24 Ağustos 2021 Salı
İstanbul Arkeoloji Müzesi Yenilendi!
31 Mayıs 2021 Pazartesi
Bulutların Yoldaşı Kaçkarlar
Fırından yeni çıkmış mısır ekmeği, başı bulutlara değen zirveler, demini almış çayla başlayan uzun sohbetler, sarp yamaçlarda koşturan keçiler…Rize ‘de yaz demek, yaylaya çıkmak demek.
Karlar
erimeye başlayıp, dallar tomurcuklanınca, doğa sonsuz döngüsünde bahara
vardığını ilan eder. Tabiatın bu büyük uyanışı Karadeniz için yaylaya kavuşma
vaktinin gelip çatması anlamına gelir.
Takvimler Haziranı gösterdiğinde bütün hazırlık bitmiş, yayla yoluna düşülmüştür
bile. Rize gibi dağlarla çepeçevre kuşatılmış bir Karadenizli için yaylaya
çıkmak adeta bir ritüeldir. Bütün aile
fertleri ve aileden ayrı düşünülemeyen hayvanlar, yağmur çamur dinlemeden
yaylasına varmak ister. Yol çetin koşullar zor olsa da zirveye yaklaştıkça
horon bile tepilir. Zaman değişip, yaşam tarzı değişse de Rizeli yaylasından
kopamaz. Yazı yaylada geçirme düşüncesi baki kalır. Yamaçları çay bahçeleriyle
donanmış, kıyısı Karadeniz’in hoyrat dalgalarıyla dövülen Rize’nin, dağları,
yaşlı ormanları, coşkun akan ırmakları uzun zamandır gezginlerin de keşif
tutkusunu tetikliyor. Doğanın çekim gücüne, bulutlara uzanmaya, özgürlüğün
rüzgar olup saçlarda dolaşmasına kim karşı koyabilir ki?
Rize’yle
tanışmam yapraklardan çiğ damlaları süzülürken, kıvrıla büküle uzanan yollardan
ulaşılan İkizdere Vadisi’nde başlıyor. Her mevsim yağmuru eksik olmayan, yalçın
dağların arasında, meşelerin, ladinlerin, kestanelerin ortasında derin bir vadi
burası. İkizdere adını tam bağrında
birleşen Çamlık ve Cimil Deresi’nden alıyor. Göz alabildiğine uzanan yeşil fona kondurulmuş
ahşap evlerle , bölge usta bir ressamın fırçasından çıkmış tablo gibi. İkizdere
için bu sadece küçük bir başlangıç, dağların derin vadilerle yarıldığı tabi
tasarımda yüksekler yaylalara ayrılmış durumda. Anzer (Ballıköy)Yaylası, 2105 m
yüksekliği, endemik çiçek türleri, kendi adıyla anılan şifa kaynağı balıyla
İkizdere’nin en şöhretli yaylası. Kırklardağı’nın
eteklerinde ,tabiatın cömertliğinde, kah yağmurla, kah sisle dolan, çiçekli
Anzer etrafını çepeçevre kuşatan farklı yaylalara da geçişi sağlamasıyla önemli
bir konumda. Meles, Petran, Kabahor, Garzavan Yaylaları Anzer güzergahının
diğer yeşil rotaları olarak öne çıkıyor.
İkizdere’nin
göğe açılan gözlerinden biri de Çağrankaya Yaylası. Dağ yürüyüşlerinin
vazgeçilmez parkuru olan Çağrankaya, dik yamaçlı tepeleri, uçurumun kıyısına
yapılmış evleriyle bulut deryasında yüzen bir yayla. Dik yamaçlarında sesin
yankısının güçlü olmasından adını alan Çağrankaya, Çayeli, Güneysu ve
Çamlıhemşin’e bağlanan güzergahta olduğundan yaz mevsiminde en kalabalık
yaylalardan biri.
Doğanın
dile geldiği, bulutların reverans yaparak yeryüzüne değdiği Kaçkarlar Rize’nin
zirvedeki güzelliğinin esas nedeni. Tabiat bütün dertlere deva olmak için
Kaçkarlar’ı Karadeniz’e kondurmuş adeta. Bu topraklarda gizemli patikalardan
geçilir, el değmemiş orman örtüsü arasında ruhunuz dinlenir, 3000 metrede orman
gülü görmenin şaşkınlığını yaşarsınız.
Yaylaları, milyonlarca yılda oluşan buzul gölleri, kendi halinde
köyleriyle kendinden başka hiçbir yere benzemeyen bir yerdir Kaçkarlar. Kaçkar’ın sonsuza uzanan manzarasına karşı,
güneşin doğuşuna tanıklık etmek için Pokut Yaylası, geleneksel tavrını muhafaza
eden Hazindak Yaylası, ortasından akan deresiyle Elevit Yaylası ladin ve kestane ağaçlarından yapılmış yayla
evleriyle Sal Yaylası, inekleri ve taş evleriyle klasik yayla yaşamının sürdüğü
Polovit ve Meleskür Yaylası, sisli manzaralarıyla gerçeküstü bir evren sunan
Gito Yaylası bölgenin onlarca yaylasından bazıları. Rize’de yaylada olmak köylüler için hayatın
bir parçası ama şehir yaşamının koşturmacasından uzaklaşmak isteyenler için
benzersiz bir rüya. Patikalarda kaybolmak, yağmurda ıslanmak, sarp yamaçlarda
sise rağmen paniğe kapılmadığınız yer yayla. Doğanın çizdiği sınırlarda
dolaşıp, doğanın koyduğu kurallara uymak aynı zamanda. Yayla hayatı köylülerin, hayvanların,
bitkilerin , iklimin, dağın birlikteliğinin yarattığı kusursuz bir ahenk. Bu
mükemmel uyum hiç yabancılık çektirmeden bütün konuklarını çabucak sarmalıyor.
Zirvenin sonsuzluğunda bulutlara müptela oluyorsunuz.
Kaçkar
Dağları Milli Parkı 51.550 hektarlık geniş bir alanı kapsıyor. Bunun büyük
bölümü Rize’nin sınırları içerisinde kalıyor.
Sadece yayla hayatına ucundan kıyısından şöyle bir katılmaya kalkmak
bile doğanın mucizelerine tanık olmak için yeterli. Çamlıhemşin ‘in Verçenik Yaylası tam da böyle bir yer.
Kaçkar’ın ikinci yüksek tepesi olan Verçenik irili ufaklı göllere ev sahipliği
yapıyor. Bahardan itibaren göllerin çevresi çiçek diyarına dönüşüyor. Zirveye
bu denli yakın olunca göllerdeki buzun yazın bile erimediği oluyor. Geniş kamp alanlarına sahip olan yayla,
Kaçkar’a tırmanış imkanı veren zorlu bir parkur olarak nam salmış durumda.
Adına
türküler yakılan yaylalar, Karadeniz’in mücadeleci ve coşkun karakterinin
yükseklerdeki derin soluğu. Kaçkarlar onlarca yaylanın meskeni, bazıları çok
kalabalık ve özensiz yapılaşmanın izlerini taşıyor. Yine de el değmemiş
yaylalar, ummadık anlarda bir kayanın üzerinden dökülen şelaleler, irili ufaklı
dereler, tarihin tozuna bulanmış taş köprülerle doğa bütün hazinesini sunmaya
her daim hazır ve Anadolu’nun her köşesi gibi konuksever.
Yolculuk Tüyoları:
- Kültürel zenginliği mutfağına yansıyan Rize’de mısır ekmeği, karalahana çorbası, mıhlama, kuru fasulye, mısır ekmeği gibi lezzetlerin tadına bakmadan yaylaya çıkmış sayılmazsınız.
- Rize’nin ismiyle müsemma Fırtına Deresi’ne hakim konumuyla, doğanın ortasında ihtişamlı biçimde yükselen Zilkale tarihin tanıklarından biri. Tarihi İpek Yolu’nun üzerinde yer alan Zilkale’nin XIV. yüzyılın başında inşa edildiği düşünülüyor.
- Kaçkar Dağları Milli Parkı, Türkiye’nin en zengin buzul gölüne sahip yöresi. Soğuk mevsimde geniş alanlara yayılan, sıcaklık artışıyla beraber eriyen bu göller Kaçkarlar’ın özgün güzelliğinin farklı bir yüzü.
- Çamlıhemşin’e bağlı yaylalara çıkacaksanız yol üzerinde Şenyuva Köyü tabelasında bir mola vermekte yarar var. Eski adı Çinçiva olan köy yerel dokusu yanında 17. yüzyılda inşa edilen taş köprüsüyle görülmeye değer.
22 Mayıs 2021 Cumartesi
Fethiye Mevsimi Geldi!
Ege’nin
Akdeniz’le sarmaş dolaş olduğu, rüya gibi bir coğrafyanın kucağındayız. Masmavi
bir gök kubbe altında turkuazlara bürünmüş koyları, sonsuza uzanan narenciye
bahçeleri, efsaneler çağından kalmış antik kentleriyle baş döndürücü bir
güzellik Fethiye. Bir zamanlar bu topraklara “Makri” denilirmiş, “uzak diyar”
anlamında. Çiçek ve mandalina kokularına hapsolmuş bu eşsiz coğrafya artık
dünyanın her yerinden gezginler için bir uçuş mesafesinde. Yumuşak iklimin de
etkisiyle yılın her mevsimi seyahat tutkunlarının gözde rotalarından biri. Dalaman’dan
Fethiye’ye bir düş gibi kıvrılan yollarda yalın bir zarafetin adım adım alımlı
bir çekiciliğe dönüşmesine şahit olmak kaçınılmaz. Işıltılı mavilikler, zümrüt
yeşili bir tabiat ve geçmiş zaman krallarının gözcülüğü eşliğinde nefes kesici
bir seyrüsefer. Ege’nin ve Batı Anadolu’nun katışıksız uyumunun yarattığı
Dalaman-Fethiye bölgesi sizi seyrine doyulmaz bir görsel şölene davet ediyor.
Dalaman-Fethiye
güzergahı begonvillerin sarktığı evleri, bisikletli gençleri,
upuzun kıyı şeridi boyunca sıralanan tekneleri, fotoğraf makinesini bir an
olsun elinden bırakmayan turistleri ve dört mevsim solmayan güneşiyle sizi
sarmalar. Fethiye Kordon’da yürürken martıların size eşlik etmesine hayret
edersiniz. Dünyanın en iyi uzun mesafe yürüyüş parkurlarından olan Likya
Yolu’nda benzersiz bir deneyimi yaşayabilirsiniz. Dalyan’da bindiğiniz tekneyle binlerce yıllık
bir antik kente geçebilir ya da doğanın yarattığı mucizevi tabloyu
seyredebilirsiniz. Göcek’te denizin berraklığı bütün yorgunluğunuzu alıp
götürür. Belki marinadan bir tekneye atlayıp koy koy gezersiniz. Saklıkent
Kanyonu’nda maceradan maceraya atılırken, Kelebekler Vadisi’nde huzura
kavuşursunuz. Aşıklar Tepesi’ne
çıkarsanız romantik bir gün batımıyla geceyi karşılayabilirsiniz. Fethiye’de vizörünüz özgürlüğünü ilan
edebilir. Denizin üzerinde öbek öbek
koylar, bembeyaz yelkenliler, yemyeşil adalar, ahşap cumbalar, yeşilin
turuncuyla kaynaştığı narenciye bahçeleri objektifinize sığmaz olur. Bu kentte
portakal çiçeği kokusunun deniz kokusuyla yakaladığı ahengi her adımda hissedersiniz.
Fethiye’de
ilk yerleşimler Telmessos adıyla kurulan bölgede olur. Akdeniz kıyı şeridinde kurulduğu zamandan
bugüne tarih boyunca yerleşimin süregeldiği yegane yer de burası. Dolayısıyla
tarih bu toprakların ayrılmaz bir parçası olarak Fethiye’nin her köşesinde
karşınıza çıkar. Bir parkta, hatta caddenin ortasında Likya lahitlerine
rastlamak olağandır. Şehir merkezinde
bulunan kral mezarları ve antik tiyatro kalıntıları Likya’nın görkemli
günlerinin izlerini geleceğe taşırlar. Kentin tarihsel serüvenini yakından
tanımak isteyenler zengin koleksiyonuyla göz dolduran Fethiye Müzesi’ni ziyaret
edebilirler. Fethiye Müzesi Likçe’nin
çözülmesine katkı sağlayan Letoon’un üç dilli yazıtı, bölgenin altın çağının
göstergesi olan imparator ve tanrı heykelleri, lahitleri, amforaları ve sayısız
eseriyle şehrin altın çağına ışık tutan bir mekan. Fethiye ve çevresi onlarca antik kente ev
sahipliği yapıyor. Tlos, Pınara, Letoon bu antik kentlerden sadece
birkaçı. Kültür tarihine ilgi
duyuyorsanız antik şehirleri de ziyaret listenize almayı ihmal etmeyin. Fethiye-Dalaman
bölgesindeki en şaşırtıcı yerlerden biri hiç şüphesiz Kayaköy. Mübadil bir
köyden geriye kalanların büyük bir depremle yıkılmasının ardından ortaya çıkan
hayalet bir köydür burası. Sadece
çatısız duvarların gölgesinde, kendi soluğunuz dışında yaşam kalıntısı duyulamayacak
bu köyün ıssız ve vakur görüntüsü ziyaretçilerine unutulmaz bir deneyim sunar.
Fethiye’de alışverişin kalbi Paspatur çarşısında atıyor. “Eski şehir” anlamına gelen Paspatur ışıl ışıl dükkanları, kafeleri ve restoranlarıyla Fethiye’nin cıvıl cıvıl alanlarından biri. El yapımı çiniler, yöresel halılar, ipekli dokumalar, deve kemiğinden yapılmış kutucuklar, takılar ve etnik giysilerin salındığı vitrinleriyle her yıl binlerce turisti kendine çeken bir cazibe merkezi Paspatur Çarşısı. Kayaköy’ün girişinde köylülerin açtığı sergilerde el emeği göz nuru dantel örtüler, şallar, magnetler bulabilirsiniz. Kayaköy’de bulunan küçük atölyelere de mutlaka uğramalısınız. Bu atölyelerde Kayaköy’ün ve Fethiye’nin mimari kimliğini yansıtan küçük modelleri el yapımı olarak üretiliyor. Kayaköy’ün kiliselerinin ya da Fethiye’nin kral mezarlarının bir eşi daha olmayan bibloları harika birer seyahat anısı olacaktır.
Ege’nin
ve Akdeniz’in mükemmel birlikteliğini yansıtan bu güzel kasabada sofralar
oldukça zengin. Ege otları, balıklar, mezeler, kusursuz manzaraya karşı edilen
uzun kahvaltılarla Dalaman-Fethiye bölgesi lezzet peşinde koşanları da mutlu
edecek bir rota. Fethiye Kordon’da hayranlık uyandırıcı manzaraya nazır
yürürken sıra sıra dizili birçok restorana rastlamak olası. Barista Kitchen,
Matisse Kafe ve Restoran Fethiye Kordonboyu’ndaki lezzet duraklarından.
Kordonboyu’nda keyifli kahve molaları için rengarenk ve eğlenceli
dekorasyonuyla konuklarını ağırlayan Osmanlı Kahvecisi harika bir seçim
olacaktır. Fethiye’nin kısa sürede klasik buluşma noktalarından biri haline
gelen Baba Fırın-Cafe & Daddy’s Bakehouse nefis börekler, kurabiyeler,
keklerle damaklarınızda yer edecek bir mekan. Ayrıca bu fırında dünyanın
değişik noktalarında üretilen ekmek çeşitlerine de taptaze olarak ulaşmak
mümkün. Fethiye-Dalaman bölgesinde halis
köy ekmeği eşliğinde organik bir kahvaltıyla güne başlamak isteyenler için
Kayaköy’de bulunan Kaya Misafir Evi doğru adres. Kaya Misafir Evi’nin restoranı
yıl boyunca açık ve harika tatlara ev sahipliği yapıyor.
Dalaman-Fethiye
bölgesi dünyaca ünlü plajlara ev sahipliği yapıyor. Mavinin her tonunu içinde
barındıran Ölüdeniz Türkiye’nin en popüler sahili. Ölüdeniz ve çevresi gerek
doğal güzellikleri gerek sunduğu farklı deneyimlerle gezgin ruhların listesinde
hep üst sıralarda yer alıyor. Ölüdeniz’deki en önemli aktivite yamaç paraşütü
(paragliding). 1975 metre yükseklikteki Babadağ’dan uzman bir pilot eşliğinde
göklere süzülebilirsiniz. 1975 metredeki
maceranız yaklaşık 45 dakika sürecek ve sonunda kuşlar gibi Ölüdeniz sahiline
ineceksiniz. Ölüdeniz aynı zamanda dalış
sporu için de elverişli bir merkez. Dalış teknelerinin düzenlediği turlara
katılıp Ölüdeniz’in su altı evrenini yakından tanımak mümkün.
Fethiye-
Dalaman bölgesinde toplu taşıma özellikle sonbahar-kış mevsiminde pek işlevsel
değil. Taksi kullanmak pratik gibi görünse de bu bölge için oldukça maliyetli
bir seçenek olduğunu belirtmekte fayda var. Bu doğrultuda en ekonomik seçim
araba kiralamak. Kara yoluyla ulaşım olsa da birçok koya ve plaja günübirlik ya
da haftalık kiralayacağınız teknelerle ulaşmak daha konforlu bir alternatif.
Not: Borajet'in uçak içi yayımı, Borajet Magazine için kaleme aldığım Fethiye temalı yazının güncellenmiş versiyonu. Maalesef sayıyı anımsayamadım...
27 Nisan 2021 Salı
Karadeniz'de Yağmurlu Bir Liman: Giresun
Dorukları
bulutlara değen yaylaların ve fındığın şehridir burası. Kuzalan’ın yeşilini,
Karadeniz’in dalgalarını, yağmurun bereketini saklar bu topraklar. Doğanın
şarkısına kemençe sesinin eşlik ettiği, her yolculukta yeni keşifler sunan
Giresun.
Dağları
bulutlara meftun şehrin, sükuneti ancak kemençe sesi ile bozulan yaylalarına
çıkarken, aracın camını sonuna kadar açıyorum.
Ağaçların hışırtısına gerçekten de köylülerin dediği gibi yalnızca
kemençe nağmeleri karışıyor. Ne de olsa kemençenin anavatanı burası diye düşünürken,
yöresel ürünler satan tamamı kadınlara ait tezgahları görünce küçük bir ara
veriyorum. Sarı kantaron, karalahana,
bal , pekmez, pestil gibi yöreye özgü birçok şifalı ve lezzetli ürün bulunuyor
tezgahlarda. Hiç sıkılmadan tarifler veriyor köylü kadınlar, hemen tereyağının
tadına bakılıyor, bir yudum çay içiliyor.
Ulu çam ağaçlarından bir taç takmış Kümbet Yaylası’na vardığımda, köylü
tezgahlarından aldığım manda peynirine eşlik etsin diye fırından sımsıcak bir
somun alıyorum. Sis bir film sahnesi gibi yaylayı kaplarken ekmeğin
sıcaklığından yükselen buharla birleşiyor. Son yıllarda bölge başta kampçılar olmak üzere,
doğa yürüyüşü ve dağ bisikleti tutkunlarının ilgi odağı haline gelmiş.Zaten çam
sakızı rayihasında, kuş sesleri korosunun tam ortasında yer alan bir ortamda
uyanmayı kim istemez? Karadeniz’in bu huzur rotası ballı, kaymaklı, muhlamalı
sabah kahvaltılarıyla güne zinde bir başlangıç yapmak isteyenler için de
konaklama alternatiflerine de sahip.
Yayla kültürünün yaşadığı coğrafyada yeni rotam koyun sürüleri ve ahşap
çitlerin arkasından yükselen naif evleriyle Çakrak Yaylası. tarihin izlerini
taşıyan yapılarıyla Çakrak, bambaşka bir his yaratıyor. Yağlıdere’yi aşmak için
yapılan tarihi taş köprüler, Kırkharman Köyü’nde bulunan tarihi kilise ve Rum
evleri Giresun’un çok kültürlü geçmişinin günümüze yansımaları olarak dikkat
çekiyor.
Antik
Çağ’ın önemli liman kentlerinden biri olan kent, tarih boyunca uygarlıkların
çekişmelerine sahne olmuş. Şehri ikiye ayıran yarımadanın ucuna kondurulmuş Giresun
Kalesi, Antik Çağ’ın önemli liman kentlerinden birinde olduğumu bir kere daha
hatırlıyorum. Kentin bilinen tarihi MÖ
7. yüzyıla kadar uzanıyor. Erken dönemlerden itibaren şehir kiraz yurdu
anlamına gelen “Kerasion” ya da “Kerasusf”
adıyla anılmış. Kirazın bütün dünyaya Giresun’dan yayıldığı kabul
ediliyor. Günümüzde bu bereketli toprakların kirazla olan ilişkisi oldukça
kısıtlı. Giresun uzun yıllardır
fındığıyla bütün dünyaya nam salmış durumda.
Giresun
Kalesi şehrin buluşma noktalarından biri.
Denize karşı sıcak bir çay eşliğinde oturup Karadeniz’in tadına
varanların arasına karışıyorum. Kale ne kadar canlıysa uzakta görünen Giresun
adası bir o kadar durgun görünüyor. Oysa bu yalnızca bir yanılsama. Efsaneye
göre Herakles’in gazabına uğrayıp Stymphalos
Gölü’nden kaçan tunç gagalı korkunç kuşlar Aretias Adası’na yerleşir. Mitolojinin
gözü pek gemicileri Argonautlar’ın Altın Post’u bulmak üzere adaya
çıktıklarında bu kuşlar onlara saldırır ve aralarından birini öldürür.
Gemiciler bu olayın ardından adayı lanetler ve yeniden denize açılır. İşte bu
anlatıda geçen Aretias Adası’nın Giresun
Adası olduğu kabul ediliyor. Adanın bir
zamanlar Anadolu’nun efsanevi kadın savaşçıları Amazonlar’a mesken olduğu da
söylencelerin bir parçası. Bugün Giresun adası deniz kuşlarının ve tabiatın
hakimiyeti altında. Üzerinde sur ve manastır kalıntıları olan adaya merkezden
kalkan teknelerle ulaşmak ve efsanelerin izini sürmek mümkün.
Binlerce
yıllık bir tarihin üzerinde yükselen bir şehir Giresun. Bir geçiş güzergahı
olması ve verimli topraklarıyla mutfağı da gerçek bir lezzet şöleni. Karadeniz’de
olup, taze balık ve yöresel mutfağa başlangıç yapmak için Şoray Balık’a
uğruyorum. Her derde deva ısırgan çorbası günün bütün yorgunluğunu almaya
yetiyor. Galdirik, merevcen, yerel ağızda pezik denilen pazı gibi otlarla
hazırlanan mezeler, yöresel otların özgün lezzetini sunuyor. Mevsimine göre
balığın en tazesinin sofraları süslediği şehirde hamsi buğulama ve iskorpit buğulama
damakta yer edecek kadar iddialı tatlar. Tatlı yemek içinse, Giresun’da sohbet
ettiğim herkes tek bir isimde birleşiyor:
Tel Kadayıfçı Mustafa Patar. Dükkanın önündeki uzun kuyruğu kadayıfçının
şöhretinin boşuna olmadığına yoruyorum. Özellikle sütlü kadayıf, hafifliği ve
lezzetiyle favorim oluyor.
Yağmur
bu şehrin bütün hücrelerine işlemiş. Yağmursuz gün sayısı o kadar az ki herkes
hep hazır. Hafif hafif çiselemeye
başlayan yağmura rağmen kent merkezinde yürümeyi tercih ediyorum. Yürüyerek
kendini sevdiren bir şehir Giresun. Sahildeki çay bahçelerinin kıpır kıpır
haline kapılmadan tarihi evleriyle nostaljik bir hava yaratan Zeytinlik
Mahallesi’ne yöneliyorum. Rum ve Türk sivil mimarisinin yaşatıldığı bu
mahalledeki evlerin çoğu 19. yüzyıldan kalmış. Bir devrin bütün canlılığını
sürdüren Zeytinlik’te neredeyse bütün konaklar restore edilmiş ve hepsi hayatın
içinde. Giresun Müzesi, kent tarihine yakından bakmak isteyenlerin vazgeçilmezi
arasında. Kentin geçmişine ışık tutan arkeolojik ve etnografik eserleri
izleyiciyle buluşturan müze, mimari tarzıyla da etkileyici. 18. yüzyılda
bölgedeki Rum –Ortodoks cemaat için yapılan bina Gogora Kilisesi olarak da
biliniyor. Oldukça iyi korunmuş olan kilise, tarihsel süreçte Rumlar’ın
bölgeden ayrılmasıyla müze haline getirilmiş.
Seması bulutlar tarafından zapt olmuş, tarihinde efsanelerle gerçeğin karıştığı bir şehir Giresun. Görülecek çok yeşili, anlatılacak çok tadı olan, deniz kuşlarının bile başka türlü kanat çırptığı gösterişsiz haliyle ruhuma dokunuyor. Gün ışığı deniz üzerinde son parıltısını da yitirince, Tirebolu çayının kendine has kokusunu içime çekip kente veda ediyorum.
Not: AnadoluJet'in uçak içi yayımı, AnadoluJet Magazine'in Kasım 2019 sayısı için kaleme aldığım Giresun temalı yazı.
Kalbi Kırık Not: Öte yandan yazar ismini yanlış bastıkları için kalbimi kırmış yazı aynı zamanda. Dijitalde bile halen düzeltilmediği için de kalbimi kırmaya devam eden yazı...
18 Mart 2021 Perşembe
Kahramanlar Şehri Çanakkale
İki kıyıyı birleştiren, kahramanlık destanlarının gerçeğe dönüştüğü, her adımda duygu durumunu değiştiren, dünyanın nadir güzelliklerine sahip şehirlerinden biri Çanakkale. Bütün zamanların en şöhretli anlatısı Troya’nın ve I. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren şanlı zaferin geçtiği Çanakkale binlerce yıllık birikimiyle konuklarını gerçek bir zaman yolculuğuna davet ediyor.
Boğaz’ın mavi suları, sert bir rüzgarla titreşirken, martılar sabahın ilk rızkını kapmak üzere feribotun etrafında kanat çırpıyor. İstanbul dışında “ karşıya geçmek” fiilinin gerçek olduğu ,Ege’nin Karadeniz’e açılan kilidi Çanakkale’de olmanın heyecanı bambaşka. Kalbinden deniz geçen şehirde herkesin sımsıcak selamlaştığı bir feribot yolculuğuyla Kilitbahir İskelesi’ne ulaşıyorum. Kıyıya yaklaşırken, zümrüt yeşili ağaçların arasına yazılan iki mısra dikkatimi çekiyor: “Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın / Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.”
Gelibolu
Yarımadası, güneşin ilk ışıkları ve toprağın uyanışını yansıtan bahar
renkleriyle içten bir karşılama sunuyor. Antik Çağ’da “güzel şehir “ anlamına
gelen Gallipolis adıyla anılan Gelibolu, denizle iç içe zümrüt yeşili bir
yarımada. Doğal ve sakin güzelliğiyle bu yarımada Çanakkale Muharebeleri’nin
izlerini taşıyor. Gelibolu, Çanakkale Tarihi Alan Başkanlığı’nın çalışmalarıyla
sürekli gelişen bir açık hava müzesi görünümünde. Zafere giden süreci her
solukta yaşayan Gelibolu’yu hissetmek, mücadelenin nabzını tutmak için en az
iki günlük bir vakit gerekiyor. Tarihi alanı tanımak için başlangıç noktam
Rumeli ve Mecidiye Tabyası oluyor. Burada, 18 Mart 1915’te Boğaz’ı geçip
İstanbul’a ulaşmayı hedefleyen müttefik donanmasına karşı kahramanca mücadele
eden Seyit Onbaşı ve bütün Mehmetçiklerimizin anısına yapılmış bir anıt yer
alıyor. Askerliğe “Ağır Topçu Neferi” olarak başlayan Seyit Onbaşı,
topun mermi kaldıran vinci bozulunca,215 kiloluk top mermisini sırtına alarak
namluya sürmüş, ateşlediği top sayesinde İngiliz zırhlısını batırmış. Mücadelenin
en ateşli anlarından birinde bu kadar insanüstü bir çaba gösteren Seyit
Onbaşı efsaneleşmiş bir savaş kahramanı. Böyle bir yiğitlik timsali yaşanan
Rumeli Mecidiye Tabyası Gelibolu’nun ziyaretçi akınına uğrayan
bölgelerinden biri. Yarımadada, gerçek bir kahramanlık destanın içinde yol
aldığımı bilerek önce Havuzlar Şehitliği ve Anıtı’na ardından Soğanlıdere
Vadisi’ne yöneliyorum. Vadi düşman saldırılarına karşı korunaklı bir konumda
olması sebebiyle Seddülbahir Cephesi’nin önemli lojistik merkezlerinden biri
olarak kullanılmış. Askerlere sağlık hizmetlerinin de verildiği bu bölgenin
ardından Alçıtepe Şehitliği ve Alçıtepe Bakı Terası’na hareket ediyorum. Güney
Cephesi’ni bütünüyle gören bir alanda konumlandırılan Bakı Terası,
ziyaretçilerine 25 Nisan 1915 tarihli çıkarma noktalarını izlemeyi olanaklı
kılıyor. Alçıtepe köyünden sahile inen yol üzerinde bulunan Redoubt ve Skew
Bridge Mezarlıkları yer alır. Her iki mezar alanı da Birleşik Krallık,
Avustralya, Yeni Zelanda, Hint ordusundan askerlerle, kimliği belli
olmayan askerlerin gömüldüğü yerlerdir. Morto Koyu üst mevkisinde bulunan
Seddülbahir Fransız Askeri Mezarlığı, Cezayir, Fas ve Senegal’den gelen
askerlerin gömüldüğü olduğu alandır. Morto Koyu’na bakan yamaç üzerinde yer
alan anıt, Gelibolu Yarımadası’ndaki tek Fransız mezar anıtı olma özelliğini
taşıyor. Savaşın acı yüzünün ardındaki dostluk ve vefa Gelibolu’da insanın
gözlerini yaşartıyor.
Çanakkale
stratejik konumuyla bütün zamanlar boyunca gözde bir şehir olduğundan her iki
yakası da kalelerle tahkim edilmiş durumda. Anadolu yakasının girişinde 1659
yılında inşa edilen Seddülbahir Kalesi bunlardan biri. Hatice Turhan Sultan
tarafından yaptırılan kale yüzlerce yıl denizden gelecek saldırılara göğüs
germiş, Çanakkale Muharebeleri’nde de 12 topla savunmaya katkı sağlarmış bir
yapı. Çanakkale Cephesi’nin ilk şehitlerinin yattığı Seddülbahir
Kalesi’ne ardından Eskihisarlık Burnu’nda yükselen Şehitler Abidesi’ne
uğruyorum. Çanakkale Muharebeleri’nin geçtiği Gelibolu etkileyici bir atmosferiyle
yüreğime dokunuyor. Yarımada’da tabiat, geçmişi, savaşın izlerini saygıyla bir
dantel örtü gibi kuşatıyor. Arıburnu Sahili’nde Anzak Koyu’nu seyrederken,
Gelibolu’nun yeşil örtüsünün derinliklerindeki gizlerini benimle paylaştığını
hissediyorum.
Eceabat’ın
kuzeyinde bulunan Bigalı Köyü’nün çınarlı kahvesinde kısa bir mola veriyorum.
Bigalı, Nisan 1915’te 19. Tümen’e ve Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’e
karargah olmuş bir köy. Günümüzde Mustafa Kemal Atatürk’ü konuk eden ev müze
olarak ziyaret edilebiliyor. Conkbayırı’na doğru ilerlerken 57. Piyade Alayı
Şehitliği karşıma çıkıyor. Yarbay Mustafa Kemal’in uhdesinde çarpışan 57.
Piyade Alayı, çıkarmanın ilk gününde Arıburnu’na doğru harekete
geçen Anzak askerlerini geri püskürten Türk kuvvetlerinden biri. Cesaret
ve kahramanlıkla örülü bu topraklarda yoluma devam edip Conkbayırı’na
ulaşıyorum. Yarımadanın zirvesi olan Conkbayırı’ndan bütün Gelibolu önüme
seriliyor. Anafartalar Grup Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in heykeliyle
ufka dalıyorum. İçimi sonsuz bir minnet ve şükran duygusu yayılıyor.
Kendi
halinde köyleri, çalışkan köylüleri, keçi sürüleriyle kaplı otlakları ve
denizin bir görünüp bir yok olduğu maviliğiyle Gelibolu kendini hafızama
kazıyor. Küçük Anafartalar Köyü tabelasını geçip, Büyük Kemikli Burnu’na
geliyorum. Rüzgarın ve dalgaların tasarımını üstlendiği bu doğal oluşum
fantastik görüntüsüyle şaşırtıyor. Denizin kokusu içime işlemişken rotamı yine
deniz belirliyor. Eceabat’ın şirin köyü Kilitbahir’de soluklanıp, Boğaz’ın en
dar yerinde inşa edilen yonca planlı kaleyi ziyaret ediyorum. Yapılışı 15.
Yüzyıla kadar uzanan Kilitbahir Kalesi, Çanakkale Savaşları ve Gelibolu
Tarihi Alan Başkanlığı’nın çalışmalarıyla yaşayan bir tarih müzesi olarak
ziyaretçilerini ağırlıyor.
Eski
adı Maydos olan Eceabat, Osmanlı döneminin en önemli tuğla üretim
merkezlerinden biri olarak anılıyor. Maydos’un tuğla ocakları özellikle
İstanbul’un tuğla ihtiyacına yönelik ciddi üretimler yapmış. Eceabat bağları,
zeytinlikleri, ayçiçeği tarlaları ve tarihiyle benzersiz bir coğrafya.
Çanakkale
Kordon’a geri dönüp, Ayvalık’ın sarımsak taşından 1897 tarihinde yapılan saat
kulesinden başlayarak şehri adımlamaya başlıyorum. Kulenin bir
tarafı Kordon’a açılırken , diğer tarafı şehrin tarihi sokaklarından
Fetvane’ye açılıyor. Fetvane Sokağı taş binaları ve kahve kokusuyla cezp
edici bir alan. Sokağın köşesinde yer alan Kent Müzesi 19. yüzyılın başında
inşa edilmiş bir yapıda kurulmuş. Giriş katında güncel sergiler
gerçekleştirilen müzenin diğer bölümlerinde şehrin sosyal hayatından,tarihinden,
anılarından kurulu sürekli bir sergi alanı bulunuyor. Fetvane Sokağı’ndan
uzaklaşıp Yalı Camii ve çevresini inceliyorum. Birkaç sokak sonra o yürek
burkan türküdeki Aynalı Çarşı’nın önünde buluyorum kendimi. İki caddeyi
birbirine bağlayan çarşı bugün hediyelik eşya dükkanlarıyla dolu. Kulaklarımda
o duygulu türküyle Çanakkale Boğazı’nın en dar bölümünde gemileri
selamlayan Çimenlik Kalesi’ne yürüyorum. Çimenlik ya da Kale-i Sultaniye
bugün savaş kahramanı Nusret Mayın Gemisi’ni de içine alan bir Deniz
Müzesi’nin bünyesinde. Kale-i
Sultaniye adıyla 1462 tarihinde Fatih Sultan Mehmet Han tarafından yaptırılan
Çimenlik Kalesi, dış kale ve iç kaleden oluşmuş geniş bir kompleks. 18 Mart
1915’te İngiliz zırhlısı Queen Elizabeht’in attığı top mermisi, bugün hala
isabet ettiği kuzey sur duvarında duruyor. Müze bahçesiyse farklı büyüklükte
toplar, tanksavarlar, mayınlar ve "UB 46” isimli Alman denizaltının
kalıntılarına ev sahipliği yapıyor. Çimenlik Kalesi ve içinde bulunduğu müze
Çanakkale ‘nin mücadeleci ruhunu hissettiren, özgün bir yapı.
Çanakkale’de geçmişi Fatih Sultan Mehmet devrine kadar giden bir seramik üretimi söz konusu. Öyle ki seramikçilik şehrin ayrılmaz bir parçası haline gelince şehre adını bile vermiş. Şehrin alameti farikası seramik olunca, Seramik Müzesi’ne uğramak şart oluyor. Tarihi Er Hamamı’nın restore edilmesiyle kurulan müze, Çanakkale seramiğinin tarihsel serüvenini sunan özel bir mekan.
Çanakkale
1. Dünya Savaşı’nın akışını değiştiren gerçek kahramanların şehri olmasının
yanında Antik Çağ’ın kör ozanı Homeros’un epik anlatısında geçen Troya
Savaşı’nın da geçtiği yer. Efsaneler çağından zamanımıza kadar şöhretini asla
yitirmeyen Troya Savaşı’nın izinde ve Homeros’un rehberliğinde Troya
(Troia) Antik Kenti’ne uzanıyorum. Troya Antik Kenti 1998 yılından bu
yana UNESCO Kültür Mirası Listesi’nde.
En erken yerleşimin Tunç Çağı'na dek indiği Troya'da insanlık tarihinden
3000 yılı kesintisiz olarak izlemek mümkün. 2018 yılının Kültür ve Turizm
Bakanlığı tarafından Troya Yılı ilan edilmesinin ardından hizmete giren Troya
Müzesi, Troya’nın farklı katmanlarına ait mezar taşları, heykeller ve çeşitli
canlandırmalarla izleyiciyi karşılıyor. Müze cam bileziklerden sikkelere, lahitlerden
sunaklara, gözyaşı şişelerinden yazıtlara uzanan geniş koleksiyonuyla, binlerce
yıllık bir öyküyü sakince fısıldıyor.
Animasyonlar, ışık oyunları, üç boyutlu tasarımlar, müzenin farklı bir
deneyime dönüşmesini sağlıyor. Bütün
zamanları esinleyen efsanenin doğduğu, Odysseus’un kurnaz bir hileyle, bir
tahta atla tarih sahnesinden sildiği, yahut ebediyen var ettiği Troya’nın
görkemli ve trajik öyküsünü yaşamak, zamanın dehlizlerinde dolaşmak için
Troya Müzesi kesinlikle doğru adres.
Çanakkale
bereketli toprakları ve konumuyla tarih boyunca göz kamaştıran şehirlerden biri
olmuş. Bu sebepten birçok antik yerleşime ev sahipliği yapıyor. Büyük
İskender’in komutanlarından Antigonos tarafından kurulan Alexandria Troas
bunlardan biri. Anadolu’nun en büyük antik kentlerinden biri
olan Alexandria Troas Ezine İlçesinde ve yaklaşık 400 hektar üzerinde yer
alıyor.
Çanakkale’den
ayrılmadan bağımsızlık mücadelesini mısralarıyla canlandıran Mehmet Akif
Ersoy’un çocukluğunun geçtiği evi ziyaret ediyorum. “Vatan Şairi” olarak
gönüllerde yer eden Mehmet Akif Ersoy’un bir dönem yaşadığı ev Bayramiç
ilçesinde müzeye dönüştürülmüş durumda. Dilimde Mehmet Akif Ersoy’un
dizeleriyle şairin anılarına dalıp gidiyorum.

Çanakkale
azmin ve cesaretin şehri. Ozanlara ilham veren, adına türküler yakılan, Kuzey
Ege’nin olanca güzelliğiyle insanın içini tarifsiz duygularla donatan bir
şehir. Hayranlık uyandırıcı geçmişi bugünüyle harmanlayan, vedaları yürek
burkan bir şehir…




















































