 3000’i Paris’te olmak üzere 50000’e yakın Protestan daha gün doğmadan Katolikler tarafından öldürülmüştür. Catherina’nın olayların başlamasını sağlayan suikast emrini verdiği ve oğlunu “Protestan Hıristiyanlardan kurtulması” yönünde teşvik ettiği bilinmektedir. Bu tarihten sonra zaten sevilmeyen Catherina “Kara Kraliçe” , “İtalyan mezarından çıkmış kurtçuk” , “Kötü kadın” gibi sıfatlarla anıldı…


Meraklısına not:  Leonardo da Vinci ve eserleri hakkında birçok kitap bulmak mümkün ama ben günümüzde Leonardo da Vinci Müzesi’nin yöneticisi, araştırmacı Alessandro Vezzosi’nin YKY’den çıkan “Leonardo da Vinci: Evren Bilimi ve Sanatı” başlıklı kitabını öneriyorum. Oldukça geniş bir içeriğe sahip bir kitap olmasının yanı sıra tahminimce her tür okuyucunun zevk alacağı nitelikte. NTV yayınlarının “Nasıl Bilirsiniz?” adlı kitabında hem Leonardo, hem Catherina, hem de başka birçok tarihe mal olmuş insanların hayatları ilginç yönleriyle ele alınmış. Son derece akıcı bir üslubu sahip kitap tanınmış  araştırmacılar John Lloyd ve John Mitchinson tarafından yazılmış.  Eğer tarih boyunca değişen güzellik anlayışını takip etmek istiyorsanız bu açıdan en severek önerebileceğim kitap da yine YKY etiketiyle çıkan Dominique Paquet’nin “Bir Güzellik Öyküsü” isimli kitabıdır. Kitaplar dışında Catherina ile ilgili burayı , Aziz Bartholmeo Katliamı ile ilgili burayı ,bunlar bana yetmez daha akademik bilgi arıyorum diyenlere de www.jstor.org’ adresini incelemelerini tavsiye ederim.
    
* İlginç bir tesadüf olarak Leonardo da Vinci Fransa’da öldüğünde I. François’nın hizmetindeydi. I. François, Catherina de’Medici’yi oğlu ile evlendirmiştir.
** Topuklu ayakkabı gibi gündelik hayatın bir parçası olan objenin Leonardo da   Vinci’ye mal edilmesi ya da bu türden bir spekülasyon yapılması ürünün popülaritesini arttırmak için tasarlanmış bir pazarlama yöntemi olabilir. Hakkında en çok araştırma yapılan ve kitap yazılan sanatçı olarak Leonardo da Vinci ve eserleri ile ilgili herhangi bir ciddi kaynakta böyle bir bilgiye rastlamadım. 
***Jousting







23 Haziran 2012 Cumartesi

Giovanni Scognamillo “Bir Levanten Şövalye”


Bir kitapçıda dolaşırken bir kitap geçti elime. “Giovanni Scognamillo Kitabı” diyor kapağı. “Bir Levanten şövalye” diye de ekliyor. Kafamda ziller çalıyor; bir adamın hem levanten hem şövalye olması beni ilgilendiren bir durum ama ben bu adamı tanıyorum. 


Aklıma birkaç yıl önce yine bir kitapçıda rastladığım “Erotik Türk Sineması” isimli kitap geliveriyor:  Mor kapaklı kitabın kapağında Seyyal Taner baygın bakışlarla arz-ı endam ediyor. Kitabın iki yazarından biri bahsi geçen ‘levanten şövalye’. Benim kitapla büyük ölçüde ilgilenmem Seyyal Taner’in erotik sinema içindeki yerinden habersiz olmamdan kaynaklanıyor.


Neyse elimdeki kitaba dönüyorum: Sayfaları karıştırıyorum 1926’ta Beyoğlu’nda başlayan bir hayat. Dönemin sosyal ortamı, sinema, canavarlar, vampirler, azınlıklar,.. Kitapta yok yok fazla düşünmeden alıyorum.
II. Dünya Savaşı yıllarında karneyle ekmek kuyruğuna giren bir çocuğun kitabı bu. Çaya şeker yerine kuru üzüm atılarak tatlandırılan yokluk İstanbul’unu ilk ağızdan dinliyorsunuz. 

Sinema, aile, çocukluk,..

Dürüst bir anlatımla karşı karşıyasınız. Sakınmadan anlatıyor. Dayı İzmir’de denize dökülmüş, baba eşi ile kendisinin alyanslarını Mussolini hükümetine hibe edecek kadar İtalyan milliyetçisi. Anne dansçı olmak istiyor ama baba ile evlenince hayatı başka bir yönde gelişiyor.

Giovanni Scognamillo annesi ve babasıyla İstiklal Caddesi'nde.

Başta baba olmak üzere ailenin işi sinema. İspanyol Musevi’si enişte çeşitli film şirketlerinde çalıştıktan sonra Atlas Sineması’nı yönetmiş. Baba da Elhamra Sineması’nda değişik pozisyonlarda görev aldıktan sonra zaman içinde yönetici olmuş. Anne, sessiz sinema döneminde görüntüler arasında bulunan açıklama yazılarının Fransızca metinlerini hazırlıyormuş. 
Hani Martin Scorsese’nin Hugo’sunda Georges Méliès’nin çektiği bazı siyah- beyaz filmlerin kare kare elle boyanmak suretiyle renklendirilmesi anlatılmıştı ya işte vaktiyle Türkiye’de bu işi yapanlardan biri anne Elisabetta’ymış.    

Giovanni’ye gülümseyen Atatürk…

Anne oğlun Atatürk’le anıları da var. Asmalımescit’te oturdukları dönemde yani Giovanni 4-5 yaşlarındayken gerçekleşiyor olay. Anne oğul Asmalımescit’te kalabalığın içinde ilerlemeye çalışıyor. Kalabalıkta subaylar da var. Bir subay onları durduruyor. Redingotlu yakışıklı adamı görünce genç anne ‘Ekselans’ diyebiliyor şaşkınlıkla. ‘ Buyurun Madam’ diye karşılık veriyor Atatürk eğilip yol verdiği Elisabetta ve Giovanni’ye. Üstelik bu anne oğlun Atatürk’le tek karşılaşması değil. Diğer karşılaşma denizin ortasında ve Florya sahilinde geçiyor ama bunda detaylar kitapta:)
Giovanni Scognamillo,  10 Kasım 1938 için ‘ Çocukluğumun en acı günlerinden biriydi’ diyor. Dolmabahçe’de başta kendisi ve ailesi olmak üzere gözyaşları içerisinde binlerce kişi ve korteje el sallamasını anımsıyor.   

Okul, aşk, sinema ve sansür…

Bütün bunlar olurken Giovanni için sinema bir oyun ve çalışma alanı oluyor. İlkokulda bilet kesiyor, makine dairesinde bobin sarıyor. Hem hayatını hem zihnini film şeritleri ele geçiriyor da diyebiliriz.  Bu arada İtalyan Lisesi’nde okumaya başlıyor. Ortaokulda üç yıl ders olarak okutulan “İlahi Komedya” yı okuyup, ezberlemek mecburiyetinde kalıyor. Aslında bundan kendisi pek yakınmıyor da bana ne oluyorsa kendimi o sınıfın öğrencisi olarak düşünüp fenalaşıyorum.:) Aşksız yeni yetmelik olur mu? Bunca film, kitaba rağmen aşkta her şey tozpembe gitmiyor maalesef. Hatta bir gönül yarası sınıf tekrarına giden bir sürece neden oluyor.
Sinema ve sansür özellikle bizim ülkemiz için ayrılmaz ikilidir. Yönetmeninden senaristine herkesin bir sansür anısı vardır. İşte Giovanni, babasının Elhamra Sineması’ndaki işi sayesinde Sansür Kurulu ile film izleyen bir çocuk olmuş. Dönemin Sansür Kurulu insanlarını şöyle tarif ediyor: “Devlet memurları, sorumluluktan pek hoşlanmayan ve radikal davranan, cinsellik konusunda tutucu aile babaları.” 

Bankacılık, yazarlık,…

Kahramanımız uzun yıllar bankacı olarak çalışıyor ama asla sinemadan kopmadan. Çoğu zaman ücret almadan sinema yazıları yazıyor. Bu yazılar bizim ülkemizde ve dünyanın başka ülkelerinde yayınlanıyor. Halit Refiğ’e göre Giovanni Scognamillo “Türk Sineması” deyimini kullanan ilk kişi. Yani daha önce bir “yerli sinema” nitelemesi söz konusuyken Scognamillo’nun kalemiyle “Türk Sineması” kullanılıyor ve kanıksanıyor.
Elimdeki 2008 baskılı kitapta belirtildiğine göre 16’sı çeviri olmak üzere toplam 54 kitabı varmış. Söyleşi boyunca anladığım kadarıyla kafasından kitap projeleri hiç eksik olmayan ve sahiden anlatacak bir dolu şeyi olan birinin takvimler Haziran 2012’yi gösterdiğinde bu sayıyı aşmış olması muhtemel. Piyasaya çıkan her kitabı olay yaratmamış ama o bunu dert etmiyor ki haklı. Bir kitabın çok satması çok iyi olduğunu göstermeyeceği gibi az satması da başarısızlık göstergesi değildir aslında.

Kediden korkan vampir :)

Şu anda Cihangir’de ikamet eden yazarımız Cihangir kanunlarına aykırı olarak kedilerle arası olmayan biriymiş. Daha doğrusu sinema tarihindeki bütün canavarları, yaratıkları, vampirleri, katilleri bağrına basmasına rağmen kedilerden ürküyormuş! Herkes kedilere bayılacak diye bir kural yok tabi :)
Esasen Giovanni Scognamillo en çok “vampir uzmanı” unvanı ile anılıyor. Özellikle gerilim sinemasını seven ve araştıran biri olarak vampirler kendisinin en büyük ilgi alanını teşkil ediyor. Ayrıca kendisi pek az su içen, gündüzleri pek ortalarda dolaşmayan, yaşlanmayan biri olarak bazılarınca kendisine “vampir” yakıştırması yapılıyormuş.:) Kendisi bu durumdan şikayetçi değil. Aslında kapitalist dünya düzeninin ve bu düzenin içinde yer alan hepimizin “vampir” olduğunu ifade ediyor. Herkesin kendini kanatsız melek sandığı canım dünyada ben oyumu vampir Scognamillo’dan yana kullanıyorum.

Beyoğlu, Beyaz Ruslar, 6-7 Eylül …

Beyoğlu’nda hayat bulmuş biri olarak, Beyoğlu’nu kısaca kozmopolit, sinema, çok kültürlü, tolerans, uyum ve küçük Avrupa olarak tanımlıyor. Scognamillo’nun Beyoğlu ile ilgili birçok anısı, yaşanmışlığı ve birikimi var. Elbette Beyoğlu konulu kitaplara da imza atmış. Beyoğlu’nun her yüzüne değiniyor anlatırken; Beyoğlu koca bir deniz ama ben kendisinden Beyaz Rus konusunu aktaracağım. Hani hep söylenir Rus Devrimi sonrası Beyaz Ruslar gelmiş zorunlu olarak İstanbul’a.  Hatta İstiklal Caddesi’ndeki Çiçek Pasajı’nda çiçek satanların çoğunluğunu 1920’lerde işte bu güzel Rus kızlardan oluştuğu efsane gibi aktarılır. İşte bu Rus sığınmacıların başlarından neler geçmiştir?... 
1921 yılında Hadımköy ve Gelibolu kamplarında 63 bin Beyaz Rus sığınmacı var. Bu rakamların 100 binleri bulması muhtemel çünkü kesin rakam bilinmiyor. Devletin bunlara bakacak gücü yok, birçok yardım kuruluşu kampanyalar falan düzenleniyor ama buna rağmen büyük çoğunluğu hazin sondan kurtulamıyor.  Sığınmacıların çoğunluğu erkek, az sayıda kadın da sığınmacıların bir bölümünü oluşturuyor. Aralarında çokça soylu da var. Giovanni Scognamillo’nun Beyoğlu’nda pansiyon işleten anneannesi gerçek bir Beyaz Rus Kontes’e oda kiralamış bu süreçte örneğin.  Bu güzel kadınlar Beyoğlu’nun gece hayatında da o dönemde etkin olmuşlar.
 Güzelliği ile nam salan bu kadınlara yakışır biçimde “haroşo” deniyormuş. Günümüzdeki Nataşa benzeri bir tabir gibi algılanabilir ama “haroşo” “güzel” demekmiş. Haroşolar az sayıda olmaları, güzellikleri ve görgüleri ile kendileriyle beraber olan erkeklere bir takım görgü kurallarını empoze etmişler. Asansörde bir hanımla beraberken şapka çıkarmak, sigara külünü yere dökmemek, kadının önünden gitmek yerine yan yana yahut arkasından yürümek haroşoların 1920’li yılların erkeğine kattıkları bazı özellikler olarak sıralanıyor…1923 yılında Beyaz Ruslar’ın neredeyse tamamı İstanbul’u terk etmiş…
6-7 Eylül olaylarında da bir Beyoğlu sakini olarak Scognamillo birçok olayı gözlemlemiş, yaşamış. Çok acı bir tablo canlanıyor anlattıklarından bir de ertesi sabah Celal Bayar ve Adnan Menderes ile karşılaşması var ki bu kadar olur dedirtiyor.
Aşk hayatına da değiniyor elbette ama bu konuda çok detaya girmeyerek kitaptan kısa bir alıntı yapmayı tercih ediyorum:)
(- Esmerleri seviyorsunuz anladığım kadarıyla…  
O yıllarda esmerlerden yanaydım, sonra sarışınlar dönemi başladı ta ki renk ayrımı yapmamayı öğreninceye kadar!...
Hemen belirteyim Scognamillo kadın konusunda oldukça eşitlikçi bir tutum içinde. Neredeyse feminist bile denilebilir. Tuhaf gazetelerdeki magazinciler gibi yapıp, koca bir röportajın bir cümlesini koyup yanlış anlaşılsın istemiyorum!

Yok olan sinema salonları ve filmler…

Sinemaya geri dönersek, Türkiye’de bir zamanlar 3500 sinema salonu olduğunu bilmek insanın içini sızlatıyor. Hele her geçen gün birer birer kapananlar akla düşünce. Ülkemizde arşiv geleneği bir türlü gerçek anlamda yerleşemediğinden sinemamızın ilk filmleri bugün yok! Muhsin Ertuğrul’un çektiği sessiz filmler, sessiz sedasız bir yangında kül olmuş. 1970’lerin sonunda (yani çok da uzak olmayan bir zaman diliminde) televizyon ve siyasi gerginlikler nedeniyle ortaya çıkan krizde bazı filmler Sarayburnu’ndan denize atılmış, bir kısmı da negatiflerin içerdiği gümüş nitratını almak üzere eritilmiş…Hugo’yu izlerken Georges Méliès’nin eritilip ayakkabı topuğu yapılan filmlerine ne kadar kederlenmiştim; benzer bir şeyin Yeşilçam’da hem de bu kadar yakın zamanda olmasına üzülmemek mümkün değil.  

Sarışın kötü kadın, kitapsız filmler, seks furyası…

Kitapta Yeşilçam filmlerindeki ‘iyi kız’, ‘kötü kız’ imgesine de değiniliyor elbette.  Bir kere kötü kız kesinlikle sarışın olur bunu hepimiz biliyoruz diğer ayrıntıları da uzmanından aktarıyorum: Siyah kombinezon kötü kızın giysisi. Bir kötü kız aynı zamanda şehvetli de olmalı işte o şehvet o siyah kombinezon:) Buna karşılık iyi kız beyaz kombinezon giyiyor. Lekesiz ve şehvetsiz kız yani:) Bikini, bikini tahmin edebileceğiniz gibi kötü kızın plaj kıyafeti; iyi kız da tek parça mayo ile masumluğuna masumluk katıyor. Kötü kızların en önemli özelliklerinden biri de içki. Zevk için içip, şen kahkahalar atıyorlar:) İyi kız ise ancak tuzağa düşürülüp içki içiyor ki o zaman sonunu biliyorsunuz dipsiz trajedi ve ona eşlik eden gözyaşı dolu anlar. Tabii iyi kızlar soyunmuyor. Cinsellik falan ne münasebet:) Bunların hepsi kötü kızın tekelinde!
Bu arada kitap okumaktan pek tat almayan bir ülke olarak bunun filmlerimize yansıdığı da Scognamillo’nun gözünden kaçmamış. Türk filmlerinde gazete en çok okunan basılı yayın, sonra dergiler ama kitap ve kütüphane bu sıralamada yok. Yeşilçam filmlerinin ciddi izleyicisi olarak aksini iddia edemeyeceğim için üzgünüm.
Bir de Yeşilçam’ın seks filmleri döneminden bahsediliyor tabi ki. Çoğunluk için hep hasır altı edilen ve hiç olmamış gibi davranılan. Mükemmel ahlak anlayışımızla seks filmlerinde oynayan kadın oyuncularımız tu kaka ediliyor ve sinemayı bırakıyor. Bazı kadın oyuncular 12 Eylül döneminde soruşturmaya bile maruz kalıyor. Filmlerin erkek oyuncuları, yapımcıları, yönetmenleri ise olduğu gibi hayatlarına devam ediyor. Dünya tarihindeki bütün saçma sapan olaylarda en büyük günahkar kadın olduğundan, Yeşilçam’da da bu geleneğin bozulmadığını görüyoruz maalesef! Scognamillo bu filmlerin tuhaf isimleri için günlerce uğraşıldığını, fikir teatisi yapıldığını aktarıyor. Bunca uğraş, gözüne uyku girmesin bula bula “Öttür Kuşu Ömer”, "İsmet Bu Ne Kısmet ",  "Kokla Beni Melahat" diye  isim bul.:) Yine bu filmlerin 80’ler boyunca değişen Türk Sineması için bir geçiş süreci olmasına da yazarımız vurgu yapıyor. En azından filmlerde cinselliğin daha doğal ele alınmasının yolunu açması bakımından.

“Giovanni Scognamillo Kitabı” Bir Levanten Şövalye…

Giovanni Scognamillo’yu tanımlarken en baştan beri “yazar”  deyip duruyorum da tek meziyeti yazarlık değil, yapımcı, oyuncu, eğitmen, senarist, sinema tarihçisi, çevirmen, eleştirmen.,, Kitap ve Giovanni Scognamillo için ne anlatsam başka bir yönü eksik kalır. Bu yazıda aktardığım ve öğrendiklerim için Giovanni Scognamillo  ve bu kitap için güzel söyleşiyi yapan Emel Armutçu’ya müteşekkirim. :)   Dolayısıyla kitabı tavsiye ediyorum. 

Bana gelince ben de “Bir Levanten’in Beyoğlu Anıları” nı edinip okumaya ve  geç tanıdığım bu hayata yakınlaşmaya çalışacağım. Bir de  bu kadar iyi kitap seçebildiğim için kendimle birazcık övüneceğim :)