3 Ekim 2018 Çarşamba

Horst, Lopez: Moda, Işık, Seks

Kimileri için kapitalizmin renkli yüzü, bazıları için ahkam kesmenin sonsuz rahatlığı, her kulun sırrını bildiği (!) ama nihayetinde "en yakışanı giydiği"...Şıklık, rüküşlük derken kokoşluğun da literatüre girdiği, ebediyete kadar durmaksızın değişmekle lanetlenmiş, tılsımlı kelime moda...Ve onu var edenler; 20. yüzyılda bu büyük endüstriye ilham veren iki dahi adam "Işık Üstadı" fotoğrafçı  Horst P. Horst ve cesur tarzıyla 70'lere damgasını vuran illüstratör Antonio Lopez...    





















Başlık okuyucuyu ürkütmesin ve tabi ki çıkmaz sokaklara sürüklemesin. Bu post moda tarihinden fırlamış bir belgesel, ve halihazırda yine aynı tarih kaynağından fırlayıp gelen bir sergi hakkında. İlk olarak İstanbul Film Festival'inin belgesel kuşağında izlediğim  Antonio Lopez:Sex, Fashion & Disco 'dan ve tabi ki Antonio Lopez'den söz edeceğim.  




1943'te Porto Riko'da doğan Antonio Lopez, 1960'larda  sanat yönetmeni   Juan Ramos'la hazırladıkları illüstrasyonlarla  moda dünyasını yıldırım gibi çarptı. Çarpıcı ve sansasyonel bakış açısıyla Vogue, Elle başta olmak üzere sektöre yön veren dergilerde, New York Times gibi gazetelerde ve elbette birçok ünlü moda tasarımcısıyla çalıştı. Onunla çalışmak bir prestij meselesinin çok ötesindeydi. Zira savaş sonrası modasının kalıplarını kırmak çetin bir işti ve Antonio 'yla Juan tam da bu süreçte sokak stilinden başlayarak savaş sonrasının muhafazakar tarzını alaşağı etmeyi başarmıştı. İlham perileri sokaktaydı ve bu ikili Paris'te, Londra'da, New York'ta sokakların ama en pespayesinden en seçkinlerine  kadar bütün sokakların dilini çözmeyi öğrenmişti. Artık yaptıkları çalışmalar çağın ruhuna, sokağın ritmine uygun biçimde erotizm ve cinsellik yüklüydü. "Antonio'nun kızları" her tasarımcının, her editörün hayaliydi. Muhteşem gözüyle moda dünyasına Jerry Hall, Donna Jordan, Grace Jones, Pat Cleveland gibi isimleri itekleyivermişti. Klasik güzellik fikrine bağımlı olmak gibi bir derdi yoktu. Dahası o döneme dek zencilerden pek hoşlanmayan moda alemini renk renk kadınlarla tanıştırmaktan da geri durmuyordu. Başka hiçbir şeye benzememek önemliydi. Bütün bunlar olurken dostu, sırdaşı, sevgilisi, ortağı Juan'la geceyi gündüze karıp iş için didinen biri gibi bir imaj belirebilir. Ancak o tıpkı belgesel filmin afişinde okunan gibi bir hayatı yaşıyordu: Seks, moda ve disko...Kısa hayatı aslında altın çağının ta kendisiydi, bir röportajında "Evet şimdi çizeceğim, sonra çıkıp eğleneceğim ve parti yapacağım." diyordu. 1970'le takip eden dört yıl boyunca Antonio, Juan'la gerçek bir çekim alanı yarattı. Sihirli, sınırsız, coşkulu, özgür, üretici ve popüler. 70'ler ruhunu modanın suratına çarpan bu adam için çöküş AIDS'e yakalanmasıyla başlıyor. Projeleri "bitiremeden ölür" endişesiyle reddediliyor. Yaşam ellerinden akıp giderken üretmeye devam ediyor. 1987 yılında bir hastane odasında hayata veda ederken arkasında belgesellere konu olacak bir hikaye bırakıyor. Amerikalı yönetmen James Crump'ın aynı zamanda senarist olarak karşımıza çıktığı Antonio Lopez: Sex, Fashion, Disco ,  izleyicisini Lopez'in hayatının en şaşalı günlerine doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Ve bunu yaparken de disko müziğin parladığı, cinsel devrimin eyleme geçtiği, modanın gücünü keşfettiği 70'lerin esinleyici nefesini her dakika hissettiriyor. Ayrıca film bittiğinde moda dünyasında bugün hala tahtı kimseye terk etmemiş bazı isimlerin takındığı tavra üzülmek, Antonio'nun ölene kadar yakınında olan gerçek dostlarının duygusallığı karşısında da karmakarışık olmak garanti. Sadece modayı değil,popüler kültürü de derinden etkileyen Lopez'i ve Lopez'in dünyasını tanımaya değer.  





Lopez'in ardından yazının diğer kahramanı Horst P. Horst'ü anmanın zamanıdır. İstanbul'un sanatta aşırı doza maruz kaldığı mükemmel bir sonbahar yaşıyoruz. Irving Penn ve Richard Avedon ile beraber, moda ve portre fotoğrafçılığında, 20. yüzyılın çığır açan üç isminden biri olan Horst, 24 Kasım 2018'e kadar Leica Gallery'de İstanbullularla buluşuyor.




 "Işık Ustası" namıyla maruf Horst'ü yıllar önce  güzellik idealini kritik eden bir kitap aracılığıyla yakından tanıma şansı bulmuştum. Bir moda fotoğrafını kimin çektiğini merak ettiğim ender anlardan biriydi. Çoğu zaman insan bu tarz beğenilerin peşinden gitmez, gitse de isimlere pek takılmaz. Horst ise avangard teknikleri,radikal kompozisyon anlayışı,  ikonik moda imgeleriyle akıldan çıkacak gibi değildi. Bu nedenle Horst'ün İstanbul'da olduğu fikri bile bana cezbedici geldi. 1930'larda Vouge'un baş fotoğrafçısı olduğunda adı sanı pek duyulmamıştı. Ancak kısa sürede çalışmaları "gerçeküstü,romantik,  etkileyici ve zamansız" olarak tanımlandı, kendisi ise "fotoğrafçılığın simyacısı" gibi ifadelerle anılır oldu. Oysa Horst için fotoğraf yaşamın bir parçasıydı, bir söyleşide "Fotoğraf çekmeyi seviyorum, çünkü hayatı seviyorum." demişti. 



Horst, 1999 yılında hayata gözlerini yumduğunda geriye 60 yıllık muazzam bir kariyer ve sayısız fotoğraf karesi bıraktı. Yaratıcılığından süzülen fotoğraflar  Vouge, House and Garden gibi dergilerin kapaklarını süsledi. Moda dışında devlet başkanları, Hollywood yıldızları, Kraliçeler, yazarların portrelerine imza attı. 
Uzun ve çalışkan bir ömrü, bir fotoğraf sihirbazını yakından görmenin tam zamanı. Bana şimdi Horst'ün objektifinden, Yves Saint Laurent, Cy Twombly, Paloma Picasso, Marella Agnelli, Emilio Pucci, Elsa Peretti, Diane von Furstenberg gibi isimlerin portreleri ve moda fotoğraflarından çarpıcı bir seçkiyi ziyaret etmek için son günün 24 Kasım olduğunu hatırlatmak, gerisini de Leica Gallery ziyaretinize bırakmak düşer.
Demem o ki vakit,uzun anlatımları bir kenara bırakıp Antonio'u izlemek, Horst'ü vakit varken ziyaret etmek vaktidir! 


10 Ağustos 2018 Cuma

Tatlı bir kaçamak: Selimiye

Ege'de bir köy. Kışın kuşlar ve çiçeklerle baş başa kalan kaldırımsız sokaklara, yazın gösterişli arabaların dizildiği, dağlarla çevrelenmiş kıyısına boy boy teknelerin demirlediği, birazcık tezatlar içeren bir köy. Marmaris'in kusursuz güzelliğinden nasibine düşeni almış, begonvilleri kristal sularla buluşturan, köylüğü ancak coğrafi bir terim olarak kalan, tatlı bir yaz düşü, Selimiye... 



Plansızca, sırf haritadaki mesafeyi gözeterek Bodrum'dan Marmaris yollarına düşüyoruz. Bodrum hangi ara olduğunu kestiremediğim bir süreden beri yaz klasiğimiz ama bu sefer tebdil-i mekanda ferahlık peşindeyiz. Marmaris'e ilk yolculuk, yeni bir yeri tanımanın heyecanı dolup taşıyor içimizden. Bodrum'dan Marmaris'e geçerken içinde bulunduğumuz resim an be an değişiyor. İki buçuk saatlik mesafede Bodrum'un kel dağları buada yakın planda yeşil, ötelerde mora çalıyor. "O da nasıl şey", diyenleri duyar gibiyim...Marmaris, HD kalitede, üç boyutlu manzaraların vücut bulmuş hali. Virajlı, yokuşlu, manzaralı,kasksız motorcuların kol gezdiği yollardan geçiyoruz. Az gidip, uz gidip Marmaris'e varıp, yerleşiyoruz. Lakin bu Marmaris yazısı değil, o apayrı bir yazı olacak. Bu yazı Marmaris'in o sıra sıra dağlarının içindeki manzaralardan Selimiye Köyü'nün yazısı. Selimiye, Ege'nin yükselen yıldızı, hatta kimilerince kalabalığa teslim olmamış son kalesi. Bana sorarsanız tatlı ve dingin bir hafta sonu için biçilmiş kaftan. Zira Marmaris muazzam hareketli ve termometreleri ağlatacak derece sıcak!




Selimiye Köyü, Marmaris'ten araçla yaklaşık 45 dakika, tabi yolları kaybetmemek, yanlış sapaktan dönmemek gibi olağan durumlarda. Kıvrım kıvrım, düğüm düğüm bir yolu var Selimiye'nin o da zaten 90'larda yapılmış. Diyelim ki yolu kaybetmediniz, sabah güneşi aracın camından süzülüp bağrınızı yakıyor. Selimiye'ye 5-6 km kalmış, bu anlarda gözünüzü dört açın, yolun sağında, fevkalade bir koy Lady Diana'nın akuamarin yüzüğü gibi ışıldayacak. Gösterişsiz bir tabelada Delikyol Deniz Restoran ifadesini okuyacaksınız. Muhtemelen tabelanın havalisinde fotoğraf meraklıları olacak. Neyse siz aracınızı park edip , minik koya doğru ilerleyin. Kahvaltı etmediyseniz günün ilk öğününü burada alın. Tabiatın güzelliği, zeytin ve çam ağaçlarının titreştiği gölgeler altında "işte huzur" yazan sosyal medya klişeleri aklınızda burayla özdeşleşsin. Sonra Selimiye'ye devam edin, nasılsa gelecekte bütün bir günü burada geçirmek isteyeceksiniz.  Birkaç kıvrımın ardından yol bir tepenin üzerinden şiirsel bir balıkçı köyü sunacak. İşte bu şiirdeki köy Selimiye. Bu kadar şöhrete kavuşmadan evvel balıkçı köyüymüş,şimdilerde balıkçılık eser miktarda sürüyor ama artık "balıkçı köyü" tanımlaması burası için fazla mütevazı kalıyor. 


Bütün Ege kıyıları gibi Selimiye'nin de başlangıcı tarihin gel gitleri içinde yitip gitmiş. Antik dönemde bu bölgeye Hydas denirken, zaman içinde Losta adını almış. Görünen o ki Antik Çağ'dan itibaren bu durağan deniz gemicilerin sığınağı olmuş ve hala olmaya da devam ediyor. Köyün geçmişinden miras küçük bir kale kalıntısı halen varlığını sürdürüyor. 
İki kilometrelik bir kıyıcığa sahip Selimiye. Pek de eskimemiş tarihlerde Rumlar daha çok sahil şeridinde yaşarken, Türk nüfus evlerini tepelere yapmayı tercih etmiş. Günümüzde sahil boyu yer alan evlerin neredeyse tamamı pansiyon,otel tarzı işletmelere dönüşmüş. Bu yapıların hepsi adeta denizin içine inşa edildiğinden, kum veya çakıl bir plaj ortamı söz konusu değil. Ayağınızı atıp şezlongdan yahut iskeleden (sahil olmadığından bu konaklama tesislerinin çoğu iskeleye sahip) cup diye denize giriyorsunuz. Köyün en ucuna ilerlediğiniz takdirde kumluk ve nispeten geniş bir halk plajı bulunuyor. Ama şezlong,şemsiye gibi hazırlığınız yoksa Selimiye güneşinde sahil otellerine yönelmek daha akıllıca tabi. Genellikle bu işletmeler 30-40 TL gibi bir kota ile çalışıyorlar. Yani kişi başı bu miktarda harcama yapıyorsunuz. Marmaris bölgesinde yaygın uygulama bu şekilde olsa da yeme içme açısından Selimiye sahili fiyatlandırma açısından daha yüksek. Köyde biraz dolaşırsanız gerçek Selimiyeliler'le dallarından limon, portakal sarkan ağaçlar eşliğinde sohbet edebilirsiniz. Ama işletmeler çoğunlukla farklı yerlerden gelmiş yönetici ve çalışanlardan oluşuyor. 



 Diğer yandan Selimiye'de denize güzelleme yapmaktan daha kolay bir şey bulunamaz. Berrak suyun içinde türlü renkte balığı dalmadan görüyorsunuz. Küçük,sevimli hallerine  bakakaldığınız anda, hiç acımadan bir alınan bir ısırıkla tatlı rüyanızdan uyanıyorsunuz. Şaşkınlığı üzerinizden atınca bunlar harika seyahat anılarına dönüşüyor. 



Selimiye'de derin bir sükunet hakim, o nedenle acaba çarşı yok mu diye düşünebiliyor insan. Köyün girişinde marketlerin olduğu kısımda biraz dolaşınca Ege renklerine uygun dükkanlar bir bir sıralanıyor. Doğal taşlar, örgüler, seramikler, el emeği,göz nuru incik boncuk yaz renklerinde. Restoranlar genelde küçük, menüler her konuğu kucaklayalım tarzında "ne ararsan var" şeklinde değil. Yani mantıcı, balıkçı, tatlıcı, hamburgerci aynı bünyede buluşmuyor ki Ege'de az bulunur bir uygulama. Burada tipik Ege mezeleri ve balıklar sofraların baş tacı. Lakin yerel tatlar peşindeyseniz Losta Tatlıcısı'nı bulup,losta tatlısı yemek şart. Tatlıcıyı bulmak avuç içi köyde mesele değil de yaz günü şerbetli tatlı ağır olur sanıp dondurmaya yönelmek büyük hata. İncecik hamuru, keçi peyniriyle hazırlanmış içi, şerbetine katılan narenciye ile losta tatlısı, beklenmedik şekilde hafif ve lezzetli. Galip Usta'nın tarifleriyle hazırlanan Losta Tatlıcısı'nda her ürün doğal malzemeyle yapılıyor. Selimiye'de müdavimi olunacak bir yer varsa o da Losta Tatlıcısı! 
Diğer taraftan sosyal medyada çilekli limonatasıyla kalplere girmeyi başaran Paprika da ziyaretçilerin sevdiği mekanlardan.  Çilekli limonata deyip geçmeyin, üzerinde kocaman bir pamuk şekerle servis ediyorlar; limonata film yıldızı muamelesi görüyor. 

  

Selimiye'de bütün gün denize girilen iskeleden güneşe veda edebilirsiniz. Bu anlarda güneş kırmızı bir tülle örtülmüş gibi olur.  Kızıla boyalı gökyüzü yerini simsiyah fonda yanıp sönen binlerce yıldıza bıraktığında, aynı iskele üzerinde akşam yemeğine hazırlanırken bulursunuz kendinizi. 
Selimiye belki, artık köy olmayı geride bırakmak üzeredir ama "Ben Ege'yim" diye kulağınıza fısıldar. Ve Selimiye'den ayrılsanız bile bu ses hep aklınızda kalır. Müsait bir zamanda yine kavuşmak istersiniz...   


8 Temmuz 2018 Pazar

Mavi düşler Bodrum'una yolculuk...

Begonvillerle donatılmış beyaz badanalı evler, yelkenlerle donanmış engin mavilikler, yeşile sırtını dayamış cennet gibi koylar, hareketini asla yitirmeyen sokaklar… Gönlümüzü Ege’ye, yolumuzu ilham verici atmosferiyle Bodrum’a düşürmenin tam zamanı…
“İtalya’yı gör de öl derler. Yok canım; Bodrum ve kıyılarını gör ve yaşa” demiş Türk edebiyatının usta kalemi, adını Antik Çağ’ın Bodrum’undan alan Halikarnas Balıkçısı. Yıllar yılı Balıkçı’nın izinden Bodrum’un peşine düştü binlerce gezgin. En sonunda seyahatin vazgeçilemeyeni oldu ve zirveye yerleşti Bodrum… Dört mevsim gezginlerin uğrak yeri bu mavilerden mavi beğenmiş liman, ama şimdi Bodrum’la kıyılarını görmenin ve keyfini çıkarmanın en güzel zamanı. Mavi düşlerin gerçeğe dönüştüğü Bodrum bağrında kusursuz plajlar, eşsiz koylar saklıyor. Ama şehir merkezinin dinamizmine kendinizi kaptırdıysanız, Kumbahçe sahilindeki plajlardan birini tercih edebilirsiniz. Işıl ışıl sakin bir koyda, balıklarla birlikte yüzmek içinse şehir merkezinden birazcık yürüyerek Bardakçı Koyu’na uzanmak lazım. Bardakçı Koyu, Türk müziğinin efsane ismi Zeki Müren’le özdeşleşmiş bir nokta. Bir tarafı Bodrum Kalesi’yle diğer tarafı da yel değirmenleriyle kuşatılmış durumda olan Bardakçı’da Azka Otel’in mavi bayraklı kumsalı zümrüt yeşili sularla buluşmak için harika bir tercih olacaktır.

Son yıllarda Bodrum’un yükselen yıldızı olan Gümüşlük de denize girmek için oldukça ilginç bir alternatif. Gelin gibi süslü bir sahile sahip Gümüşlük. Su kabaklarıyla bezenmiş ağaçlar, nazar boncukları, mumlar, çiçekler Ege’nin kıyıcığında ziyaretçilerine farklı bir deneyim sunuyor. Gümüşlük’ü asıl özel kılan unsursa tarihi Myndos kentinin kalıntılarına ev sahipliği yapıyor olması. Öyle ki sahilden 150 metre uzaklıkta yer alan Tavşan Adası’na Antik Kral Yolu’nu takip ederek ulaşabilirsiniz. Binlerce yıllık bir yoldan denizin ortasındaki bir adaya yürümek kaçırılmaması gereken bir deneyim.





Halikarnassos’tan Bodrum’a…

Bodrum, yani çağlar öncesinin Halikarnassos’u, Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olarak kabul edilen Halikarnas Mozolesi’nin (Mausoleion) kenti. Bu sebeple dünyanın her yerinden gezgini tarifsiz güzellikteki coğrafyası kadar tarihi serüveniyle de kendine çeken tılsımlı bir yer. Her ne kadar günümüzde Halikarnas Mozolesi temel seviyesinde kalsa da (Anıtın bazı bölümleri, heykelleri ve kabartmaları günümüzde British Museum’da sergileniyor) gezginlerin ziyaret listesine girmeyi başarıyor. Bugün artık Bodrum’un sembolü haline gelmiş olan Bodrum Kalesi’yse çağlara meydan okuyan tavrıyla ziyaretçilerini başka dünyalara sürüklemeye devam ediyor. St. Jean Şövalyeleri tarafından 15. yüzyılın ilk yarısında yapılan kalede Halikarnas Mozolesi’nin parçaları da kullanılmıştır. Beş kulesi ve yüksek surlarıyla Ege’nin soluk kesen mavilikleri arasında yükselen kalenin içinde Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi görülebilir. Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi içinde gezerken Antik Çağ’da Anadolu kıyılarındaki gemicilerin izini süreceksiniz. Kalenin kulelerine tırmanmayı göze alırsanız Bodrum’un kendine has zarafetini seyretmeye doyamayacaksınız. Kalenin yarattığı mavilikler içindeki manzarayı uzaktan görmek istiyorsanız Bodrum Antik Tiyatro’yu mutlaka ziyaret etmelisiniz. Binlerce yıllık bir tiyatrodan mavilerin, beyazlarla bütünleştiği kent size bütün sırlarını verecek ve harika fotoğraflar çekeceksiniz.

Bodrum’un Paşa’sı olarak anılan, büyük sanatçı Zeki Müren’in hayatının son yıllarını geçirdiği evi de müzeye dönüştürülmüş durumda. Sanat yaşamından, gündelik hayatına Sanat Güneşi’nin yaşamına ışık tutan Zeki Müren Müzesi misafirlerini keyifle ağırlıyor.








Bodrum’da lezzete yolculuk…


Bodrum mutfağı kaçınılmaz olarak Ege’nin hafif ve taze lezzetlerine ev sahipliği yapıyor. Ege otlarının muhteşem tariflerle sunulduğu mezeler, deniz ürünlerinin geçit yaptığı iştah açıcı sofralar, bir Bodrum seyahatinin olmazsa olmazı. Güne taptaze bir limon bahçesinde başlamak için asırları devirmiş bir Bodrum evi olan Ha Lâ Bodrum’a uğramalısınız. Ha Lâ Bodrum’un huzurlu atmosferinde yapacağınız kahvaltıyla güne ferah bir başlangıç yapacaksınız.

Kabak çiçeği dolması, deniz börülcesi, fava, köpoğlu gibi Ege yolculuğunun olmazsa olmazı mezeleri Bodrum’da birçok restoranda rahatlıkla tadabilirsiniz. Ama Ege’nin bu klasik mezelerini binlerce yıllık Antik Kral Yolu manzarası eşliğinde denemek için Gümüşlük’te bulunan Myndos Restoran kesinlikle doğru adres. Burada günlük hazırlanan, mezeler ve balıklarla Ege’nin gerçekten tadına varabilirsiniz.
Bodrum seyahatinizde yeni lezzetler keşfedeceğiniz durak ise Marina’nın hemen girişinde yer alan Musto Bistro. Bodrum’un gözde mekanlarından biri olan Musto’da et ve balık ürünleri olağanüstü tariflerle hazırlanıyor. Soya soslu kalamar ızgara, közlenmiş patlıcan eşliğinde ahtapot ızgara, hurma püresiyle servis edilen kuzu sırt ızgara, kurutulmuş domates reçeli üzerinde kızarmış peynir topları Musto’nun alışılmışın dışında ama bağımlılık yaratacak tatlarından sadece birkaçı. 
Rengarenk çiçeklerin hüküm sürdüğü daracık Bodrum sokaklarında bu kentin ruhuyla bütünleşmiş bir yegane mekansa Avlu Bistro Bar. Avlu Bistro Bar, 160 yılı geride bırakmış bir Bodrum evinde hizmet veriyor. Klasikleşmiş Ege yemeklerini ve dünya mutfağının özel tatlarını misafirlerine sunan mekan atmosferiyle de keyifli anlar vaat ediyor.
Bodrum sahili irili ufaklı birçok işletme barındırıyor. Güneşin berrak sularla buluştuğu ve görüş açınızı Bodrum Kalesi’nin doldurduğu kısa molalar için ideal mekan Leman Kültür. Eğlenceli dekorasyonu ve mavinin her tonuna hakim lokasyonuyla Leman özellikle dondurmalı tatlılarıyla yazın hakkını veriyor.







Bodrum çarşıları


Bodrum çarşıları, pazarları hep enerjik, hep kıpır kıpır. Mozaik avizelerden, sokak ressamlarının manzaralarına, çinilerden el yapımı takılara Bodrum’da tezgahlar, vitrinler her zaman çok davetkar. Bölgenin hediyelik eşya pazarlarının hakimi, Bodrum’un simgelerinden biri olan yel değirmeni modelleri. Birazcık rüzgarda fırıl fırıl dönen beyaz yel değirmenleri Bodrum anılarınızı hep capcanlı tutacak objelerden. Bodrum’da kendinizi gerçek bir Bodrumlu gibi hissetmek istiyorsanız tamamen doğal ürünlerden ve el emeğiyle üretilen bir çift Bodrum sandaleti alabilirsiniz. Cumhuriyet Caddesi üzerinde bulunan BODRUM Sandalet, Antik Çağ’dan esinlenilmiş modelleriyle farklı bir alışveriş deneyimi yaşatacak.
Bodrum’da balıkçı ağlarına takılıp birer dekoratif öğeye dönüştürülen salyangozlar, deniz yıldızları ve mercanlar da tezgahlarda arzı endam ediyor. Ege’nin derin maviliklerinde gelişmiş bu tamamen doğal ürünler yabancı gezginlerin ilgi odağı. Denizle bu kadar iç içe bir memleketten iyot kokulu bir anıyla dönmek kim istemez?




Bodrum’da konaklama deyince:

Bodrum her bütçeye uygun konaklama alternatifiyle gezginlere pek çok seçenek sunan bir yer. Yaşanmışlığı olan yerlerden hoşlanıyorsanız 5 asırlık tarihi bir evde konaklamak harika bir seçenek. Marina’ya çok yakın bir konumu, mimarisi ve limon kokan bahçesiyle Ha Lâ Bodrum beklentilerinize fazlasıyla cevap verecek bir mekan. Şehirden çok uzaklaşmadan, beş yıldızlı otel konforunun pırıl pırıl kumsalla buluştuğu yer ise Bardakçı Koyu’nda yer alan Azka Otel. Gökkuşağının bütün renkleriyle uyanmak isteyenlerdenseniz Su Hotel Bodrum’a bir göz atmalısınız. Bodrum’un kalbinde yer alan Su Hotel, begonvillerin adeta dans ettiği bahçesi ve renkli tasarımıyla sizi neşeye davet edecek.





Tavsiyeler:


Bodrum coğrafi avantajıyla Türkiye’nin en güzel koylarına ve plajlarına ulaşılabilecek bir yarımada. Bodrum’un hemen her yerinden denize girmek mümkün. İnce kumların ayaklarınıza değdiği upuzun sahilleri yaz boyu dolup taşıyor. Seyahat programınıza bölgenin kuytu koylarını görmek üzere en az bir tekne turu alabilirsiniz. Tekneyle irili ufaklı Bodrum adacıklarına, elmas kadar parlak suların gözlerinizi kamaştıracağı burunlara, popüler plajlara ulaşabilirsiniz. Bodrum sahilinde günübirlik tekne turlarına katılabileceğiniz gibi, tekne kiralayıp kendi yolculuk planınızı da oluşturabilirsiniz.






Bodrum’da ulaşım:


Bodrum yaz aylarında oldukça kalabalık olan bir yer; bu nedenle trafik ve otopark sorunu yoğun biçimde hissediliyor. Araba kiralamak iyi bir seçim olsa da maalesef böyle zorlukları da olacaktır. Diğer taraftan kara ulaşımı pratik hale getiren unsur dolmuşlar. Neredeyse 24 saat dolmuş bulmak mümkün. Şehir merkezinden birçok yere rahatlıkla dolmuşlarla ulaşabilirsiniz. Yaz mevsiminde dolmuşların geçiş sıklığı da artmaktadır. Bodrum’da taksi kullanmak da bir alternatif ama çok pahalı olduğunu unutmayın!

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Her Daim Özlenecek Şehir: Çanakkale



Marmara’yı Ege’yle birleştiren, cazibesiyle dünyanın en ünlü destanına ilham veren, kahramanlarına müteşekkir olduğumuz, her mevsimin güzeli Çanakkale'yi anlatmaya devam ediyorum...


Kalbinden deniz geçen şehirler,  ozanların şiirinde, seyyahların güncesinde, komutanların gönlünde hep başköşede durur. Nadir bulunan güzellikler böyle yan etkiler yaratabilir (!) Brad Pitt’in Akhilleus olarak hafızalara çakıldığı gişe rekortmeni filmin atının önünden rüya gibi bulutlarla kaplı Boğaz’ı izlerken bu şehrin halet-i ruhiyeyi ters yüz eden semptomları bana da bulaşıyor.  Mitolojiler galaksisinden çıkıp, modern döneme kadar şöhretini bir an bile yitirmeyen Troya Savaşı’nı sembolize eden tahta at, bulutlu Boğaz sabahında fazlasıyla mitsel görünüyor.  Atmosferin etkisinden çıkmadan, konaklayacağım Büyük Truva Oteli’nin restoranında kahvaltı ediyorum.  Ardından tekrar Kordon’u adımlayıp tarihi saat kulesinin dibine varıyorum. Çanakkale’nin merkezini tanımak için yollara düşmüşseniz kesinlikle yürümek, yürümek, yürümek gerekiyor. 





Ayvalık’ın sarımsak taşından 1897 tarihinde yapılan saat kulesini merkeze alıp yönümü ona göre tayin ediyor, adresleri ona göre soruyorum. Farklı şehirlere gittiğim zaman navigasyondan ziyade, yerel halka adres sormayı tercih ediyorum. Bu hem biraz olsun sohbet ortamı yaratıyor, hem de bazen acayip komik anılar yaşamama sebep oluyor. Saat Kulesi ve çevresi capcanlı bir yer. Kulenin bir tarafı Kordon’a açılırken tam aksi istikamette yol alınca Çanakkale’nin tarihi sokaklarından biri olan Fetvane’ye çıkılıyor. Fetvane Sokağı taş binaları ve kahve kokusuyla hipnotize edici bir nokta. Söz konusu kahvenin karşı konulmaz kokusu olunca kendimi Han Kahvesi’nde buluyorum. Mor salkımların rüzgarda salındığı,ağaç gölgelerinde serinleyen, kendiliğinden nostaljik bir kahve.  İl Kültür Müdürlüğü’nden aldığım haritaları kurulduğum masama yayıp, kallavi bir Türk kahvesiyle anın tadını çıkarıyorum.  Aslında kolumdaki kadranda akrep ve yelkovan kovalamaca oynamasa bütün bir günü bu kahveye hibe edebilirim ama zamanım kısıtlı. Han Kahvesi’nden çıkarken girişin sağ tarafında yer alan Kepenek Keramik beni kendine çekiyor. Çömlekçilik ve her tür keramik bu şehrin tarihinin bir parçası. Kepenek Keramik’te Çanakkale’nin tarihinden esinlenilerek hazırlanmış çeşitli idoller, takılar, biblolar bulmak mümkün. Bu küçücük dükkana girer girmez raflardaki her şeye hayran olsam da keramikten üretilen Troya mührü replikasına adeta vuruluyorum.  Troya Antik Kenti buluntuları içindeki ilk yazılı belge olan Luvi dilindeki mühür, M.Ö. 12 yüzyıla tarihleniyor. Kepenek Keramik’te benim beğendiğim mühür madalyon olarak tasarlanmış. Madalyon uygun kordonla birleşip, boynumda yerini alınca, kendimi Toya’nın sahibi gibi hissediyorum. O meşhur lafta dediği gibi “Mühür kimdeyse Süleyman O’dur” değil mi ama? 


Yeniden Fetvane Sokağı’na inip, köşedeki Kent Müzesi’nin kapısını aralıyorum. 1800’lü yılların başından kalma bir yapıda kurulmuş olan müze aynı zamanda bir kültür merkezi olarak düzenlenmiş. Giriş katında güncel sergiler gerçekleştirilen müzenin diğer bölümlerinde şehrin sosyal hayatından,tarihinden, anılarından kurulu sabit bir sergi alanı bulunuyor. Yeniden sokağa çıkıp Yalı Camii’ne, çevresindeki kahvelere, manzaranın en afilisine dalıyorum. Birkaç sokak sonra o meşhur türküdeki yürek burkan Aynalı Çarşı’yla göz göze geliyoruz. İki caddeyi birbirine bağlayan çarşı bugün hediyelik eşya dükkanlarına ev sahipliği yapıyor. Kulaklarımda o duygulu türküyle Çanakkale Boğazı’nın en dar bölümünde gemileri selamlayan Çimenlik Kalesi’ne yürüyorum. Çimenlik ya da Kale-i Sultaniye bugün savaşın akışını değiştiren kahraman Nusret Mayın Gemisi’ni de içine alan bir Deniz Müzesi’nin bünyesinde. 




Deniz kokusunu içime çeke çeke şehir haritasında işaretlediğim, adı Troya Antik Kenti’yle özdeşleşen Manfred Osman Korfmann’ın adını taşıyan kütüphanede soluğu alıyorum. Korfmann Kütüphanesi Surp Kevork Kilisesi’yle sırt sırta vermiş bir yapı. Bir zamanlar kilisenin Sıbyan Mektebi olan kütüphanenin raflarını Korfmann’ın ve başka bağışçıların kitapları süslüyor. Tarihin ve kültürün şehri, o kadar çok rengi saklıyor ki birkaç sokak ötede şehrin sinagogunun zilini çalarken buluyorum kendimi. Kısa bir ziyaretin ardından  hafifçe başlayan yağmur tenime serin bir ürperti serpiyor. Kordon’u takip edip alameti farikası seramik olan şehrin Seramik Müzesi’ne sığınıyorum. Fatih Sultan Mehmet devrine kadar uzanan bir seramik üretimi mevcut bu topraklarda. Seramik öylesine ciddi bir iş ki koca şehre adını bile vermiş zaman içinde. Bugün Seramik Müze’si olan yapı Tarihi Er Hamamı’nın dönüştürülmesiyle ortaya çıkmış.  


Her şehrin hikayesi  vardır ya işte şimdi Çanakkale’nin hikayesinin peşine düşme zamanı. Homeros’un dilinden çıkıp, bugüne dek bir an bile şöhretini yitirmemiş tanrıları, kahramanları ve fanileriyle gizemli bir çağa açılan Priamos’un Troya’sının çağrısına kapılmamak olanaksız. Hele 2018 Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından,Troya Yılı ilan edilmişken Troya’ya dokunmak ayrı bir haz. Priamos’un hazinelerinden, mağrur ve kahraman Hektor’un, Akhilleus’la mücadelesine bir efsanenin doğduğu toprakları görmek gerçekten heyecan verici.   





Troya Çanakkale’nin en büyük hazinesi ama tek değil. Ezine ilçesinde yaklaşık 400 hektar üzerine kurulu bir Alexandria Troas var ki bu kadar göz önünde olup, namı az bilinir olsun, inanılır şey değil. Günümüzde yeşilin kamuflajıyla büyüklüğünü anlayamayıp,yanından geçip gidebilirsiniz. Ama yapmayın, tabelanın çığlığına kulak verin ve devrinin en parlak ticaret şehrini görün. Anadolu’nun en büyük antik kentlerinden biri olan Alexandria Troas ,Büyük İskender’in komutanlarından Antigonos tarafından kurulur.









 Birkaç yıl sonra yine İskender’in valilerinden Lysimakhos devreye girip şehrin adını İskender’e övgü olarak “Alexandria Troas” yapar. Gün gelir I. Konstantin bu şehri Roma İmparatorluğu’nun başkenti yapmayı bile düşünür.  Fakat başkent olma onuru Konstantinopolis’e (İstanbul) sunulur. Belki de Troas’ın kaderi o gün değişir, tarih küllerini savurdukça savurur.  Alexandria Troas’ı gezmeye, öyküsünü dinlemeye doyamasam da bölgeye çok yakın bir antik taş ocağına gitme fikrine tereddütsüz “evet” diyorum.   Neandria Kestanbol Antik Taş Ocakları’ndaki manzara karşısında nutkum tutuluyor. 2800 yıl önce terk edilmiş bir granit yatağı burası. Biçim verilmiş, yola çıkmaya hazır devasa sütunlar boylu boyunca yatıyor önümde. Zeytin ağaçları altında uzanan granit sütunlar trajik ama bir o kadar görkemli bir sahnenin ezeli ve ebedi oyuncuları gibi geliyor bana.  Buraya ilk defa gelmeme hayıflanıyorum. Çanakkale’ye bir kez daha hayran oluyorum…