24 Ağustos 2021 Salı

İstanbul Arkeoloji Müzesi Yenilendi!

Ah Güzel İstanbul (1966) isimli klasik filmde Ayşe(Ayla Algan), Haşmet'in (Sadri Alışık) piyanoda çaldığı Şehnaz Longa için, dudak büküp, "Gamlı bir şey." der. Ben filmi her izlediğimde bu cümleyi İstanbul'a söylemiş gibi hissederim. İzmir'den, gecekondu mahallesinin birinden, güzellik yarışmasına gelmiştir Ayşe. Yolu Sultanahmet'te sokak fotoğrafçılığı yapan, düşmüş beyzade Haşmet İbriktaroğlu ile kesişir. Haşmet hep gerçek İstanbul'u, hatta 1966'da bile hayallerde yaşayan İstanbul'u temsil eder film boyunca. İşte Haşmet'in amcasından kalan körüklü fotoğraf makinesini kurduğu meydanın az ötesinde Gülhane Parkı yer alır. Parkın girişinde sağ tarafa çıkan Osman Hamdi Bey Yokuşu'nu görürsünüz. Yokuşun iki yanında Medusa kabartmalı lahit parçaları, sütun kaideleri, Neoklasik cepheye dizilmiş heykeller gelişigüzel atılmış gibidir. Yokuşun en tepesi Topkapı Sarayı'na bağlanırken, Neoklasik cepheyi takip edenler İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin kapısından içeri süzülüverirler. Gamlı İstanbul'un, üç imparatorluk, sayısız imparator gören şehrin bizzat kendisi müzeyken, tam kalbi de müzedir. 
19. yüzyıl, dünya tarihi için birçok farklı şeyi sembolize eder. Görmenin iktidarıyla yükselen kültür ve şehirleşmenin devri, insanın sanat ve doğa üzerindeki hükümranlığını sergilemesinin meşru kılındığı bir süreç. Kelimenin tam karşılığı olarak müzeler çağı! 










Avrupa'da saray koleksiyonlarının halka açıldığı, arkeolojik kazıların sistemli hale geldiği bir dönemde, Osmanlı İmparatorluğu bütün bu yenileşmenin dışında kalmaz. Sadrazam İbrahim Ethem Paşa en büyük oğlu Osman Hamdi'yi hukuk eğitimi almak üzere Paris'e gönderir. Osman Hamdi 12 yıl kaldığı Paris'te hukuk eğitiminin yanında farklı alanlara yönelir.  Paris çağının sanat ve kültür merkezidir. Oldum olası sanatla ilgilenen hukuk öğrencisi, büyük ressamların eserlerini inceler ve Jean Leon Jerome, Gustave C. R. Boulanger gibi isimlerin atölyesine devam eder. İstanbul'a geldikten sonra sarayda bir takım görevlerde bulunur. Uluslararası sergilerin ve dünya fuarlarının yeni yeni popülerlik kazandığı bu süreçte düzenlenen Viyana Uluslararası Sergisi'ne Osmanlı İmparatorluğu adına sergi komiseri olarak katılır. 
Eski eserler Fatih Sultan Mehmet'ten itibaren Osmanlı sarayında itibar görmüştür. 1846 yılında zaman içinde biriken eserler, depo olarak kullanılan Aya İrini'de toplanır. Müze-i Hümayun adıyla anılan bu oluşum İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin temellerini oluşturacaktır. Kısa sürede birçok Bizans kilisesinde olduğu gibi, Aya İrini'nin rutubet sorunu olduğu ve bu durumun eserlere zarar vereceği anlaşılır. Eserler, Fatih Sultan Mehmet hükümranlığında yapılan Çinili Köşke taşınır. Almanya'da felsefe ve tarih eğitimi alan Philippe Anton Dethier 1873'te müze müdürü olarak görevlendirilir. İstanbul'a duyduğu sevgiyle tanınan Dethier müzedeki görevini 1881'deki ölümüne kadar sürdürür. Ardından sultan çok istemese de diğer devlet adamlarının ısrarlarıyla görev Osman Hamdi Bey'e verilir. Böylece Osman Hamdi Bey, ilk Türk müze müdürü olarak tarihe geçer. 
Avrupa'da 18. yüzyıldan itibaren kraliyet koleksiyonları müzelere dönüşmeye başlamıştır. Kısa sürede bu müzeler kraliyet koleksiyonlarından fazlasına, bilinen ve bilinmeyen dünyanın hazinelerine sahip olma güdüsüyle harekete geçer. Osman Hamdi Bey'in göreve geldiği yıllarda Ege ve Akdeniz İngiltere Fransa ve Almanya 'nın öncülük ettiği bir yağmadan geçmiştir bile. Osman Hamdi bu tehlikenin önüne geçmek üzere 1874'te Asar-ı Atika Nizamnamesi'ni günceller ve uygulanması için harekete geçer. Böylece Osmanlı topraklarındaki tarihi mirasın yasa yoluyla korunmasını hedefler.
Aynı tarihlerde bilimsel kazı çalışmalarına yönelir. Muğla'da bulunan Lagina, Lübnan'da Sayda ve Nemrut Dağı kazıları aktif olarak yürüttüğü arkeolojik çalışmalardandır. Lübnan'ın güneyinde eski bir Fenike kolonisi olan Sayda'daki kral mezarlarına ait lahitlerden 11 tanesi İstanbul'a getirilir. Günümüzde müzenin başyapıtları arasında yer alan İskender Lahdi, Ağlayan Kadınlar Lahdi, Tahnip Lahdi, Likya Lahdi Sayda'dan büyük emeklerle İstanbul'a taşınmış eserlerden birkaçıdır. 
Sayda lahitleriyle birlikte artan müze koleksiyonu karşısında yeni bir bina ihtiyacı ortaya çıkar. Yeni müzenin mimarı olarak Beyoğlu'nda yaşayan Fransız kökenli Levanten Mimar Alexander Vallaury seçilir. Paris'te mimarlık eğitimi alan Vallaury, Neoklasik cephesiyle güçlü bir etki yaratan binayı Çinili Köşk'ün karşısına inşa eder. Vallaury'nin imzasını taşıyan yapı, dünyada müze binası olarak inşa edilen ilk örneklerden biri olarak tarihte yerini alır. 13 Haziran 1891 tarihinde Müze-i Humayun adıyla İstanbul Arkeoloji Müzeleri kapılarını açar. Zamanla müze binası ihtiyaca göre ek binalarla desteklenir. Günümüzde girişin sol bölümünde yer alan yapı uzun yıllar Sanay-i Nefise Mektebi olarak hizmet verdikten sonra Eski Şark Eserleri Müzesi olarak işlevlendirilir. Sanay-i Nefise Mektebi binası da Vallaury'nin tasarımıdır ve mektebin kurucu müdürü Osman Hamdi Bey'dir. 










İşte uzunca bir süredir Kayzer Wihelm'in bile gözünü kamaştıran İskender Lahdi'nin bulunduğu klasik binanın alt ve üst katları restorasyon nedeniyle kapalıydı. Kapsamlı bir yenileme projesiyle klasik binada alt salonlar yeniden izleyiciye kapılarını açtı. Üst salonlarda çalışmalar devam ettiğinden ziyaret edilemiyor. Yine de yıllar sonra müzenin sembolü haline gelen eserlerle yeniden karşılaşmanın heyecanı paha biçilemez. Bina restore edilirken eserler hiç yerinden oynatılmamış. Eserler koruma kabinlerine alınarak bina ve eserler eş zamanlı olarak restore edilmiş. Halen restorasyonu devam eden eserler var ve ziyaretçiler bu anlara tanıklık edebiliyor. Diğer taraftan duvar resimleri ve bilgilendirme panoları eklenmiş. Resimler aracılığıyla müzenin koleksiyon oluşumu ve Osman Hamdi Bey gibi kilit isimlerle ziyaretçinin bağ kurmasına çalışılmış. Eski haline göre daha açıklayıcı ama daha karanlık bir müzeyle karşılaştım.  Duvarlarda bordo renk ağırlıkta bu da biraz mekanı ağırlaştırıyor. Belki de benim gözüm çocukluğumdan itibaren alıştığım Arkeoloji Müzesi görüntüsüne aşina olduğundan öyle hissediyorum. Biraz Berlin'deki Altes'in Yunan-Roma salonlarını anımsadım müzeyi gezerken. 







Ancak klasik binada restore edilmiş salonların ardından gelen Magnesia salonu olduğu gibi bırakılmış. Görevlilerden restore edilmesinin gündemde olmadığı bilgisini aldım. Aydın'ın Germencik ilçesinde bulunan Magnesia Antik Kenti buluntularıyla İstanbul, Ankara ve Aydın müzelerinin zenginliğine zenginlik katan bir alan. İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde mozaiklerinden, heykellerine, frizlerinden sütun başlıklarına varıncaya dek antik kentin önemli parçaları sergileniyor. Açıkçası bunca zaman bu salonu da içeren bir yenileme projesi olmamasına biraz içerledim. Dile kolay neredeyse 10 yıl. Paradokslarım müze koridorlarında yer yer içten, yer yer sesli yankılandı. 



Öte yandan müze mağazası klasik yapının içine alınmış, Bahçedeki prefabrik mağaza kapalıydı ama eğitim amaçlı kullanılıyormuş gibi algıladım. Açıkçası bu tip prefabrik eklemlenmeler bahçe için oldukça kaotik bir etki yaratıyor. Zaten müzenin kafesi için kapalı bir alan yaratılmış, bir de artık işlevini yitirmiş müze mağazasına gerek yok diye düşünüyorum. İstanbul Arkeoloji Müzeleri üç ana birimden oluşuyor; Eski Şark Eserleri Müzesi, Çinili Köşk ve Arkeoloji Müzesi. Osman Hamdi Bey'in yaklaşık 650 eserle bıraktığı müzenin, bugünkü koleksiyonu 1 milyona ulaşıyor. Bu eserlerin 10 bin kadarı teşhire sunulabiliyor. Tamamını sergilemek mümkün değil ama müzenin sokağında yer alan darphane binası da Arkeoloji Müzesi'nin teşhir salonlarından biri olsa diye hayal etmemek imkansız. 
Dünyanın sayılı müzelerinden biri, bizim müzemiz için en iyisini hayal ediyoruz tabi; müzenin tarihi bahçesinden, zamanın tanığı Gülhane'ye, Bizans imparatorlarının yattığı erguvan rengi porfir lahitlere bakarken. Öğrenciliğimde Osman Hamdi Bey'in kurduğu müze kütüphanesini az aşındırmamıştım. Bahçenin ve müzenin tarihinin soluğunda bir küçük ses, milyonlarca DNA'dan biriyim ne de olsa. Biraz da bu sebepten hayal kurma hakkını kendimde buluyorum galiba.


İstanbul Arkeoloji Müzeleri hakkında anlatılacak çok şey var. Kişiler, hadiseler ve başyapıtlarla dolu koridorlar.  Şimdilik müzenin kuruluş öyküsüne ve bunun bütün sorumluluğunu üstlenen isimlere değindim. Gelecek yazılarda dünyanın her yerinden arkeoloji ve sanat tutkunlarını kendine çeken eserler hakkında da yazmalıyım. 
Hep güzel günlerde müzelerde karşılaşmak ümidiyle...Sağlıcakla...





 

31 Mayıs 2021 Pazartesi

Bulutların Yoldaşı Kaçkarlar

 

Fırından yeni çıkmış mısır ekmeği, başı bulutlara değen zirveler,  demini almış çayla başlayan uzun sohbetler, sarp yamaçlarda koşturan keçiler…Rize ‘de yaz demek, yaylaya çıkmak demek.


Karlar erimeye başlayıp, dallar tomurcuklanınca, doğa sonsuz döngüsünde bahara vardığını ilan eder. Tabiatın bu büyük uyanışı Karadeniz için yaylaya kavuşma vaktinin gelip çatması anlamına gelir.  Takvimler Haziranı gösterdiğinde bütün hazırlık bitmiş, yayla yoluna düşülmüştür bile. Rize gibi dağlarla çepeçevre kuşatılmış bir Karadenizli için yaylaya çıkmak adeta bir ritüeldir.  Bütün aile fertleri ve aileden ayrı düşünülemeyen hayvanlar, yağmur çamur dinlemeden yaylasına varmak ister. Yol çetin koşullar zor olsa da zirveye yaklaştıkça horon bile tepilir. Zaman değişip, yaşam tarzı değişse de Rizeli yaylasından kopamaz. Yazı yaylada geçirme düşüncesi baki kalır. Yamaçları çay bahçeleriyle donanmış, kıyısı Karadeniz’in hoyrat dalgalarıyla dövülen Rize’nin, dağları, yaşlı ormanları, coşkun akan ırmakları uzun zamandır gezginlerin de keşif tutkusunu tetikliyor. Doğanın çekim gücüne, bulutlara uzanmaya, özgürlüğün rüzgar olup saçlarda dolaşmasına kim karşı koyabilir ki?




Rize’yle tanışmam yapraklardan çiğ damlaları süzülürken, kıvrıla büküle uzanan yollardan ulaşılan İkizdere Vadisi’nde başlıyor. Her mevsim yağmuru eksik olmayan, yalçın dağların arasında, meşelerin, ladinlerin, kestanelerin ortasında derin bir vadi burası.  İkizdere adını tam bağrında birleşen Çamlık ve Cimil Deresi’nden alıyor.  Göz alabildiğine uzanan yeşil fona kondurulmuş ahşap evlerle , bölge usta bir ressamın fırçasından çıkmış tablo gibi. İkizdere için bu sadece küçük bir başlangıç, dağların derin vadilerle yarıldığı tabi tasarımda yüksekler yaylalara ayrılmış durumda. Anzer (Ballıköy)Yaylası, 2105 m yüksekliği, endemik çiçek türleri, kendi adıyla anılan şifa kaynağı balıyla İkizdere’nin en şöhretli yaylası.  Kırklardağı’nın eteklerinde ,tabiatın cömertliğinde, kah yağmurla, kah sisle dolan, çiçekli Anzer etrafını çepeçevre kuşatan farklı yaylalara da geçişi sağlamasıyla önemli bir konumda. Meles, Petran, Kabahor, Garzavan Yaylaları Anzer güzergahının diğer yeşil rotaları olarak öne çıkıyor.


İkizdere’nin göğe açılan gözlerinden biri de Çağrankaya Yaylası. Dağ yürüyüşlerinin vazgeçilmez parkuru olan Çağrankaya, dik yamaçlı tepeleri, uçurumun kıyısına yapılmış evleriyle bulut deryasında yüzen bir yayla. Dik yamaçlarında sesin yankısının güçlü olmasından adını alan Çağrankaya, Çayeli, Güneysu ve Çamlıhemşin’e bağlanan güzergahta olduğundan yaz mevsiminde en kalabalık yaylalardan biri.



Doğanın dile geldiği, bulutların reverans yaparak yeryüzüne değdiği Kaçkarlar Rize’nin zirvedeki güzelliğinin esas nedeni. Tabiat bütün dertlere deva olmak için Kaçkarlar’ı Karadeniz’e kondurmuş adeta. Bu topraklarda gizemli patikalardan geçilir, el değmemiş orman örtüsü arasında ruhunuz dinlenir, 3000 metrede orman gülü görmenin şaşkınlığını yaşarsınız.  Yaylaları, milyonlarca yılda oluşan buzul gölleri, kendi halinde köyleriyle kendinden başka hiçbir yere benzemeyen bir yerdir Kaçkarlar.  Kaçkar’ın sonsuza uzanan manzarasına karşı, güneşin doğuşuna tanıklık etmek için Pokut Yaylası, geleneksel tavrını muhafaza eden Hazindak Yaylası, ortasından akan deresiyle Elevit Yaylası  ladin ve kestane ağaçlarından yapılmış yayla evleriyle Sal Yaylası, inekleri ve taş evleriyle klasik yayla yaşamının sürdüğü Polovit ve Meleskür Yaylası, sisli manzaralarıyla gerçeküstü bir evren sunan Gito Yaylası bölgenin onlarca yaylasından bazıları.  Rize’de yaylada olmak köylüler için hayatın bir parçası ama şehir yaşamının koşturmacasından uzaklaşmak isteyenler için benzersiz bir rüya. Patikalarda kaybolmak, yağmurda ıslanmak, sarp yamaçlarda sise rağmen paniğe kapılmadığınız yer yayla. Doğanın çizdiği sınırlarda dolaşıp, doğanın koyduğu kurallara uymak aynı zamanda.  Yayla hayatı köylülerin, hayvanların, bitkilerin , iklimin, dağın birlikteliğinin yarattığı kusursuz bir ahenk. Bu mükemmel uyum hiç yabancılık çektirmeden bütün konuklarını çabucak sarmalıyor. Zirvenin sonsuzluğunda bulutlara müptela oluyorsunuz.


Kaçkar Dağları Milli Parkı 51.550 hektarlık geniş bir alanı kapsıyor. Bunun büyük bölümü Rize’nin sınırları içerisinde kalıyor.  Sadece yayla hayatına ucundan kıyısından şöyle bir katılmaya kalkmak bile doğanın mucizelerine tanık olmak için yeterli.  Çamlıhemşin ‘in  Verçenik Yaylası tam da böyle bir yer. Kaçkar’ın ikinci yüksek tepesi olan Verçenik irili ufaklı göllere ev sahipliği yapıyor. Bahardan itibaren göllerin çevresi çiçek diyarına dönüşüyor. Zirveye bu denli yakın olunca göllerdeki buzun yazın bile erimediği oluyor.  Geniş kamp alanlarına sahip olan yayla, Kaçkar’a tırmanış imkanı veren zorlu bir parkur olarak nam salmış durumda.

Adına türküler yakılan yaylalar, Karadeniz’in mücadeleci ve coşkun karakterinin yükseklerdeki derin soluğu. Kaçkarlar onlarca yaylanın meskeni, bazıları çok kalabalık ve özensiz yapılaşmanın izlerini taşıyor. Yine de el değmemiş yaylalar, ummadık anlarda bir kayanın üzerinden dökülen şelaleler, irili ufaklı dereler, tarihin tozuna bulanmış taş köprülerle doğa bütün hazinesini sunmaya her daim hazır ve Anadolu’nun her köşesi gibi konuksever.



Yolculuk Tüyoları:

  • Kültürel zenginliği mutfağına yansıyan Rize’de mısır ekmeği, karalahana çorbası, mıhlama, kuru fasulye, mısır ekmeği gibi lezzetlerin tadına bakmadan yaylaya çıkmış sayılmazsınız. 
  • Rize’nin ismiyle müsemma Fırtına Deresi’ne hakim konumuyla, doğanın ortasında ihtişamlı biçimde yükselen Zilkale tarihin tanıklarından biri. Tarihi İpek Yolu’nun  üzerinde yer alan Zilkale’nin XIV. yüzyılın başında inşa edildiği düşünülüyor.
  • Kaçkar Dağları Milli Parkı, Türkiye’nin en zengin buzul gölüne sahip yöresi. Soğuk mevsimde geniş alanlara yayılan, sıcaklık artışıyla beraber eriyen bu göller Kaçkarlar’ın özgün güzelliğinin farklı bir yüzü. 

  • Çamlıhemşin’e bağlı yaylalara çıkacaksanız yol üzerinde Şenyuva Köyü tabelasında bir mola vermekte yarar var. Eski adı Çinçiva olan köy yerel dokusu yanında 17. yüzyılda inşa edilen taş köprüsüyle görülmeye değer. 


*Pegasus Hava Yolları'nın uçak içi yayımı,  flypgs. com Magazine Ağustos 2019 sayısı için kaleme aldığım Kaçkarlar ve yaylaları  yazısı. 

22 Mayıs 2021 Cumartesi

Fethiye Mevsimi Geldi!

 

Ege’nin Akdeniz’le sarmaş dolaş olduğu, rüya gibi bir coğrafyanın kucağındayız. Masmavi bir gök kubbe altında turkuazlara bürünmüş koyları, sonsuza uzanan narenciye bahçeleri, efsaneler çağından kalmış antik kentleriyle baş döndürücü bir güzellik Fethiye. Bir zamanlar bu topraklara “Makri” denilirmiş, “uzak diyar” anlamında. Çiçek ve mandalina kokularına hapsolmuş bu eşsiz coğrafya artık dünyanın her yerinden gezginler için bir uçuş mesafesinde. Yumuşak iklimin de etkisiyle yılın her mevsimi seyahat tutkunlarının gözde rotalarından biri. Dalaman’dan Fethiye’ye bir düş gibi kıvrılan yollarda yalın bir zarafetin adım adım alımlı bir çekiciliğe dönüşmesine şahit olmak kaçınılmaz. Işıltılı mavilikler, zümrüt yeşili bir tabiat ve geçmiş zaman krallarının gözcülüğü eşliğinde nefes kesici bir seyrüsefer. Ege’nin ve Batı Anadolu’nun katışıksız uyumunun yarattığı Dalaman-Fethiye bölgesi sizi seyrine doyulmaz bir görsel şölene davet ediyor.



Dalaman-Fethiye güzergahı begonvillerin sarktığı evleri, bisikletli gençleri, upuzun kıyı şeridi boyunca sıralanan tekneleri, fotoğraf makinesini bir an olsun elinden bırakmayan turistleri ve dört mevsim solmayan güneşiyle sizi sarmalar. Fethiye Kordon’da yürürken martıların size eşlik etmesine hayret edersiniz. Dünyanın en iyi uzun mesafe yürüyüş parkurlarından olan Likya Yolu’nda benzersiz bir deneyimi yaşayabilirsiniz.  Dalyan’da bindiğiniz tekneyle binlerce yıllık bir antik kente geçebilir ya da doğanın yarattığı mucizevi tabloyu seyredebilirsiniz. Göcek’te denizin berraklığı bütün yorgunluğunuzu alıp götürür. Belki marinadan bir tekneye atlayıp koy koy gezersiniz. Saklıkent Kanyonu’nda maceradan maceraya atılırken, Kelebekler Vadisi’nde huzura kavuşursunuz.  Aşıklar Tepesi’ne çıkarsanız romantik bir gün batımıyla geceyi karşılayabilirsiniz.  Fethiye’de vizörünüz özgürlüğünü ilan edebilir.  Denizin üzerinde öbek öbek koylar, bembeyaz yelkenliler, yemyeşil adalar, ahşap cumbalar, yeşilin turuncuyla kaynaştığı narenciye bahçeleri objektifinize sığmaz olur. Bu kentte portakal çiçeği kokusunun deniz kokusuyla yakaladığı ahengi her adımda hissedersiniz.  Günümüzde Fethiye’nin sembolü haline gelmiş olan M.Ö. 4 yüzyılda yapılmış olan kaya mezarları oldukça ilgi çekicidir. Dimdik bir kayaya oyulmuş mezarlar antik tapınak formunda inşa edilmiştir ve en ünlüsü Kral Amyntas’a aittir. Eğer Amyntas’ın mezarına kadar tırmanmayı göze alırsanız Fethiye tarifsiz güzelliğiyle ayaklarınızın altına serilecektir. 





Fethiye’de ilk yerleşimler Telmessos adıyla kurulan bölgede olur.  Akdeniz kıyı şeridinde kurulduğu zamandan bugüne tarih boyunca yerleşimin süregeldiği yegane yer de burası. Dolayısıyla tarih bu toprakların ayrılmaz bir parçası olarak Fethiye’nin her köşesinde karşınıza çıkar. Bir parkta, hatta caddenin ortasında Likya lahitlerine rastlamak olağandır.  Şehir merkezinde bulunan kral mezarları ve antik tiyatro kalıntıları Likya’nın görkemli günlerinin izlerini geleceğe taşırlar. Kentin tarihsel serüvenini yakından tanımak isteyenler zengin koleksiyonuyla göz dolduran Fethiye Müzesi’ni ziyaret edebilirler.  Fethiye Müzesi Likçe’nin çözülmesine katkı sağlayan Letoon’un üç dilli yazıtı, bölgenin altın çağının göstergesi olan imparator ve tanrı heykelleri, lahitleri, amforaları ve sayısız eseriyle şehrin altın çağına ışık tutan bir mekan.  Fethiye ve çevresi onlarca antik kente ev sahipliği yapıyor. Tlos, Pınara, Letoon bu antik kentlerden sadece birkaçı.  Kültür tarihine ilgi duyuyorsanız antik şehirleri de ziyaret listenize almayı ihmal etmeyin. Fethiye-Dalaman bölgesindeki en şaşırtıcı yerlerden biri hiç şüphesiz Kayaköy. Mübadil bir köyden geriye kalanların büyük bir depremle yıkılmasının ardından ortaya çıkan hayalet bir köydür burası.  Sadece çatısız duvarların gölgesinde, kendi soluğunuz dışında yaşam kalıntısı duyulamayacak bu köyün ıssız ve vakur görüntüsü ziyaretçilerine unutulmaz bir deneyim sunar.






Fethiye’de alışverişin kalbi Paspatur çarşısında atıyor. “Eski şehir” anlamına gelen Paspatur ışıl ışıl dükkanları, kafeleri ve restoranlarıyla Fethiye’nin cıvıl cıvıl alanlarından biri. El yapımı çiniler, yöresel halılar, ipekli dokumalar, deve kemiğinden yapılmış kutucuklar, takılar ve etnik giysilerin salındığı vitrinleriyle her yıl binlerce turisti kendine çeken bir cazibe merkezi Paspatur Çarşısı.  Kayaköy’ün girişinde köylülerin açtığı sergilerde el emeği göz nuru dantel örtüler, şallar, magnetler bulabilirsiniz. Kayaköy’de bulunan küçük atölyelere de mutlaka uğramalısınız. Bu atölyelerde Kayaköy’ün ve Fethiye’nin mimari kimliğini yansıtan küçük modelleri el yapımı olarak üretiliyor. Kayaköy’ün kiliselerinin ya da Fethiye’nin kral mezarlarının bir eşi daha olmayan bibloları harika birer seyahat anısı olacaktır.

 



Ege’nin ve Akdeniz’in mükemmel birlikteliğini yansıtan bu güzel kasabada sofralar oldukça zengin. Ege otları, balıklar, mezeler, kusursuz manzaraya karşı edilen uzun kahvaltılarla Dalaman-Fethiye bölgesi lezzet peşinde koşanları da mutlu edecek bir rota. Fethiye Kordon’da hayranlık uyandırıcı manzaraya nazır yürürken sıra sıra dizili birçok restorana rastlamak olası. Barista Kitchen, Matisse Kafe ve Restoran Fethiye Kordonboyu’ndaki lezzet duraklarından. Kordonboyu’nda keyifli kahve molaları için rengarenk ve eğlenceli dekorasyonuyla konuklarını ağırlayan Osmanlı Kahvecisi harika bir seçim olacaktır. Fethiye’nin kısa sürede klasik buluşma noktalarından biri haline gelen Baba Fırın-Cafe & Daddy’s Bakehouse nefis börekler, kurabiyeler, keklerle damaklarınızda yer edecek bir mekan. Ayrıca bu fırında dünyanın değişik noktalarında üretilen ekmek çeşitlerine de taptaze olarak ulaşmak mümkün.  Fethiye-Dalaman bölgesinde halis köy ekmeği eşliğinde organik bir kahvaltıyla güne başlamak isteyenler için Kayaköy’de bulunan Kaya Misafir Evi doğru adres. Kaya Misafir Evi’nin restoranı yıl boyunca açık ve harika tatlara ev sahipliği yapıyor. 





Dalaman-Fethiye bölgesi dünyaca ünlü plajlara ev sahipliği yapıyor. Mavinin her tonunu içinde barındıran Ölüdeniz Türkiye’nin en popüler sahili. Ölüdeniz ve çevresi gerek doğal güzellikleri gerek sunduğu farklı deneyimlerle gezgin ruhların listesinde hep üst sıralarda yer alıyor. Ölüdeniz’deki en önemli aktivite yamaç paraşütü (paragliding). 1975 metre yükseklikteki Babadağ’dan uzman bir pilot eşliğinde göklere süzülebilirsiniz.  1975 metredeki maceranız yaklaşık 45 dakika sürecek ve sonunda kuşlar gibi Ölüdeniz sahiline ineceksiniz.  Ölüdeniz aynı zamanda dalış sporu için de elverişli bir merkez. Dalış teknelerinin düzenlediği turlara katılıp Ölüdeniz’in su altı evrenini yakından tanımak mümkün. Ölüdeniz, Akdeniz’den Ege’ye tur teknelerinin güzergahı üzerinde olan bir plaj. Günün her saati sahile yanaşan lüks teknelere rastlayabilirsiniz. Ayrıca Ölüdeniz’den günübirlik tekne turlarına katılmak ve gözden uzak koylara ulaşmak gibi bir seçeneğiniz de bulunuyor.


Fethiye- Dalaman bölgesinde toplu taşıma özellikle sonbahar-kış mevsiminde pek işlevsel değil. Taksi kullanmak pratik gibi görünse de bu bölge için oldukça maliyetli bir seçenek olduğunu belirtmekte fayda var. Bu doğrultuda en ekonomik seçim araba kiralamak. Kara yoluyla ulaşım olsa da birçok koya ve plaja günübirlik ya da haftalık kiralayacağınız teknelerle ulaşmak daha konforlu bir alternatif.



Not: Borajet'in  uçak içi yayımı, Borajet Magazine için kaleme aldığım Fethiye temalı yazının güncellenmiş versiyonu. Maalesef sayıyı anımsayamadım... 





27 Nisan 2021 Salı

Karadeniz'de Yağmurlu Bir Liman: Giresun

 

Dorukları bulutlara değen yaylaların ve fındığın şehridir burası. Kuzalan’ın yeşilini, Karadeniz’in dalgalarını, yağmurun bereketini saklar bu topraklar. Doğanın şarkısına kemençe sesinin eşlik ettiği, her yolculukta yeni keşifler sunan Giresun.

 


Yapraklardan süzülen yağmur damlaları,  dağları saran sis deryası, üzerime sinen toprak kokusu, yemyeşil bir doğa eşliğinde Giresun olanca güzelliğiyle bana “merhaba” diyor.  Şehri tanımaya Kuzalan Tabiat Parkı’nın fantastik görünümlü orman dokusunda başlayınca, Giresun’u başka türlü tanımlamak kolay değil. Dereli’den Şebinkarahisar yoluna doğru giderken kahverengi tabelada yazan Kuzalan Tabiat Parkı ibaresine mutlaka dikkat etmek gerek. Yeşil örtü Karadeniz’de bildik bir dekor. Ancak Kuzalan, mineral açısından zengin su kaynaklarının yarattığı beyaz travertenleri,   mağaraları, sık ağaçlı yapısı, turkuaz gölleri ve yüzlerce metre yükseklikten dökülen şelalesiyle, İngiliz yazar Tolkein eserlerinde tasvir ettiği gerçeküstü ormanın yeryüzünde vücut bulmuş hali gibi. Dünyada orman ve traverten dokusunun iç içe olduğu sayılı noktalardan birinde olmak yeterince esrarlı bir durumken, bölge su içinde yüzen ağaçlıklı görünümüyle longozu , yosunlarla kaplı şimşir ormanı, ladinler, kestanelerle birlikte doğanın kendi haline bırakıldığında nasıl mucizevi olabileceğinin göstergesi adeta.  Orman örtüsü içinde ilerlerken suyun sesine kulak verip Mavi Göl’le karşılaşmak, sodalı suyun tarif edilemez mavisinde huzur bulmak demek. Zaman dışı bir atmosfer sunan ormanın içindeki son uğrak yerim Kuzalan Şelalesi oluyor. Yaklaşık 250 metre yükseklikten setler halinde dökülen şelale bölgenin en popüler alanı.


Dağları bulutlara meftun şehrin, sükuneti ancak kemençe sesi ile bozulan yaylalarına çıkarken, aracın camını sonuna kadar açıyorum.  Ağaçların hışırtısına gerçekten de köylülerin dediği gibi yalnızca kemençe nağmeleri karışıyor. Ne de olsa kemençenin anavatanı burası diye düşünürken, yöresel ürünler satan tamamı kadınlara ait tezgahları görünce küçük bir ara veriyorum.  Sarı kantaron, karalahana, bal , pekmez, pestil gibi yöreye özgü birçok şifalı ve lezzetli ürün bulunuyor tezgahlarda. Hiç sıkılmadan tarifler veriyor köylü kadınlar, hemen tereyağının tadına bakılıyor, bir yudum çay içiliyor.  Ulu çam ağaçlarından bir taç takmış Kümbet Yaylası’na vardığımda, köylü tezgahlarından aldığım manda peynirine eşlik etsin diye fırından sımsıcak bir somun alıyorum. Sis bir film sahnesi gibi yaylayı kaplarken ekmeğin sıcaklığından yükselen buharla birleşiyor.  Son yıllarda bölge başta kampçılar olmak üzere, doğa yürüyüşü ve dağ bisikleti tutkunlarının ilgi odağı haline gelmiş.Zaten çam sakızı rayihasında, kuş sesleri korosunun tam ortasında yer alan bir ortamda uyanmayı kim istemez? Karadeniz’in bu huzur rotası ballı, kaymaklı, muhlamalı sabah kahvaltılarıyla güne zinde bir başlangıç yapmak isteyenler için de konaklama alternatiflerine de sahip.  Yayla kültürünün yaşadığı coğrafyada yeni rotam koyun sürüleri ve ahşap çitlerin arkasından yükselen naif evleriyle Çakrak Yaylası. tarihin izlerini taşıyan yapılarıyla Çakrak, bambaşka bir his yaratıyor. Yağlıdere’yi aşmak için yapılan tarihi taş köprüler, Kırkharman Köyü’nde bulunan tarihi kilise ve Rum evleri Giresun’un çok kültürlü geçmişinin günümüze yansımaları olarak dikkat çekiyor.

Antik Çağ’ın önemli liman kentlerinden biri olan kent, tarih boyunca uygarlıkların çekişmelerine sahne olmuş. Şehri ikiye ayıran yarımadanın ucuna kondurulmuş Giresun Kalesi, Antik Çağ’ın önemli liman kentlerinden birinde olduğumu bir kere daha hatırlıyorum.  Kentin bilinen tarihi MÖ 7. yüzyıla kadar uzanıyor. Erken dönemlerden itibaren şehir kiraz yurdu anlamına gelen “Kerasion” ya da “Kerasusf”  adıyla anılmış. Kirazın bütün dünyaya Giresun’dan yayıldığı kabul ediliyor. Günümüzde bu bereketli toprakların kirazla olan ilişkisi oldukça kısıtlı. Giresun uzun yıllardır  fındığıyla bütün dünyaya nam salmış durumda. 

Giresun Kalesi şehrin buluşma noktalarından biri.  Denize karşı sıcak bir çay eşliğinde oturup Karadeniz’in tadına varanların arasına karışıyorum. Kale ne kadar canlıysa uzakta görünen Giresun adası bir o kadar durgun görünüyor. Oysa bu yalnızca bir yanılsama. Efsaneye göre Herakles’in gazabına uğrayıp  Stymphalos Gölü’nden kaçan tunç gagalı korkunç kuşlar Aretias Adası’na yerleşir. Mitolojinin gözü pek gemicileri Argonautlar’ın Altın Post’u bulmak üzere adaya çıktıklarında bu kuşlar onlara saldırır ve aralarından birini öldürür. Gemiciler bu olayın ardından adayı lanetler ve yeniden denize açılır. İşte bu anlatıda geçen Aretias Adası’nın  Giresun Adası olduğu kabul ediliyor.  Adanın bir zamanlar Anadolu’nun efsanevi kadın savaşçıları Amazonlar’a mesken olduğu da söylencelerin bir parçası. Bugün Giresun adası deniz kuşlarının ve tabiatın hakimiyeti altında. Üzerinde sur ve manastır kalıntıları olan adaya merkezden kalkan teknelerle ulaşmak ve efsanelerin izini sürmek mümkün. 

Binlerce yıllık bir tarihin üzerinde yükselen bir şehir Giresun. Bir geçiş güzergahı olması ve verimli topraklarıyla mutfağı da gerçek bir lezzet şöleni. Karadeniz’de olup, taze balık ve yöresel mutfağa başlangıç yapmak için Şoray Balık’a uğruyorum. Her derde deva ısırgan çorbası günün bütün yorgunluğunu almaya yetiyor. Galdirik, merevcen, yerel ağızda pezik denilen pazı gibi otlarla hazırlanan mezeler, yöresel otların özgün lezzetini sunuyor. Mevsimine göre balığın en tazesinin sofraları süslediği şehirde hamsi buğulama ve iskorpit buğulama damakta yer edecek kadar iddialı tatlar. Tatlı yemek içinse, Giresun’da sohbet ettiğim herkes tek bir isimde birleşiyor:  Tel Kadayıfçı Mustafa Patar. Dükkanın önündeki uzun kuyruğu kadayıfçının şöhretinin boşuna olmadığına yoruyorum. Özellikle sütlü kadayıf, hafifliği ve lezzetiyle favorim oluyor. 



Yağmur bu şehrin bütün hücrelerine işlemiş. Yağmursuz gün sayısı o kadar az ki herkes hep hazır.  Hafif hafif çiselemeye başlayan yağmura rağmen kent merkezinde yürümeyi tercih ediyorum. Yürüyerek kendini sevdiren bir şehir Giresun. Sahildeki çay bahçelerinin kıpır kıpır haline kapılmadan tarihi evleriyle nostaljik bir hava yaratan Zeytinlik Mahallesi’ne yöneliyorum. Rum ve Türk sivil mimarisinin yaşatıldığı bu mahalledeki evlerin çoğu 19. yüzyıldan kalmış. Bir devrin bütün canlılığını sürdüren Zeytinlik’te neredeyse bütün konaklar restore edilmiş ve hepsi hayatın içinde. Giresun Müzesi, kent tarihine yakından bakmak isteyenlerin vazgeçilmezi arasında. Kentin geçmişine ışık tutan arkeolojik ve etnografik eserleri izleyiciyle buluşturan müze, mimari tarzıyla da etkileyici. 18. yüzyılda bölgedeki Rum –Ortodoks cemaat için yapılan bina Gogora Kilisesi olarak da biliniyor. Oldukça iyi korunmuş olan kilise, tarihsel süreçte Rumlar’ın bölgeden ayrılmasıyla müze haline getirilmiş.

Seması bulutlar tarafından zapt olmuş, tarihinde efsanelerle gerçeğin karıştığı bir şehir Giresun. Görülecek çok yeşili, anlatılacak çok tadı olan, deniz kuşlarının bile başka türlü kanat çırptığı gösterişsiz haliyle ruhuma dokunuyor. Gün ışığı deniz üzerinde son parıltısını da yitirince, Tirebolu çayının kendine has kokusunu içime çekip kente veda ediyorum.



Not: AnadoluJet'in  uçak içi yayımı, AnadoluJet Magazine'in Kasım 2019 sayısı için kaleme aldığım Giresun temalı yazı. 

Kalbi Kırık Not: Öte yandan yazar ismini yanlış bastıkları için kalbimi kırmış yazı aynı zamanda. Dijitalde bile halen düzeltilmediği için de kalbimi kırmaya devam eden yazı...


18 Mart 2021 Perşembe

Kahramanlar Şehri Çanakkale

 

İki kıyıyı birleştiren, kahramanlık destanlarının gerçeğe dönüştüğü, her adımda duygu durumunu değiştiren, dünyanın nadir güzelliklerine sahip şehirlerinden biri Çanakkale.  Bütün zamanların en şöhretli anlatısı Troya’nın ve I. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren şanlı zaferin  geçtiği Çanakkale binlerce yıllık birikimiyle konuklarını gerçek bir zaman yolculuğuna davet ediyor.


Boğaz’ın mavi suları, sert bir rüzgarla titreşirken, martılar sabahın ilk rızkını kapmak üzere feribotun etrafında kanat çırpıyor. İstanbul dışında “ karşıya geçmek”  fiilinin gerçek olduğu ,Ege’nin Karadeniz’e açılan kilidi Çanakkale’de olmanın heyecanı bambaşka. Kalbinden deniz geçen şehirde herkesin sımsıcak selamlaştığı bir feribot yolculuğuyla Kilitbahir İskelesi’ne ulaşıyorum. Kıyıya yaklaşırken, zümrüt yeşili ağaçların arasına yazılan iki mısra dikkatimi çekiyor:  “Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın / Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.”  


Gelibolu Yarımadası, güneşin ilk ışıkları ve toprağın uyanışını yansıtan bahar renkleriyle içten bir karşılama sunuyor. Antik Çağ’da “güzel şehir “ anlamına gelen Gallipolis adıyla anılan Gelibolu, denizle iç içe zümrüt yeşili bir yarımada. Doğal ve sakin güzelliğiyle bu yarımada  Çanakkale Muharebeleri’nin izlerini taşıyor. Gelibolu, Çanakkale Tarihi Alan Başkanlığı’nın çalışmalarıyla sürekli gelişen bir açık hava müzesi görünümünde. Zafere giden süreci her solukta yaşayan Gelibolu’yu hissetmek, mücadelenin nabzını tutmak için en az iki günlük bir vakit gerekiyor. Tarihi alanı tanımak için başlangıç noktam Rumeli ve Mecidiye Tabyası oluyor. Burada, 18 Mart 1915’te Boğaz’ı geçip İstanbul’a ulaşmayı hedefleyen müttefik donanmasına karşı kahramanca mücadele eden Seyit Onbaşı ve bütün Mehmetçiklerimizin anısına yapılmış bir anıt yer alıyor.  Askerliğe “Ağır Topçu Neferi” olarak başlayan Seyit Onbaşı, topun mermi kaldıran vinci bozulunca,215 kiloluk top mermisini sırtına alarak namluya sürmüş, ateşlediği top sayesinde İngiliz zırhlısını batırmış. Mücadelenin en ateşli anlarından birinde bu kadar  insanüstü bir çaba gösteren Seyit Onbaşı efsaneleşmiş bir savaş kahramanı. Böyle bir yiğitlik timsali yaşanan Rumeli Mecidiye Tabyası Gelibolu’nun ziyaretçi  akınına uğrayan bölgelerinden biri. Yarımadada, gerçek bir kahramanlık destanın içinde yol aldığımı bilerek önce Havuzlar Şehitliği ve Anıtı’na ardından Soğanlıdere Vadisi’ne yöneliyorum. Vadi düşman saldırılarına karşı korunaklı bir konumda olması sebebiyle Seddülbahir Cephesi’nin önemli lojistik merkezlerinden biri olarak kullanılmış. Askerlere sağlık hizmetlerinin de verildiği bu bölgenin ardından Alçıtepe Şehitliği ve Alçıtepe Bakı Terası’na hareket ediyorum. Güney Cephesi’ni bütünüyle gören bir alanda konumlandırılan Bakı Terası, ziyaretçilerine 25 Nisan 1915 tarihli çıkarma noktalarını izlemeyi olanaklı kılıyor. Alçıtepe köyünden sahile inen yol üzerinde bulunan Redoubt ve Skew Bridge Mezarlıkları yer alır. Her iki mezar alanı da Birleşik Krallık, Avustralya,  Yeni Zelanda, Hint ordusundan askerlerle, kimliği belli olmayan askerlerin gömüldüğü yerlerdir. Morto Koyu üst mevkisinde bulunan Seddülbahir Fransız Askeri Mezarlığı, Cezayir, Fas ve Senegal’den gelen askerlerin gömüldüğü olduğu alandır. Morto Koyu’na bakan yamaç üzerinde yer alan anıt, Gelibolu Yarımadası’ndaki tek Fransız mezar anıtı olma özelliğini taşıyor. Savaşın acı yüzünün ardındaki dostluk ve vefa Gelibolu’da insanın gözlerini yaşartıyor.   




Çanakkale stratejik konumuyla bütün zamanlar boyunca gözde bir şehir olduğundan her iki yakası da kalelerle tahkim edilmiş durumda. Anadolu yakasının girişinde 1659 yılında inşa edilen Seddülbahir Kalesi bunlardan biri. Hatice Turhan Sultan tarafından yaptırılan kale yüzlerce yıl denizden gelecek saldırılara göğüs germiş, Çanakkale Muharebeleri’nde de 12 topla savunmaya katkı sağlarmış bir yapı.  Çanakkale Cephesi’nin ilk şehitlerinin yattığı Seddülbahir Kalesi’ne ardından Eskihisarlık Burnu’nda yükselen Şehitler Abidesi’ne uğruyorum. Çanakkale Muharebeleri’nin geçtiği Gelibolu etkileyici bir atmosferiyle yüreğime dokunuyor. Yarımada’da tabiat, geçmişi, savaşın izlerini saygıyla bir dantel örtü gibi kuşatıyor. Arıburnu Sahili’nde Anzak Koyu’nu seyrederken, Gelibolu’nun yeşil örtüsünün derinliklerindeki gizlerini benimle paylaştığını hissediyorum. 



Eceabat’ın kuzeyinde bulunan Bigalı Köyü’nün çınarlı kahvesinde kısa bir mola veriyorum. Bigalı, Nisan 1915’te 19. Tümen’e ve Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’e karargah olmuş bir köy. Günümüzde Mustafa Kemal Atatürk’ü konuk eden ev müze olarak ziyaret edilebiliyor. Conkbayırı’na doğru ilerlerken 57. Piyade Alayı Şehitliği karşıma çıkıyor.  Yarbay Mustafa Kemal’in uhdesinde çarpışan 57. Piyade Alayı, çıkarmanın ilk gününde Arıburnu’na doğru harekete geçen  Anzak askerlerini geri püskürten Türk kuvvetlerinden biri. Cesaret ve kahramanlıkla örülü bu topraklarda yoluma devam edip Conkbayırı’na ulaşıyorum. Yarımadanın zirvesi olan Conkbayırı’ndan bütün Gelibolu önüme seriliyor. Anafartalar Grup Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in heykeliyle ufka dalıyorum. İçimi sonsuz bir minnet ve şükran duygusu yayılıyor. 

Kendi halinde köyleri, çalışkan köylüleri, keçi sürüleriyle kaplı otlakları ve denizin bir görünüp bir yok olduğu maviliğiyle Gelibolu kendini hafızama kazıyor. Küçük Anafartalar Köyü tabelasını geçip, Büyük Kemikli Burnu’na geliyorum. Rüzgarın ve dalgaların tasarımını üstlendiği bu doğal oluşum fantastik görüntüsüyle şaşırtıyor. Denizin kokusu içime işlemişken rotamı yine deniz belirliyor. Eceabat’ın şirin köyü Kilitbahir’de soluklanıp, Boğaz’ın en dar yerinde inşa edilen yonca planlı kaleyi ziyaret ediyorum. Yapılışı 15. Yüzyıla kadar uzanan Kilitbahir Kalesi, Çanakkale Savaşları ve Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı’nın çalışmalarıyla yaşayan bir tarih müzesi olarak ziyaretçilerini ağırlıyor. 

Eski adı Maydos olan Eceabat, Osmanlı döneminin en önemli tuğla üretim merkezlerinden biri olarak anılıyor. Maydos’un tuğla ocakları özellikle İstanbul’un tuğla ihtiyacına yönelik ciddi üretimler yapmış. Eceabat bağları, zeytinlikleri, ayçiçeği tarlaları ve tarihiyle benzersiz bir coğrafya. 

Çanakkale Kordon’a geri dönüp, Ayvalık’ın sarımsak taşından 1897 tarihinde yapılan saat kulesinden başlayarak şehri adımlamaya başlıyorum. Kulenin bir tarafı Kordon’a açılırken , diğer tarafı şehrin tarihi sokaklarından Fetvane’ye açılıyor. Fetvane Sokağı taş binaları ve kahve kokusuyla cezp edici bir alan. Sokağın köşesinde yer alan Kent Müzesi 19. yüzyılın başında inşa edilmiş bir yapıda kurulmuş.  Giriş katında güncel sergiler gerçekleştirilen müzenin diğer bölümlerinde şehrin sosyal hayatından,tarihinden, anılarından kurulu sürekli bir sergi alanı bulunuyor. Fetvane Sokağı’ndan uzaklaşıp Yalı Camii ve çevresini inceliyorum. Birkaç sokak sonra o yürek burkan türküdeki Aynalı Çarşı’nın önünde buluyorum kendimi. İki caddeyi birbirine bağlayan çarşı bugün hediyelik eşya dükkanlarıyla dolu. Kulaklarımda o duygulu türküyle Çanakkale Boğazı’nın en dar bölümünde gemileri selamlayan Çimenlik Kalesi’ne yürüyorum. Çimenlik ya da Kale-i Sultaniye bugün savaş kahramanı Nusret Mayın Gemisi’ni de içine alan bir Deniz Müzesi’nin bünyesinde. Kale-i Sultaniye adıyla 1462 tarihinde Fatih Sultan Mehmet Han tarafından yaptırılan Çimenlik Kalesi, dış kale ve iç kaleden oluşmuş geniş bir kompleks. 18 Mart 1915’te İngiliz zırhlısı Queen Elizabeht’in attığı top mermisi, bugün hala isabet ettiği kuzey sur duvarında duruyor. Müze bahçesiyse farklı büyüklükte toplar, tanksavarlar, mayınlar ve  "UB 46” isimli Alman denizaltının kalıntılarına ev sahipliği yapıyor. Çimenlik Kalesi ve içinde bulunduğu müze Çanakkale ‘nin mücadeleci ruhunu hissettiren, özgün bir yapı.  

Çanakkale’de geçmişi Fatih Sultan Mehmet devrine kadar giden bir seramik üretimi söz konusu. Öyle ki seramikçilik şehrin ayrılmaz bir parçası haline gelince şehre adını bile vermiş. Şehrin alameti farikası seramik olunca, Seramik Müzesi’ne uğramak şart oluyor. Tarihi Er Hamamı’nın restore edilmesiyle kurulan müze, Çanakkale seramiğinin tarihsel serüvenini sunan özel bir mekan. 




Çanakkale 1. Dünya Savaşı’nın akışını değiştiren gerçek kahramanların şehri olmasının yanında Antik Çağ’ın kör ozanı Homeros’un epik anlatısında geçen Troya Savaşı’nın da geçtiği yer. Efsaneler çağından zamanımıza kadar şöhretini asla yitirmeyen Troya Savaşı’nın izinde ve Homeros’un rehberliğinde Troya (Troia)  Antik Kenti’ne uzanıyorum. Troya Antik Kenti 1998 yılından bu yana UNESCO Kültür Mirası Listesi’nde.  En erken yerleşimin Tunç Çağı'na dek indiği Troya'da insanlık tarihinden 3000 yılı kesintisiz olarak izlemek mümkün. 2018 yılının Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Troya Yılı ilan edilmesinin ardından hizmete giren Troya Müzesi, Troya’nın farklı katmanlarına ait mezar taşları, heykeller ve çeşitli canlandırmalarla   izleyiciyi karşılıyor. Müze  cam bileziklerden sikkelere, lahitlerden sunaklara, gözyaşı şişelerinden yazıtlara uzanan geniş koleksiyonuyla, binlerce yıllık bir öyküyü sakince fısıldıyor.  Animasyonlar, ışık oyunları, üç boyutlu tasarımlar, müzenin farklı bir deneyime dönüşmesini sağlıyor.  Bütün zamanları esinleyen efsanenin doğduğu, Odysseus’un kurnaz bir hileyle, bir tahta atla tarih sahnesinden sildiği, yahut ebediyen var ettiği Troya’nın görkemli ve trajik öyküsünü yaşamak, zamanın dehlizlerinde dolaşmak  için Troya Müzesi kesinlikle doğru adres. 



Çanakkale bereketli toprakları ve konumuyla tarih boyunca göz kamaştıran şehirlerden biri olmuş. Bu sebepten birçok antik yerleşime ev sahipliği yapıyor. Büyük İskender’in komutanlarından Antigonos tarafından kurulan Alexandria Troas bunlardan biri. Anadolu’nun en büyük antik kentlerinden biri olan Alexandria Troas Ezine İlçesinde ve yaklaşık 400 hektar üzerinde yer alıyor. 

Çanakkale’den ayrılmadan bağımsızlık mücadelesini mısralarıyla canlandıran Mehmet Akif Ersoy’un çocukluğunun geçtiği evi ziyaret ediyorum.  “Vatan Şairi” olarak gönüllerde yer eden Mehmet Akif Ersoy’un bir dönem yaşadığı ev Bayramiç ilçesinde müzeye dönüştürülmüş durumda. Dilimde Mehmet Akif Ersoy’un dizeleriyle şairin anılarına dalıp gidiyorum.


Çanakkale azmin ve cesaretin şehri. Ozanlara ilham veren, adına türküler yakılan, Kuzey Ege’nin olanca güzelliğiyle insanın içini tarifsiz duygularla donatan bir şehir. Hayranlık uyandırıcı geçmişi bugünüyle harmanlayan, vedaları yürek burkan bir şehir…

 

*Türkiye Kızılay Derneği'nin aylık dergisi 1868 'in,  Mart  2020 sayısında yayımlanmıştır.