13 Temmuz 2012 Cuma

Titanik Sualtı Kültür Mirası Listesinde


Titanların sonu…

Dev transatlantiklerin en üstün araçlar sayıldığı çağın en muazzam gemisiydi Titanik . Aslında bu yüzen ilah, üç kardeşten biri olarak tasarlanmıştı: Olimpik (RMS Olympic), Titanik (RMS Titanic), Gigantik (RMS Gigantic)*. Üç isim de bilinçli bir tercihi yansıtıyordu; Akdeniz mitoslarının kusursuz öğeleri transatlantiklerde vücut bulacaktı.


                                 Resim:http://www.titanicuniverse.com/
                                          Titanik Southampton'dan ayrılmadan önce

 Titanik adını, Akdeniz mitolojisinin acımasız ve dehşet verici görünümleriyle nam salan Titanlar’ından almıştı. Babasını öldürüp, evlatlarını yutarak iktidarı ele geçiren görkemli Kronos en ünlü Titan’dı. Kronos’u ve kardeşi diğer Titanlar’ı alt eden ise oğlu Zeus olmuştu. Zeus başta babası olmak üzere Titanlar’ı toprağın altında hapsetti. İktidarı Olimposlu üçüncü kuşağa kaptırsa da bu tanrıların, zarafeti ve ölçüleriyle o güne kadar hayali bile çok uzak olan bir geminin adı olması şaşılacak bir şey değildi.

Resim: Düşen Titan, Thomas Banks (1735-1805), Kraliyet Sanat Akademisi, Londra

Antik Çağ’ın görkemli tanrı neslinin adını taşıyan bu dev transatlantik görenlerin bütün beklentilerini karşılıyordu. 269 m uzunluğuyla baş döndürüyor, 3547 yolcu kapasitesiyle rekor kırıyor, üstelik dekorasyonu ve teknolojik donanımıyla sarsılmaz bir güven sunuyordu. 

                                  Resim:http://thecanadianencyclopedia.com/articles/titanic
                        İlk seferini yapacak olan Titanik'in White Star Line tarafından verilen ilanı.

Titanik'in Sonu…

14 Nisan 1912’de Titanik, Kuzey Atlantik’in öldürücü soğukluktaki sularında kayboldu.  Teknoloji, ihtişam, konfor, güç ve prestij bileşimi olarak 26 ayda yapılan gemi birkaç saat içinde tarihin en trajik sembollerinden biri oluvermişti. 

Resim: http://www.popartuk.com/education/titanic-tragedy-gn0658-poster.asp
                           White Star Line'ın bütün inkarına karşılık New York Times geminin akıbetini ilk yazan gazete oldu

Yola çıkışından batışına kadar olan süre için binlerce senaryo yazıldı. Kurtulan kazazedelerin 162 tanesi New York ve Londra’da ciddi biçimde sorgulandı. Ne yazık ki yolcuların felaketle ilgili verdiği ifadeler de birbirini tutmuyordu. Kimilerine göre Titanik buz dağının verdiği hasarla su almış, önce yükselmiş ve sonra da ortadan ikiye ayrılmıştı. Diğer bir grup ise geminin bir bütün olarak battığında ısrarcıydı.  1985 yılına kadar geminin bütün olarak battığı kabul gördü. Yine de bu trajedinin kendi mitoslarını yaratmaya başlamasına engel olamadı...

Gemisiyle kaybolan kaptan…

Saatte 40 km hızla seyreden gemiye gün içinde beş buz uyarı mesajı gelmişti. Yani Titanik sanılanın aksine süratli değildi. Hatta bazı kazanları yakılmamıştı bile.  Kaptan Edward J. Smith çağı için bulunmaz tecrübede bir deniz adamıydı.

Resim http://www.modestoradiomuseum.org/titanic.html
                                          Titanik'in Kaptanı Edward John Smith 
Büyük kardeş gemi Olimpik’in de ilk seferi Smith’in yönetimiyle gerçekleşmişti. Dünyanın en büyük gemisiyle yapacağı bu ilk seferden sonra emekli olmayı planlıyordu.  Aslında Smith zamanın gemicilik kurallarını harfiyen uygulamıştı. Mevsim itibariyle eriyen buzulların su üzerinde fazla olacağını hesaba katarak rotasını oldukça güneye kaydırmıştı.  Ayrıca buz sahasında gemiyi yavaşlatmamak da 1900’lerin başında deniz kurallarından biriydi. Amaç bu tehlikeli alanı mümkün olduğunca çabucak geçmekti.  Dolayısıyla geminin seyri ‘normal’ kaptanın planı ‘tutarlı’ görünmekteydi.

Titanik yapım aşamasında

Titanik’de yok yok ama…

Titanik’deki diğer bir acıklı hikaye filikalarla ilgili olandır. Gerçekten de yolcu kapasitesine göre filika sayısı komiktir.  Gemideki herkesin hayatta kalabilmesi için toplamda 51 filikaya ihtiyaç vardır ama sadece 16 filika ile yola çıkılmıştır.  Bu bizim içinde bulunduğumuz zaman diliminden ciddi bir ihmal gibi görünüyor olsa da Titanik’te dönemin yasalarına göre olması gerekenden 4 filika fazla olduğunu belirtmekte fayda var.
Bir sürü olumsuzluğun yanında Titanik’te alarm sistemi yok! 10000 ampul ile aydınlatılan gemide, anons sistemi olmadığı gibi, çan benzeri el yordamıyla kullanılabilecek araçlar da bulunmuyor.** Yani gemi personeli bütün yolculara tek tek haber vermek zorunda.

Kusursuz batık…

Gerisini zaten biliyoruz. Gemi kimilerine göre teknik kusurlardan, kimilerine göre çarpma sonrası yanlış strateji uygulanmasından, kimilerine göre de bağlı bulunduğu White Star Line şirketinin para hırsı nedeniyle sulara gömüldü. 

Resim: 1943 tarihli Titanik filminin afişi

Batışı öylesine spekülatif bir hal aldı ki 1514 kişiye mezar olan Titanik, 20. yüzyılın popüler kültürü içinde sarsılmaz bir yere sahip oldu.  Defalarca yüksek bütçelerle filme alındı ve her seferinde bu filmlerin galasına katılacak bir ‘Titanikzede’ bulundu.

Atlantik’te geçen bir asır…

2012 ise Titanik için başka bir anlam ifade ediyor. Batışının yüzüncü yılında basında kazanın trajik boyutu, yolcuların hazin sonu ve geminin her şeyin önüne geçen görkemi uzun uzun anlatıldı.  Belgesel filmler güncellenerek yeniden gösterildi. James Cameron 1997 tarihli meşhur filmini sualtı görüntüleri ile zenginleştirip 3D olarak sundu.

                           Resim:http://www.photoontour.com/Misc_HTML/news/page/131.htm
                                                     Atlantik Okyanusu'nun süslediği Titanik

Ama en önemli adım UNESCO’dan geldi. Birleşmiş Milletler’in kültür alanında faaliyet gösteren birimi UNESCO’nun 2001 yılından bu yana yaşam varlığının önemli zenginliği olarak su altı mirasını korumaya yönelik bir sözleşmesi var.  Titanik, 15 Nisan 2012’den itibaren yani batışının 100. yılında 2001 tarihli Sualtı Kültürel Mirasını Koruma Sözleşmesi kapsamına alındı.  Sözleşme yalnızca 100 yılı aşkın bir zamandır sualtında kalan gemileri kapsıyor.

                           Resim: http://en.citizendium.org/wiki/File:Robert-ballard-titanic.jpg
                                                 Titanik'e ilk inen kaşif Robert Ballard

Kanada açıklarında 4 km derinlikte yatan Titanik,1985 yılında kaşif Robert Ballard tarafından bulundu.  Ballard’ın açtığı yol meraklılar ve işin gerçeği daha çok yağmacılar için enkazı hedef haline getirdi. UNESCO’nun verilerine göre 1985’den itibaren Titanik’e 800’e yakın dalış yapıldı. Bu dalışların sıradan ekipman ve herhangi bir dalgıcın kendi başına üstesinden gelemeyeceği bir serüven olduğu düşünülürse Titanik’in batık olarak taşıdığı değer anlaşılabilir. Zaten suyun dibine inen hiç kimse de eli boş dönmedi. Bugüne kadar enkazdan 5000’den fazla parça karaya çıkartıldı; karşılığında enkaza her nevi atık ve çöpleri kaldı. Bütün bu olanlar göz önüne alındığında batığa uluslararası bir koruma sağlanmasının ne kadar önemli olduğu anlaşılabilir. 
'Sualtında duracağına karaya çıkartalım' diyenler olabilir. Ancak sualtı batıkları suyun içinde ne kadar kalırlarsa o kadar uzun ömürlü oluyor. Bunlar karaya çıkartıldığında sualtındaki ortama yakın bir çevre yaratmak gerekiyor. Aksi halde kısa sürede çürüyüp gidiyor. Dolayısıyla Titanik'i bozmadan bulunduğu derinlikten çıkartıp sergileme şansı maalesef yok. Dev enkaz battığı yerde, bütünlüğü bozulmadan denizin izin verdiği zamana kadar varlığını sürdürecek.


Amerika’da müzayede, İrlanda ve Kanada’da anma…

Ve tüm zamanların en ünlü batığından çıkartılanlar, Titanik’in batışının yüzüncü yılı nedeniyle Amerika'da müzayedeye çıkarıldı. Müzayede de satılacak eşyalar arasında neler yok ki; geminin teknik aksamından parçalar, porselenler, mücevherler, orijinal yolcu bileti, yemek menüsü, gözlük gibi kişisel eşyalar, yemek takımları ve daha bir sürü şey. 

Resim:http://news.monstersandcritics.com/usa/features/article_1684252.php/Titanic-Auction-Pictures?page=5
 Titanik'in bağlı olduğu White Star Line şirketinin logosunu taşıyan fincan ve tabak 

Bütün bu sayılanlar rekor fiyata alıcı bulurken Titanik’in son yaşam belirtilerinden biri olan ‘Bir buzdağına çarptık’ yazılı telgraf ile kazazedeleri kurtaran, Carpathia gemisinin kaptanın tuttuğu not defteri bir yemek menüsü kadar etmemiş. Koleksiyonerler beni hep şaşırtmıştır zaten! Müzayededen çıkan sonuçta da görüldüğü gibi 100 yılda insan hayatının ederi pek değişmemiş.
Amerika’da müzayedeler düzenlenip, milyon dolarlar havada uçarken, İrlanda ve Kanada’da ölen 1514 kişi için anma etkinlikleri düzenlendi. Kiliselerde, gemilerde ve mezarlıklarda toplanan insanlar Titanik'le sulara gömülenleri selamladı...





Meraklısına öneriler: Titanik'le ilgili basılı yayın çok fazla var. Fotoğraf kalitesi açısından Boyut Yayın Grubu'nun kitabı tatmin edici olabilir. 'Ben filmde ağlamaya doyamadım' diyenlere gerçek kazazedelerin anılarının da yer aldığı CNN Türk'te 100. yıl münasebetiyle yayınlanan belgeseli öneriyorum. Teknik açıdan daha fazla bilgi edinmek isteyenlere National Geographic ve History Channel'ın Titanik belgesellerini tavsiye ederim. UNESCO'nun Sualtı Kültürel Mirasını Koruma Sözleşmesi hakkında detaylı bilgi için UNESCO'nun sitesine uğrayabilirsiniz.




*Gigantik (RMS Gigantic) adlı üçüncü geminin , Titanik’ten hemen sonra yapılması planlanmış. Fakat Titanik’in batması nedeniyle yapımı başlayan gemiye Britanik (RMSH Britannic) adı verilmiştir.  
**Titanik'te yalnızca gözcülere ait çan bulunuyordu.

1 Temmuz 2012 Pazar

Antik Çağ’dan Günümüze: Beyaz ten…Bronz ten…Derken…

“Dalgalı denize atar atmaz onları
Gittiler engine doğru uzun zaman.
Ak köpükler çıkıyordu tanrısal uzuvdan:
Bir kız türeyiverdi, bu ak köpükten.
Önce kutsal Kythera'ya uğradı bu kız,
Oradan da denizle çevrili Kıbrıs'a gitti
Orada karaya çıktı güzeller güzeli tanrıça,
Yürüdükçe yeşil çimenler fışkırıyordu
Narin ayaklarının bastığı yerden.
Aphrodite dediler ona tanrılar ve insanlar,
Bir köpükten doğmuş olduğu için.” Hesiodos / Theogonia


Filippo PARODI / Aphrodite (Venüs)/ 1680
Böyle anlatıyor ünlü ozan Hesiodos, aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite’in doğuşunu. Herkes böyle doğuştan Aphrodite gibi  ‘mükemmel’ olamadığından çareler aramış insanlar, en çok da kadınlar daha güzel olmak için.

Altın renkli ve yanmamış tenleriyle Mısır’ın soyluları…

 İlk olarak  ‘şeytan alameti’ olarak görülmüşse de güzellik sanatı, Antik Mısır’da ilk olarak din adamlarıyla meşrulaştırılır. Önceleri rahipler sınıfı sır gibi saklar yüzlerine ve bedenlerine uyguladıkları formülleri. Sonra soylular sınıfı bu formüllerin peşine düşmüş 'Para bizde, asalet bizde, güzellik de bizim olmalı' diyerek herhalde. 
Rahiplerin derdi en kutsala beğendirmek olsa da kendilerini; nihayetinde sır falan kalmaz, öğrenilir güzelliğin formülleri. Rahipler ve onların çevresindeki bu varsıl kesim bir anlamda dinin bir göstergesi olarak geniş kitlelerden daha görkemli olmaya başlar. 
Ve MÖ 2500 civarında cilt renginin beyaza çalması önemli bir farkın göstergesi haline gelir. Bu önemli ayrımda güneşten yanan ten, sokakta çalışan adamın alametiyken; akça pakça güneş görmeyen ten evde oturan, bir anlamda çalışmaya ihtiyacı olmayan insanın, özellikle kadının alameti olur.  M Ö 2500’lerde başlayan bu sınıflandırma neredeyse hiçbir taviz vermeden 20. yüzyıla kadar anlamını yitirmez. 


III. Tutmosis Kabartması / Mısır Sanat Müzesi Luksor
Mısırlılar bu dönemde uzun ve meşakkatli bir temizlenme sürecinden sonra vücutlarını sarı bir aşıboyasıyla renklendirirler. Adeta altın birer heykele dönüşen bedenlerde, yüz ve gövdede ki damarlar mavi renk ile belirgin hale getirilir.  
Cildin dış etkilerle renklenmesi, kendini sorgusuz sualsiz ele veren bir sosyal konum ifadesi olarak kısa sürede kanıksanır. Altın sarısı ve yanmamış ten Antik Mısır’da en geçerli kartvizit olarak kendini gösterir. (Tabii kast edilen bir Mısır  insanının  olabileceği kadar beyazlıktır.)

Yunan kadının beyazlama çabaları…

Bir erkek demokrasisi olarak Antik Yunan’da da güzel olma çabası en başta dehşetle kınanır. Bunda güzeller güzeli Aphrodite’in ‘Pandemos’ * sıfatının ve güzelliği de tekelinde bulunduran tehlikelerin tehlikelisi Pandora’nın da etkisi olması muhtemeldir. 
Kısacası Yunan kadını kocasıyla baş başa kalmadığı her an, dönemin heykellerinden bile solgundur. Her türlü süslenme girişimi Helenistik döneme kadar fahişelik ile bir tutulur. 
Helenistik dönem ise Yunan kadını bembeyaz olmayı kafaya koyar; böylece kadınlar arasında üstübeç (psimuthion)** ya da alçı, tebeşir benzeri maddeleri kullanma modası başlar. Bu beyazlığı destekleyen maddelerin sürekli kullanımı sonucunda ortaya çıkan cilt kusurları, dişlerin kararması ve hatta dökülmesi, sinir sistemini bozması gibi etkiler de Pandora’nın sinsiliğine ve Aphrodite’in hafif meşrep doğasına bağlanmış olmalıdır.  


Üç Güzeller / M.Ö. 2. yüzyıl / Roma Kopyası Yunan Heykeli / Louvre  M. 
Bu arada erkeklerde de mermervari beyazlıkta tenler at başı gider. 
Hele bir de bahsettiğimiz erkek, bir kadına aşıksa, bembeyaz, solmuş bir tene sahip olması kesinlikle tavsiye edilir.
 Aşık bir erkek solgun beyaz teniyle göz dolduracağından bu bir moda değil, neredeyse bir gerekliliktir. 

 Ortaçağ'ın yasağı...Rönesans'ın vazgeçilmezi...

Yeni dinle birlikte güzellikle ilgili birçok şey direk şeytan işareti olarak algılanır. Ortaçağ’a gelindiğinde değil üstübeç, banyo bile yasaklanır! Yasak olmasına yasaktır ama gizliden gizliye bazı alışkanlıklar az da olsa devam eder. Bu dönemde beyazlamak uğruna üstübeçle sağlıksızlaşan, cildi günden güne katranla kaplanan kadın ise olsa olsa şeytanın biçimlenmiş halidir!
Rönesans’ta beden bir sanat eseri gibi algılanır. Güzellik kesin, matematiksel formüllere bağlanır. Mükemmel bir beden, yedi, dokuz ve üç kanonuna aykırı olmamalıdır. İşte burada kadına ait üç beyaz devreye girer. Bu üç beyazdan en önemlisi güneş görmemiş tendir. 


S. BOTTICELLI/ Athena ve Kentaur /1482 / Galleria Degli Uffizi
Beyaz ten Rönesans’ta en olmazsa olmaz güzellik ölçüsü olarak yerini sağlamlaştırır. Gerekirse vücudun görünen her yeri üstübeç gibi beyazlatıcı maddelerle kaplanır. Cildin beyazlatılması umuduyla envai çeşit bitki ve kimyasal karışımla ovulur. Erkekler de bu dönemde cildi beyazlatan ürünler kullanmaya başlar. Ancak erkek kullanımında, sınıfsal ayrıma vurgu yapmak ön plandadır. Geniş kenarlı şapkalar bu dönemde ciddi bir atılım yapar. Şapkanın aksesuar olması yanında güneşe karşı verdiği mücadele de keşfedilmiş olmalıdır.   

Maskeyle korunan beyaz ten...

Barok dönemde güneşten korunmak esastır. Beyazlık halen asaletin vazgeçilmezidir. Şapkalar ve hatta gündüz gezilerinde takılan maskelerle güneş ışıklarına geçit verilmez. 
18. yüzyılın sonuna doğru kozmetik ve diğer beyazlatıcı uygulamalardan uzaklaşılır ama beyazlık tamamen terk edilmez. Yalnızca doğal beyazlık daha geçerli kılınır.  


J.H.FUSELI / Genç kadın portresi / 1781 
 Romantizmin etkisiyle yüzyılın ortalarından itibaren ‘hastalıklı solgunluk’ dönemi başlar. İnsanlar veremliler gibi sağlıksız görünmeyi yeni güzellik anlayışı olarak benimser. Ressamlar bu hastalıklı görünen kadınları zevkle betimlerken, şairler güzelliklerini yüceltir.
19. yüzyıla gelindiğinde dönemin yenilikçi etkileriyle idealize güzellik ölçütlerinden neredeyse tümüyle vazgeçilir. Fakat halen aristokrat kesim güneşten korunmak ve çeşitli karışımları cilde uygulamak suretiyle beyaz kalmakta ısrarcıdır! 

P.P. PRUD'HON/ İmpratoriçe Josephine /1805 / Louvre M. 

Hatta Napoléon’un gözdesi Josèphine’in solgunluğundan dehşete kapılıp ona ‘Allık sürün Madam. Cesede benziyorsunuz!’demişliği bile vardır.
        
Beyazlığın terk edilişi  ve bronzluğun zaferi...

20. yüzyılın ilk çeyreğinde üstübeç yasaklanır. İş hayatında ve toplum içinde konumu değişmeye başlayan kadın, değişen dünya ile denize girmeye, açık havada spor yapmaya başlar. Böylece güneşten kaçmamayı da öğrenir.


Avusturalya kadın yüzme takımı/ 1919
Hep anlatılan bir hikayeye göre:  Coco Chanel bir arkadaşının sayfiye evinde havuz başında uyuyakalmış ve uyandığında güneşten yandığı için de bronz ten Paris’te moda olmuştur. 
Coco’nun işini şansa bırakmayacak bir mizacı olduğunu düşündüğümden, bunun bir tesadüfi hareket olmadığına eminim . Her şeyden önce Coco dünyanın değiştiğini ve kadının da bu dünyada yerini alması gerektiğinin bilincindeydi.
Ayrıca bronzlaşmayı desteklemesinde büyük olasılıkla Fransız Rivierası’nda açtığı ikinci mağazasının gelirleri ile ilgili ciddi planlarının da etkisi vardı. Planı kaçınılmaz biçimde başarılı oldu. Bir anlamda  Paris’teki müşterilerini yazlık alana çekmenin cezbedici yolu güneş banyosundan geçiyordu da diyebiliriz.   



Bir film yıldızı /Brigitte Bardot, Kirk Douglas / 1953 / Cannes 
Böylece güneşte yanmak kısa sürede popüler hal aldı. 
Tarihin en uzun süre moda olan akımı beyaz ten, güneşin kavuruculuğuna teslim edildi.  Ortaya çıkan karamelize renkler başta kadınlar olmak üzere herkesi cezbetmeye yetiyordu.
 Özellikle varsıl kesim arasında güneşin altında başka bir şey yapmadan uzanmak yine bir sınıf göstergesi olarak öne çıktı. 
Artık beyaz ten terk edilmiş ancak kösnüllüğün başka bir ifadesi olarak kapitalizm bronz teni keşfetmişti. Porselen beyazlık, bronz tene dönüşmüş, renk değişse de içerik aynı bırakılmıştı.
 Bu keşifte malum ayrım o kadar belirgindi ki çalışan kişinin güneş yanığı hor görülmeye devam etti. Aslında ülkemizde 'amele yanığı' olarak nitelediğimiz durum da bu hor görmenin bir parçası olarak kabul edilebilir.



Cannes Film Festivali için hazırlanmış Ambre Solaire spotu / 1950
Bronzlaşmanın bir moda halini almasının akabinde güneşin zararlı etkileri de keşfedilir. Güneşin, cildin kendi doğasından kaynaklanan yaşlanmayı hızlandıran ve süreci kısaltan bir düşman olarak belirlenmesi bronzlaşma modasını tıpkı üstübeç de olduğu gibi durduramaz. Ancak gelişen teknoloji devreye girer. 1936’da Ambre Solaire, güneş altında bol vakit geçirme fırsatı olan refah düzeyi yüksek Fransızlar’ın imdadına yetişir. Yine de güneşlenme konusunda tam bir aydınlanma yaşanamaz. Bu arada tek parça mayolar bikiniye dönüşür. Zaman içinde çıplaklar kampı fikriyle bütün beden güneşe sunulur.
Güneşin zararlı etkileri büyük kitlelerce asla tam anlaşılamaz. 
Elbette güneşin altında geçirilen zamanın insanın pozitif duygularıyla da ilgisi vardır. Bu mutluluğun, bedenin güneş altında kaldığı süre boyunca endorfin salgılamasıyla ilişkisi olduğu sanılmaktadır. 
Ayrıca sanılanın aksine güneş vücutta D vitamini üretmez. Ancak güneşin morötesi B (UVB) ışınları vücuttaki D vitaminini aktif hale getirir. Yine de bu morötesi ışınlara çok güvenmemek lazım...
Yaşadığımız güneş yanıklarını , deri yaşlanmasının artmasını, kırışıkların derinleşmesini, güneş çarpmasını, cilt kanserini,…morötesi ışınlara borçluyuz. 
Morötesi A (UVA) ışınların ise 20 yıl öncesine kadar daha masum olduğu düşünülüyormuş ama o kadar da masum değilmiş. Bütün enlemlerin aldığı Morötesi A ışınları alt deriye kadar yıl boyu etki edebilmesiyle, cildin bağışıklık sistemine çomak sokan, güneş alerjilerinin nedeni ve yine cilt kanserinin nedenlerinden biri olarak görülmekte.
Bu arada dünya üzerindeki birçok insanın aksine insan derisinin hafızası mükemmel çalışıyor. Deri, yaşadığı iyi ve kötü hiçbir şeyi unutmuyor. Güneş yanığı da bunlardan biri. Ve sıklıkla buna maruz kaldığında kendini savunamaz hale gelebiliyor. 
Uzmanlar sadece güneşli yaz günlerinde değil, yılın her günü, havanın her durumunda cildi korumanın esas olduğunda hemfikir. Cildi hem korumak hem de dirençli hale getirmek için birçok yöntem var ama bunlar içinde yaşadığımız mevsimde her gün başka bir gazetenin malzemesi olduğundan ben aktarmayacağım.   
Ülkemizde güneşten korunmak çok yaygın bir durum değildir. 
Öyle ki ören yerlerinde eldivenli, şemsiyeli, şapkalı, yüzleri, boyunları kapalı Uzak Doğulu gezginleri gördüğümüzde çoğumuz garipseriz.
 Biz şort, askılı bluz ve dört tarafı açık sandaletimizle püfür püfür gezerken bu birbirinden ayırt edemediğimiz milletlerin insanları kendilerine eziyet ederler bizim gözümüzde. 
Güneş lekelerini ciddi problemler olarak gören ve cilt sağlığına öncelik tanıyan Japon, Çin ya da diğer herhangi bir Uzak Doğulu’nın gözünden bakıldığında ise biz toplu intihar grubuyuz herhalde. Ayrıca Uzak Doğu'da birçok insan için halen beyaz tenin bir soyluluk ifadesi olduğunu da belirtmekte fayda var. Bir taşla iki kuş vuruyorlar yani. 


 


*Aphrodite Pandemos: Baştançıkarıcı tanrıça, orta malı, Aphrodite’in hafif meşrep yönüne vurgu yapan niteliği.

**Üstübeç: Kurşun karbonat içeriği olan ve zehirli olması nedeniyle harici kullanılan pigment. 




















23 Haziran 2012 Cumartesi

Giovanni Scognamillo “Bir Levanten Şövalye”


Bir kitapçıda dolaşırken bir kitap geçti elime. “Giovanni Scognamillo Kitabı” diyor kapağı. “Bir Levanten şövalye” diye de ekliyor. Kafamda ziller çalıyor; bir adamın hem levanten hem şövalye olması beni ilgilendiren bir durum ama ben bu adamı tanıyorum. 


Aklıma birkaç yıl önce yine bir kitapçıda rastladığım “Erotik Türk Sineması” isimli kitap geliveriyor:  Mor kapaklı kitabın kapağında Seyyal Taner baygın bakışlarla arz-ı endam ediyor. Kitabın iki yazarından biri bahsi geçen ‘levanten şövalye’. Benim kitapla büyük ölçüde ilgilenmem Seyyal Taner’in erotik sinema içindeki yerinden habersiz olmamdan kaynaklanıyor.


Neyse elimdeki kitaba dönüyorum: Sayfaları karıştırıyorum 1926’ta Beyoğlu’nda başlayan bir hayat. Dönemin sosyal ortamı, sinema, canavarlar, vampirler, azınlıklar,.. Kitapta yok yok fazla düşünmeden alıyorum.
II. Dünya Savaşı yıllarında karneyle ekmek kuyruğuna giren bir çocuğun kitabı bu. Çaya şeker yerine kuru üzüm atılarak tatlandırılan yokluk İstanbul’unu ilk ağızdan dinliyorsunuz. 

Sinema, aile, çocukluk,..

Dürüst bir anlatımla karşı karşıyasınız. Sakınmadan anlatıyor. Dayı İzmir’de denize dökülmüş, baba eşi ile kendisinin alyanslarını Mussolini hükümetine hibe edecek kadar İtalyan milliyetçisi. Anne dansçı olmak istiyor ama baba ile evlenince hayatı başka bir yönde gelişiyor.

Giovanni Scognamillo annesi ve babasıyla İstiklal Caddesi'nde.

Başta baba olmak üzere ailenin işi sinema. İspanyol Musevi’si enişte çeşitli film şirketlerinde çalıştıktan sonra Atlas Sineması’nı yönetmiş. Baba da Elhamra Sineması’nda değişik pozisyonlarda görev aldıktan sonra zaman içinde yönetici olmuş. Anne, sessiz sinema döneminde görüntüler arasında bulunan açıklama yazılarının Fransızca metinlerini hazırlıyormuş. 
Hani Martin Scorsese’nin Hugo’sunda Georges Méliès’nin çektiği bazı siyah- beyaz filmlerin kare kare elle boyanmak suretiyle renklendirilmesi anlatılmıştı ya işte vaktiyle Türkiye’de bu işi yapanlardan biri anne Elisabetta’ymış.    

Giovanni’ye gülümseyen Atatürk…

Anne oğlun Atatürk’le anıları da var. Asmalımescit’te oturdukları dönemde yani Giovanni 4-5 yaşlarındayken gerçekleşiyor olay. Anne oğul Asmalımescit’te kalabalığın içinde ilerlemeye çalışıyor. Kalabalıkta subaylar da var. Bir subay onları durduruyor. Redingotlu yakışıklı adamı görünce genç anne ‘Ekselans’ diyebiliyor şaşkınlıkla. ‘ Buyurun Madam’ diye karşılık veriyor Atatürk eğilip yol verdiği Elisabetta ve Giovanni’ye. Üstelik bu anne oğlun Atatürk’le tek karşılaşması değil. Diğer karşılaşma denizin ortasında ve Florya sahilinde geçiyor ama bunda detaylar kitapta:)
Giovanni Scognamillo,  10 Kasım 1938 için ‘ Çocukluğumun en acı günlerinden biriydi’ diyor. Dolmabahçe’de başta kendisi ve ailesi olmak üzere gözyaşları içerisinde binlerce kişi ve korteje el sallamasını anımsıyor.   

Okul, aşk, sinema ve sansür…

Bütün bunlar olurken Giovanni için sinema bir oyun ve çalışma alanı oluyor. İlkokulda bilet kesiyor, makine dairesinde bobin sarıyor. Hem hayatını hem zihnini film şeritleri ele geçiriyor da diyebiliriz.  Bu arada İtalyan Lisesi’nde okumaya başlıyor. Ortaokulda üç yıl ders olarak okutulan “İlahi Komedya” yı okuyup, ezberlemek mecburiyetinde kalıyor. Aslında bundan kendisi pek yakınmıyor da bana ne oluyorsa kendimi o sınıfın öğrencisi olarak düşünüp fenalaşıyorum.:) Aşksız yeni yetmelik olur mu? Bunca film, kitaba rağmen aşkta her şey tozpembe gitmiyor maalesef. Hatta bir gönül yarası sınıf tekrarına giden bir sürece neden oluyor.
Sinema ve sansür özellikle bizim ülkemiz için ayrılmaz ikilidir. Yönetmeninden senaristine herkesin bir sansür anısı vardır. İşte Giovanni, babasının Elhamra Sineması’ndaki işi sayesinde Sansür Kurulu ile film izleyen bir çocuk olmuş. Dönemin Sansür Kurulu insanlarını şöyle tarif ediyor: “Devlet memurları, sorumluluktan pek hoşlanmayan ve radikal davranan, cinsellik konusunda tutucu aile babaları.” 

Bankacılık, yazarlık,…

Kahramanımız uzun yıllar bankacı olarak çalışıyor ama asla sinemadan kopmadan. Çoğu zaman ücret almadan sinema yazıları yazıyor. Bu yazılar bizim ülkemizde ve dünyanın başka ülkelerinde yayınlanıyor. Halit Refiğ’e göre Giovanni Scognamillo “Türk Sineması” deyimini kullanan ilk kişi. Yani daha önce bir “yerli sinema” nitelemesi söz konusuyken Scognamillo’nun kalemiyle “Türk Sineması” kullanılıyor ve kanıksanıyor.
Elimdeki 2008 baskılı kitapta belirtildiğine göre 16’sı çeviri olmak üzere toplam 54 kitabı varmış. Söyleşi boyunca anladığım kadarıyla kafasından kitap projeleri hiç eksik olmayan ve sahiden anlatacak bir dolu şeyi olan birinin takvimler Haziran 2012’yi gösterdiğinde bu sayıyı aşmış olması muhtemel. Piyasaya çıkan her kitabı olay yaratmamış ama o bunu dert etmiyor ki haklı. Bir kitabın çok satması çok iyi olduğunu göstermeyeceği gibi az satması da başarısızlık göstergesi değildir aslında.

Kediden korkan vampir :)

Şu anda Cihangir’de ikamet eden yazarımız Cihangir kanunlarına aykırı olarak kedilerle arası olmayan biriymiş. Daha doğrusu sinema tarihindeki bütün canavarları, yaratıkları, vampirleri, katilleri bağrına basmasına rağmen kedilerden ürküyormuş! Herkes kedilere bayılacak diye bir kural yok tabi :)
Esasen Giovanni Scognamillo en çok “vampir uzmanı” unvanı ile anılıyor. Özellikle gerilim sinemasını seven ve araştıran biri olarak vampirler kendisinin en büyük ilgi alanını teşkil ediyor. Ayrıca kendisi pek az su içen, gündüzleri pek ortalarda dolaşmayan, yaşlanmayan biri olarak bazılarınca kendisine “vampir” yakıştırması yapılıyormuş.:) Kendisi bu durumdan şikayetçi değil. Aslında kapitalist dünya düzeninin ve bu düzenin içinde yer alan hepimizin “vampir” olduğunu ifade ediyor. Herkesin kendini kanatsız melek sandığı canım dünyada ben oyumu vampir Scognamillo’dan yana kullanıyorum.

Beyoğlu, Beyaz Ruslar, 6-7 Eylül …

Beyoğlu’nda hayat bulmuş biri olarak, Beyoğlu’nu kısaca kozmopolit, sinema, çok kültürlü, tolerans, uyum ve küçük Avrupa olarak tanımlıyor. Scognamillo’nun Beyoğlu ile ilgili birçok anısı, yaşanmışlığı ve birikimi var. Elbette Beyoğlu konulu kitaplara da imza atmış. Beyoğlu’nun her yüzüne değiniyor anlatırken; Beyoğlu koca bir deniz ama ben kendisinden Beyaz Rus konusunu aktaracağım. Hani hep söylenir Rus Devrimi sonrası Beyaz Ruslar gelmiş zorunlu olarak İstanbul’a.  Hatta İstiklal Caddesi’ndeki Çiçek Pasajı’nda çiçek satanların çoğunluğunu 1920’lerde işte bu güzel Rus kızlardan oluştuğu efsane gibi aktarılır. İşte bu Rus sığınmacıların başlarından neler geçmiştir?... 
1921 yılında Hadımköy ve Gelibolu kamplarında 63 bin Beyaz Rus sığınmacı var. Bu rakamların 100 binleri bulması muhtemel çünkü kesin rakam bilinmiyor. Devletin bunlara bakacak gücü yok, birçok yardım kuruluşu kampanyalar falan düzenleniyor ama buna rağmen büyük çoğunluğu hazin sondan kurtulamıyor.  Sığınmacıların çoğunluğu erkek, az sayıda kadın da sığınmacıların bir bölümünü oluşturuyor. Aralarında çokça soylu da var. Giovanni Scognamillo’nun Beyoğlu’nda pansiyon işleten anneannesi gerçek bir Beyaz Rus Kontes’e oda kiralamış bu süreçte örneğin.  Bu güzel kadınlar Beyoğlu’nun gece hayatında da o dönemde etkin olmuşlar.
 Güzelliği ile nam salan bu kadınlara yakışır biçimde “haroşo” deniyormuş. Günümüzdeki Nataşa benzeri bir tabir gibi algılanabilir ama “haroşo” “güzel” demekmiş. Haroşolar az sayıda olmaları, güzellikleri ve görgüleri ile kendileriyle beraber olan erkeklere bir takım görgü kurallarını empoze etmişler. Asansörde bir hanımla beraberken şapka çıkarmak, sigara külünü yere dökmemek, kadının önünden gitmek yerine yan yana yahut arkasından yürümek haroşoların 1920’li yılların erkeğine kattıkları bazı özellikler olarak sıralanıyor…1923 yılında Beyaz Ruslar’ın neredeyse tamamı İstanbul’u terk etmiş…
6-7 Eylül olaylarında da bir Beyoğlu sakini olarak Scognamillo birçok olayı gözlemlemiş, yaşamış. Çok acı bir tablo canlanıyor anlattıklarından bir de ertesi sabah Celal Bayar ve Adnan Menderes ile karşılaşması var ki bu kadar olur dedirtiyor.
Aşk hayatına da değiniyor elbette ama bu konuda çok detaya girmeyerek kitaptan kısa bir alıntı yapmayı tercih ediyorum:)
(- Esmerleri seviyorsunuz anladığım kadarıyla…  
O yıllarda esmerlerden yanaydım, sonra sarışınlar dönemi başladı ta ki renk ayrımı yapmamayı öğreninceye kadar!... ) 
Hemen belirteyim Scognamillo kadın konusunda oldukça eşitlikçi bir tutum içinde. Neredeyse feminist bile denilebilir. Tuhaf gazetelerdeki magazinciler gibi yapıp, koca bir röportajın bir cümlesini koyup yanlış anlaşılsın istemiyorum!

Yok olan sinema salonları ve filmler…

Sinemaya geri dönersek, Türkiye’de bir zamanlar 3500 sinema salonu olduğunu bilmek insanın içini sızlatıyor. Hele her geçen gün birer birer kapananlar akla düşünce. Ülkemizde arşiv geleneği bir türlü gerçek anlamda yerleşemediğinden sinemamızın ilk filmleri bugün yok! Muhsin Ertuğrul’un çektiği sessiz filmler, sessiz sedasız bir yangında kül olmuş. 1970’lerin sonunda (yani çok da uzak olmayan bir zaman diliminde) televizyon ve siyasi gerginlikler nedeniyle ortaya çıkan krizde bazı filmler Sarayburnu’ndan denize atılmış, bir kısmı da negatiflerin içerdiği gümüş nitratını almak üzere eritilmiş…Hugo’yu izlerken Georges Méliès’nin eritilip ayakkabı topuğu yapılan filmlerine ne kadar kederlenmiştim; benzer bir şeyin Yeşilçam’da hem de bu kadar yakın zamanda olmasına üzülmemek mümkün değil.  

Sarışın kötü kadın, kitapsız filmler, seks furyası…

Kitapta Yeşilçam filmlerindeki ‘iyi kız’, ‘kötü kız’ imgesine de değiniliyor elbette.  Bir kere kötü kız kesinlikle sarışın olur bunu hepimiz biliyoruz diğer ayrıntıları da uzmanından aktarıyorum: Siyah kombinezon kötü kızın giysisi. Bir kötü kız aynı zamanda şehvetli de olmalı işte o şehvet o siyah kombinezon:) Buna karşılık iyi kız beyaz kombinezon giyiyor. Lekesiz ve şehvetsiz kız yani:) Bikini, bikini tahmin edebileceğiniz gibi kötü kızın plaj kıyafeti; iyi kız da tek parça mayo ile masumluğuna masumluk katıyor. Kötü kızların en önemli özelliklerinden biri de içki. Zevk için içip, şen kahkahalar atıyorlar:) İyi kız ise ancak tuzağa düşürülüp içki içiyor ki o zaman sonunu biliyorsunuz dipsiz trajedi ve ona eşlik eden gözyaşı dolu anlar. Tabii iyi kızlar soyunmuyor. Cinsellik falan ne münasebet:) Bunların hepsi kötü kızın tekelinde!
Bu arada kitap okumaktan pek tat almayan bir ülke olarak bunun filmlerimize yansıdığı da Scognamillo’nun gözünden kaçmamış. Türk filmlerinde gazete en çok okunan basılı yayın, sonra dergiler ama kitap ve kütüphane bu sıralamada yok. Yeşilçam filmlerinin ciddi izleyicisi olarak aksini iddia edemeyeceğim için üzgünüm.
Bir de Yeşilçam’ın seks filmleri döneminden bahsediliyor tabi ki. Çoğunluk için hep hasır altı edilen ve hiç olmamış gibi davranılan. Mükemmel ahlak anlayışımızla seks filmlerinde oynayan kadın oyuncularımız tu kaka ediliyor ve sinemayı bırakıyor. Bazı kadın oyuncular 12 Eylül döneminde soruşturmaya bile maruz kalıyor. Filmlerin erkek oyuncuları, yapımcıları, yönetmenleri ise olduğu gibi hayatlarına devam ediyor. Dünya tarihindeki bütün saçma sapan olaylarda en büyük günahkar kadın olduğundan, Yeşilçam’da da bu geleneğin bozulmadığını görüyoruz maalesef! Scognamillo bu filmlerin tuhaf isimleri için günlerce uğraşıldığını, fikir teatisi yapıldığını aktarıyor. Bunca uğraş, gözüne uyku girmesin bula bula “Öttür Kuşu Ömer”, "İsmet Bu Ne Kısmet ",  "Kokla Beni Melahat" diye  isim bul.:) Yine bu filmlerin 80’ler boyunca değişen Türk Sineması için bir geçiş süreci olmasına da yazarımız vurgu yapıyor. En azından filmlerde cinselliğin daha doğal ele alınmasının yolunu açması bakımından.

“Giovanni Scognamillo Kitabı” Bir Levanten Şövalye…

Giovanni Scognamillo’yu tanımlarken en baştan beri “yazar”  deyip duruyorum da tek meziyeti yazarlık değil, yapımcı, oyuncu, eğitmen, senarist, sinema tarihçisi, çevirmen, eleştirmen.,, Kitap ve Giovanni Scognamillo için ne anlatsam başka bir yönü eksik kalır. Bu yazıda aktardığım ve öğrendiklerim için Giovanni Scognamillo  ve bu kitap için güzel söyleşiyi yapan Emel Armutçu’ya müteşekkirim. :)   Dolayısıyla kitabı tavsiye ediyorum. 

Bana gelince ben de “Bir Levanten’in Beyoğlu Anıları” nı edinip okumaya ve  geç tanıdığım bu hayata yakınlaşmaya çalışacağım. Bir de  bu kadar iyi kitap seçebildiğim için kendimle birazcık övüneceğim :)