11 Nisan 2022 Pazartesi

Vapurdaki Kitaplar: Alberto Manguel - #resimleriokumak

Baskıdan birkaç ay önce çıkan, çıtır çıtır bir #albertomanguel kitabıyla yeni haftaya saygılar, sevgiler ve muhabbetler sunarım.
Kahveler, defterler, tepesi silgili kurşun kalemler ve işaretçiler hazırsa #resimleriokumak üzerine biraz konuşalım mı?



Aramızda kalsın bu sıra okumayı seven akademisyenlerin elinden düşmüyor bu kitap.  Adı yanılgı denizlerinde Turnervari bir fırtına, bildik bir düş, tanıdık bir eski şarkı gibi gelmişse hemen o düşünce balonunu dağıtın. Klasik ikonografik bir sanat eseri okuması üzerine değil Manguel'in çalışması. Tam tersi kanıksadığımız şablonlar dışında bir okuma vaat ediyor. Söz konusu olan sıradan insan için farklı bir bakış açısı sunmak. Tabi Manguel gibi bir "Rönesans İnsanı" (daha uygun bir ifade bulamadım) olunca ortaya çıkan çalışma, sanatla ilgisiz okuyucuyu biraz aşan bir içerikle karşımıza çıkıvermiş. Sanat profesyonellerinin mesleki konularda 21. yüzyıla rağmen hala oldukça  dogmatik olduğunu düşünürsek, ki bu aldığımız eğitimden ve sanat çevresindeki kanıksanmış düzenden kaynaklı,  kitabın içeriğinin hedef kitlesine pekala uygunuz. Demem o ki bizim de yeni Macellanlara, Vasco de Gamalara, Vespucilere ihtiyacımız yok mu?

İşte Manguel tam bunu yapıyor. Manguel'in kaptan olduğu gemide onun sanat okumalarını, imgeyi anlamak üzerine kurduğu bağlantıları keşfediyoruz (m). Yazar bütün sanatsal yaratımı resim diye üst bir başlıkta birleştirmesine karşılık, mimari, fotoğraf , heykel gibi alanları da ele alıyor.

"Dora Maar'ın göz yaşlarının hikayesi ne Guernica'yla bitiyor , ne de Ağlayan Kadın 'la. Çağdaşı Tina Modetti gibi, Maar da yetenekli bir fotografçıydı. Her ne kadar Picasso onun yeteneklerinden kendi işlerini belgelemek için yararlanarak, örneğin, Guernica'nın yaratım surecini , yüz kareden fazla fotoğraf çektirerek ona belgelettiyse de, Picasso'nun gözünde fotoğraf "gerçekleşmemiş" bir zanaattı."

Kitaptan bir alıntıyla sözlerimi bitireyim. Neden her postta* Picasso'ya sataşıyorum diye düşünceler içindeyim şu an. Bir takım süfli ruhlara karşı kendisini savunmuşluğum da çoktur üstelik. En popüler olana saldırmak bir magazin kanunudur da kitapta İsalar'dan Caravaggiolar'a , Riveralar'a kadar şöhretsiz kimse yok ki.

Veda Busesi
Resimleri Okumak'ı sanatla ilgilenen herkesin, en çok da profesyonel olanların okuması gerektiğine inanıyorum. Uzun zamandır Manguel okumamıştım. Bana öyle iyi geldi ki. Tesadüfen bir röportajını okudum bunun üstüne. Çalışma odası dışında hiçbir yerde verimli bir biçimde yazamıyormuş. Gezgin bir ruh için bu çok fena bir şeydir, kendimden biliyorum. Manguel'in bilgeliğiyle kendi küçük yeteneğim arasında da bir bağ kurdum affedin. Fakat kendimi bu açıdan bir türlü eğitemedim. Vedat Türkali için de böyle söylemişti yardımcısı. İleri yaşlarında gözleri görmediği halde başkasına da dikte edemiyormuş ve kesinlik yalnızlık talep ediyormuş. Bu semptomlar aynı biçimde bünyemde mevcut. Birkaç arkadaşıyla aynı odayı paylaşan akademisyenleri, açık ofis dergicilerini hep takdir etmişimdir. Gerçi bu grubun çoğunun özgün üslubu yoktur, kurallar dahilinde olması gereken kadar yazarlar.
Ben  Ferhan Şensoy misali, Özcan Özgür'le aynı otel odasında kalırken, yahut yine canım Şensoy gibi Bodrum'da bir palmiyenin altında  yazabilme özgürlüğü istiyorum. Neyse kendisinden başka bir kitap yazısında bahsedeyim. Konuyu yine dağıttım, kitaba ilginiz varsa alın. Sonra yeni baskıyı beklemek Godot'yu beklemek gibi bir hal alabilir. Benden söylemesi. 

 

* postlarımdan biri bu yazı. Insta’da biraz Picasso’ya sarmışsam demek, öyle bir öz eleştiri kendime. 


*Vapurdaki kitapların başlangıç yazısı da burada okunmayı bekler: 

7 Nisan 2022 Perşembe

İstanbul'un Külliyelerinde Bir Gün




Başyapıtlar şehri İstanbul’un, müptelası olunan manzarasını adımlamak. Cadde cadde bir şehrin damarlarına yayılmak ve dahi mimarların izinde İstanbul’u yeniden keşfetmek. 

İstanbul silüeti kubbelerin gökyüzüyle yarattığı tarifsiz uyumu yansıtır. Kurşuni kubbeler imparatorluklar görmüş şehrin ayrılmaz bir bütünü gibidir. İstanbul manzarasında hayranlıkla izlediğimiz bu yapıların hatırı sayılır bölümü, Osmanlı’nın gündelik hayata değer  katan külliyeleridir. Bugün bu irili ufaklı kubbelerin peşinde, İstanbul’un bir zamanlar sosyal hayatını kökünden değiştiren külliyelerine yol alacağım.  




 

Üsküdar’ın dudağında Mihrimah Sultan Külliyesi

 Üsküdar Mihrimah Sultan Külliyesi’yle yeni güne başlıyorum. Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan için inşa ettiği külliye 1548’den bu yana Üsküdar’a yolu düşenleri huşuyla selamlıyor. Küçük avlusuna girdiğimde yirmi köşeli mermer şadırvanın önünden, cıvıl cıvıl Üsküdar sabahı ve uzakta sis pus içinde göz kırpan Beşiktaş’ı seçiyorum. Külliyenin camisinde yonca biçimli ayaklarla taşınan zarif kubbesi akılda yer ediyor. Avlunun diğer ucundan mukarnasla süslenmiş bir girişe bağlanıyorum. Önceleri yapının medresesi olan bu bölüm bugün tıp merkezi olarak şifa dağıtıyor. Külliyenin kesme taştan yapılmış Sıbyan Mektebi alt kotta kalıyor. Küçük bir mermer köşk gibi duran III. Ahmet Çeşmesi’ne indiğim sırada, çeşmenin suyunun sesine iskeleden yükselen küçük bir müzik grubunun sesi karışıyor. Müziğin ritmine kapılan bir dolu Avrupa yakası yolcusuyla birlikte Karaköy motoruna biniyorum. Martılar motorun etrafında dönerken Mihrimah Sultan Camisi’nin minareleri de ufukta kayboluyor.


Kısa süre sonra Tophane Meydanı’nda uçan payandaları ve kubbesiyle Ayasofya’yı anımsatan Kılıç Ali Paşa Külliyesi’ne varıyorum. Mimar Sinan imzasını taşıyan külliyenin camisi kasnaktan zemine dek yerleştirilen pencerelerle bir ışık denizi gibi etki bırakıyor. Camide 16. yüzyıl İznik çiniciliğinin başyapıtlarının zarafetine kapılmamak imkansız. Kılıç Ali Paşa Camisi gerek yapılışı, gerek banisi açısından çok ilginç hikayeler barındıran bir yapı olduğunu eklemek isterim. İstanbul'da inşaatında Cervantes'in çalıştığı kaç yapı bulabilirsiniz ki sonuçta? Camiden çıkıp taş ve tuğla duvarlarıyla hamam ve 18 kubbecikle örtülü medreseyle karşılaşıyorum. Külliye yapıları burada nefis bir sokak yaratmış. Bu manzaraya hakim konumuyla külliyenin bitişiğinde yer alan, bölgenin yeni mekanlarından Kemankeş Cafe’ye uğruyorum. Özel harman kahveler, badem-çikolata ikilisiyle damaklarda iz bırakan kurabiyeler, pesto soslu ızgara sebzeli sandviçlerle Kemankeş’in sofistike ortamı birleşince sonuç fevkalade oluyor. Kemankeş’te verdiğim ara Tophane-i Amire Kültür Merkezi’nin tarihi dokusuna kurulmuş olan güncel sergilerden biriyle son buluyor.




Kılıç Ali Paşa Külliyesi ve bitkisel motifleriyle göz dolduran Tophane Çeşmesi’nin ahengini hafızama not edip İstanbul’un fetihten sonraki ilk külliyesi olan Fatih Külliyesi’ne gidiyorum. Fatih Külliyesi, cami merkezli ve birçok yapıdan oluşan büyük bir din ve kültür kompleksi. Avlunun bir köşesinde uçuşan güvercinleri takip ederken medreselerden camiye yapının gerçek bir kubbe okyanusu olduğunu fark ediyorum. Cami avlusunda sivri külahlı şadırvan ve arkasında yükselen kubbeyle yaratılan çarpıcı etki iç mekanda da kubbenin ve taşıyıcıların olağanüstü heybetiyle devam ediyor. Külliyenin doğuya bakan kapısından çıkıp kentin en eskilerinden olan Valens Su Kemeri aksında Vezneciler’e kadar iniyorum.


 Eski İstanbul’a nazire yapan cumbalı evlerle donanmış sokaklar o muazzam Süleymaniye’ye açılıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun en görkemli dönemini sembolize eden Süleymaniye Külliyesi Mimar Sinan’ın dehasını İstanbul silüetine kazıdığı bir yapı olarak da büyüleyici. Süleymaniye gücü yansıtan bir yapı olarak 53 metre yükseklikteki kubbesiyle ziyaretçilerini hipnotize ederken, arazinin elverişsizliğine rağmen binaların yerleşimindeki eşsiz uygulamayla da hayranlık uyandırıyor. Günümüzde külliyeyi baştan başa kuşatan hamam, çevresindeki dükkanlar, kütüphane gibi yapılar halen kullanılıyor.  Buraya kadar gelmişken medreselerin gölgesinde Tarihi Erzincanlı Ali Baba’da kuru fasulye yemekse adeta bir geleneğe dönüşmüş durumda. 



İlahi Işık: Nur-u Osmaniye

Süleymaniye’nin ardından adımlarım beni Beyazıt’ın Sahaflar Çarşısı’na götürüyor. Eski ve yeni kitapların yayıldığı dükkanların arasından Kapalı Çarşı’nın coşkun ve alev gibi ışıldayan dokusuna geçiş yapıyorum. Nur-u Osmaniye Kapısı’ndan çıkmadan önce çarşının yeni restore edilmiş Sandal Bedesteni’nde vitrinlere ve restoranlara göz atıyorum. Çiniden mücevhere varan ürünleriyle Sandal Bedesteni rengarenk bir ortam sunuyor. Çarşının kendine has enerjisinin içinden sıyrılıp Nur-u Osmaniye Külliye’sinin önüne gelmem sadece saniyeler sürüyor. Nur-u Osmaniye Külliyesi kentin bir eşi daha olmayan yapılarından biri. Barok çizgilerin hakim olduğu yapı Osmanlı mimarlığının batılılaşma döneminin simgesi olarak kabul ediliyor. Çokgen avluda başlayan şaşkınlık, imaret, kütüphane, mihrap gibi yapılarda artarak devam ediyor. Mimarinin ince detaylarında bile aşırıya kaçmayan Barok düzen seziliyor. Nur-u Osmaniye’nin 18. yüzyılı yaşatan ortamından Babıali’ye doğru süzülürken bir devrin şehircilik anlayışının bütün çağları nasıl aydınlattığını düşünüyorum…


*Türk Hava Yolları'nın uçak içi yayımı,  Skylife Magazine'in Kasım 2017 sayısı için kaleme aldığım İstanbul'la özdeşleşen külliyeler ve İstanbul temalı yazı.


1 Nisan 2022 Cuma

Saç Modasında Marie Antoinette Ekolü

Cumartesi gecesi için hazır mısınız ? Yoksa bir fön , bir at kuyruğu ile durumu kurtardığınızı mı sanıyorsunuz?

O halde 18. yüzyılda Versailles'dan dalga dalga yayılan ve yüzyılın sonunda zirveye (asla mübalağa değil ) ulaşan olabildiğince yüksek ve hacimli saç modasını biraz gözden geçirmeye ne dersiniz? 


Kuaför Leonard Autie, Marie Antoinette 'in ikonik saçlarını yaratan isimdi. Saçlarının nasıl biçimlendirileceği giysilerini tasarlayan Rose Bertin ve Leonard Autie tarafından belirleniyordu.

Gövdenin kukla görüntüsüyle eteğin genişliğini karşılayabilecek, abartılı ama proporsiyonu dengeleyen saçlar  hedefleniyordu. Yukarı ve daha yukarı...

Başlangıçta bu saçlar 5-6 cm yüksekliğe ulaşan suni "puff"lardı.  Bitkiler, peruklar, postişler, kozalaklar, hatta yastıklarla puff'lar bir metreye kadar varan puffffffffffff'lara dönüştü. Hazırlanması saatler alan bu saçlar bozulmasın diye kadınlar tabiri caizse ayakta uyuyordu.  Uzun süre dayanması ve hava koşullarından etkilenmemesi için bastonlu özel tenteler yapılmıştı. Üst bedeni kafaya kadar saran portatif tentelerden söz ediyorum...

Yüzyılın sonunda bu saçlara dönemin önemli olaylarını anlatan temalar eklendi.  Leydi bilmem kimin çocuğu, arşidükün yeni metresi gibi özel hayattan sahnelerin yanında siyasi olaylar da saç tuvaletine işleniyordu. Saray çevresinin gündemi ve moda "kafada" cereyan ediyor, düşünün!

Seçtiğim gravürde,  Ushant Muharebesi 'nde (Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nın bir ayağı) Fransızlar'ın kazandığı bir deniz zaferinin işlendiğini görüyoruz.  Gravüre işlenen kadının kimliği belirsiz. Ama saray eşrafından biri olduğu muhakkak.  Şöyle ki Versailles'de giyim, kuşam , adabı muaşeret katı kurallara tabi.  Sabah kahvaltıda giydiğinizi , öğlende giyemiyorsunuz mesela.  Dolayısıyla saç modasında da kraliçenin tarzını takip etmek gerekiyor. Yoksa oyun dışı kalıyorsunuz.

Gravürde dönemin tam donanımlı bir savaş gemisinin modeli yer alıyor. İngilizler bu kullanışsız saç modasını hicveden bir dolu gravür yapmış bu yıllarda.  Çünkü Londra sosyetesinde de bu saçları benimseyen kadınlar peyda olmuş. Anglosakson soğukluğu, bu modayı çok gereksiz ve gülünç tam anlamıyla fazla  Fransız bulmuş...Versailles dönemin moda ve sanat merkezi.

Zaman dolmuş, Marie Antoinette Concorde Meydanı'nda ruhunu giyotine teslim etmiş ve monarşi çökmüş;  yine de Paris aynı olguyu temsil ediyor hala.

 





Not: Seminerlerde değindiğim bir konuyu, Instagram'da tam bu cümlelerle paylaşmıştım. Instagram'da belli bir vuruş sayısına izin veriyor sistem. Orada post çok ilgi görünce, aynı cümlelerle kendisini buraya transfer etmeye karar verdim.  Ara ara insta trasnferleri yapacağım sanırım.  Insta'nın iyi tarafı reaksiyonu hemen alabiliyor olmak.  Seminerin de ilanını ekledim. Devam ediyoruz, her zaman bekleriz.

10 Mart 2022 Perşembe

Açlık Sefalettir, Ama Dolu Mide Problemdir *

Hiç bir tabak dolusu çiğ sarımsak yemek için yanıp tutuştunuz mu?  Yazmak uğruna yemeğinizi tuvalet kağıdıyla takas etmeyi düşünmez misiniz? Size yaşlanmayı yavaşlatıp libidoyu arttırdığı söylenen moringa bitkili bir tarif versem ne dersiniz? Doğruyu söylemek gerekirse mutfak sanatları konusunda çok iddialı sayılmam. Ama yerel lezzetleri tatma ve yazma konusunda hiç fena değilim. "Flavor" dosyalarının vazgeçilmez yazarı olmamı buna bağlıyorum. Görünüşe bakılırsa bu yazı da kendi konseptinde bir flavor dosyası olmaya aday.

Dede Kim (Kim Il-Sung) ve Stalin 

Bugünlerde sanal alemde Kuzey Kore'ye ait bir propaganda videosu dolaşıp duruyor. Videodan anladığımız dürüm döner 2011 yılında Kim Jong-İl tarafından icat edilmiş. Bizim bildiğimiz dürümden en önemli farkları garnitürde kabak bulunması ve yanında soda yahut çay önerilmesi. Sanırım kola Turka ve ayranla henüz müşerref olmamışlar. Malum Coca Cola racona ters. Yunanistan'ın baklavadan yaprak sarmasına her lezzete sahip çıkıp, ortalığı karıştırmasına alışmıştık ama bu sefer hançer uzak diyarlardan geldi. Hiç bir mecrada komşuya meramımızı anlatamazken, Kim'e neyi anlatacağımız da ayrı bir merak konusu...Acaba baba Kim'in en sevdiği yiyecek dürüm döner olabilir mi diye düşünürken buldum kendimi. Bir süre önce okuduğum "Diktatörlerin Akşam Yemeği" isimli kitabı andım ister istemez. Zira kitabın bir bölümü döner seven baba Kim'e ayrılmış durumda. Baba Kim'in yemek kitaplarıyla dolu bir kütüphanesi ve dünyanın bütün tatlarını denemeye hazır bir damağı var. Tabi kendisi ben gibi o dağ senin, bu yayla benim dolaşmaktan imtina ettiği için bu işi yapmak üzere büyükelçilerini görevlendirdiği biliniyor. Kim'lerin Türkiye büyükelçisi yok onu da belirteyim. Biraz haksızlık etmişim baba Kim'e, gastronomi ilgi alanı besbelli. Fakat her koltuk sahibi için aynı durum söz konusu değil. İşte siz konunun başrollerinden birkaç örnek...


Bir insanın en sevdiği yemek kocaman doğranmış kırmızı soğanlı salata olabilir mi? Üzerinde Akdeniz'in hediyesi zeytinyağı ve limon. Mordan sarıya renklerin harmonisi. Akdenizli kimyamız bu kolayca reddedemezdi. En azından anlayışla karşılardı. Ama tabi yarın çok önemli bir randevunuz varsa bu güzelim renkler kocaman bir kriz yaratabilir. Ne de olsa siz Benito Mussolini değilsiniz. Diktatörlüğün pratik avantajlarından birinin çevrenizdekilerin soğan kokusuna katlanması olabileceği kimin aklına gelir? Ve tabi ki sarımsak, kaseler dolusu sarımsak yemekten nasıl keyif alınır? Midem yandı bunu yazarken bile!

Öncelikle Duce'nin hakkı Duce'ye, Mussolini'yi her konuda suçlamak mümkün olsa da görgü tanıklarının aktardığına göre boğazına düşkün biri olmadığına eminiz. Kalp sağlığına önem veren, o muazzam İtalyan şaraplarına yüz vermeyen, hatta şairin Dante'yi andığı yaşta alkolü tamamen bırakan Mussolini sağlıklı yaşam için gerekli bütün koşulları sağlamış görünüyordu. Koltuk koruma ve faşizmden kaynaklanan stresi bu meyanda görmezden geliyorum. Hiç şüphesiz koltuğu kapmasını takip eden birkaç yıl içinde onikiparmak bağırsağı ülserine yakalanmasının da sofra stratejilerinde belirleyici rolü vardı. Buğday üretimini arttırmayı siyasi bir başarı olarak gördüğü için makarnanın gönlünde yeri ayrıydı. Hadi bakalım o spagettileri şimdi Mussolini'yi düşünmeden yiyebilecek misiniz? 



Diktatör deyince herkesin zihninde ilk beliren isimi anmadan geçmek olmaz. Viyana Akademisi'ndeki bazı öngörüsüz akademisyenler tarafından ressam olma hevesi kursağında bırakılan Hitler, şansını politikada deneyince, dan diye Almanya'nın Führer'i ve 20. yüzyılın talihsizliği sıfatıyla taltif edilir. Fıstıkla ve ciğerle doldurulmuş güvercin yavrularını yemeğe bayılan Führer nasıl oluyorsa tarihe adını vejetaryen olarak yazdırmayı başarmıştır. Bu başarının mimarlarından birisi en sevdiği bestekar Wagner'di. Öte yandan Hitler müzmin hale gelmiş gaz ve kabızlık çekiyordu. Mümkün olduğunca etsiz beslenme gayretinin temel gerekçesi buydu. Bütün kötü/ ya da erk sahibi adamlar gibi yerken zehirleneceği fikrine kapılmıştı. Savaş bittiğinde 15 kişilik çeşnicilerden yalnızca biri hayatta kaldığına göre şüphelerinde haklıydı. 


Hitler boğazındaki hassasiyet yüzünden sigara içmez, içilen ortamı da şiddetle kınardı. Führer'in tarih sahnesine gömülmesinden birkaç ay sonra Çin'de iktidarın sahibi Mao tütün mamullerine olan tutkusuyla tarihe geçecekti. Mao'nun tütünle olan münasebeti, sigaradan sorumlu uşak tutmasını gerekli kılacak ölçüdeydi. Etli yemekler konusunda son derece sevecendi. Öyle ki aynı öğünde 1 kilo et yahnisi ve koca bir tavuğunu mideye indirecek seviyede bir sevecenlikti bu. Mao'nun en hoşlanmadığı yiyecek donmuş balıktı. Moskova'ya yaptığı ziyaretlerden birinde kendisine donmuş balık ikram edilince Stalin'le bozuşuyorlar. Hazım problemleri hayatı boyunca yakasını bırakmıyor dahası diş temizliğinden de hoşlanmadığından yaşlılığında ağzında diş kalmıyor.


Komünizm demişken Gana'nın çelişkiler yüklü başkanı Kwame Nkrumah'tan bahsetmemek haksızlık olur. Lenin'in öğretisine gönülden bağlı olan Nkrumah, iktidara gelişinden bir süre yükseklik korkusu yaşayanlardan. Kendini sonsuza dek başkan ilan edip, grevi ve protestoyu yasaklıyor. Nkrumah resmi olarak evli olması haricinde dünyevi zevklerden arınmış gibiydi. Politika hayatının tek gerçeğiydi ve günde 20 saat çalışıyordu. Yaşamak için yemeği tercih eden kişiliklerden biri. Mahpusluk yıllarında, hapishane menüsü boşaltım sisteminde arızalara yol açınca haftanın en az üç günü yemek almamaya başladı. Yemek yerine tuvalet kağıdı alıyordu. Bu durumun pratik faydaları da yok değildi. Tuvalet kağıdı, kağıt sokulamayan hapishaneden yazabileceği tek materyaldi ve sadece yemekle değiş tokuş edilebiliyordu. 


Baş döndürücü gücü olan her erk sahibi yeme içme konusunda Nkrumah gibi çelik iradeli değildi elbette. Yakın tarihin sansasyonel karakteri Türkmenbaşı Saparmurat Niyazov da be bunlardan biri.  Niyazov, ailesini çocuk yaşta kaybedince hayatını ideolojisine adayıp, bir süre sonra kendi ideolojisini yaratan bir figür. Gece gündüz brendi içen, bütün seyahatlerine şişe şişe brendi taşıyan Niyazov'un haç farizası esnasında bile bu alışkanlığına devam ettiği söylenir. Saray yavrusu evinde görünmeyen düşmanlara ateş açtığı gecelerin faili ise kesinlikle brendiden daha tehlikeli bir alışkanlıktır. Haşhaşın her bahçeye ekildiği ülkesinde, Niyazov da sıradan bir eroin müptelasıdır. Gel gelelim gün gelir kalp tekler, by-pass kapıyı çalar. Can tatlı, beden fanidir. Hal böyle olunca sağlıklı yaşam ve sportif faaliyetler dönemi başlar. Üstelik bu faaliyetler yalnızca Niyazov'un bedenini değil, cümle Türkmenleri kapsamaktadır. Fakat sağlıklı yaşam reçetesinden ekmek kalkmaz. Ekmeği o kadar sever ki bir süre sonra ekmeğe,  ekmek denmesini yasaklar. Ekmek oluverir Gurbansoltan. Türkmenler bu ismi benimsedi mi bilinmez ama isim Türkmenbaşı'nın annesinin ismidir.


Sofra kültürüne büyük anlamlar yükleyen Stalin'in Holodomor'dan sorumlu olması kendi için büyük talihsizlik. Gürcüler için sofra adabı kesin ilkelerle belirlenmiştir. Bunu bugün Gürcistan'a gittiğinizde özellikle geniş ailelerin verdiği davet sofralarında bile görebilirsiniz. Hatta davet ederlerse gitmenizi öneririm, katılmamayı büyük kabalık sayıyorlar. Yoldaş Stalin tam böyle katı bir adapla yetiştiğinden sofraları çok meşhurdu. Akşamüstü başlayan ziyafetler sabahın ilk ışıklarına dek sürerdi. En kaliteli Gürcü şarapları eşliğinde Gürcü yemekleri yendiğini, izinsiz kalkılamadığını ve bunun misafirler için utandırıcı boşaltım sorunları yarattığını söylememe gerek yok sanırım. Bu sofraların en önemli özelliği Stalin'in eğlenirken memleket meselelerini de hallettiği bir mecra olması. İddia odur ki Çek Komünist Partisi lideri Klement Gottwald böyle yenilip içilen bir gecelerden birinde Stalin'e ülkesini SSCB'ye alması için yalvarmıştı. Gottwald'ın Stalin'in ölümünden 10 gün sonra üzüntüden kalp krizi geçirdiğini bilgisini buraya eklemek bu noktada boynumun borcudur. 

Veda Busesi*

 Yazının spotunda bahsettiğim libido yükselten moringa bitkili tarif, sosyalleşmekten pek hazzetmeyen Ferdinand Marcos'a ait. Ama tabi ki moringa yaprağı bulursanız bir tarife katmaya gerek yok, kaynatıp içiniz. Moringa gerçekten doğanın mucizesi, gençlik vaadi bile var. Daha ne olsun?

Fazla yetkili oldukları için zehirlenen adamların hayatına küçük bir pencere açtım. İnsan etini tuzlu bulanlara, ölüm korkusuyla gittiği her yere laboratuvar  götürenlere, dişlerinin beyazlığını deve sütüne bağlayanlara ve daha nicelerine değinmedim. 

*Başlık Haitili diktatör Papa Doc'a ait. Halk yoksulluk içinde kıvranırken, sözlerle felaketi normalleştirmek, ancak bir tirana yakışır değil mi? 


.


30 Ocak 2022 Pazar

Virtüöz İstanbul

 İstanbul’un sanatı zanaatla birleştiren ustaları atölyelerinde sese hayat vermek gayesiyle sazlar üretir. İstanbullu sazların hoş sedası yelkenleri doldurur, denizleri aşar, nihayetinde uzak kentlerin insanlarını da sarıp sarmalar. Ve illa ki herkes bu melodilerin izinde, İstanbul sahnesinde buluşur.

İstanbul binlerce yıldır kapalı gişe oynayan bir müzikalin yaratıcısı. Her sabah kendi müzikalini sahneye koyan, her yeni günde bitmek tükenmek bilmeyen ritmine yeni sesler ekleyen, martılarından vapurlarına, ezanlarından çanlarına, Asya’dan Avrupa’ya erişen müziğin binlerce yıllık sahibi İstanbul. 




Yüzde Yüz Türk Markası Cümbüş

Şehrin tınılarına hükmeden enstrümanların peşinde, ilk olarak cümbüş karşıma çıkıyor. Cümbüş  Kaliforniya Üniversitesi’nde tez konusu olmuş, Pink Floyd’un solisti ve gitaristi David Gilmour’un konser performansıyla dünya müzik çevrelerinde adından söz ettirmeyi başarmış bir saz. Cümbüşün alametifarikasını konuşmak üzere Cümbüş Müzik’in dördüncü nesil temsilcisi Fethi Cümbüş’le Unkapanı’ndaki mağazalarında bir araya geliyoruz. Fethi Bey’den cümbüşün serüvenini dinliyorum: “Büyük dedem Zeynel Abidin Bey 1920’li yıllarda cümbüşü tasarlıyor. 1930’da Atatürk’ün huzurunda cümbüş çalıyor ve Atatürk çok neşeli bulduğu bu alete cümbüş yakıştırmasını yapıyor. Böylece sazın adı cümbüş oluyor. ” Fethi Bey cümbüş yapımında her ne kadar teknolojik destek alınsa da el emeğinden vazgeçilemeyeceğini bunun sazın doğasına uygun olmadığını belirtiyor ve ekliyor: “Dünyada iletişimin artmasıyla farklı seslerin birlikteliği artık daha olanaklı. Bu nedenle İstanbul’da üretilen bir enstrüman dünyanın bambaşka köşesinde karşınıza çıkabiliyor. Cümbüşün sağladığı avantaj Batı müziğine de uygun akort imkanı sağlaması.” Boydan boya cümbüşler ve akla gelebilecek envai çeşit sazların çepeçevre salındığı mağaza duvarında Zeynel Abidin Bey’in kalabalık bir grupla göründüğü siyah beyaz bir fotoğrafla cümbüşün icat edildiği yılları düşünüyorum.

Kanun Ustası

Yeni adresim İMÇ’ndaki usta kanun yapımcısı Kenan Özten’in atölyesi. Vitrinde olağanüstü işçilikle göz dolduran sedef kakmalı kanun doğru yere geldiğimin bir habercisi gibi. Müzikle iç içe bir ömür süren Kenan Bey kanuna getirdiği devrim niteliğindeki mandal sistemiyle tanınıyor. Türkiye’den ve dünyadan ünlü sanatkarlar Kenan Özen imzalı bir kanuna sahip olmak için sıraya giriyor. “Kanun sabır ve özen ister. Bütün dünyaya kanun yapıyorum ama sanatımdan ödün vermiyorum.” diyor İstanbul beyefendisi tavrıyla. Kendisine başvuran herkese yol göstermeye çalıştığına değinen Kenan Usta zanaatın İstanbul’la ilişkisini de şöyle değerlendiriyor: “İstanbul’da el işçiliği şehrin kozmopolit yapısı üzerinde yükselir bu nedenle bütün şehre yansıyan çok renklilik enstrümanlara da yansıyor.” Unkapanın’dan ayrılıp zillerin parlak ve şıkırtılı alemine doğru ilerliyorum.




Oscar’lı Ziller

Ünü kıtaları aşmış Türk zillerini konuşmak üzere Bosphorus Cymbals’ın üç ortağından İbrahim Yakıcı’yla Sultangazi’deki üretim merkezinde buluşuyoruz. İbrahim Bey ve iki ortağının zillerle tanışması çocuk yaşta çırak olarak girdikleri atölyede gerçekleşiyor. İbrahim Bey Türk zilinin şöhretini “anavatanının bu topraklar olmasıdır.” diyerek özetliyor. Türk zillerinin yüzlerce yıllık bir mazisi var ama tarihte onu ilk formüle eden kişi Avedis Zilciyan.  Zilciyan ailesi yüzlerce yıl Avedis Zilciyan’ın hoş tınılar yaratan formülünün tek sahibi olarak İstanbul’da zil üretti.  Çağımızda bu sırrı bilen çok az insan var. İbrahim Bey’e gizli formülü ve zil yapımında el işçiliğinin önemini vurguluyor: “Bosphorus’un en önemli özelliği üretimin tamamen el işçiliğiyle yapılması. Zilin hammaddesi olan bronz alaşımını fabrikamızda bakır ve kalay eriterek kendimiz imal ediyoruz. Bu karışımın oranı 850 yıllık geçmişi ile muhtemelen dünyanın en eski sanayi sırrı. Bizim firmamızda bu sadece firmanın 3 ortağı olan bizde saklanan bir bilgi.” Türk zilleri müzik camiasında oldukça popüler ama Bosphorus’un ürünlerinin üç Oscar’lı Whiplash’te kullanılmasının ardından daha da cazip hale gelmiş. Filmin sektöre katkılarını sorduğumda İbrahim Bey: “Sinema tarihine geçen bateri ve bateristin başrolde olduğu bir filmde Türk zillerinin kullanılmış olması dünyada farkındalığı arttırdı. Profesyonelce bu işi yapan davulculara ve yeni başlayanlara Türk zilinin piyasadaki önemini gösterdi.diye yanıtlıyor.

Neye adanmış ömür

Kor ateşin kucağında biçim verilen zillerin ardından İstanbul’un manevi evreninde yankılanan seslere kulak verme zamanı geliyor. Beşiktaş’ta İstanbul’un en büyük ney atölyelerinden olan Mehmet Yücel Usta’nın Ney Yapım Merkezi’ne ulaşıyorum. Hayatı boyunca farklı müzik aletleri üreten, Ege Üniversitesi Devlet Türk Musikisi Konservatuarı’nda dersler veren Mehmet Yücel, ney konusunda gerçek bir üstat olarak kabul ediliyor. Yücel Usta kamışı geleneksel yöntemlerle işlediğini ve en ince detayına kadar her bölümünü tek başına yaptığını ifade ediyor ve :“Ney sıradan bir çalgı değil, ilâhî güçle irtibât sağlayan bir katalizördür. Bu yüzden îtinâ ve hürmet ister” diyor.2005’ten bu yana atölye çalışmalarını İstanbul’da sürdüren üstat şöyle bir ayrıntıya değiniyor: “ Şu anda dünyanın 53 ülkesinde neylerim üfleniyor ve yaklaşık 30 ayrı ülkenin insanları ney almayaatölyeme geliyor.”KendisiniTürk Müziği neferi olarak tanımlayan Yücel Usta neyle ilgili her türlü bilgiyi paylaşmayı görev edinmiş. Bu doğrultuda atölyesi her zaman dolup taşıyor. Ayrıca sürekli güncel tuttuğu web sayfasıyla da neyin merak edilenlerine ışık tutuyor.

Gönül sesinden ud

Ortasından deniz geçen şehrin Anadolu kıyısına iniyorum. Kadıköy’ün işlek sokaklarından birine açılan atölyesinde, ud üstadı Ramazan Calay’ı ziyaret ediyorum. Zanaatında yirmi yılı geride bırakan Ramazan Usta halihazırda piyasada ud yapan dört usta yetiştirmiş. Bu işi gönülden yapmak isteyenlere hala elvermeye devam ediyor: “Kapım herkese açıktır. Enstrüman yapımı zamana dair bir olgudur.Ağaca dokundukça hisseder,hissettikçe kendinizden bir şeyler katarsınız.”Balkanlar’dan Ortadoğu’ya kadar uzanan coğrafyada Ramazan Usta’nın elinden çıkan udlarla karşılaşmak mümkün. Ramazan Usta bu ilgiyi Türk Müziği’nin zenginliğine bağlıyor: “ İstanbul kültürlerin buluştuğu sentez bir şehir. Müziğimiz ve ustalığımız da bu sentezin bir ürünü. Bu nedenle bizim sazlarımız insanı virtüöz yapar. Bugün Ortadoğu’ya da gitseniz en iyi icracılar Türk altyapısına sahip olan enstrüman isterler.” 

Ud atölyesinin odun kokan ortamından Kadıköy İskelesi’ne doğru yürüyorum. Az sonra Boğaz’ın serin sularına açılan vapurun sesine vapur müzisyenlerinin şenliği katılıyor. Gitara küçük bir mızıka eşlik ederken, bütün yolcular fevkalade bir koroya dönüşüyor. Gerçek virtüözün İstanbul’un ta kendisi olduğunu hissediyorum.



*Türk Hava Yolları'nın uçak içi yayımı,  Skylife Magazine'in Mart 2017 sayısı için kaleme aldığım İstanbul'la özdeşleşen müzik aletleri ve İstanbul temalı yazı.

7 Aralık 2021 Salı

Karadeniz’in Lezzet Kıyısı: Giresun

 

 Uzakları yakın eden kemençe sesine aşina olunan şehirdir Giresun.  Yağmurun ferahlığını her dem bağrında saklar, toprak kokusu hiç yakanızı bırakmaz.

Yeşilden maviye uzanan renk paletinde, başı bulutlara değen dağlar eşliğinde karşılıyor beni Karadeniz’in sakin kızı Giresun. Bulutlu gök yüzünün yer yer sisle sarmalandığı şehir, efsaneler çağına uzanan geçmişi, toprağın ve denizin bereketinden nasibini alan sofralarıyla Karadeniz’in bütün inceliklerini bir arada sunuyor.  






Giresun Kalesi’ne çıkınca şehir kendini yavaş yavaş anlatmaya başlıyor. Giresun şehir merkezi bir yarımadanın üzerinde kurulu. Kale, bu yarımadaya hakim konumda yer alıyor.  Pontus Kralı 1. Pharnakes’in yaptırdığı düşünülen kale, şehrin binlerce yıllık serüveninin en önemli tanıklarından biri olarak hala ayakta ve hala yaşamın içinde olmasıyla heyecan verici bir yapı. Bir zamanlar şehrin savunmasının vazgeçilmezi olan kale, bugün mavi manzarasıyla güne keyif katmak isteyenlerin uğrak noktası.  Serin havada buğusu hemencecik havada kaybolan bir çayla kaleden Giresun’u seyredenlere katılıyorum. Şehir hareketliliğine, Karadeniz’in hırçın dalgaları karışırken uzakta görünen Giresun Adası sonsuz bir sükunetle kutsanmış gibi duruyor. Günümüzde göçmen kuşların dinlendiği, martı ve karabatak gibi deniz kuşlarının egemenliğinde olan ada efsanelerle örülü gizemli bir geçmişe sahip. Anlatıya göre Herakles’in öfkesinden korkup  Stymphalos Gölü’nü terk etmek zorunda kalan tunç gagalı, dehşet verici kuşlar Areitas Adası’na yerleşir. Iason’un liderliğini üstlendiği Argonautlar, Altın Post’u bulmak uğruna Areitas’a çıktıklarında bu korkunç kuşlar, cesur gemicilere saldırır. Bu saldırı sonucu bir arkadaşlarını kaybeden gemiciler, adayı lanetler ve yeniden görkemli gemilerine atlayıp yeni maceralara yelken açar.  Bu efsanenin geçtiği yer olan Areitas Adası’nın, Giresun Adası olduğu kabul ediliyor. Üstelik adanın mitolojik serüveni bu kadarla da sınırlı değil. Unutulmuş zamanlarda, Anadolu’nun efsanevi kadın savaşçıları Amazonlarla anılan ada, bölgenin mitsel ve esrarengiz alanlarından biri.


Giresun Antik Çağ’dan itibaren bereketli toprakları, denize açılan limanlarıyla arzu edilen bir şehir olmuş. Birçok medeniyet bu topraklarda kök salmış, birçok tacirin bu limanın nimetleriyle gözleri kamaşmış. Şehrin tarih sahnesine çıkışına ilişkin en erken izler MÖ 7. yüzyılı işaret ediyor. Kentin ismi  erken dönemlerden itibaren  kiraz yurdu anlamına gelen “Kerasion” ya da “Kerasus”  olarak adlandırılıyor. Kirazın anavatanı olarak Giresun görülüyor. Romalı komutan Lucullus’un daha önce hiç görmediği kiraz fidelerini Giresun’dan alıp başka kıtalara götürmesiyle başlamış kirazın lezzet yolculuğu.  Yüzyıllarca kiraz ağaçlarıyla süslü Giresun’da şimdi kiraz üretimi biraz daha kısıtlı olsa da kiraz bölgenin damakta iz bırakan meyvelerinden biri. Hatta sadece meyve olarak değil, kiraz tuzlusu kavurması olarak da gerçek bir yöresel lezzet.

Karadeniz’in cömert doğasında, kirazın adını verdiği bu şehrin uzun yıllardır en gözde tarım ürünü fındık. Tadı ve içerdiği yağ oranıyla dünyanın en kaliteli fındıklarından biri olarak gösterilen Giresun fındığı bölge için önemli bir ekonomik değer olmasının yanında mutfak kültürünün ayrılmaz bir parçası. Özellikle tatlıların ve pastaların tadına tat katan fındıklı lezzetlerin başında fındıklı krokant geliyor. Krokant için yarım asırlık geçmişiyle Giresun’un klasik mekanlarından biri haline gelen Şebnem Pastanesi’ne uğruyorum. Şehrin alameti farikası fındığın krokant halinin kıtırlığı, kıvamı, ağızda dağılışı şöhretinin hakkını veriyor.




Şehrin tam kalbinde olmanın avantajıyla yağmura aldırmadan Gazi Caddesi’ne kısa bir yürüyüş yapıyorum. Üniversiteli gençlerini ve alışveriş yapmak isteyenleri buluşturan Gazi Caddesi şehrin en popüler rotası. Caddeden çok uzaklaşmadan tarihi evleriyle nostaljik bir filmin içinde geziniyormuş gibi bir duygu yaratan Zeytinlik Mahallesi’ne yöneliyorum. 19. yüzyılın çok kültürlü ortamında şekillenmiş bir mahalle Zeytinlik. Türk ve Rum sivil mimarlığının kusursuz bir ahenk oluşturduğu yapılar, mazide kalmış bir devrin zarafetini hala taşıyor. Denize açılan sokaklarda yosun kokusuna evlerin bahçesinde yükselen portakal ağaçlarının kokusu karışıyor. Takvimin gerçeği çok uzakta kalmışken Giresun Müzesi bütün heybetiyle önümde beliriyor. 18. yüzyılda bölgedeki Rum-Ortodoks cemaat için yapılan bina Gogora Kilisesi olarak da biliniyor. Şehrin tarihine ışık tutan müze arkeolojik ve etnografik eserleri, tarihi atmosferinde izleyiciyle buluşturuyor.Sanat Sokağı tabelasını takip edip rengarenk kafelerle donatılmış, el işi ürünlerin tezgahları donattığı, bir alanda buluyorum kendimi. Sokağın köşesinde yer alan küçük mantıcıda Giresun’un incecik hamurdan yapılan dillere destan mantısının tadına bakmayı da ihmal etmiyorum. Geleneksel bir tat olan yarımca böreği ve yemyeşil görüntüsüyle şaşırtan ısırganlı mantı damağımda yer ediyor.  Ara sokakların dinginliğinde Giresunlu çalışkan kadınların küçük tezgahlarıyla karşılaşıyorum. Karalahanalar, bal kabakları, sakarcalar, adını ilk defa duyduğum otlar önümde sıralanırken, Giresunlu kadınlar tarifleri de kulağıma fısıldamayı unutmuyor. Ve hemen bu şehre gelen herkesin mutlaka haşlama yemesi gerektiği konusunda uyarıda bulunuyorlar.




Giresun iklimin ve Karadeniz’in çetin koşulları içinde el sanatlarında ustalaşmış bir şehir.  Farklı kültürlerle etkileşim halinde olması özellikle dokumacılık ve ahşap sanatlarında özgün nitelikli ürünler doğmasını sağlamış. Şehrin bütün sakinliğine arada bir dokunaklı nağmeleriyle sızan kemençe de Giresun’un duygu dünyasından doğmuş bir saz. Usta çırak ilişkisi içinde varlığını sürdüren kemençecilik Göreleli ustalarca bugün  aynı heyecanla üretiliyor. Kemençenin kendine has sesinin peşinde Görele’nin yoluna düşüyorum. Kapısını çaldığım 25 yıllık kemençe ustası Ali Kol, mesleğinin inceliklerini anlatırken gözlerindeki parıltı bir an olsun sönmüyor. Atölyesinden ayrılmadan Ali Usta kendi yaptığı ardıç ağacından kemençesiyle bir Giresun türküsü çalıyor.

Görele’den ayrılırken kulağımda kemençenin dokunaklı ezgisini beraberimde götürüyorum.Denizlere çıkan sokaklardan gökyüzüne usulca dokunan doruklara sokulmak şart oluyor. Aksu kıyısında küçük bir kır kahvesi olan Kavak Yelleri’nde  geleneksel kuru yufka ile hazırlanan böreğin başrolde olduğu lezzetli bir kahvaltıyla Kuzalan Şelalesi’ne doğru süzülüyorum. Aksu Deresi’nin yörüngesini takip ederek, kah kıvrılan kah bükülen yolda ahşap evler, taş köprüler , ulu ağaçlar önüme seriliyor. Yükselti arttıkça hava sıcaklığı düşerken, önce kibar kibar yağan kar bir süre sonra bembeyaz bir örtü olarak ortalığı kaplıyor. Kuzalan Şelalesi’ne vardığımda buzun suyla yarattığı muhteşem manzaraya hayran oluyorum. Kuzalan Tabiat Parkı mineral açısından zengin su kaynaklarının yarattığı beyaz travertenleri,   mağaraları, sık ağaçlı yapısı, turkuaz gölleri ve yüzlerce metre yükseklikten dökülen şelalesiyle sürrealist bir tablodan düşmüş gibi duruyor. Kar ve buzun bu manzarayla buluşması ise Kuzalan’ın her mevsim ne denli güzel olabileceğinin bir kanıtı.Kış kuşanmış ulu çam ağaçları, kardan ağırlaşan dallarıyla hafifçe titreşirken “maden suyu” yazan bir çeşmenin önünde mola veriyorum. Dünyada kaç yerde maden suyu akan bir çeşme vardır? diye düşünmekten kendimi alamıyorum.Çam ormanlarının çepeçevre kuşattığı Kümbet Yaylası’na ulaştığımda karın dantel gibi doğayı sarmalaması karşısında çocuksu bir coşkuya teslim oluyorum. Kar ve ormanın tılsımlı bir etki yaratıyor. Sanki burada düşen her kar tanesinin sesi duyulurmuş gibi geliyor. Şehir merkezine birkaç saatlik mesafede yeryüzünün bambaşka bir çehreye bürünmesine hayret ediyorum. Kümbet vaat ettiği katışıksız huzur ve çevresindeki el değmemiş çam ormanlarıyla başka hiçbir yere benzemiyor. Alnı bulutlara uzanan dağlardan sahile doğru inerken Giresun’un sırrı 150 yıllık mayasında saklı sulu somun ekmeğini alıp Tirebolu Doğal Dükkan’da soluğu alıyorum. Taş fırından pişen somunla kiraz tuzlusu kavurması harika birbirine çok yakışıyor. Yöre insanın pratikliği, doğanın lutfu, zamanın birikimi Giresun mutfağında saklı.   Hamsi çıtıratma,  karalahana diblesi, Piraziz Köftesi, ısırgan yağlaşı, kiraz tuzlusu kavurması gibi tarifler Giresun’un asırlar boyu getirdiği geleneğin ve muhteşem doğasının bir yansıması.

Karadeniz hoyratça Tirebolu kıyısını döverken,martılar alışkın oldukları rüzgara karşı kanat çırpıyor. Dudaklarımda Tirebolu çayının buruk tadıyla tevazu sahibi şehre veda ediyorum.


*Tük Hava Yolları'nın uçak içi yayımı  Skylife'ın  Mart 2020 sayısı için kaleme aldığım Giresun yazısı. 


 

2 Aralık 2021 Perşembe

Bir Aşı Savunucusu Olarak Çariçe Katerina!

 Aydınlanma Çağı deyince genel olarak vakur ifadeli portreler, cilt cilt kitaplar, beyaz ve kaçınılmaz olarak Hıristiyan adamlar gelir. Ciddi bakarlar, ciddi yazarlar. Onları anlamak zordur.   Kant, Jean-Jacques Rousseau, Leibniz, Hume,...Liste uzun, arazı engebeli, hedef parlaktır. Aydınlanma sadece filozoflar arasında gerçekleşemeyeceğinden konuya müdahil tarafların siyasi erk alanını oluşturan isimler de ayrı bir kulvar oluştururlar. Aydınlanma düşüncesiyle yanıp tutuşan, gerektiğinde bu ilkeleri bazı küçük felaketler eşliğinde tebaasına dayatmak çekinmeyen bu grup Aydın despotlar adıyla anılır.  Aydınlanmacı despotikler listesi imparatordan geçilmez. Dünyanın bütün bilgisine, hammaddesine , insan gücüne, kültür birikimine hakim olmak isteyen imparatorlar listesinde karşımıza çıkan isimlerden biri Çariçe Katerina'dır.


Katherina 18. yüzyıl siyasetinde fırtınalar koparan bir isim.  Babası Prusya'ya bağlı Anhalt-Zerbst bölgesinin yöneticisi ve Prusya ordusunun generallerinden biri. Soylu aileden gelen birçok akranı gibi evliliği bir pazarlık ve hesap kitap meselesi oluyor. Çariçe I. Elizaveta baskısıyla Holstein-Gottorp Dükü ile evlenmek zorunda kalıyor. Düklerin, düşeslerin ortada cirit attığı zamanlar ama Katerina'nin kocasının en önemli özelliği Çar Büyük Petro'nun torunu olması dolayısıyla tahta en yakın aday olmasıydı. Katherina önce doğum adı olan Sophie Augusta'yı yeterince Rus görünmediği için değiştirdi. İsim değiştirmek yetmeyeceğinden Papa'yı terk ederek Ortodoks'luğa geçiş yaptı. Evliliği bir tek kelimeyle berbattı. Izdırabın 18. yılında Peter, III. Petro namıyla tahta oturdu. Ancak hükümranlığının altıncı ayında çıkan ayaklanmada talihsiz bir biçimde öldürüldü. Böylece Katerina henüz 33 yaşındayken çariçe ilan edildi. Kendini özgür ve gerçekten Rus hissediyor olmalıydı. Doğudan Batıya son derece başarılı bir biçimde yayılmacı politika izledi. Aydınlanma düşüncesiyle yakından ilgilendi. Tarihte aydınlanmacı bir imparatoriçe olarak algılanmak istiyordu. Bu bağlamda bazı siyasi girişimleri başarısız oldu, İngiltere gibi ülkelerde alaya alındı. Öte yandan Fransız aydınlanmacılığının önde gelen isimleri Voltaire ve Diderot ile mektuplaşıyor, kendini bu minvalde geliştirmeye çalışıyordu. Tahta çıktığının ilk iki yılı, tüm zamanını yasa yazarak geçirdi. Yasa çalışmalarını iki yıl boyunca tek başına yaptı. Böylece  Aydınlanma Çağı'nın en önemli kanun yapıcılarından biri oldu. Aşk hayatı hızlıydı; bazı tarihçiler sadece bu özelliğinden dem vurmaktan zevk alır. Sanat ve edebiyat başlıca ilgi alanlarıydı. Halkla kaynaşmak üzere çıktığı yolculuklarda konuşmalarını kendi hazırlardı ve onlara örnek olmaya gayret ederdi. Hermitage Müzesi'nin temelleri Katerina'nın kişisel koleksiyonu sayesinde atıldı. Binanın yapımını da kendisine borçluyuz. Eğitimli bir nesil yetiştirmek gayesini taşıyordu. Bu nedenle de eğitimin modernleşmesi üzerine çalışmalar yaptı. Batı tarzı eğitimle Rus toplumunun değişebileceğine inanıyordu. Her iki cinsin eşit eğitim olanaklarından yararlanması konusunda ısrar etti. Eğitimi devrimsel bir proje olarak ele alıyordu. Bu doğrultuda Moskova Yetimhanesi'ni kurdu. İstenmeyen, yoksul ve evlilik dışı çocukları devlete yararlı bireylere dönüştürmek gayesindeydi. Muhalefet ve destekçileri bu durumun düşük ahlakı özendireceğini savunarak kendisine şiddetle karşı durdu. 1764'te yalnızca kızları kabul eden Smolny Enstitüsü'nü kurdu. Modern zamanlarda üstüne tezler yazılacak bu kurum, alanında bir ilkti. Bütün bunları yaparken kilise kendisine karşı en büyük muhalefetti. Çariçe de ilk fırsatta kiliseye ait toprakları kamulaştırdı.

 İşler böyle toz pembe gitmiyordu tabi. Rusya endüstrileşememişti, ekonomi berbattı. Serfler sefalet içinde hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Üstüne bir de salgın hastalıklar alt sınıfları yiyip bitiriyordu. Büyük umutlarla kurulan Moskova Yetimhanesi'den bir elin parmakları kadar çocuk erişkinliğe adım atabilmişti. Çiçek hastalığı hortlayınca Katerina çözüm yolları aradı. Herkese ulaşacak bir korunma yöntemi bulunmasını destekledi işte yakın zamanda Çariçenin çiçek aşısına vereceği desteği yazdığı bir mektup bulundu. 27 Nisan 1787 mektup Kont Zadunaysky'a yazılmış. Mektupta küçük kasabalardaki insanları da koruyacak bir aşıya acil olarak gereksinim duyduğunu belirtiyor. Londra'da ünlü bir müzayede evi aşı ve salgın hastalıkla mücadele ettiğimiz bu günlerde ( 1 Aralık 2021) mektubu ve Katerina'nın Dmitry Levitsky tarafından yapılan portresini açık arttırmayla satıyor. Esasen Rusya mektubun ve portrenin ülke içinde kalmasını rica etmişse de eser sahibinin buna ikna olmadığını anlıyoruz. Katerina bu mektubu yazdığından yaklaşık 20 yıl önce çiçek aşısı olmuştu. Fakat daha kolay ve ekonomik yöntemli bir aşı arayışındaydı. İnsanlar aşının tehlikeli olduğunu düşündüğü için saraya yakın olanları davet edip herkesin önünde aşı yapılmasını sağlıyordu. Halkın aşının güvenli olduğuna inanmasını istiyordu. Rus kilisesi aşıya karşıydı. Tanrıcılık oynamaya ne gerek vardı. Ölen ölecekti bunu tanrı bilirdi...Neticede herkesi ikna edemedi ve hastalık yayıldı. Birçok insan öldü. Dünya değişti, harita değişti, Prusya tarihe karıştı, Çarlık çöktü, Berlin Duvarı yıkıldı ama aşıya karşı direnç yerinde sayıyor. Şimdiki gibi dijital takip zımbırtıları olsaydı Katerina kimsenin gözünün yaşına bakmaz aşıları pata küte yaptırırdı.  Aydınlanmacı despot olduğuna bakmayın, "Aaaa bu Fransız İhtilali de çok oluyor" deyip kitap yaktırmışlığı, yetinmeyip yazarı Sibirya'ya sürgün etmişliği var. Tabi bunlar bir yana mektup şu an başta Rusya olmak üzere tarihsel argümanlarla aşıyı teşvik etmek için oldukça değerli. Müzayede evinin yaptığı basın duyurusunun ardından yüzlerce röportaj teklifi alması, bir kısmını İngiliz snopluğunun verdiği yetkiye dayanarak kibarca reddetmesi bu yüzden. 

Mektubun yaratacağı sükse ile pahasına paha katmak için yanında satışa sunulan Katerina portresi Kievli ressam  Dmitry Levitsky imzasını taşıyor. Saray eşrafına ve çariçeye yakın bir isim. Her hükmeden gibi Katerina'da yaptığı güzel şeylerin halk tarafından duyulmasını istiyordu. Yukarıda bahsi geçen Smolny Enstitüsü çariçenin gurur duyduğu bir girişimdi. Burada eğitim alan genç kızların bir dizi portresini yapmak üzere Levitsky'i görevlendirmişti. 

Katerina, ufak tefek konuşkan bir kadındı.  Evli olduğu süre boyunca  pahalı kumaşlara, yeni kostümlere ve ışıldayan taşlara çok para harcamış. Özellikle saraya ilk geldiği zamanlar önemsiz balolarda bile en az üç kostüm değiştirdiğini söyler. Bunun yanında halkın karşısına çıkacağı zamanlar da en yalın giysileri seçtiğinin altını çizer.  Tahtın sahibi olduktan sonra aşırı gösterişli kıyafetler konusunda yasa çıkartır. Aşırılığa gerek yoktur. Güzellik, narin bir beden ve giysilerin hep zekadan sonra geldiğini savunduğu bilinmektedir.  Açık arttırmaya sunulan tabloda başında bir defne çelengi, onun ardından da yükselen gerçek bir taçla karşımızda durur.  Bu Levitsky'nin çariçe için yaptığı tek tablo değildir. Katherina'yı aynı dönemde adalet tanrıçası Themis rahibesi olarak betimlediği alegorik bir tablo daha vardır. Kanun koyucu imparatoriçe, adalet tanrıçasının hizmetindeki görüntüsünü oldukça beğenmiş olmalı. Dolayısıyla defne çelengi kendisinin aydınlanmacı kimliğinİn, imparatorluk tacı da Rusya'ya olan bağlılığının bir göstergesi olarak imajına dahil edilmiş. Saçları da Yunan tarzı bir topuzla biçimlendirilmiş. Gümüş ve lila arasında gidip gelen brokar bir elbise tercih etmiş. Yakalarında, belinde, muhtemelen göremediğimiz kollarında bitkisel motifli işlemeler yer alıyor. Omuzlarında altın sarısı kenarları ermin kürküyle kaplı bir pelerin kondurulmuş. Ermin kürkü imparatorluk ve asalet sembolü olarak genelde imperyal imajlarda sık rastladığımız değerli bir ürün. Sağ omzundan diyagonal olarak inen mavi kuşak St. Andrew nişanı ve kendisinin bütün portrelerinde karşımıza çıkıyor. Yakutlu mücevher de sağ omuzda St. Andrew nişanının zincirine takılmış bu yüzden çariçe boynuna fazladan bir takı takmayı uygun bulmamış.  St. Andrew nişanı ile taltif edilmek için sanat ve kültür alanında Rusya'ya üst düzey hizmet etmiş olmanız gerekiyor.   Dönemin modası olarak beyaz bir üstübeç sürmüş. Ama kendisi de oldukça beyaz tenli bir kadın. Soyluların beyazlığı önemli, açık havada çalışmadığının bir göstergesi.  Portre bir imparatorluk imajı olarak oldukça yalın ve net bir görüntü sergiliyor. 

Katerina bu portrenin ardından yaklaşık 20 yıl daha tahtta kalıyor. Komaya girdiği ana kadar masa başında çalıştığı tanıklıklarla doğrulanmıştır. Yapmaya çalıştığı reformların tamamında kilise ile karşı karşıya gelmiş ve itibarsızlaştırılma politikası hep devrede olmuş. Ölümüne ilişkin uyduruk bir seks skandalı dedikodusu çıkarılmış. Bazı tarihçiler hatırlamaktan hoşlanmasa da Voltaire 'in Kuzey'in Yıldızı olarak bahsettiği çariçe öldüğünde altın tacı ve sevdiği gümüş brokar kumaştan elbisesiyle gömülmüş. Vasiyetinde beyaz elbise ile gömülmek istediğini belirtse de saray erkanı onun ideal imparatoriçe görüntüsünü muhafaza etmeyi uygun görmüş olmalı. Cenazenin mumyalanıp, altı hafta boyunca sergilendiğini düşünürsek çok da haksız değiller. 

Veda Busesi

Mektup aşı karşıtlarını yumuşatır mı bilinmez. Fakat bütün yerleşik düzene, geleneksel bakış açısına ve inanca karşı bilimi savunan Katerina tarih önünde haklı çıkmıştır. Çariçeyi gündeme taşıyan mektup ve portre gerçekten satılacak mı, yoksa bu aşı kampanyası için 234 yıl öncesinden beklenen bir medet mi bunu da zaman gösterecek. Hala müzayede şirketi resmi bir açıklama yapmadı...