31 Ekim 2022 Pazartesi

Bir Avuç Zeytin, Bir Avuç Karia Güneşi: Milas

 Yaz kalbi Ege'de atar. Şıpıdak terlikler beyaz boyalı, çatısız evlere tırmanır, hasır şapkalar tekneden uçar, güneş gözlükleri kaybedilir. Bavulu Ege'de açanların favorisi mavisi badana sektörüne ilham veren Bodrum'dan gayrısı değildir. O kadar ki Balıkçı'nın Bodrum'u bendini çiğneyip aşmış, Milas'ın bir takım mahallelerini de gayriresmi bir gayretle kendi haritasına katmıştır. Bugün anlı şanlı internet sitelerinde, 132 mahallesiyle Muğla'nın ilçesi konumundaki Milas "Bodrum'a bağlı" olarak tanımlanır. İşte bu yazı bütün yanlışlara nanik yapmak amacıyla, Milas'ı Bodrum'a entegre etmeye meyilli dosta düşmana ve bilumum seyahat ulemasına yazılmıştır. 

Fotoğraf:Milas Belediyesi

Milas planı yaparken uçak fevkalade bir seçenek. Fakat bölgeyi kafa nereye biz oraya tavrıyla gezmek için araç şart. Öncelikle mevzu yaz, konu bronzlaşmak ve şarkıdaki gibi yer yer yozlaşmaksa merkezi es geçmeniz yararınıza olacak. Milas merkezden plajlara, koylara gitmek aracınızla en az 30-40 dakika sürüyor ki termometrenin kırmızı çizgisi an be an kızarırken bu uzaklık bünyeyi feverana sürükleyebilir. O halde ilçenin en güneyinden, Bodrum sınırından Milas'a başlayabilirsiniz. 

Havaalanından daha güneye inerseniz, kendini bayağı bayağı Bodrumlu zanneden Boğaziçi ile tanışabilirsiniz. Burası gizli balıkçıları ve flamingoların konakladığı tuzlasıyla meşhur bir dönemin pitoresk balıkçı köyü.  Şimdilerde yazlık evlerle dolup taşan birçok siteye ev sahipliği yapan Boğaziçi konumu itibariyle her yere uzak. Mazı'ya da gitseniz, Bodrum'a da inseniz, Güllük'e de uğrasanız en az 40 dakika araba kullanmanız gerekiyor. Flamingo zamanı gidip sonra da meşhur balıkçılarda mola vermek için tercih edebileceğiniz günübirlik kaçamak alanı diyebilirim. Flamingolar da ocak ayında bölgede oluyor.

Güllük: Avareliğin Tadı
Güllük bölgenin neredeyse en güney semti. 80'lerden evvel kimsesiz bir balıkçı kasabasıyken, komşu ilçenin heyula gibi genişlemesi, liman hacminin artması ve hava alanının kurulmasıyla yazlıkçıların ve dolayısıyla küçük otellerle dolup taşan bir yerdesiniz. Böyle anlatınca tatsız bir tablo çizdiysem de Güllük öyle tatsız bir yer değil. Hala sahil boyunca dizili taş evler, halk plajında güneşlenecek sakin bir alan bulabileceğiniz bir Egeli. Fakat öyle ıssız, terk edilmiş falan değil. Bilhassa akşamüstleri restoranlarda iğne atsanız yere düşmüyor. Pita Pizza ve Eski Depo gibi bizim favorimiz olan restoranlar, Güllük ahalisinin de favorisi. Eğer sahilde başta bu iki mekan olmak üzere herhangi bir yerde akşam yemeği planı yapıyorsanız mutlaka yerinizi erkenden ayırtmalı ve yanınıza en güçlü sinek kovucuyu almalısınız. Sinek kovucu da restoran seçimi kadar önemli, yoksa kulaklarımı acı acı çınlatırsınız ki bunu hiç istemem! 


Güllük'ten biraz daha güneye inerseniz, kendini bayağı bayağı Bodrumlu zanneden Boğaziçi ile tanışabilirsiniz. Burası gizli balıkçıları ve flamingoların konakladığı tuzlasıyla meşhur. Yazlık evlerle dolup taşan birçok siteye ev sahipliği yapan Boğaziçi konumu itibariyle her yere uzak. Mazı'ya da gitseniz, Bodrum'a da inseniz, Güllük'e de uğrasanız en az 40 dakika araba kullanmanız gerekiyor. Flamingo zamanı gidip sonra da meşhur balıkçılarda mola vermek için tercih edebileceğiniz günübirlik kaçamak alanı diyebilirim. Flamingolar da ocak ayında bölgede oluyor. 

Evlerin yamaca doğru sıralandığı Güllük'te Batılı turistler ve uzun yıllardır buraya gelip giden büyük şehirliler genel nüfusu oluşturuyor. Son yıllarda Ege'yi ve Akdeniz'i işgal eden Euro bölgesi misafirleri ve Orta Doğu zenginleri için hala cazip değil. Henüz az keşfedilmiş anılardaki Bodrum, Marmaris havası yaşanıyor diyebilirim. Kıyıya tur tekneleri hengamesiz yanaşırken ve Pita'nın kadehlerine ay ışığı düşerken, yan masadan Paul Eluard'ın Özgürlük şiiri üzerine dönen kalabalık bir sohbet kulağınıza çalınıyorsa, etrafa iyice bakın büyük ihtimalle Güllük'tesiniz. 

Karia'nın Keramos'u Ören 
Milas'ın denize bakınca çakıl taşlarını elmasvari gösteren sahillerinden biri de Ören. Yazlıklardan havalanan çocuk kahkalarına tezat olsun diye tanrı buraya güneşin denizde binbir renkle parçalanarak batması romantizmini vermiş. Okulların açılmadığı erken yazda buradaysınız Milas'ın girişine "İşte Huzur" tabelası asmak işten bile değilmiş; yani ben esnafın yalancısıyım. Ağustos sıcağı beynimizi bronzlaştırırken huzur burada ancak bir sokak adı olabilir. İşte böylesi bir kalabalıkla tanışıyoruz mikroskop billurluğunda denizi olan Ören'le. Dönem filmlerindeki plaj atmosferine, Ege şivesi karışıyor. Ağırlıklı olarak Denizli'den gelen yazlıkçılar etrafı kuşatmış, hasır şemsiyeler altında şezlong bulmak yine de zor değil. Hafta içi olmasının verdiği şans belki de. Milas'tan 40 kilometre uzaklıkta olan Ören'e de viraj mağduru yollardan ulaşılıyor. Havaalanından uzaklık 1 saatten fazla. Burayı yaz günü "Bodrum seyahatine ekleyin" diyen gezici time sormak isterim "neden?" diye. Bırakın Ören'in tadını da Ören'e gelenler çıkarsın. Günübirlik onca yolu gelmek hem zahmetli, hem de Bodrum'da da birçok güzel koy var. 
Ören'de ev kiralayabilir, pansiyon ve butik otel seçeneklerini inceleyebilirsiniz. Öyle büyük, her şey dahilli otellere bu mevkide rastlanmıyor. Boşuna aramayın. Eğer yüksek sezonda yola düşmüşseniz konaklayacağınız yeri mutlaka en az 1 ay evvelden ayarlayın. Seçenek az, tatilci çok olunca böyle oluyor. Ören'de deniz muazzam, Elizabeth Taylor'ın gözleri kadar mavi, büyüteçle bakıyormuşcasına berrak. O kadar yoldan gelince muhakkak denize girmelisiniz. Dahası akşamüstü plajda yer şezlongların yerini alan masalara kurulup güneşin denizde kaybolan renklerine kadeh kaldırıp, Ege otları ve balıklı sofraya dalabilirsiniz. 
Fotoğraf: Milas Belediyesi


Fotoğraf: Milas Belediyesi


Öyle kendini dinleyen, mavi mavi masmavi bir belde de Yeşilçam filmi tadında bir tatil hayal ediyorsanız buna karşı çıkamam ama biraz kalp çarpıntısına hayır demeyenleri Alatepe'ye doğru yola çıkmaya davet ediyorum. Yamaç paraşütüne hazırsanız sarp kayalıklardan Gökova Körfezi'ne ve Ören'in manzarasına karşı uçabilirsiniz. 
Antik dönemdeki ismi Keramos olan Ören, Muğla ve Aydın'ı kapsayan 820 kilometrelik yürüyüş rotası Karia Yolu'nun da bir parçası. Burada rehberli yürüyüşlere katılıp antik Karia'nın zenginliğiyle doğanın zenginliği içinde kaybolabilirsiniz. Tabi ki yazın bu fikir pek cazip gelmeyebilir ama sıcaklığın mont-bere ikilisini pek görmediği bir bölge burası. Akdeniz'e bir karış uzakta olmanın coğrafi avantajlarını kullanmak lazım. 

Fotoğraf: Milas Belediyesi

Ören'den Milas'a dönerken ya da Milas'tan Ören'e giderken kahverengi tabelalarda Beçin Kalesi 'ni görebilirsiniz. Yerleşimi erken çağlara kadar uzanan kalenin bugünkü hali Bizans'tan yadigar. Arkeolojik kazıları son sürat süren kale medrese, cami, han, zaviye, tekke gibi birçok yapıdan oluşan büyük bir kompleks. Yaz ve kış dönemi açılış-kapanış saatlerini arayıp öğrenmenizi öneriyorum. Bazen küçük yerlerde mesai, resmi saatlerle örtüşmüyor ve boşuna onca yol gidilmiş oluyor. 

Kapıkırı Köyü'nde Antik Herakleia'ya Yolculuk

Milas'da olmak demek, tarihin ve doğanın birlikte soluk aldığı Karia'da olmak demek aynı zamanda. Küçük Asya'nın güneybatısında kalan bölge binlerce yıl evvel Karia olarak isimlendiriliyordu. Karialılar yaşadıkları bölgenin kaçınılmaz sonucu olarak denizcilik konusunda ustalaştılar. Bununla beraber tarımsal üretim açısından da becerikli olduklarını biliyoruz. Zeytin, zeytinyağı, bal, üzüm, şarap, kuru incir gibi ürünleri bölgenin en önemli ihraç malları arasında yer alıyordu. Karia hakkında bu minicik girişi yaptıktan sonra rotamızı Bafa'ya daha doğrusu Herakleia'ya çevirebiliriz. Herakleia günümüzün Kapıkırı Köyü'yle  iç içe geçmiş durumda. Köyü patika patika gezmeden, yazma satan teyzelerle iki satır laf etmeden, göle bakan restoranlardan birinde yılan balığı yemeden antik Herakleia'yı anlamak olanaksız. Çünkü köyün DNA'sında her duvarında, her yalağında, her pencere sövesinde zamanın ötesinden bir iz gelip güneş gözlüğünüzün camına tık tık yapıyor. 
Fonda Beşparmak Dağları'nın tanrısal cüssesi, önünüzde bir zamanlar deniz olduğunu hatırlatan Bafa Gölü varken, Kapıkırı Köyü'nün henüz yeterince turistik olmamış mizacını seveceğinizi düşünüyorum. Bir de adını Herakles'ten (Herkül) alan Herakleia Antik Kenti'nin kalıntılarını keşfedince Bafa aklınızda başka türlü kalacak mutlaka. 



Kapıkırı Köyü'nü gezinirken, köyün içinden gölün farklı patikalarına ve değişik yollarına sapmaktan imtina etmeyin. Herakleia'yla ilk tanışma karada başlıyor. 2 bin yıl önce Ege 'ye açılan bir körfez olan göle açılan antik liman kalıntıları Kapıkırı'nın her kilometrekaresinde karşınıza çıkacak. Mozaikler, kemerli kapılar, zamana ve iklime direnen mekanlardan izler Kapıkırı'nın her yerinde. Daha sonra Bafa ya da antik Latmos'un kıyısına inip, tır tır tır öten bir motora atlayıp adacıkları üzerindeki tarihi keşfedebilirsiniz. Göldeki adalardan biri coğrafya derslerinde öğrendiğimiz bilgilerle tanımlayabileceğimiz, dört yanı denizle çevrili sahici bir ada. Diğeri bir kıstakla anakaraya bağlı ve üzerinde kale kalıntılarıyla tartışmasız iddialı bir güzellik içinde. Beyaz kumlu bir plajın arkasında kale kalıntıları olan ve deniz gibi uçsuz bucaksız görünen bir gölden söz ediyorsak iddialı ifadeler kullanmak kaçınılmaz gördüğünüz gibi. 

Mylasa, Uzunyuva Sütunu, Müze ve Bazı Tarihsel Yanılgılar

Milas ilk bakışta pek çaktırmasa da kendisine içkin bir antik yerleşim olan Mylasa'yı bağrında taşıyor. Antik Mylasa'nın ismi ilçenin resmi adı olarak hala kullanımda, ondan kalan birçok kalıntı da cadde ve sokaklarda gözlemlenebiliyor. Mylasa tahmin edebileceğiniz üzre bir Karia kentiydi. Delos birliğinin üye kentlerinden biri olan Mylasa, Perslerin ve Bizans'ın hakimiyetinde kaldı. 
Bugünlerde yanına yapılan müze binasıyla gündemden düşmeyen Gümüşkesen Anıtı, Baltalı Kapı, Roma döneminden kalma mezarlar ve su kemerleri şehrin tarihi koordinatlarının sokaklara saçılmış hali. Gümüşkesen Anıtı'nın etrafı inşaat kafasıyla paketlendiği, daha doğrusu şantiye sahasında kaldığı için görülemiyor olmasına ne desem bilemiyorum. Sadece görülemiyor olması değil, etrafına yapılan binalar da ayrı bir problem. Milas'ın gözden ırak kalmış, bir ölçüde kuytuda olmasının bir sonucu bu maalesef.  Milas'ın en güzel koylarında tekneyle keyif yapan kaç kişi Gümüşkesen'i merak etmiştir, değil mi? 




Hekatomnos Anıt Mezarı ve Uzunyuva sütunu günümüzde içinde etnografya müzesinin de olduğu geniş bir kompleksin parçası. Hekatomnos, Karia'nın kurucu satrapı ve mezarının keşfi 2010 gibi yakın bir zamana tekabül ediyor. Hal böyle olunca çalışmalar sürdüğü için arkeolojik alanda fotoğraf çekilemiyor. Zaten mezar yapısı kaçak bir kazıya da sahne olmuş, bu sebeple etrafı kapatılmış, üzeri de çatıyla örtülmüş. Çatıyla kapatma meselesi akademik çevrelerde halen tartışılıyor. Mezar yapısının platformuna uzanan merdivenler dışında alan henüz pek ziyaretçi beklentilerini karşılamıyor. 
Uzunyuva'daki korinth nizamındaki sütun M.Ö. 1. yüzyıldan beri Hisarbaşı Tepesi'ni süslüyor. 2000 yıldan fazla bir zamandır leyleklerin ev olarak kullandığı sütunun adı da bu kullanımdan kaynaklanmakta. Uzunyuva'nın uzunu sütun, yuvanın sahibi de leylekler anlayacağınız. Sütun, Mylasa kentinin önde gelenlerinden Euthydemos'un torunu Menandros'un talimatıyla yaprılmış bir onur sütunudur. Sütunun üzerinde ilk yapıldığında Menandros'un heykeli ve bir yazıt yer aldığı bilinmektedir. Heykel zamanın hangi noktasında kayboldu bunu bilemiyoruz fakat sütunun yazıtı eski konağın sahibi tarafından sildirilmiştir. Bu yazıtın silinmiş olması tarihte birçok arkeoloğu sütünla ilgili yanlış yorumlara sürüklemiş ve sütunun burada yer alan antik bir tapınakla ilişkili olduğu varsayımlar ortaya atılmıştır. Ev sahibini sütun üstündeki yazıtı sildirmeye iten motivasyon neydi merak etmiyor değilim doğrusu. 

Veda Busesi

Milas'lı yazıların ilki, cırcır böceği korosunun, zeytinliklerle süslü sahillerinin, göz kamaştıran antik kentinin güzelliğiyle IASOS 'tan gelmişti. Geç olmadan Euromoslu ve Labrandalı yazıları da kaleme almalıyım. Belki Herakleia'yı da ayrı bir başlıkta upuzun anlatırım. Şimdilik bu yazı doğal sınırlara ulaştığından sözlerime son vermem gerektiğini hissediyorum. Milas'ı yol haritanızda işaretlemeyi unutmayın. Milas'ı sevmemek zaten olmaz da bir köftesi, bir tavada ciğeri var benden duymuş olmayın, insanı ne yollardan döndürür, ne rejimler bozdurur öyle böyle değil! Ortama tıka basa doyma önerisini de bıraktığıma göre, huzur içinde yazımı kapatabilirim artık. 

27 Ekim 2022 Perşembe

Ruff Modasına Kral Yorumu: Charles'lar Ölmez!

İngiltere "Kraliçe öldü, yaşasın kral!" moduna geçti, banknotlardaki Elizabeth'lerin yerini "en güzel duyguların katili" olarak anılan, artık prens olarak ömrünü tamamlar diye düşündüğümüz Charles aldı. Ne derler bilirsiniz "Tekkeyi bekleyen çorbayı içer.". İşte bundan sonrasını monarşi seven Britanya ahalisi düşünsün. Malumunuz tahta geçen ilk Charles bizimle aynı takvimi paylaşan değil. Moda tarihine damgasını vurmuş aksesuarları incelerken,  karşıma "ruff" dediğimiz dantelalı ve geniş yakaları kullanan tahta çıkmış 1 numaralı Charles ile müşeref oldum. Hep kadın moda ikonalarını mı anlatalım? Biraz tarihsel magazin, biraz moda, derken iş bunu yazıya dökmeye kadar vardı. O halde I Charles ve "ruff" un önlenemez yükselişine kısa bir göz atalım beraber. 



 I. Charles tahta 26 yaşında çıkıyor, yani Diana'nın ex'i gibi bir asır kral olmayı beklemiyor.  Aşırı uyanık bu konuda önce Habsburglar'a damat olmak istiyor. Fakat kader bu ya tam evlilik anlaşması yapılacağı sıra XIII. Louis'nin inci düşkünü kardeşi Henrietta Maria'ya talip oluyor.  Planlar tıkır tıkır işliyor ve Bourbon Hanedanı'na damat gidiyor. Evlilik akdinin yılı dolmadan kral oluyor, Henrietta Maria da kralice tabi ki. Hikayede bazı dramatik anlar da yaşanıyor tabi. Henriatta Maria Katolik olduğu için taç giymiyor ve İngiltere de hiç ama hiç sevilmiyor. Henrietta Maria'yi moda seminerinde çok anlatıyorum, kendisinin ayrı bir başlıkta ele alınması gerektiğine emin olabilirsiniz. Fakat şunu söylemeden konuyu kapatmak da istemiyorum. Kendisinin adını google'ladığınızda karşınıza çıkan Henrieatta Maria bildiğiniz aşırı idealize bir kadın. Filtre ve estetik operasyonlar olmasa da saray ressamları sizi dilediğiniz gibi gösterebilir sonuçta!

Charles'in yukarıdaki portresi krallığının 7. yılına denk geliyor. Sol atta Iskoç kraliyet tacı gorülüyor. Kimlik ve güç göstergesi bir referans kraliyet tacı. Tabloyu yapan Flaman ressam Daniel Mystens uzun yıllar saray için çalışmış. Detaylardaki Hollanda'ya özgü incelikli yaklaşım ressamin yetiştiği ekolden kaynaklanıyor.  Bu meyanda 1620'lerde değişen kadın modasının erkekleri de etkisi altına aldığıni fark ediyoruz kral ölçeğinde. Belden aşağiya v biçimli inen üstler bunun en belirgin yansıması. Kralın giydiği ikili ceket (doublet) ipekten ve altın sırmalı, önündeki sıkı ilikler mavi kurdeleli hizmet madalyasının altında kalmış.  Aynı kumaştan ceketin beline bir kuşak yapılmış ve kuşağın altında sert dokulu kıvrımlar oluşturulmuş. Elbise çağı için gelenekselin modern yorumu bir bakıma. Deri eldivenlere de elbise kumaşıyla saçak yapılmış, muhtemelen ayağında aynı renk deriden çizmeler vardı.



Ve tabi ki elbisenin yakası içimdeki ışıkları ve pencereleri kapatıp beni soluksuz bırakan ruff'la tamamlanmış.  Ruff'lar 16 . yüzyılin sonundan 18. yüzyılın başına kadar, kadın ve erkek modasının vazgeçilmez aksesuarı. Boynu fır dönen, çok katlı keten ve dantelden yapıliyor.  Orta sınıftan saraya kadar her kesimde seviliyor. Erken örneklerde bu yakalar gömleğin uzantısıyken, 17. yy başında bağımsız , portatif forma kavuşuyor. Genellikle beyaz renkli olarak tasarlanan ruff'lar, başlangıçta telle desteklenirken, ilerleyen zamanda kolalanıyor.  Çapı genişleyip, adeta aslan yelesi gibi büyüdükçe sınıfsal bir işaret gibi algılanıyor. Aristokratlar en geniş ruff'ları yakalarına takmak için harekete geçiyor ve ortalıkta ruff'suz aristokrat kalmıyor. Hafif firfırlıları olduğu gibi akordeon tarzı sık pileleri olanlar da yapılıyor. Elizabeth dönemi kadın modasına (Charles'tan yaklaşık 1 asır önce ) kraliçenin de kullanımıyla damgasını vuruyor. Kadınlar özellikle boynu ruff'larla kapatıp, dikkati dekoltelerine çekmeyi tercih ediyor. Böylece bu yuvarlak yakalar, sosyal statünün ve güzelliğin altını çizen bir aksesuar halini alıyor. 19. yüzyılda klasik dönemin mimarlık ve resimde yeniden gündem olması modayı da etkiliyor ve ruff'lar kadın modasına geri dönüyor. Bu dönem gündüz giysilerinin bir parçası olan bu aksesuar dönem beğenisiyle bşraz daha sadeleşmiş olarak kullanılıyor. 
İkinci fotoğrafta , tasarımcısı muamma bir ruff yer alıyor. 1620'lerde dikilen bu ruff, bugün Stockholm Livrustkammaren'de sergileniyor. Adı böyle çetrefilli söylenişlere sebep olan müzenin dilimizdeki karşılığı:Kraliyet Cephaneliği Müzesi.  Danteller ve deri çağı olarak tanımlanan dönemde aslında ruff'lar yerini daha düz yakalara bırakmak üzere. Burada söz ettiğimiz dönem ruff'ların hafiften demode görünmeye başladığı bir zamanı işaret ediyor. Daha trend bir yaka modası var bir taraftan. Onu da anlatırım bir ara . 

Veda Busesi
Giyim kuşam yerinde de I. Charles, parlamentoyla iktidarı boyunca çekişme halinde ve mutemadiyen kafasın göre vergi çıkariyor. Dinsel kutuplaşma da hızla çatışmaya dönüyor bu süreçte. Sonuçta protestolar iç savaşa dönüşüyor ve Charles yargılanıyor. "Vatana ihanet" ile suçlu bulunup 1649 kışında başı kesilerek idam ediliyor. Henrietta Maria bu sırada Paris'e kaçıyor. Charles'lar ölmez, şekil değiştirir bilmem anlatabiliyor muyum? 

18 Eylül 2022 Pazar

Zeytin Çiçeğinin Gölgesinde: IASOS

Sürekli Bodrum'un bir uzantısı olduğu düşünülen ve sanal alemde şiddetle Bodrum kütüğüne kayıtlı olduğu iddia edilen Milas'tayız. İlk bakışta fazla şehirleşmiş, hatta komşuları kadar da maviden ve yeşilden nasiplenmemiş mi? O halde kemerlerinizi bağlayın. Kalbinizi Ege'ye mühürlemeye, anasonu yıldızlı gecelerden süzmeye, Akdenizli tanrılara adanmış şenliklerin hikayelerini dinlemeye, Argoslu kolonistlerin yüzdüğü sularda yüzmeye IASOS'a gidiyoruz. 


Milas yazısı yazmadan, Milas'ın Venüs'ünü yazmak istedim. Aceleciliğim için affınıza sığınıyorum. Lakin henüz hava güzelken, sahiller tatilcilerin telaşlı nüfusundan arınmışken yola düşme ihtimalinizi güçlendirmek gayesindeyim. Şimdi Milas merkez normal olarak, apartmanlar ve trafik ışıksız kavşaklarıyla ön izlemede pek ümit vermiyor farkındayım. Öte yandan burada kahverengi tabela bolluğu içinize bir ferahlık verecek. İşte şimdi o tabelalardan Iasos ya da Kıyıkışlacık yazanı takip ediyorsunuz. Merkezden 30 kilometre kadar araba kullanıyorsunuz. Yol biraz viraj, oldukça orman. Akşam dönecekseniz ışıksız ve ıssız olduğunu unutmayın, önünüze tam seçemediğiniz güzel kürklü hayvanlar çıkabilir.  Bu küçük hatırlatmadan sonra Iasos Antik Kenti'nin önüne kadar kontağı kapatmayın. Dar bir koyun ucuna gelip nazar boncuklu IASOS yazısını görünce rotanızı şaşırmadığınıza emin olacaksınız. 




Bugün haritalarda gördüğümüz Kıyıkışlacık yerleşimi antik Iasos kentinin üzerinde yükseliyor. Yol boyu şehrin 5000 yılı aşan engin tarihinden izler görmeniz şaşırtıcı değil.  Az önce arabanızı park ettiğiniz Iasos tabelasının solunda uzanan küçük yarımadada 1960'tan bu yana arkeolojik çalışmalara devam ediyor. Şimdilik girişinde MüzeKart sormuyorlar. Zeytin ağaçlarının cılız gölgesinde güneş tenimi yakarken giriyorum Iasos'un kalbine. Siz de beni takip edin olur mu? Uzun zamandır kurulan bir yolculuk hayali, Iasos'un boule'sinde soluklanıyor nihayet. Küçük bir parantez açayım boule/ bouleuterion gezginler tarafından genellikle odeon ya da tiyatro zannedilen meclis yapılarına verilen isim. Iasos'un boule'si Roma dönemine tarihleniyor. Şehrin yöneticilerinin toplandığı bu alanda kim bilir kaç temsilci Argos soylu olmakla övündü diye düşünmeden edemiyorum! 
Iasos coğrafya kitaplarında Mora Yarımadası olarak tescillenen, biraz tarihe ilgi duyanların Peloponez olarak hafızalarında yer eden bölgedeki Argoslu denizcilerden bize kalan bir hediye. Şehrin ilk çivisini çakan Argoslular olsa da Karyalılar, Helenler, Romalılar, Bizanslılar derken yolu Ege kıyısına düşen her uygarlığın izi var burada. 
Kendi parasını basan şehirde, boule'ye geçip oturdum diye sadece boule var sanmayın. Bir devrin mamur ve muasır Iasos'u iki sıra surla çevrelenmiş, halkının güvenliğini garanti altına almak istemişti. Başta söylemem gerekeni şimdi söyleyeyim Iasos surların inşa edildiği MÖ 479-334 yılları arasında bir adaydı. Bu nedenle surlar bir adaya göre inşa edilmiştir. İç surlardaki kapılar bir ölçüye kadar muhafaza edilmişken, dış surların pek bir izini göremeyiz. Bunu biraz 19. yüzyılda İstanbul'u, özellikle Bebek rıhtımını inşa edenlere borçluyuz. Nereden esti bilinmez, üşenmeyip sur kalıntılarından kullanılabilir durumdaki taşları Boğaziçi'ne taşımak kimin fikriydi acaba?
Üzerinden asır geçmesine rağmen hayıflanıyor insan kaybolanlara ama elimizdekiler de harikulade. Tiyatro yapısının oldukça yakınında Roma çağı konutlarının izleri var mesela, tapınaklar, stoa, agora, çeşme, nekropol şehir gibi şehir işte.  Ayrıca denizin ortasındaki mendirek ve gözetleme kulesi kalıntılarının bugünkü Iasos'a ayrı bir fiyaka kattığına hiç şüphe yok. 

Bölgede tarihsel yolculuk bu kadarla sınırlı değil. Şöyle ki halihazırdaki Kıyıkışlacık 1930'larda kurulmuş bir köy. Daha öncesinde Rumlar'ın tarım ve hayvancılık yaptığı bir yerleşim alanı. Mübadeleden sonra içimizi burkan anılarla yazgısı değişen bölgelerden biri burası da. Şu anki yerleşim binlerce yıllık tarihin üzerinde duruyor kısaca. O nedenle bölgenin farklı noktalarında dikkatinizi çeken birçok kalıntı bulacak ve hepsini görmek üzere sağa çekmek arzusuyla dolacaksınız diye düşünüyorum. Çünkü bu semptomlar bizde de kendini gösterdi. 




Köyün derinliklerine dalmadan rotayı tarihi balık pazarına çevirmek lazım. Binlerce yıl önce Iasos, balıkçılıkla geçinen, balıkçılığın ciddi bir iş olduğu bir yermiş. Kentin o güzelim tiyatrosunda geçen bir Strabon anlatısıyla konuyu biraz daha açayım. Kendi kendine yeten bir balıkçı kıyısı olduğu zamanlarda Iasos'a, ünlü bir müzisyen gelir. Duyuru yapılır, bütün kent sakinleri müzisyeni dinlemek üzere tiyatroya toplanır. Oturacak yer kalmaz, herkes heyecanla müziğe kendini bırakır. Tam bu esnada balık pazarının açıldığını haber veren çan sesi duyulur. Tiyatronun sıraları bir anda boşalır. Geride kalan tek bir yaşlı adama müzisyen kibarca teşekkür edip, herkesin çan sesiyle gitmesine bayağı  bozulduğunu söyler. O ana kadar ağır işiten kulaklarıyla konuyu anlayamayan ihtiyar, çanın çaldığını idrak eder ve balık pazarına doğru gider. Balık Iasos'ta hassas bir konu anlayacağınız. Bugün Balık Pazarı olarak tanımlanan alan buraya ilk keşif gezisi yapan arkeologların yanılgısından kaynaklanıyor. 1960'larda yapılan kazı çalışmalarında günümüzde hala Balık Pazarı olarak adlandırılan mekanın, dört yönü portikoyla çevrili bir Roma Mauseleionu yani bir anıt mezar olduğu anlaşılmıştır. MÖ 2. yüzyılda yapılan mausoleion, bulunduğu yıllarda ayağa kaldırıldığı için oldukça iyi durumda. Üstelik bölgedeki kazılardan çıkan eserlerin bir kısmı burada sergileniyor. "Balık Pazarı" hem mimari yapısı, hem içindeki eserler, hem de ağaç gölgeli doğal klimalı haliyle tam bir açık hava müzesi. 




Artemis'in, Zeus'un, Demeter'in yollarında yorulup, Bizans'ın ruhani evrenine kadar uzanabileceğiniz Iasos'ta tarihte gezinmek ne kadar zevkli olsa da turkuaz deniz hep arka planda açık bir şarkı gibi ritmine kapılmanızı istiyor. Direnmenin anlamı yok, mayolar giyilecek, zaten sürekli kullandığımız koruyucular sürülecek, direksiyon Zeytinlikuyu Plajı'na kırılacak. Eğer günün erken bir saatiyse bu güzelliğe koca bir ıslık çalınacak, belki laf bile atılacak. İlerleyen saatlerde kalabalık olduğundan bütün övgüyü sabahın erken saatine sakladım. Zeytinlikuyu Plajı, büyük bir koyun uç kısmında konumlanıyor. Öyle geniş bir denize girme alanına sahip değil. Belediye hasır şemsiyeler koymuş ama çadır atanlar 24 saat orada olduklarından şemsiyeleri ele geçirmiş durumda. Çadır ve karavan severlerin de tercihi ama öyle geniş bir alan yok. Buna uygun altyapı olduğunu da söylemek güç. Bir uçta küçük, 70'lerde çekilen yazlık filmlerde gördüğümüz plaj otelleri var. Şezlong-şemsiye kiralayıp buralardan da denize girilebilir. Biz bu otellerin birinde kalmayı seçtik. Hem denize girme, hem çevreyi keşfetme açısından. Aslında Kıyıkışlacık'ta biraz dolaşsanız Elizabeth Taylor'ın gözleri kadar güzel renkli koylar göreceksiniz. Maalesef birçoğu zamanında bir takım sitelerce parsellenmiş. İnsan kıytırık bir yazlık sitenin kendine ait koyu olmasına güceniyor. Su Villaları Koyu, Plaj Güzel bunlardan bazıları. Fakat sandalyenizi, şemsiyenizi alıp, Zeytinlikuyu'dan Milas'ın aksi istikametine doğru sürerseniz gerçekten geldiğinize değecek plajlara kavuşacaksınız. Bazı durumlarda toprak yola tahammül etmeniz, hatta yer yer off-road yapmanız gerekirse bana çok kızmayın. Köylülere sorun en güzel tarif ediyorlar. 



Antik yollarda yüründü, lacivert denizde yüzüldü sırada kadehinize ay ışığı düşen sofraların da sırası nihayet geldi. 
Kıyıkışlacık'ın merkezinde, bir tarafı antik Iasos diğer tarafı koy olan bölümde, koya doğru geçip, ilerleyerek gönlünüze göre bir mekan seçebilirsiniz. Biz Adnan abinin (orada abimiz oldu kendisi) mekanı İskele'yi tercih ettik. Her akşam da buraya gittik, böyle bir müdavimlik de görülmemiştir yani.
İskele gündüz kapalı gibi görünebilir fakat aslında açık. Belediye gölgelik yapmak üzere şemsiyeleri kaldırdığı için Adnan abi gündüz açmamaya karar vermiş. Gündüz gittiğimizde kapalı olduğuna bakmayıp, tabeladaki telefonu aramasaydık o güzel mezeleri, midyeleri, balıkları, köfteleri yiyemeyecektik. Her mekanın müdavimi olan bir yerdeyiz, denizden teknelerle de geliyorlar boş masa bulmak zor olabiliyor. Dolayısıyla İskele'ye yani Adnan abiye gidin, önerdiği her şeyin tadına bakın. Özellikle kendisiyle diyalog kurmanızı tavsiye ederim. Midyeyi bizim alıştığımız gibi una batırmadan pişiriyorlar, güveçte karides efsane. Mezelerin hepsi  o kadar iyi ki hangisini övsem bilemedim açıkçası. Bölgenin zeytinyağından olsa gerek içinde zeytinyağı olan her şey zaten genetik olarak lezzetliydi. 



 Buradaki bütün mekanlar gibi İskele'nin de tuvaleti ve lavabosu yok. Sit alanı olduğu için tuvalet yapılamıyormuş. Köyün en başında böyle portatif tuvalet gibi bir şey dikkatinizi çekecek. Hah işte orası el yıkamak için de kullanabileceğiniz yegane yer. Restoran ve tuvaletsizlik mevzusunu çok paradoksal buldum. Konuya sit alanına zarar vermeden bir çözüm yaratılmalı diye düşünüyorum.
Akşamüstleri Kıyıkışlacık'ın merkezindeki balıkçılarda İstanbul entelijansiyasının önemli bir kısmıyla karşılaşabileceğinizi de unutmayın. Bunu niye söylüyorum belki çantanızdaki kitabın sahibi yan masada kadeh kaldırıyordur. İzlenimlerime göre rakı masasında kitap imzalamaktan şikayetçi tek bir yazar/ şair de olmadı doğrusu. En azından Iasos semalarında. 




Veda Busesi 
Yazı final sahnesine geldiğine göre Iasos'la Kıyıkışlacık'ın aynı yer olduğunu tekrar belirteyim. Ben Iasos'a çok gitmek isteyip hep teğet geçenlerdenim. Bir gün Ege kıyısına konmak isteyen bir bünye olursam, galiba Iasoslu olmak isterim. Hoşça kal Iasos, viva Karya, bekle beni yine geleceğim!



14 Temmuz 2022 Perşembe

Likya'nın Güneşe Teslim Koyları

Adını Akdeniz güneşinin esinlediği Likya geçmişte “güneş ülkesi” olarak
 tanımlanıyordu.  Yılın neredeyse tamamını güneşe teslim olarak geçiren bu kıyılar, halen ismiyle müsemma, halen güneşin aynasında.

Fethiye’den başlayıp, Antalya’ya kadar uzanan tarihin, tabiatın ve turkuaz suların bileşimini sunan Likya Yolu, gizemli ve ilgi çekici olmaya devam ediyor. Saçlarınızdan kekik ve deniz kokusunun eksik olmadığı bu 540 kilometrelik yürüyüş rotası, zamanın tanığı antik kentleri, usul usul kıyıyı döven dalgalarıyla dudaklarda biraz tuz, kalpte her dem taze bir his bırakıyor. Fethiye’den başlayarak Antalya’nın batısına kadar uzanan Teke Yarımadası’nda kurulan Likya, efsanelerle gerçeği buluşturan geçmişi, denizle ve dağlarla kuşatılmış coğrafyasıyla binlerce yıl sonra bile gizemli ve büyüleyici. Likya’nın ışığının rehberliğinde, tarihin ve denizin izini sürüyoruz. 





Vazgeçilmez Akdenizli: Ölüdeniz

Dünyanın en iyi plajı listelerinde her zaman kendine yer bulan Ölüdeniz, hiç şüphesiz ışık ülkesi Likya’nın en şöhretli lokasyonlarından biri. Fethiye, eski bir Likya kenti olan Telmesos’un günümüzdeki mirasçısı konumunda. Likya ile Karya kentlerinin sınır bölgesinde kurulan Telmesos, çağlar önce Apollon’a adanmış kehanet merkezi ve önemli bir kültür kentiydi. Antik Telmesos’un bu zenginliği bugün hala Fethiye’nin içinde adım adım keşfedilebiliyor. Yakın zamanda restore edilen antik tiyatro, güneşli sokaklarda aniden karşımızda beliren lahitler, kaya mezarları ve bu zenginliği yansıtan müzesiyle bölge Likya’nın soluğu hep hissediliyor. Arkeolojik verilere göre burası kurulduğu zamandan bu yana yerleşimin kesintisiz sürdüğü bir kent.

Ölüdeniz, denizden tekneyle ulaştığınızda tarifsiz bir turkuaz renk ve sükunetiyle huzur veren lagünüyle göz kamaştırıcı bir koyda yer alıyor. Karadan Ölüdeniz’in yoluna düşünce zeytin ağaçlarının çamlara dönüştüğünü ve kıvrılarak inilen yolun sonunda efsunlu bir mavilikle karşılaşılıyor. Ölüdeniz’in efsunu denizin hareketsizliğinden, çamlarla çevrili turkuaz denizinden kaynaklanıyor. Bölge Belcekız Koyu olarak da anılıyor.

Lagünüyle tılsımlı bir kıpırtısızlık sunan Ölüdeniz’i adrenalin tutkunları için cezbedici kılansa hemen yanı başındaki Babadağ’dan yapılan yamaç paraşütü. Toroslar’ın batıdaki uzantısı olan Babadağ, gerçekten adı gibi heybetli ve endemik türleri de içinde barındıran zengin bir bitki örtüsüne sahip. 1965 rakımıyla Babadağ’dan yamaç paraşütü yapmaya cesaret ederseniz ,yalnızca Ölüdeniz’i değil, neredeyse Fethiye’nin tamamını kuşbakışı görme şansına sahip olmak mümkün. Yıl boyu hakim rüzgarıyla bölge uçuş eğitimi ve uçuş için elverişli.




Kayaköy’ün Yanı Başında :Gemile Koyu

Ölüdeniz Kayaköy parkuru, Likya Yolu’nun alternatif yürüyüş güzergahları arasında. Kayaköy yakın geçmişten izler taşıyan, mübadele zamanı terk edilmiş bir Rum köyü. Solmuş yaşamların anılarını saklayan terk edilmiş evler, okullar, kiliselerle, zaman çizgisinde unutulmuş izlenimi veren Kayaköy’ün birkaç km ötesinde Gemile Koyu bulunuyor. Kayaköy’ün sessizliği içinden doğal yaşamın sesine ve zeytin ağaçlarının hışırtısına ayak uydurup ilerleyerek denizle doğanın birleşiminde Gemile’nin mavi sularına ulaşılabilir. Yeşil tepelerle çevrilmiş bu küçük kumsalın tam karşısında koyla aynı adı taşıyan Gemile adası bulunur. Ortaçağ’da Symbola adıyla tanınan ada, M.S. 5. Yüzyıldan itibaren Hristiyan keşişlerin yerleşmesiyle kilise ve manastır gibi yapılarla dolar. Zaman içinde gemicilerin uğrak yeri olan ada, kutsal niteliğiyle bir haç rotası haline gelir. Gemile Adası günümüzde, mavi sularda yolculuk yapmaktan keyif alan tekne tutkunlarının uğrak noktası.

Erişilmez Güzellik: Kabak Koyu

Likya Yolu’nun denizi ve doğayı buluşturan bir diğer yeryüzü cenneti Faralya. Likya ve Roma kalıntıları, kızılçamların yeşil bir deniz oluşturduğu bitki örtüsüyle el değmemiş bir vaha görünümünde. Adaçayı ve balının lezzetiyle doğal dokusunun hakkını damaklara taşıyan bir yer aynı zamanda. Faralya’yı denizle buluşturan Kabak Koyu, karadan ulaşımın oldukça güç olması sebebiyle el değmemiş bir güzellik.  Kabak’a varmak güç, ama Likya patikalarını takip ederseniz, koyun neden Kabak olarak anıldığını keşfetmiş olacaksınız. Yukarıdan bakınca koy gerçek bir su kabağ ı formunda. Alışılagelmiş tatil anlayışının oldukça dışında kalan Kabak’ta, küçük kumsaldaki ayak izleriniz ve ağaçların hışırtısı tek eşlikçiniz olabilir. Turkuazın tarif edilemez tonlarını içinde barındıran koy, hep yeniden gitmek istenen yerlerden.

Gelidonya Feneri Yolunda : Papaz Koyu ve Korsan Koyu

Likya Yolu dünyanın en uzun soluklu yürüyüş parkurlarından biri. Yol uzun, yer yer zorlu ama şaşırtıcı ve sofistike bir deneyim sunuyor. Antalya’nın önemli bir bölümü de bu tarihi yolun bir parçası. Güney Likya’nın zarafetiyle tanışmak için Kumluca tam biçilmiş kaftan. Likya Yolu’nun bir parçası olan Papaz Koyu, sık ağaçlarla çepeçevre kuşatılmış durumda. Tabiat bu kumsalı adeta özenle kem gözlerden sakınmış gibidir. Billur gibi bir denize açılan Papaz Koyu özellikle özgürlüğüne düşkün kampçıların gözdesi.

Papaz Koyu’nun denizden, neredeyse tam karşısında Korsan Koyu yer alıyor. Safir gibi ışıldayan suların kayalar ve orman örtüsüyle sarmalandığı koy oldukça küçük. Korsan Koyu, içinden nadide bir ince çıkması beklenen bir istiridye kabuğu gibi bir his uyandırıyor. Balıklarla yüzmek, kayalarda dolaşan keçilerle göz göze gelmek koyun rutini haline gelmiş durumda.  Likya Yolu için koyu ayrıcalıklı hale getiren bir başka özellikse Gelidonya Feneri. 1936’dan bu yana gemilere kılavuzluk eden fener, Korsan Koyu’na birkaç kilometrelik mesafede. Denizden yaklaşık 227 metre yükseklikte ve şiirsel manzarasıyla, haklı bir şöhrete sahip olan Gelidonya, Korsan Koyu ve Akdeniz’le tarifsiz bir uyum içinde.

Gökyüzü gibi deniz: Adrasan

Bir zamanlar deniz ticaret yolu üzerindeki konumuyla Likya’nın doğal limanlarından biri olan Adrasan, berrak deniziyle Kumluca’nın en geniş koylarından biri. Koy görüntüsüyle usta bir ressamın elinden çıkmış bir resim izlenimi yaratıyor. Upuzun kumsalı, Adrasan Çayı’yla birleşen tabiatı ve dalgasız deniziyle binlerce yıllık geçmişi saklayan bir resim. Bölge efsanevi batıkları, su altı canlılığı ile de dalmak ve sualtı fotoğrafçılığı için de oldukça elverişli. 2 kilometre uzunluğunda bir koy olan Adrasan, mutedil iklimi ve çevreyi tanıma isteğiyle tembelliğe asla izin vermeyecek. Bölge gözlerden uzak koylar ve adacıklarla dolu. Bu mavilikte el değmemiş doğa harikalarına ulaşmanın yolu Adrasan’da olmak ve erken uyanmak. Böylece sabah güneşi yükselirken Sazak Koyu veya Suluada’da kaplumbağalarla yüzmenin tadını çıkarabilirsiniz. Öte yandan Likya Yolu’nun üzerindeyiz, Olympos Koyu ve efsanelerle yoğurulmuş antik kenti yalnızca 9 kilometre mesafede bulunuyor.

Sönmeyen Ateşin Yurdu: Olympos

Eski dünyada Olympos, Doğu Likya’nın temsilcisi ve üç oy hakkına sahip altı şehirden biriydi. Olympos ismini 2375 metre yükseklikteki Tahtalı Dağı’ndan alır. Kelime Tahtalı Dağı’nın görkemine yakışır biçimde “yüksek dağ” manasına gelir. Sahile uzanan nehir vadisinde kurulmuş olan Olympos, zamanın elinin değmediği bir yeryüzü parçası gibidir. Doğanın ortasına kondurulmuş ağaç evleri, antik dünyada kaybolmuş hissi veren kalıntıları, kristal sularda yüzen Caretta Caretta’larıyla insanı bir anda başka bir evrene çeker. Lahitler, Roma döneminden kalan tiyatro, bazilika ve tapınak kalıntılarının arasından yürüyüp denize varmak bir rüyayı yaşamak gibidir. Deniz yerine yamaçları keşfetmek isterseniz, Chimera’ya tırmanmak iyi bir alternatif olabilir. Efsaneler çağında tanrı Hephaistos’un kült merkezlerinden biri olan Chimera, binlerce yıldır doğalgaz sebebiyle yanan ateşleriyle Olympos’un neden “Sönmeyen ateşlerin yurdu” olarak nitelendiğini haber verir. İyonyalı ozan Homeros’un aktardığına göre Chimera, ağzından ateşler saçan korkunç bir yaratıktır ve Bellorophontes tarafından yenilerek yerin yedi kat dibine kapatılmıştır. Gel gelelim ateşi halen yer altından Olympos’un tepelerinde yanmaktadır. Olimpiyat oyunlarını önceleyen ilk yarışlar bu bölgede gerçekleştiği için, olimpiyat meşalesinin ilham kaynağı da Chimera’nın sönmeyen ateşi olmuştur.


Tekirova’nın Yalnız Koyları: Boncuk ve Maden

Likya Yolu’nun Çıralı’da ikiye ayrılır. Bunlardan doğu rotası Antalya’nın Akdeniz’le birleştiği, sırtını Tahtalı Dağı’na dayamış Tekirova’yı da içine alır. İşte bu bölge çoğu gezgin için adı bilinmeyen sayısız koya ev sahipliği yapar. Bütün güzel şeylere ulaşmak gibi bu koylara ulaşmak da kolay değildir. En azından karadan yol durumu biraz meşakkatlidir. Tekne bu aşamada keyifli bir alternatif olacaktır. Boncuk Koyu, antik yolun Tekirova ayağındaki bir cennet köşesi. Bölgeye özgü kızılçam ormanlarının gölgelediği, Akdenizle kucaklaşan Boncuk Koyu, kaostan uzak ve kendi halinde bir nefes rotası olarak dikkat çekiyor.

Maden ya da Atbükü olarak adlanrılan koy, Boncuk Koyu’ndan doğal bir sınırla ayrılır. Maden Koyu, ince çakıllı ve balık açısından bereketli bir denize sahip. Koyun ismi 1938-1990 arası bölgede çıkarılan krom madeninden hatıra kalmış. Maden rezervi tükenince, madenciler bölgeyi ebediyen terk etmiş. Bugün koyun arka tarafındaki kızılçam ormanın içinde kalan bölümde madenden kalma boş binalar görülebiliyor. Pastoral dokuyu takip edip, Akdeniz’in görüntüden bir an bile kaybolmadığı bir araba yolu Maden Koyu’na ulaşımı sağlıyor. Maden Koyu, mavi ve yeşilin kesişme noktasında, gerçek bir arınma mekanı.

Phaselis: Denize Açılan Tarih

Likya Yolu’nun hayranlık uyandırıcı alanlarından biri hiç şüphesiz antik Phaselis. Olimpos Beydağları Milli Parkı sınırlarına dahil olan Phaselis Antik Kenti, Akdeniz’e serili bir yarımada üzerinde. Kentin adı Luvice “deniz kentçiği” anlamındaki “passala” köküne dayanır. Çağının tanınmış ticaret kenti olan Phaselis, üç doğal limanla çevrelenmiştir. Bir vakitler liman olarak şehre hizmet veren bu doğal koylar, günümüzde deniz tutkunlarını cezbetmeye devam ediyor. Bölgenin alameti farikası olan kızılçam ormanı sahile kadar ulaşır. Eski dünyanın gül yağı ve kereste taşınan bu koylarında, şimdi cırcır böcekleri korosu hiç ara vermeden şarkısını söyler. Zengin antik kalıntıların gölgesi, plajda Akdeniz güneşine siper olur. Bir zamanlar Büyük İskender’i misafir etmiş olan Phaselis, agoraları, hamamı, su kemerleri ve tapınaklarıyla insanı takvim dışı bir atmosfere sürükler. Dünyada tertemiz denizin tadını çıkarıp, binlerce yıllık bir tiyatroda, Tahtalı Dağı’nın karlı doruklarını izleyebileceğiniz kaç yer vardır ki?



 *Vogue Travel'ın 2021 edisyonu için kaleme aldığım Likya koyları temalı yazı. 

29 Haziran 2022 Çarşamba

Vapurdaki Kitaplar: Jean Teulé - #DansaDavet

Bu aralar diş sağlığı mazeretiyle uzun yolculuklara çıkıyorum. Cihangir'den Tuzla'ya dile kolay İstanbul turları. Taaa Tuzla'ya gidip gelmenin en güzel tarafı bir gün mutlaka okunması kesin ama hep sıranın sonunda yer alan kitapların listede öne alınması oldu. Kalabalığa rağmen dikkati üstünde tutan, olası tuhaflıklara aldırış etmemeyi sağlayan, yoğun konsantrasyon gerektirmeyen ama içten içe merak uyandıran, taşıma kolaylığıyla adeta ideal sevgili fotmatlı kitaplarla Tuzla yolculuklarımla seviyeli bir ilişki içindeyiz. 



"Yokluğunda çok kitap okudum" sözleriyle mütemadiyen dilimize dolanan Mustafa Sandal şarkısını "Yolculukta çok kitap okudum" biçiminde yeniden yapılandırdım.
Karikatürist #jeanteulé imzalı #dansadavet de vapurlanmış kitaplar lisesine girdi böylece. Karikatürist dediğim ama bu eksik bir tanımlama Jean  Teulé daha önce İntihar Dükkanı isimli aşırı satan bir kitabın da yazarı; o kitabı okumadım, öncelikle onu belirteyim. 
Dansa Davet , 1518 Haziran'nında bugün seyahat yazarlarının "masal şehri" klişesiyle tanımladıkları Strasbourg'da bir annenin açlıktan sütünün kesilmesi ve bebeğini pis kanallardan birine attığı dramatik bir açılış yapıyor.
Kitabın isminin insana verdiği coşkunun dağıldığını hissediyorum şu an!
Şehirde yoğun bir kıtlık ve sefalet var; bir de her an kapıyı çalabilecek Türkler!
Açlık öyle bir boyutta ki insanlar midenin sindireceği hatta sindiremeyeceği her şeyi yiyor. Küçük çocuklarını bile...
İşte bu ortamda o bok kokan , leş sokaklarda (henüz AB kriterleri yok tabi) bir dans salgını başlıyor.  İnsanlar acıyla kendinden geçiyor, ölene dek dans ediyor. 

"İki haftadan kısa bir sürede, on altı bin nüfuslu şehirde bin kişinin dans ettiği bir durumla karşı karşı karşıyayız. Sonbahar gelmeden bütün Strasbourg balo salonuna dönecek demek! diyen Drachenfels'e karabasan çöküyor. "Düşünüyorum da birkaç yıl önce Erasmus, Strasbourglular hakkında 'Romalıların disiplini, Atinalıların bilgeliği, Spartalıların kanaatkarlığı' diye yazmıştı. Lanet olsun şehre yeniden gelseydi, kıçı başı oynayanlar arasında yüzü şekilden şekle girerdi."

Tarihsel bir gerçeğin, zenginlikle kuşanmış bir şehri sefalete sürükleyen basiretsiz yöneticilerin ve din adamlarının Strasbourg'da neden olduğu dans vebasının romanı Dansa Davet, Sonra malum kilisede karşı devrim olacak, Protestanlık doğacak...
Fakat kitapta tabi karşı devrim tadımlık; anlatı dans vebası, yöneticiler ve salgın karşısında yapılmayanlar üzerinde yükseliyor . Mükemmel bir dönem panoraması çizilmiş, şehrin sokakları, mimarinin detayları, mamur günleri geride kalan bir gravür atölyesinin hüzünlü hali, giyim tarzının incelikleri, hatta ortamdaki ağır kokunun ayrıntılarını fark etmeden yakalıyorsunuz. 

Hepsi de baron, kont, dük falan olan bu kilise mensuplarının (ücreti pek dolgun olan piskoposluk meclisi üyeliğine getirilmek için on altı göbekten soylu olmak gerek) vaadi böyle. Aylaklıkla beslenmiş, hiç çalışmadan rahat bir hayat süren şu rahibe kulak verin, arafta nasıl bir tek gün daha az kalabileceklerini tasavvur edemeyen dansçıları tehdit ediyor: 
"Endüljans belgeniz olmazsa şehir surlarının dışına, Hencker-huewel'e (cellat tepesi), kutsanmamış toprağa gömülürsünüz, dolayısıyla dirilmenizde imkansız olur!"
Strasbourg'un yüksek rütbeli papazlarının tanrısı acımasız bir alacaklıdır, günü geldiğinde günahları ve buranın halkının asla göremeyeceği bir bazilikanın inşasına yönelik vergiyi değerlendirecektir.

Üstteki alıntıdaki acımasız alacaklının inşası süren bazilikası, bugün önünde kilometrelerce kuyruk olan, tasarımında Michelangelo, Bramante, Bernini gibi adını duyunca kalbimizi dokuz sekizlik attıran imzaların bulunduğu Vatikan'daki San Pietro. Kitapta bu şekilde ipuçlarıyla dolu birçok gönderme yer alıyor. Tarihin en önemli sanat yatırımcısının kilise olduğunu her vesileyle (mesleğim gereği) dile getirdiğimden, kilisenin parayı buluş biçimine pek değinmediğimi bu cümlelerle anımsadım. 

Bu açıdan kitabı özellikle dönem arka planı bağlamında oldukça etkileyici buldum. Tarihsel perspektifte, konuyu anlatırken dönemleri başlıklarıyla ele almak çok konforludur. Orta Çağ'ın şak diye bitip Rönesans 'ın başladığını onun da katılığının ruhu sıkıp Barok'u tetiklediğini düşünenler ve bunu savunanlar bile vardır...Oysa bir devrin, öyle tek celsede kapanması gerçekte olanaklı değildir. Dönemler öyle "pasta dilimleri gibi birbirinden ayrılmaz " diyen büyüklerimiz tabi ki haklıdır ancak konumuz bu değil. 1516'da, bütün kitapların Rönesans'ı işaret ettiği dönemde halen Orta Çağ'ın ezici gücünün baş edilmezliğinin sıradan insanın hayatındaki aktif rolü Dansa Davet'in sunduğu geniş tablonun en önemli parçası. 

Veda Busesi

Dış mihraklarla(Türkler) korkutulan şehir halkının, duvarları kemirecek kadar aç kalması ve dans vebasının dramatik sonunu merak edenleri 104 sayfalık bir okumaya davet ediyorum. Konuyu uzatıp, bütün kitabı anlatmanın alemi yok. Yazarı benim gibi yeni tanıyorsanız da fevkalade bir tanışma kitabına "merhaba" deyin. Deseniz iyi olur yani. 



*Bütün altıntılar Jean Teulé/ Dansa Davet / Çev: Elif Gökteke /Sel Yayıncılık -2018

**Vapurdaki kitapların başlangıç yazısı da burada okunmayı bekler: 



23 Mayıs 2022 Pazartesi

Odunpazarı Modern Müze'de "Maziye Bakma Mevzu Derin" İşler

 Duyduk duymadık demeyin; Eskişehir Odunpazarı Müzesi'ne gitmek için ne zamandır bahane arayanlar size sesleniyorum! O bahane müzede bu ay sonunda bitecek olan Maziye Bakma Mevzu Derin'le birlikte ayağınıza geldi. Serginin odağında, Sanayi Devrimi'nden bu yana daha elle tutulur biçimde gündemde olan ve son yıllarda çağdaş sanat okumalarında sıkça rastladığınız kimlik, bireye yüklenen toplumsal roller, öteki, aidiyet gibi tanıdık ama tanıdık olduğu için hep güncel kalan bir "mevzu" yer alıyor.  

Kimliğin tasarımı ve inşası üzerine medyanın rolü, özellikle kolektif hafızanın bir parçası olarak bireyin kendini konumlandırması etrafında ortaya çıkan işler, yerleşik kabuller haline ilişkiler sistemine yakın bakış sunarken, bunu yakın geçmişten bildik imgeler bağlamında yapıyor. Sanatçıların popüler imgeleri temellük etmesi izleyicinin işlere biraz daha yakın hissetmesini sağladığına şüphe yok.  Hafızanın eskiyle kurduğu köprü ve mütemadiyen yenilediği güncelliği içinden alınan temalar, kolektif hafızanın tabuları, özgürlük alanı, sistematik reddedişi, düzene entegre edilmesi üzerine farklı teknik ve malzemeyle üretilmiş işler serginin genel karakteristiğini oluşturuyor. Karşı kültüre ilişkin sorgulamaların ve çoğu zaman görmezden gelmenin sanatsal dökümü diyebileceğimiz serginin başlığı da bu içerikle eklemlenerek konuyla doğrudan bir bağ kurmamızı sağlıyor. 

Odunpazarı Modern Müze'de tek başlık altında sunulan işlerin büyük bölümüne bienalleri ve aktüel sergileri takip edenler mutlaka hatırlayacaktır.  Hafızanın sürekli inşa edilebilirliği bağlamında değişen zaman mekan algısı içinde bahsi geçen çalışmaları yeniden görmenin, izleyici- eser-sanatçı örüntüsü için yeniden incelenebilir olması heyecan verici. 31 sanatçının 41 çalışmasını görebileceğiniz sergi için 31 Mayıs 2022 son tarih, aklınızda bulunsun!


Sergide sunulan eserlerden Zeyno Pekünlü'nün 2012 tarihli Erkek Erkeğe 1950 ile 1980 yılları arasında çekilmiş melodramlardan sahnelerle oluşturulmuş bir video kolajı. Eski Türk filmlerini seviyorsanız birçoğuna aşina olduğunuz sahnelerden bir derleme. Bu melodramların hemen hepsinde başroldeki erkeğin hikayesi kadın üzerinden kurgulanır. Melek gibi kadınlar, şeytan gibi kadınlar, analar, bacılar, yoldaşlar, femme fatale'ler kadınlardan kaynaklanan ve kadınların sürüklediği bu hikayelerde kadın hep vardır. Sanatçı bu alışılmış anlatıdan kadını çekip alıyor ve kadının olmadığı süreklilikte geride kalanla bizi baş başa bırakıyor. Filmlerde erkeklerin yalnız kaldıklarında en sık işlenen sahnelerin birlikteliğinde alışagelen temsilden farklı bir kurguyu izliyoruz. Ortada zaman zaman erotik çağrışımlara yönelten, samimiyetsiz , yer yer trajikomik sahneler akıyor videoda. Ötekinin (kadın) yokluğunda sakil ama net bir reddediş içeren baskın bir erkek varlığıyla yüzleşiyoruz. 

 





Kezban Arca'nın daha önce farklı alanlarda sergilenen "Kafes Projeleri 2: Kitsch Oda Projesi-Nereye Kadar?" isimli çalışması ağırlıklı olarak televizyonla kültürlenen, magazin gazeteciliğinin ezici bir hakimiyet kurduğu bir dönemin temsili gibi önümüzde beliriyor. Bir dönem dediğime bakmayın, magazin gazeteciliği sosyal medya ile tarihe karışmak üzere olsa da gündüz kuşağının yemekli, gelin-kaynanalı, evlendirmeli, düğün yapmalı programlarını göz önüne aldığımızda, hala kitleye hitap eden ve 60 metrekare evde yaşayacak bir çiftin  2650 parça yemek takımı olmamasının ayıplandığı farklı bir magazin sisteminin temsili de yine bu Kitsch Oda. Çalışmada sunulan odanın öznesi bir/ birçok kadın. Üzerine iliştirilen rollerle, hayatını bu odada geçiren, odayı olağan bulan ve aslında toplumun nazarında da olağan bir yaşam döngüsü içinde bulunan bir kadına ait bir alana bakıyoruz. Çok katmanlı sosyolojik bir vaka içinde her bir ayrıntının tam yerini bulduğu çalışma kanıksanmış ve normalleştirilmiş absürtlüklerin özeti değilse nedir? 




Arabesk müziğin ekol isimlerini içeren "Biz Birbirimizi Biliriz" başlıklı çalışma, ilk gösterimi olan 2012'den itibaren gazetecilerin çok sansasyonel bulduğu ve tahrik edici cümlelerle sunduğu bir iş. Sanatçı Hasan Özgür Top,  İbrahim Tatlıses, Müslüm Gürses ve Orhan Gencebay gibi isimlerin film afişleri ve fotoğrafları üzerinde yaptığı dijital değişikliklerle bu "ağır" imajların ağırlığını tartışmaya açıyor. Bunu yaparken de fotoğrafın/ afişin diğer başrolü olan kadının ortamdan alınması yerine aynı figürün yerleştirilmesi söz konusu. Hasan Özgür Top kendisini arabesk müziğin uzağına konumlandırmıyor. Bir dönem dinlediği bu müzik türünü, bir yaşam tarzı ve aidiyet kavramıyla ilişkilendiriyor. Esasen fazla sınıfsal bulduğumuz arabeskten, ister müzik, ister yaşam tarzı olarak kaçabildiğimizi düşünmek çok mümkün değil. Yaşam pratiğimiz içinde öyle veya böyle uzak durduğunuzu sandığımız her şey gibi arabeske de maruz kalıyoruz. Bunu itiraf etmek bazılarımız için çok güç ve dahası konuyu alt kültür sistematiği içinde değerlendirmeye hazırız (Tıpkı daha önce bahsettiğimiz işler gibi). Genç bir sanatçı olarak Hasan Özgür Top'un yaratım sürecinde beslendiği noktanın içinden çıktığı kültür olması da çok doğal. Çalışmada yer alan isimlerin heteroseksüel imajlarıyla ikonlaştığı, erkek olmanın bu imajlarla cilalandığı düşünülürse birçok kesimin kendi kendiyle öpüşen İbrahim Tatlıses görselini yüksek perdeden marjinal bulması yadırganmamalı. Ancak arabeskin karakterine içkin olan içe kapalılık mefhumunun, aidiyet ihtiyacının paylaşılamayışının kendiyle dertleşen Müslüm Gürses'ten daha lirik bir anlatımı da olamazdı gibi geliyor bana. Zaten Müslüm Gürses'in uzun yıllara dayanan hayranları da yeni neslin Müslüm Gürses'i sevme biçimine "İtirazı olması" tam da bu aidiyet, Gürses'in onlar için temsil ettiği "Baba" figürüne taban tabana zır olmasından kaynaklanmıyor mu? 


Unutulması Gerekenleri Belirleme Şubesi, 2021 tarihli bir Memed Erdener işi. Reklamlara ait ikna edici metinleri, eleştirel doza ayarlayarak yeni bakış açısı sunan Erdener, bürokrasiyi ütopik bir evrendeki devlet üzerinden hayal dünyamıza sokuyor. Bütün yerleşik yargılardan azade, yepyeni bir toplumsal oluşumun imkanı var mı? Unutulması Gerekenleri Belirleme Şubesi'nden bağımsız bir birey düşünebilir miyiz? Öznenin iradesi ve ideolojinin sınırları arasındaki muğlak ilişkinin bürokratik çıkmazları beni de yuttu şu an! 

Veda Busesi

"Maziye Bakma Mevzu Derin" başta söylediğim gibi onlarca sanatçıyı içeren, çok katmanlı bir sergi. Bütün işlerin birbirini tamamladığı sergiyi tamamen şu kısacık yazıya sığdırmak olanaksız. 
Eskişehir'e gitmek için bahardan yaza geçişten daha güzel bir zaman düşünemiyorum. Tren biletlerine bir göz atın bence!