Yaz kalbi Ege'de atar. Şıpıdak terlikler beyaz boyalı, çatısız evlere tırmanır, hasır şapkalar tekneden uçar, güneş gözlükleri kaybedilir. Bavulu Ege'de açanların favorisi mavisi badana sektörüne ilham veren Bodrum'dan gayrısı değildir. O kadar ki Balıkçı'nın Bodrum'u bendini çiğneyip aşmış, Milas'ın bir takım mahallelerini de gayriresmi bir gayretle kendi haritasına katmıştır. Bugün anlı şanlı internet sitelerinde, 132 mahallesiyle Muğla'nın ilçesi konumundaki Milas "Bodrum'a bağlı" olarak tanımlanır. İşte bu yazı bütün yanlışlara nanik yapmak amacıyla, Milas'ı Bodrum'a entegre etmeye meyilli dosta düşmana ve bilumum seyahat ulemasına yazılmıştır.
31 Ekim 2022 Pazartesi
Bir Avuç Zeytin, Bir Avuç Karia Güneşi: Milas
27 Ekim 2022 Perşembe
Ruff Modasına Kral Yorumu: Charles'lar Ölmez!
İngiltere "Kraliçe öldü, yaşasın kral!" moduna geçti, banknotlardaki Elizabeth'lerin yerini "en güzel duyguların katili" olarak anılan, artık prens olarak ömrünü tamamlar diye düşündüğümüz Charles aldı. Ne derler bilirsiniz "Tekkeyi bekleyen çorbayı içer.". İşte bundan sonrasını monarşi seven Britanya ahalisi düşünsün. Malumunuz tahta geçen ilk Charles bizimle aynı takvimi paylaşan değil. Moda tarihine damgasını vurmuş aksesuarları incelerken, karşıma "ruff" dediğimiz dantelalı ve geniş yakaları kullanan tahta çıkmış 1 numaralı Charles ile müşeref oldum. Hep kadın moda ikonalarını mı anlatalım? Biraz tarihsel magazin, biraz moda, derken iş bunu yazıya dökmeye kadar vardı. O halde I Charles ve "ruff" un önlenemez yükselişine kısa bir göz atalım beraber.
I. Charles tahta 26 yaşında çıkıyor, yani Diana'nın ex'i gibi bir asır kral olmayı beklemiyor. Aşırı uyanık bu konuda önce Habsburglar'a damat olmak istiyor. Fakat kader bu ya tam evlilik anlaşması yapılacağı sıra XIII. Louis'nin inci düşkünü kardeşi Henrietta Maria'ya talip oluyor. Planlar tıkır tıkır işliyor ve Bourbon Hanedanı'na damat gidiyor. Evlilik akdinin yılı dolmadan kral oluyor, Henrietta Maria da kralice tabi ki. Hikayede bazı dramatik anlar da yaşanıyor tabi. Henriatta Maria Katolik olduğu için taç giymiyor ve İngiltere de hiç ama hiç sevilmiyor. Henrietta Maria'yi moda seminerinde çok anlatıyorum, kendisinin ayrı bir başlıkta ele alınması gerektiğine emin olabilirsiniz. Fakat şunu söylemeden konuyu kapatmak da istemiyorum. Kendisinin adını google'ladığınızda karşınıza çıkan Henrieatta Maria bildiğiniz aşırı idealize bir kadın. Filtre ve estetik operasyonlar olmasa da saray ressamları sizi dilediğiniz gibi gösterebilir sonuçta!
18 Eylül 2022 Pazar
Zeytin Çiçeğinin Gölgesinde: IASOS
14 Temmuz 2022 Perşembe
Likya'nın Güneşe Teslim Koyları
Fethiye’den
başlayıp, Antalya’ya kadar uzanan tarihin, tabiatın ve turkuaz suların
bileşimini sunan Likya Yolu, gizemli ve ilgi çekici olmaya devam ediyor.
Saçlarınızdan kekik ve deniz kokusunun eksik olmadığı bu 540 kilometrelik
yürüyüş rotası, zamanın tanığı antik kentleri, usul usul kıyıyı döven
dalgalarıyla dudaklarda biraz tuz, kalpte her dem taze bir his bırakıyor. Fethiye’den
başlayarak Antalya’nın batısına kadar uzanan Teke Yarımadası’nda kurulan Likya,
efsanelerle gerçeği buluşturan geçmişi, denizle ve dağlarla kuşatılmış
coğrafyasıyla binlerce yıl sonra bile gizemli ve büyüleyici. Likya’nın ışığının
rehberliğinde, tarihin ve denizin izini sürüyoruz.
Vazgeçilmez
Akdenizli: Ölüdeniz
Dünyanın
en iyi plajı listelerinde her zaman kendine yer bulan Ölüdeniz, hiç şüphesiz
ışık ülkesi Likya’nın en şöhretli lokasyonlarından biri. Fethiye, eski bir
Likya kenti olan Telmesos’un günümüzdeki mirasçısı konumunda. Likya ile Karya
kentlerinin sınır bölgesinde kurulan Telmesos, çağlar önce Apollon’a adanmış
kehanet merkezi ve önemli bir kültür kentiydi. Antik Telmesos’un bu zenginliği
bugün hala Fethiye’nin içinde adım adım keşfedilebiliyor. Yakın zamanda restore
edilen antik tiyatro, güneşli sokaklarda aniden karşımızda beliren lahitler,
kaya mezarları ve bu zenginliği yansıtan müzesiyle bölge Likya’nın soluğu hep
hissediliyor. Arkeolojik verilere göre burası kurulduğu zamandan bu yana
yerleşimin kesintisiz sürdüğü bir kent.
Ölüdeniz,
denizden tekneyle ulaştığınızda tarifsiz bir turkuaz renk ve sükunetiyle huzur
veren lagünüyle göz kamaştırıcı bir koyda yer alıyor. Karadan Ölüdeniz’in
yoluna düşünce zeytin ağaçlarının çamlara dönüştüğünü ve kıvrılarak inilen
yolun sonunda efsunlu bir mavilikle karşılaşılıyor. Ölüdeniz’in efsunu denizin
hareketsizliğinden, çamlarla çevrili turkuaz denizinden kaynaklanıyor. Bölge
Belcekız Koyu olarak da anılıyor.
Lagünüyle
tılsımlı bir kıpırtısızlık sunan Ölüdeniz’i adrenalin tutkunları için cezbedici
kılansa hemen yanı başındaki Babadağ’dan yapılan yamaç paraşütü. Toroslar’ın
batıdaki uzantısı olan Babadağ, gerçekten adı gibi heybetli ve endemik türleri
de içinde barındıran zengin bir bitki örtüsüne sahip. 1965 rakımıyla
Babadağ’dan yamaç paraşütü yapmaya cesaret ederseniz ,yalnızca Ölüdeniz’i değil,
neredeyse Fethiye’nin tamamını kuşbakışı görme şansına sahip olmak mümkün. Yıl
boyu hakim rüzgarıyla bölge uçuş eğitimi ve uçuş için elverişli.
Kayaköy’ün Yanı Başında :Gemile
Koyu
Ölüdeniz
Kayaköy parkuru, Likya Yolu’nun alternatif yürüyüş güzergahları arasında.
Kayaköy yakın geçmişten izler taşıyan, mübadele zamanı terk edilmiş bir Rum
köyü. Solmuş yaşamların anılarını saklayan terk edilmiş evler, okullar,
kiliselerle, zaman çizgisinde unutulmuş izlenimi veren Kayaköy’ün birkaç km
ötesinde Gemile Koyu bulunuyor. Kayaköy’ün sessizliği içinden doğal yaşamın
sesine ve zeytin ağaçlarının hışırtısına ayak uydurup ilerleyerek denizle
doğanın birleşiminde Gemile’nin mavi sularına ulaşılabilir. Yeşil tepelerle
çevrilmiş bu küçük kumsalın tam karşısında koyla aynı adı taşıyan Gemile adası
bulunur. Ortaçağ’da Symbola adıyla tanınan ada, M.S. 5. Yüzyıldan itibaren
Hristiyan keşişlerin yerleşmesiyle kilise ve manastır gibi yapılarla dolar.
Zaman içinde gemicilerin uğrak yeri olan ada, kutsal niteliğiyle bir haç rotası
haline gelir. Gemile Adası günümüzde, mavi sularda yolculuk yapmaktan keyif
alan tekne tutkunlarının uğrak noktası.
Erişilmez Güzellik: Kabak
Koyu
Likya
Yolu’nun denizi ve doğayı buluşturan bir diğer yeryüzü cenneti Faralya. Likya
ve Roma kalıntıları, kızılçamların yeşil bir deniz oluşturduğu bitki örtüsüyle
el değmemiş bir vaha görünümünde. Adaçayı ve balının lezzetiyle doğal dokusunun
hakkını damaklara taşıyan bir yer aynı zamanda. Faralya’yı denizle buluşturan
Kabak Koyu, karadan ulaşımın oldukça güç olması sebebiyle el değmemiş bir
güzellik. Kabak’a varmak güç, ama Likya
patikalarını takip ederseniz, koyun neden Kabak olarak anıldığını keşfetmiş
olacaksınız. Yukarıdan bakınca koy gerçek bir su kabağ ı formunda. Alışılagelmiş
tatil anlayışının oldukça dışında kalan Kabak’ta, küçük kumsaldaki ayak
izleriniz ve ağaçların hışırtısı tek eşlikçiniz olabilir. Turkuazın tarif
edilemez tonlarını içinde barındıran koy, hep yeniden gitmek istenen yerlerden.
Gelidonya Feneri Yolunda
: Papaz Koyu ve Korsan Koyu
Likya
Yolu dünyanın en uzun soluklu yürüyüş parkurlarından biri. Yol uzun, yer yer
zorlu ama şaşırtıcı ve sofistike bir deneyim sunuyor. Antalya’nın önemli bir
bölümü de bu tarihi yolun bir parçası. Güney Likya’nın zarafetiyle tanışmak
için Kumluca tam biçilmiş kaftan. Likya Yolu’nun bir parçası olan Papaz Koyu,
sık ağaçlarla çepeçevre kuşatılmış durumda. Tabiat bu kumsalı adeta özenle kem
gözlerden sakınmış gibidir. Billur gibi bir denize açılan Papaz Koyu özellikle
özgürlüğüne düşkün kampçıların gözdesi.
Papaz
Koyu’nun denizden, neredeyse tam karşısında Korsan Koyu yer alıyor. Safir gibi
ışıldayan suların kayalar ve orman örtüsüyle sarmalandığı koy oldukça küçük.
Korsan Koyu, içinden nadide bir ince çıkması beklenen bir istiridye kabuğu gibi
bir his uyandırıyor. Balıklarla yüzmek, kayalarda dolaşan keçilerle göz göze
gelmek koyun rutini haline gelmiş durumda. Likya Yolu için koyu ayrıcalıklı hale getiren
bir başka özellikse Gelidonya Feneri. 1936’dan bu yana gemilere kılavuzluk eden
fener, Korsan Koyu’na birkaç kilometrelik mesafede. Denizden yaklaşık 227 metre
yükseklikte ve şiirsel manzarasıyla, haklı bir şöhrete sahip olan Gelidonya,
Korsan Koyu ve Akdeniz’le tarifsiz bir uyum içinde.
Gökyüzü gibi deniz: Adrasan
Bir
zamanlar deniz ticaret yolu üzerindeki konumuyla Likya’nın doğal limanlarından
biri olan Adrasan, berrak deniziyle Kumluca’nın en geniş koylarından biri. Koy
görüntüsüyle usta bir ressamın elinden çıkmış bir resim izlenimi yaratıyor.
Upuzun kumsalı, Adrasan Çayı’yla birleşen tabiatı ve dalgasız deniziyle
binlerce yıllık geçmişi saklayan bir resim. Bölge efsanevi batıkları, su altı
canlılığı ile de dalmak ve sualtı fotoğrafçılığı için de oldukça elverişli. 2
kilometre uzunluğunda bir koy olan Adrasan, mutedil iklimi ve çevreyi tanıma
isteğiyle tembelliğe asla izin vermeyecek. Bölge gözlerden uzak koylar ve
adacıklarla dolu. Bu mavilikte el değmemiş doğa harikalarına ulaşmanın yolu
Adrasan’da olmak ve erken uyanmak. Böylece sabah güneşi yükselirken Sazak Koyu
veya Suluada’da kaplumbağalarla yüzmenin tadını çıkarabilirsiniz. Öte yandan
Likya Yolu’nun üzerindeyiz, Olympos Koyu ve efsanelerle yoğurulmuş antik kenti
yalnızca 9 kilometre mesafede bulunuyor.
Sönmeyen
Ateşin Yurdu: Olympos
Eski dünyada Olympos, Doğu Likya’nın temsilcisi ve üç oy hakkına sahip altı şehirden biriydi. Olympos ismini 2375 metre yükseklikteki Tahtalı Dağı’ndan alır. Kelime Tahtalı Dağı’nın görkemine yakışır biçimde “yüksek dağ” manasına gelir. Sahile uzanan nehir vadisinde kurulmuş olan Olympos, zamanın elinin değmediği bir yeryüzü parçası gibidir. Doğanın ortasına kondurulmuş ağaç evleri, antik dünyada kaybolmuş hissi veren kalıntıları, kristal sularda yüzen Caretta Caretta’larıyla insanı bir anda başka bir evrene çeker. Lahitler, Roma döneminden kalan tiyatro, bazilika ve tapınak kalıntılarının arasından yürüyüp denize varmak bir rüyayı yaşamak gibidir. Deniz yerine yamaçları keşfetmek isterseniz, Chimera’ya tırmanmak iyi bir alternatif olabilir. Efsaneler çağında tanrı Hephaistos’un kült merkezlerinden biri olan Chimera, binlerce yıldır doğalgaz sebebiyle yanan ateşleriyle Olympos’un neden “Sönmeyen ateşlerin yurdu” olarak nitelendiğini haber verir. İyonyalı ozan Homeros’un aktardığına göre Chimera, ağzından ateşler saçan korkunç bir yaratıktır ve Bellorophontes tarafından yenilerek yerin yedi kat dibine kapatılmıştır. Gel gelelim ateşi halen yer altından Olympos’un tepelerinde yanmaktadır. Olimpiyat oyunlarını önceleyen ilk yarışlar bu bölgede gerçekleştiği için, olimpiyat meşalesinin ilham kaynağı da Chimera’nın sönmeyen ateşi olmuştur.
Tekirova’nın Yalnız
Koyları: Boncuk ve Maden
Likya
Yolu’nun Çıralı’da ikiye ayrılır. Bunlardan doğu rotası Antalya’nın Akdeniz’le
birleştiği, sırtını Tahtalı Dağı’na dayamış Tekirova’yı da içine alır. İşte bu
bölge çoğu gezgin için adı bilinmeyen sayısız koya ev sahipliği yapar. Bütün
güzel şeylere ulaşmak gibi bu koylara ulaşmak da kolay değildir. En azından
karadan yol durumu biraz meşakkatlidir. Tekne bu aşamada keyifli bir alternatif
olacaktır. Boncuk Koyu, antik yolun Tekirova ayağındaki bir cennet köşesi.
Bölgeye özgü kızılçam ormanlarının gölgelediği, Akdenizle kucaklaşan Boncuk
Koyu, kaostan uzak ve kendi halinde bir nefes rotası olarak dikkat çekiyor.
Maden
ya da Atbükü olarak adlanrılan koy, Boncuk Koyu’ndan doğal bir sınırla ayrılır.
Maden Koyu, ince çakıllı ve balık açısından bereketli bir denize sahip. Koyun
ismi 1938-1990 arası bölgede çıkarılan krom madeninden hatıra kalmış. Maden
rezervi tükenince, madenciler bölgeyi ebediyen terk etmiş. Bugün koyun arka
tarafındaki kızılçam ormanın içinde kalan bölümde madenden kalma boş binalar
görülebiliyor. Pastoral dokuyu takip edip, Akdeniz’in görüntüden bir an bile
kaybolmadığı bir araba yolu Maden Koyu’na ulaşımı sağlıyor. Maden Koyu, mavi ve
yeşilin kesişme noktasında, gerçek bir arınma mekanı.
Phaselis: Denize Açılan Tarih
Likya
Yolu’nun hayranlık uyandırıcı alanlarından biri hiç şüphesiz antik Phaselis.
Olimpos Beydağları Milli Parkı sınırlarına dahil olan Phaselis Antik Kenti,
Akdeniz’e serili bir yarımada üzerinde. Kentin adı Luvice “deniz kentçiği”
anlamındaki “passala” köküne dayanır. Çağının tanınmış ticaret kenti olan
Phaselis, üç doğal limanla çevrelenmiştir. Bir vakitler liman olarak şehre
hizmet veren bu doğal koylar, günümüzde deniz tutkunlarını cezbetmeye devam
ediyor. Bölgenin alameti farikası olan kızılçam ormanı sahile kadar ulaşır.
Eski dünyanın gül yağı ve kereste taşınan bu koylarında, şimdi cırcır böcekleri
korosu hiç ara vermeden şarkısını söyler. Zengin antik kalıntıların gölgesi,
plajda Akdeniz güneşine siper olur. Bir zamanlar Büyük İskender’i misafir etmiş
olan Phaselis, agoraları, hamamı, su kemerleri ve tapınaklarıyla insanı takvim
dışı bir atmosfere sürükler. Dünyada tertemiz denizin tadını çıkarıp, binlerce
yıllık bir tiyatroda, Tahtalı Dağı’nın karlı doruklarını izleyebileceğiniz kaç
yer vardır ki?
*Vogue Travel'ın 2021 edisyonu için kaleme aldığım Likya koyları temalı yazı.
29 Haziran 2022 Çarşamba
Vapurdaki Kitaplar: Jean Teulé - #DansaDavet
Bu aralar diş sağlığı mazeretiyle uzun yolculuklara çıkıyorum. Cihangir'den Tuzla'ya dile kolay İstanbul turları. Taaa Tuzla'ya gidip gelmenin en güzel tarafı bir gün mutlaka okunması kesin ama hep sıranın sonunda yer alan kitapların listede öne alınması oldu. Kalabalığa rağmen dikkati üstünde tutan, olası tuhaflıklara aldırış etmemeyi sağlayan, yoğun konsantrasyon gerektirmeyen ama içten içe merak uyandıran, taşıma kolaylığıyla adeta ideal sevgili fotmatlı kitaplarla Tuzla yolculuklarımla seviyeli bir ilişki içindeyiz.
23 Mayıs 2022 Pazartesi
Odunpazarı Modern Müze'de "Maziye Bakma Mevzu Derin" İşler
Duyduk duymadık demeyin; Eskişehir Odunpazarı Müzesi'ne gitmek için ne zamandır bahane arayanlar size sesleniyorum! O bahane müzede bu ay sonunda bitecek olan Maziye Bakma Mevzu Derin'le birlikte ayağınıza geldi. Serginin odağında, Sanayi Devrimi'nden bu yana daha elle tutulur biçimde gündemde olan ve son yıllarda çağdaş sanat okumalarında sıkça rastladığınız kimlik, bireye yüklenen toplumsal roller, öteki, aidiyet gibi tanıdık ama tanıdık olduğu için hep güncel kalan bir "mevzu" yer alıyor.
Kimliğin tasarımı ve inşası üzerine medyanın rolü, özellikle kolektif hafızanın bir parçası olarak bireyin kendini konumlandırması etrafında ortaya çıkan işler, yerleşik kabuller haline ilişkiler sistemine yakın bakış sunarken, bunu yakın geçmişten bildik imgeler bağlamında yapıyor. Sanatçıların popüler imgeleri temellük etmesi izleyicinin işlere biraz daha yakın hissetmesini sağladığına şüphe yok. Hafızanın eskiyle kurduğu köprü ve mütemadiyen yenilediği güncelliği içinden alınan temalar, kolektif hafızanın tabuları, özgürlük alanı, sistematik reddedişi, düzene entegre edilmesi üzerine farklı teknik ve malzemeyle üretilmiş işler serginin genel karakteristiğini oluşturuyor. Karşı kültüre ilişkin sorgulamaların ve çoğu zaman görmezden gelmenin sanatsal dökümü diyebileceğimiz serginin başlığı da bu içerikle eklemlenerek konuyla doğrudan bir bağ kurmamızı sağlıyor.
Odunpazarı Modern Müze'de tek başlık altında sunulan işlerin büyük bölümüne bienalleri ve aktüel sergileri takip edenler mutlaka hatırlayacaktır. Hafızanın sürekli inşa edilebilirliği bağlamında değişen zaman mekan algısı içinde bahsi geçen çalışmaları yeniden görmenin, izleyici- eser-sanatçı örüntüsü için yeniden incelenebilir olması heyecan verici. 31 sanatçının 41 çalışmasını görebileceğiniz sergi için 31 Mayıs 2022 son tarih, aklınızda bulunsun!
Sergide sunulan eserlerden Zeyno Pekünlü'nün 2012 tarihli Erkek Erkeğe 1950 ile 1980 yılları arasında çekilmiş melodramlardan sahnelerle oluşturulmuş bir video kolajı. Eski Türk filmlerini seviyorsanız birçoğuna aşina olduğunuz sahnelerden bir derleme. Bu melodramların hemen hepsinde başroldeki erkeğin hikayesi kadın üzerinden kurgulanır. Melek gibi kadınlar, şeytan gibi kadınlar, analar, bacılar, yoldaşlar, femme fatale'ler kadınlardan kaynaklanan ve kadınların sürüklediği bu hikayelerde kadın hep vardır. Sanatçı bu alışılmış anlatıdan kadını çekip alıyor ve kadının olmadığı süreklilikte geride kalanla bizi baş başa bırakıyor. Filmlerde erkeklerin yalnız kaldıklarında en sık işlenen sahnelerin birlikteliğinde alışagelen temsilden farklı bir kurguyu izliyoruz. Ortada zaman zaman erotik çağrışımlara yönelten, samimiyetsiz , yer yer trajikomik sahneler akıyor videoda. Ötekinin (kadın) yokluğunda sakil ama net bir reddediş içeren baskın bir erkek varlığıyla yüzleşiyoruz.
Unutulması Gerekenleri Belirleme Şubesi, 2021 tarihli bir Memed Erdener işi. Reklamlara ait ikna edici metinleri, eleştirel doza ayarlayarak yeni bakış açısı sunan Erdener, bürokrasiyi ütopik bir evrendeki devlet üzerinden hayal dünyamıza sokuyor. Bütün yerleşik yargılardan azade, yepyeni bir toplumsal oluşumun imkanı var mı? Unutulması Gerekenleri Belirleme Şubesi'nden bağımsız bir birey düşünebilir miyiz? Öznenin iradesi ve ideolojinin sınırları arasındaki muğlak ilişkinin bürokratik çıkmazları beni de yuttu şu an!






